Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramı: Sosyalist devletin nüvesi

Gramsci, fabrika konseylerini burjuva kurumlarının sınırlarını aşan, üretim alanında filizlenen prefigüratif bir proleter demokrasi olarak kavrıyordu. Ona göre konseyler, yeni bir otoriteyi, disiplin anlayışını ve kolektif yaşam tarzını bugünden örnekleyen somut karşı-hegemonya mekânlarıydı. Carl Boggs Jr.’ın ilk olarak 1974’te yayımlanan bu makalesi, Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramını “sosyalist devletin nüvesi” fikri etrafında yeniden düşünerek, Ordine Nuovo yıllarındaki konsey stratejisinin teorik mantığını ele alıyor; sendika ve parti eleştirisinin “yeni kurumlar” ihtiyacına nasıl bağlandığını ve konsey–parti ikiliğinin hangi imkânlarla hangi gerilimleri birlikte taşıdığını tartışmaya açıyor.
1 Şubat 2026
1920’li yıllarda Kızıl Muhafızlar (Guardie Rosse) tarafından korunan fabrikalardan bir görüntü.

Her ne kadar ideolojik mücadelenin devrimci süreçteki rolüne yaptığı vurguyu öne çıkarmış olsa da Antonio Gramsci, sosyalizmin yeni “bütünlüklü kültürünün” kurumsal ifadesini hangi tür yapılarda bulacağına ilişkin hayati soruyu hiçbir aşamada göz ardı etmemiştir. Gramscici kuram, bilinç ile toplumsal yapılar arasındaki ilişkileri, ayrıca sosyalist devrimin genel gelişimi ile onun doğrudan, yerel düzeyde hayata geçirilmesi arasındaki ilişkileri, Anarşizm, Sendikalizm, Sosyal Demokrasi ve Leninist gelenek gibi Avrupa solundaki diğer kuramsal ve siyasal akımlardan daha ileri bir düzeyde, diyalektik bir kavrayışla ele almıştır. Bu diyalektik kavrayış en açık ifadesini, Gramsci’nin zihninde devrim kaygılarının en yoğunlaştığı 1919-1922 dönemine ait Ordine Nuovo yazılarında bulur; ancak aynı hat, onun 1921-1926 arasındaki İtalyan Komünist Partisindeki liderlik pratiğine ve nihayet Hapishane Defterleri’ne de taşınır.

Gramsci’nin kuramsal çalışmalarında, sosyalist halk demokrasisinin birer organı olarak fabrika konseylerini ve sovyetleri, bir koordinasyon ve yöneticilik mekanizması olan devrimci parti ile birleştiren yapısal bir ikilik (dualism) karşımıza çıkar. Torino proletaryasının bizzat kendi yenilikçi ve gözü pek pratiğine yaslanan konsey hareketini Marksist geleneğe sistemli bir biçimde eklemleme girişimi, Gramsci’nin özgün stratejisine somutluk kazandırır: karşı-hegemonik mücadele anlayışına, burjuva parti ve sendika yapıları eleştirisine ve “proletarya diktatörlüğü” kavramına içkin seçkinci merkezîleşmeye yönelttiği itiraza. Konseyleri burjuva toplumu içinde yeni düzenin prefigürasyonları olarak kavrayışı sayesinde Gramsci, bürokrasiye yönelik kuramsal eleştiriyi Rosa Luxemburg’un, Robert Michels’in, anarşistlerin ve hatta daha sonraki “konsey komünizmi” kuramcılarınınkinden daha kurucu bir düzeye taşır.

Gramsci’nin yaklaşımı, ilk bakışta, 1917’nin devrimci kabarışı sırasında Rusya’da işçi konseyleri ile sovyetlerin “ikili iktidar” yapıları olarak gelişmesini de teşvik eden erken dönem Bolşevik stratejiden büyük bir kopuş gibi görünmez. Nitekim Ordinovistlerin birçok tezinin, devrim sonrasının ilk yıllarındaki Rus bağlamından ödünç alındığını söylemek de mümkündür. Ne var ki Ekim Devrimi’nden sonraki siyasal gelişmelerin seyri –yalnızca Avrupa’daki devrimci ihtimallerin boşa çıkmasıyla değil, Lenin’in son derece merkezîleşmiş bir parti tasavvuruyla da pekişen bir seyir– kısa sürede özyönetim ve demokratik katılım beklentilerini boşa çıkardı. Bolşevik rejim, kendinden önceki Çarlık rejimleri kadar merkezîleşmiş bir yapıya dönüştü. Yalnızca birkaç yıl içinde sovyetler partiye tâbi kılındı; “işçi muhalefeti” ve anarşist başkaldırının tüm biçimleri (örneğin Ukrayna’daki Mahnovistler ve Kronstadt denizcileri) bastırıldı; sendikalar siyasal içeriklerinden arındırıldı; ve Lenin, bütün Rus ekonomisinde edinonachalie’yi (“tek adam idaresi”ni) ve sıkı emek disiplinini yürürlüğe koydu. Lenin ayrıca gelişmiş kapitalist toplumlarda uygulanan Taylorizm ve diğer “bilimsel yönetim” ilkelerinin benimsenmesini teşvik etti. Devlet iktidarını ele geçirmek ve “proletarya diktatörlüğünü” yönetmek üzere Bolşeviklerce bir araç olarak tasarlanan hiyerarşik parti, fiilen Rus devletinin kendisine dönüştü; zamanla bürokratik bir yapıya bürünerek Stalinist Leviathan’a evrilecek bir aygıt halini aldı. Böylece Rus Devrimi’nin vaatleri, yalnızca tarihsel koşulların basıncı yüzünden değil, toplumsal ve siyasal kriz anlarında parti müdahalesine fazlasıyla elverişli olmakla birlikte, öncü eyleme, disipline ve merkezî devletin örgütlü denetimine saplanışı nedeniyle, gerçekten katılımcı bir sosyalizmin uzun erimli imkânlarının önünde fiilen bir engel haline gelen bu stratejik model yüzünden de karaya oturdu.

Gramsci’nin yazılarında, ne Lenin’e ne de Sovyet gelişiminin erken eğilimlerine yönelik açık ve doğrudan bir eleştiri buluruz; ancak Ordine Nuovo’daki makale ve denemeleri, hem merkezîleşmiş bir devrimci partinin hem de burjuva siyasetinin genel tehlikelerine karşı son derece hassas bir duyarlı bir farkındalık sergiler. Bir yandan, egemen kurumlar –parlamento, devlet bürokrasisi, partiler ve sendikalar– burjuva toplumunun bağrında doğar ve ancak onun mantığı içinde işleyebilirler. Kitlelere ulaşmak için taktik açıdan önemli olsalar da bu yapılar stratejik bakımdan hayli sınırlıdır; hatta çoğu durumda sisteme eklemlenmeye meyilli [cooptative] bir niteliğe sahiptirler; bu yüzden konseyler gibi prefigüratif organlar tarafından aşılmaları gerekir. Öte yandan Gramsci, devrimci partide farklı mücadeleleri koordine edecek ve “manevra savaşı”nı (devlet iktidarına doğrudan hücum) üstlenecek zorunlu siyasal mekanizmayı görürken; aynı zamanda konseyleri ve diğer “ikili iktidar” yapılarını, her tür merkezîlleşmiş örgüte içkin Bonapartist eğilimlere karşı bir denge unsuru olarak ısrarlı biçimde savunur. Bu nedenle, “mevzî savaşı”nın (ideolojik hegemonya mücadelesinin) bir parçası olarak, toplumsal ilişkileri ve otorite ilişkilerini organik biçimde dönüştürebilecek “devletsel yaşamın yeni biçimlerini” inşa edilmesi zorunlu olduğunu vurgular; aksi halde ortaya çıkacak şey, özünde yine başka bir “memurlar hükümeti”nden ibaret kalacaktır. Bu türk halkçı kurumlar, geleceğin “kolektif toplumu”nun sosyalist ilkelerini içselleştirdikleri ya da en azından şimdiden örnekledikleri ölçüde, hegemonik ideolojilerin ve toplumsal ilişkilerin sadece yeni bir siyasal bayrak altında yeniden üretilmesi riskini asgariye indirecektir.[1]

Gramsci’nin, İtalyan işçi sınıfı hareketini temsil ettiğini iddia eden sendika ve parti yapılarına yönelik isabetli erken eleştirileri, onun konseyler teorisinin çıkış noktasını oluşturdu. Sendikalar da partiler de liberal demokrasinin zemini üzerinde doğdukları için, Gramsci’ye göre kapitalizmin içkin mantığını asla aşamazlar; her biri, ekonomiyi ve siyaseti dar ve parçalı bir biçimde tanımlayan burjuva gelişme evresine ait birer olgudur. Dolayısıyla bu yapılar üzerinden antikapitalist, devrimci hedefler kovalamak, ancak kurtuluşun kapitalizm altında da mümkün olduğu yanılsamasını sürdürmeye yarar; ya da burjuva toplum içindeki “zaferler”in bir biçimde sosyalizme giden yolun ilk adımları olduğu vehmini besler. Gramsci ise bunun aksine, Marksist hareketlerin liberal kurumları stratejik olarak kullanma hattının, baştan itibaren içsel bir çelişki taşıdığını savunur. Bu stratejinin kaçınılmaz sonucu, İkinci Enternasyonal hareketlerinde görüldüğü üzere, proletaryanın kapitalist düzene eklemlenmesidir. Mevcut yapısal çerçevenin içinden, onun konforlu kanallarından siyaset yapma eğilimi, ekonomik üretim ve siyasal otorite alanlarında yeni, kitle temelli sosyalist organlar yaratma ihtiyacını fiilen ikincilleştirerek, devrimci bilincin gelişimini boğmaktan başka bir işe yaramaz.

Gramsci’nin bakış açısından sendikalar, giderek burjuva hegemonyasının merkezî bir unsuru haline gelir. Birincisi, emeği korporatif/kurumsal düzen içinde alınıp satılan ve pazarlığı yapılan bir meta olarak kavrarlar; bu nedenle de olsa olsa belirli bir kesimin sınırlı ekonomik taleplerini ileri taşırlar. Çoğu sendika, işçileri, kapitalist ekonominin maddi temelini bizzat üreten ve bu yüzden onu dönüştürmede başat rol oynaması gereken üreticiler olarak değil, tüketiciler olarak tanımlar. İkincisi, Gramsci sendikaları, ücretli emek ile sanayi yönetimi arasında, korporatif ekonominin paylaşılan normları çerçevesinde sözleşmeye dayalı bir ilişki tesis etmeye çalıştıkları ölçüde, kapitalist yasallığın bir ifadesi olarak görür. Bu anlamda sendikalar, “proletarya adına, ücretli emek için azami fiyatı gerçekleştirmeye çalışan, açıkça kapitalist tarzda bir ticari topluluktan başka bir şey değildir…”[2] Burjuva yasallığını tersyüz etmeye dönük bir bağlılıkları olmadığı gibi, kapitalist sömürünün bir veçhesi olarak ücretli emeğin doğasını sorgulama konusunda da hevesli değillerdir. Üçüncüsü, sendikalar kapsam ve üye sayısı bakımından genişledikçe, diğer tüm korporatif yapılar gibi giderek bürokratikleşir ve geniş işçi kitlelerinin ihtiyaçlarından uzaklaşır. Ekonomik talepleri dile getirebilirler, fakat özyönetim ya da işçi denetimi gibi daha sarsıcı meseleleri asla gündeme taşıyamazlar; çünkü bu, sendika önderliğinin yerleşik çıkarlarını tehdit eder. Zaman içinde sendikal hiyerarşi, kitlesel siyasal mücadelelerden burjuvazi kadar ürkmeye başlar, hatta onları küçümseyen bir noktaya gelir:

…sendika bürokratı, sanayi alanındaki hukuki düzeni kalıcı, değişmez bir durum olarak kavrar. Çoğu zaman onu patronla aynı bakış açısından savunur. Çalışan kitlelerden yükselen her şeyde yalnızca kaos ve başına buyrukluğu görür. İşçilerin isyanını anlamaz…[3]

Gramsci, Marksistlerin egemen olduğu CGIL’i (İtalyan Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer İtalyan sendika örgütlerini analizinden şu sonuca varır: Sendikal hareket, işçi sınıfının geniş kesimleri için kayda değer ekonomik kazanımlar sağlayabilse de, kapitalist toplumun kurumsallaşmış ve yerleşik bir unsuru haline geldiği ölçüde, geniş anlamıyla bir sosyalist devrime gerçek bir katkı sunamaz. Dar reformist ufku ve bürokratikleşmiş yapısı, proletarya içinde tam da onu tarihsel olarak burjuva düzene bağlamış olan türden bir şeyleşmiş bilinci yeniden üretir. Başka bir deyişle, sendikalar devrimci bilinç aşılamaktan ziyade kapitalist hegemonyayı yeniden üretme eğilimindedir:

Sendikanın özsel niteliği komünist değil, rekabetçidir. Sendika, toplumun köklü bir dönüşümünün aracı olamaz; proletaryaya genel sanayi sorunları konusunda yetkin bürokratlar ve teknik uzmanlar sağlayabilir ama proleter iktidarının temeli olamaz. Proleterleri toplumu yönetmeye muktedir ve buna layık kılan bireysel yeteneklerini geliştirme olanağı sunmaz; komünist toplumun gelişiminin hayati güçlerini ve ritmini somutlaştıracak bir önderlik de üretemez.[4]

Gramsci, sendikal bürokrasinin “yaratıcı ruhu körelttiğini” ve işçiler arasında bir edilgenlik ile otoriteye boyun eğme psikolojisini beslediğini söyler. Sendikanın “artık kendi iç yapısının yasalarına itaat eden muazzam bir aygıta dönüştüğünü” gören işçiler, “iktidar iradelerinin mevcut kurumsal hiyerarşi içinde yeterince ifade bulamadığını”[5]hissederler.

İtalya’da bürokratik reformizm sendikaların devrimci potansiyelini nasıl boşa çıkarmışsa, işçi sınıfı partileri de -özellikle İtalyan Sosyalist Partisi, PSI- derin bir birlik ve kimlik yoksunluğundan beslenen siyasal bir hareketsizlik içinde bocalıyordu. Sendikalar, işçilerin gündelik mücadelelerini siyasileştirebilecek ölçüde ekonomik alanın dışına hiçbir zaman taşamazken, partiler de ters yönden sınırlıydı: Parlamento, seçimler ve yerel idareyle çevrili dar bir siyasal faaliyet ufku, onların kitlelerin üretim yaşamı içinde organik bir varlık göstermelerini imkânsız hale getiriyordu. Çeşitli seçmen kesimleriyle gevşek bir seçim ilişkisinin ötesinde pek az şeye sahip olan PSI, sağlam bir önderlik üstlenemiyor ve Gramsci’nin ifadesiyle “olayların akışının bir seyircisi”ne dönüşüyordu.[6] Her yeni seçim başarısıyla (1919’da oyların yüzde 32’sini alıp 156 milletvekili çıkarmıştı) PSI, siyasal ufku oy ve himaye ilişkilerinin ötesine pek de geçmeyen parlamenterlerin ve reformistlerin etkisi altına daha fazla girdi. Kendi siyasal kimliğine sahip, kitleleri seferber eden bir parti olmak yerine, “kendi kesin ve ayırt edici çizgilerini” edinmeyi başaramamış çıkar temelli, bürokratik bir parti haline geldi.[7] Seçmen tabanını genişletmeye çalıştıkça elindeki sınırlı stratejik ve ideolojik tutarlılığı da feda etti ve Gramsci’ye göre sıkı bir birlikten ve yönelimden yoksun “bir güçler yığını”a [conglomeration of forces] dönüştü.[8] İtalya’daki savaş sonrası krizin tam ortasında PSI’nın felç olması bu yüzden öngörülebilirdi; zira tıpkı CGIL gibi o da burjuva kurumlarının dışında işleyen herhangi bir devrimci sürece kök salmış değildi. Ekonomi ile siyasetin bu mekanik ayrımı, hem sendikaların hem de partilerin kendi alanları içinde sınırlı ve parçalı bir şekilde müdahil olmalarını teşvik ediyordu.

1919’un başına gelindiğinde, İtalyan işçi sınıfı hareketi içindeki Gramsci ve diğer birçok muhalif için, ne PSI’nın ne de sendikaların devrimci mücadelenin araçları olarak kurtarılabileceği iyice netleşmişti. PSI içindeki Torino grubunun sabırsızlığı bir süredir görünür hale gelmişti; partinin “yenilenmesi”nden söz edilirken, bunun yerini giderek büsbütün yeni, halkçı sosyalist mücadele organları yaratma fikri aldı. Mayıs 1919’da Gramsci’nin başını çektiği bir grup Marksist eylemci, ilk adımı atarak haftalık kuramsal-siyasal gazete L’Ordine Nuovo’yu çıkarmaya başladı. Sendikalara ve yerleşik partilere yönelttikleri eleştiriyi hareket noktası alarak, aralarında geleceğin İtalyan Komünist Partisi (PCI) aydınlarından Palmiro Togliatti, Umberto Terracini ve Angelo Tasca’nın da bulunduğu Ordinovistler, fabrika konseylerini (consigli di fabbrica’yı) yeni sosyalist düzenin embriyonik yapısı olarak kuramsallaştırmaya giriştiler. L’Ordine Nuovo böylece 1919-1921 döneminde “fabrika konseylerinin gazetesi” haline geldi ve üretim noktasında işçi denetimi ilkesini bambaşka bir siyaset tarzının temeli olarak vurgulayan bir hareketin sesi olmaya başladı.[9] Gramsci’nin Ordine Nuovo’daki ilk yazılarında ifade ettiği üzere konseyler, insanlık için “yeni bir çağ”ı temsil ediyordu; bu çağda sosyalist toplumun biçimi ve içeriği, işçilerin gündelik yaşamlarının tüm veçhelerini dönüştürmeye dönük süregiden mücadele içinde daha şimdiden prefigüre edilecekti.

Ordinovistlerin ideolojik ve pratik çalışması en büyük başarısını, 1919 sonrasında yüzlerce konseyin, geleneksel ve sendika tarafından tanımlanan commissione interne’lerden (iç komisyonlardan) evrilerek ortaya çıktığı Piyemonte’de elde etti; on binlerce işçinin dâhil olduğu bir süreçti bu. Torino’da 30 Fiat fabrikasındaki işçiler, bu yeni eğilimin en berrak ifadesini verdiler; öyle ki 1921’e gelindiğinde şehir, PSI’nın ana akımından da İkinci Enternasyonal’den de kopmuş, adeta bir “İtalya Petrograd’ı”na dönüşmüştü. Konsey hareketi, ilhamını esasen Bolşevik Devrimi’nin ilk evrelerinden alıyordu; Gramsci için konseyler, geleceğin İtalyan sovyetlerinin rüşeymi, “proletarya diktatörlüğü”ne halkçı bir içerik kazandıracak sosyalist devletin bir nüvesiydi. Fabrika konseylerine tarihsel ağırlığını veren, onların Kuzey İtalya genelinde güçlü bir devrimci yükseliş döneminde ortaya çıkmalarıydı; yaygın grevler, fabrika işgalleri ve kitlesel gösteriler bağlamında yeni talepler dile getiriliyordu. Nisan 1920 Torino Genel Grevi, işçi denetimi meselesini hiç olmadığı kadar çarpıcı bir biçimde gündeme taşıdı; tam kapsamlı bir proleter ayaklanmayı ancak ordunun ağır müdahalesi durdurabildi. İşçi sınıfının içine organik biçimde yerleşmiş Ordine Nuovo hareketi bir süre bu ortamda serpilip gelişti; ancak Piyemonte dışındaki kitle desteğinin yokluğu ve PSI liderliğinin düşmanca tavrı, 1920 sonbaharından sonra bu gelişimi yarıda kesti. Ardından gelen siyasal reaksiyon ve baskı, konseyleri bir 20 yıl daha neredeyse tümden ortadan kaldırdı; ta ki Direniş döneminde yeniden ortaya çıkana dek.

Peki öyleyse, tarihsel açıdan son derece önemli ama akıbeti talihsiz bu savaş sonrası ayaklanmanın parçası olan Gramsci ve Torinolu entelektüellerin kuramsal katkılarından bugün geriye ne kaldı; bugün hâlâ ne yaşıyor? L’Ordine Nuovo’dan nasıl bir devrim tasavvuru çıkar? CGIL ve PSI eleştirisini izleyen ilk hareket noktasında Gramsci şunu savunuyordu: Sosyalist devrim, liberal demokratik kurumların gerisinde işleyen gerçekliğin altında, büsbütün yeni bir uygarlık yaratmanın organik bir süreci olarak gerçekleşmek zorundaydı. Önceki Marksist düşüncenin açmazlarından biri, “kapitalist inisiyatifin ürettiği tarihsel gerçekliğin kabullenilmesi”ydi; bu da mevcut devleti ya ele geçirilecek ya da dönüştürülecek bir şey olarak merkeze alan bir siyasete saplanmak demekti. Gramsci, siyasete ve otoriteye büsbütün yeni bir yaklaşım gerektiğinde ısrar etti: “Rus, Macar ve Alman devrimlerinin deneyiminden sonra şuna ikna olduk ki, sosyalist devlet kapitalist devletin kurumları içinde doğamaz; proletaryanın tarihiyle ilişkisi bakımından değilse bile, bu kurumlarla ilişkisi bakımından kökten yeni bir yaratıdır.”[10] Gramsci’nin teorisinin temel öncülü, iktidarın fethedilmesideğil, işçilerin süreklilik arz eden mücadelelerine yaslanan ve niteliksel olarak yeni bir “proleter kurumlar ağı” ile doruğa ulaşacak devrimci bir gelişim süreciydi. Eski devlet aygıtına –hangi biçimde olursa olsun– bel bağlayan her hareket, sonunda kendini kapitalizmin yasalarına teslim etmekten başka bir şey yapmaz; işçi sınıfının özerk gücünden zorunlu olarak vazgeçer. Yeni biçimler inşa etmek yerine, eskilerini yeniden üretir.

Sendikalist ve kimi anarşist düşüncelerden esinlenen Gramsci, sahici bir sosyalizmin “iki devrimi” içermek zorunda olduğunu savunuyordu: biri burjuva devleti yıkmak, diğeri kapitalist ekonomiyi dönüştürmek için. Yeni devletin nüvesi de ikincisinde, yani fabrika alanında ortaya çıkacaktı. Gelişmekte olan sosyalist yapı (yani konseyler), proleter varoluşun bütününün –ekonomisinin ve siyasetinin, kültürel ve toplumsal ilişkilerinin, genel bilincinin– adım adım dönüştürüleceği bir zemin, bir ortam işlevi görecekti. Devrimci sürecin bu farklı boyutları, İkinci Enternasyonal’de olduğu gibi Gramsci’nin teorisinde mekanik biçimde ayrıştırılmaz; diyalektik bir bütünlük içinde kavranırlar. Böylece “kapitalizme karşı ölüm kalım mücadelesinin bir aracı” olarak fabrika konseyi, sendikalarda olduğu gibi salt ekonomik ya da sözleşmeye dönük hedefler etrafında tanımlanmaz. Yine de mücadelenin bütün evrelerinin nihayetinde birleşmesi gereken yer, üretimin bizatihi kendisidir:

Parti ve sendika gibi devrimci örgütler, siyasal özgürlüğün ve burjuva demokrasisinin zemininde; yurttaşlar arasındaki ilişkilerin sürdüğü, özgürlüğün ve genel olarak demokrasinin teyit edilip geliştirildiği bir alanda doğar. Oysa devrimci süreç, üretim alanında, fabrikada gerçekleşir; ilişkilerin ezenle ezilen, sömürenle sömürülen arasında kurulduğu; işçi için özgürlüğün olmadığı, demokrasinin bulunmadığı yerde.[11]

Konseyler, partilerin ve sendikaların bürokrasisine ve sözleşmeci yasallığına karşı koyarak, işçilerin kendiliğinden tepkilerini seferber etme ve böylece başkaldırının kapsamını ve itiş gücünü genişletme açısından çok daha büyük bir potansiyele sahip olacaktı. Gramsci, konseylerin proletaryanın gündelik yaşamıyla kurduğu yakın ilişkide, kitle inisiyatifinin ve psikolojik bir uyanışın kaynağını görüyordu; işçilere ilk kez devrimci bir amaç duygusu verecek olan da buydu. Konseyler, proletaryanın ekonomiyi denetimi altına alabileceği ve tarih yaratma özgürlüğünü gerçekleştirebileceği kurumlar olacaktı. Bu anlamda, burjuva hegemonyasıyla mücadelede başlıca organlara dönüşeceklerdi. Gramsci’nin sözleriyle:

Konseylerin varlığı, işçilere üretimin doğrudan sorumluluğunu verir, onları işlerini geliştirmeye yöneltir, bilinçli ve gönüllü bir disiplin tesis eder ve tarihin yaratıcısı olan üreticinin psikolojisini yaratır. İşçiler bu yeni bilinci sendikaya da taşıyacaklardır; sendika da basit bir sınıf mücadelesi faaliyeti yürütmek yerine ekonomik yaşama ve emek tekniğine yeni bir biçim nakşetme gibi temel bir işleve kendini adayacak, komünist uygarlığa özgü ekonomik yaşam ve mesleki teknik biçimlerinin geliştirilmesine yoğunlaşacaktır.[12]

Dolayısıyla fabrika konseyleri Gramsci açısından, yeraltında birikmiş devrimci bir dinamiğin bir anda bütün açıklığıyla gün yüzüne çıktığı yeni ve büyük bir tarihsel olayın ifadesiydi. Henüz embriyonik hallerinde bile bu özgün işçi özyönetimi biçimleri, işgücünün bütün kesimlerinde büyüyen bir onur, güç ve “sosyalist ruh” duygusunun taşıyıcısıydı. Sendikalar ve partiler gibi diğer kurumları da etkiliyorlar, bu sayede onlara da bürokratik yapıların mekanik dayatmaları olmaktan çıkıp halk mücadelelerinin organik bir ifadesine dönüşme potansiyeli kazandırıyorlardı. Küçük ölçekleri ve vasıf düzeyi ya da sendika üyeliği fark etmeksizin tüm işçilerin demokratik katılımına dayanmaları sayesinde konseyler, proletaryanın öznelliğini somut biçimde yeniden kazanmasını mümkün kılacak kolektivite ve birlik araçlarının başlıcası olarak ortaya çıkabilirdi; Gramsci’nin sözleriyle, “bütün kitle konseyin yaşamına katılır ve bu etkinlik sayesinde kendini bir özne, toplumsal bir varlık olarak duyumsar.”[13] Varoluşlarının bütün boyutları üzerinde denetim kurmaya yönelen işçiler, adım adım burjuva “yurttaş” kavramının yerine devrimci “yoldaş” kavramını koymaya başlar. Proletarya böylece parçalanmışlığını aşar, “kendi organik birliğinin bilincini edinir ve bir bütün olarak kapitalizmin karşısına dikilir.”[14]Fabrika konseyi ve onun cisimleştirdiği ilkeler, yapı ile bilinci öyle diyalektik bir tarzda birleştirir ki, daha önce bastırılmış ve bölünmüş olan sınıf, etkin “tek bir organizma”ya dönüşür.

Salt siyasal bir açıdan bakıldığında, fabrika konseyleri Gramsci’ye göre partinin ötesinde üç bakımdan ilerleme anlamına geliyordu: (1) Her büyük ölçekli örgütte ortaya çıkabilecek bürokratikleşme ve Jakobenleşme eğilimlerine karşı bir denge unsuru olacaklardı; (2) devrimci hareketin burjuva kurumları karşısındaki özerkliğini ve kimliğini çok daha etkin bir biçimde koruyacak, böylece sosyal demokrat hareketleri baştan beri kemiren ılımlılaştırma/uysallaştırma ve “burjuvalaşma” ihtimallerini sınırlamaya yardımcı olacaklardı; (3) ve kendi gelişimleri içinde, “işçi sınıfına özgü toplumsal yaşam kurumlarında potansiyel olarak zaten var olan” geleceğin sosyalist devletinin nüvelerini bugünden prefigüre edeceklerdi. Bu üç amacı birbirine bağlayan temel fikir, görece küçük ölçekli yapılarda demokratik katılım ilkesiydi. Konseyler, sürekli toplantıların, tartışmaların, genel kurulların, eğitim ve kültür çevrelerinin odağı olacak; buradan hem üretime ilişkin somut kararlar hem de fabrikada ve daha geniş toplumda otoriteyi icra etmeye dönük daha genel bir hazırlık doğacaktı. Gramsci, fabrika konseyinde Rus sovyetinin ya da halk konseyinin rüşeymini görüyordu; burada proleter demokrasisinin ilkeleri, üretim alanının sınırlarını aşacak şekilde genelleştirilecekti. Üyelik ve kapsam genişledikçe konseyler, önce yerel düzeyde, ardından hegemonya mücadelesi geliştikçe ulusal düzeyde, daha önce burjuva devletinin yürüttüğü idari ve siyasal işlevleri üstleneceklerdi. Bu yüzden “Bütün İktidar Sovyetlere!” Bolşevik sloganı Gramsci açısından son derece yerinde bir stratejik anlam taşıyordu. Kitlelerin gündelik hayatına kök salmış olmaları sayesinde konseyler, başka hiçbir siyasal biçimin sağlayamayacağı kadar güçlü bir demokratik katılım dayanağı oluşturacaktı.

Ordine Nuovo yıllarında Piyemonte’de fiilen ortaya çıkan fabrika konseyleri, gerçekte hiçbir zaman Gramsci’nin kuramsal tasvirine tam anlamıyla yaklaşamadı; o da zaten onları hep tam gelişmiş konseyin bir “nüvesi” ya da “embriyosu” olarak anıyordu. Ortaya çıkan yüzlerce konseyin çoğu, eski, sendika bağlantılı iç komisyonlardan türemişti; bunlar da tüm işçilerin gerçek demokratik katılımına doğru ancak el yordamı ile, ağır aksak yol alabildiler. Genellikle fabrikadaki küçük işçi grupları birer temsilci veya komiser seçiyor; bu temsilciler fabrika çapındaki bir komiserler konseyinin üyesi oluyor; komiserler konseyi de kendi içinden üç ila dokuz kişi arasında değişen bir yürütme komitesi seçiyordu. Delegasyon ilkesi egemendi; ama bu ilke, toplantılara, eğitim oturumlarına ve gösterilere çoğu işçinin açık, gündelik katılımıyla birlikte işliyordu. Başlangıçta elbette konseyler pek çok engelle karşılaştı. Sendikaların ve PSI’nın karşıt tutumu, işçilerin konseylere katılımını güçleştiriyor, aynı zamanda Ordine Nuovo hareketinin Orta ve Güney İtalya’da bağlar kurmasını da engelliyordu. Konseylerin Torino’daki Fiat örneğinde olduğu gibi büyük işletmeleri fiilen denetim altına alabildiği yerlerde ise bu kez başka sorunlar baş gösterdi. Çoğu işçi endüstriyel yönetim konusunda deneyimsizdi; ancak daha da ağır basan bir güçlük, tek tek fabrikaları sosyalist ilkelerle işletmeye çalışırken hem daha geniş ekonominin hem de devletin halen burjuva denetiminde olmasından kaynaklanıyordu. Bir yanda tedarik sağlama ve üretimi yüksek tutma meselesi vardı; öte yandaysa polis ve askerî baskının tekrar eden ve nihayetinde ölümcül hale gelen gerçekliği.

Bu noktada, prefigüratif mücadele fikrinin ve konseylerin rolünün genel geçerliliğiyle ilgili bazı önemli sorular beliriyor. Örneğin, devrimci partinin tarihsel işlevi nedir ve konseylerle ilişkisi nasıl kurulmalıdır? Gramsci’nin parti üzerine erken dönem yazıları, ne daha sonra Hapishane Defterleri’nde ulaştığı sistematik düzeye, ne de 1926’da PCI’nin Lyon Kongresi tezlerine yaptığı katkılarda görülen olgunluk ve bütünlüğe yaklaşır. Kimi anlarda mutlak bir Leninist modeli benimsiyor gibidir; kimi anlarda ise konseyler üzerine yoğunlaşması, büyük ölçekli örgütlenmenin işlevini neredeyse tümden göz ardı etmesine yol açar. Yine de Ordine Nuovo yazılarının genel yönelimi, gündelik toplumsal yaşama kök salmış ve konseylerle organik bağlar kuran geniş tabanlı bir kitle partisi fikrine doğru seyreder. Nitekim Gramsci, en “sendikalist” anlarında bile, halkın seferber edilmesi ve burjuva devlet aygıtının tasfiyesi amacına dönük bir önderlik, kuram ve örgütsel koordinasyon üretecek bir siyasal parti fikrinden hiçbir zaman vazgeçmez. Öte yandan, partinin herhangi bir tarihsel dönemde proleter mutabakatın bir ifadesinden fazlası olmaması gerektiğinde ısrarcıdır; yani belli kritik açılardan (önder kadrolar ve entelektüeller yetiştirme, strateji formülasyonu gibi) parti sürecin itici gücü değil, kitle mücadelelerinin birikimiyle ortaya çıkan bir doruk noktası olmalıdır. Örneğin Ordine Nuovo makaleleri çoğu kez, devrim tasavvurunu ekonominin önceliğini vurgulayarak kurar: İşçilerin üretim üzerinde denetim mücadelesi, Amadeo Bordiga ve PCI içindeki diğer “merkezci”lerin savunduğunun aksine, siyasal iktidar mücadelesinden önce gelmelidir.[15] Parti bu devrimci gelişimin biçimlenmesine yardımcı olur, fakat onu hiçbir şekilde bizzat “yaratmaz”:

Komünist toplum, ancak üretim ve değişim araçları üzerine kurulu ‘doğal’ bir oluşum olarak tasavvur edilebilir; devrim de, ancak bu oluşumun ‘doğallığının’ tarihsel olarak tanınması eylemi olarak düşünülebilir. Dolayısıyla devrimci süreç, kapitalist mülkiyet rejimi altında gündelik hayatın içkin çelişkilerinin çarpışmasından filizlenen kendiliğinden bir işçi kitle hareketinden başka bir şey değildir… Proletaryanın mücadele organları, bu muazzam kitle hareketinin ‘aracı’ndan [agent] ibarettir; Sosyalist Parti de hiç kuşkusuz bu yıkım ve yeniden inşa sürecinin en önemli ‘aracı’dır, fakat bu sürecin biçimi olarak –önderlerin iradesine göre yoğrulup şekillendirilebilecek bir biçim olarak– düşünülemez ve düşünülmemelidir.[16]

Bu organik ya da “doğal” yaklaşım, Gramsci’nin 1922 öncesi çalışmalarında sıkça karşımıza çıkar ve onun daha sonraki ideolojik hegemonya mücadelesi vurgusuyla da tutarlı görünür. Ne var ki 1921–1926 arasındaki hızlı gelişmelerle birlikte, bu erken odak giderek karşıt bir vurgunun -siyasetin önceliğine yapılan vurgunun- lehine geri çekilir; Hapishane Defterleri’nde bu vurgu, partiye daha özerk, hatta yer yer “Jakoben” bir tanım kazandırmayı gerekçelendirmeye hizmet eder. Peki Gramsci gerçekten köklü bir dönüşüm mü geçirmiştir? Defterler’in dikkatli bir okuması (ve 1923–1926 arasındaki PCI yazıları) aslında ekonomi ile siyaset, konseyler ile parti, yapılar ile bilinç arasındaki ilişkiye dair çok daha karmaşık ve diyalektik bir tasavvurun varlığını gösterir. Gramsci, Ordine Nuovo mücadelesi sırasında partinin rolünü hiçbir zaman göz ardı etmediği gibi, hapishane yazılarında da erken dönem organik dönüşüm teorisini tümüyle terk etmez. Gramsci’nin siyasal düşüncesine özgün bir zenginlik ve derinlik kazandıran da budur zaten: Devrimci süreci her zaman bir bütünlük olarak görür, yalnızca kimi anlarda teorik merceğini geçici olarak tek bir unsura keskin biçimde odaklar. Onun Marksizminin “erken”den “geç”e geçişini karakterize eden şey, tam bir kopuştan ziyade, yeni siyasal koşullara yanıt olarak vurguların yer değiştirmesidir. Gramsci’nin Marx’ı anlamak için yaptığı bir uyarı, aynı ölçüde Gramsci’ye de uygulanabilir: Bir kuramcı, yazılarının bütününde izlenebilen ana temalar ve izlekler içinde, düşünsel evriminin bütünselliği gözetilerek incelenmeli; ancak ondan sonra belirli dönemler ve bileşenler ayrıştırılıp karşılaştırılmalıdır. Gramsci örneğinde konseylerin stratejik önemine dair erken dönem açılımları, onun ömür boyu süren çalışmalarının başat unsurlarıyla –hegemonya kavramı ve kitle bilincinin rolü, “organik” aydın anlayışı, prefigüratif mücadele teması ve ekonomi ile siyaset arasındaki diyalektik etkileşim– organik biçimde bağlantılıdır.

Aynı zamanda, Gramsci’nin konsey hareketine dair değerlendirmesi de İtalya’daki 1919–1921 yenilgilerinin ardından kuşkusuz değişmeye başladı; Torino konseylerinin acı tecridi, “ikili iktidar” yaklaşımının etkililiği konusunda ciddi tereddütler doğurdu. 1921 başında İtalyan Komünist Partisinin kuruluşundan, Mussolini’nin iktidarını tamamen sağlamlaştırdığı 1926’ya dek Gramsci ve diğer Ordinovistler, giderek daha yalıtık hale gelen PCI’nın sekter ve merkeziyetçi bir nitelik kazanan karakterini aşmaya yardımcı olabilecek taban yapılarının önemini ısrarla vurgulayan bir hattı sürdürdüler: konseyleri, İtalya genelinde ortaya çıkmış çeşitli işçi ve köylü komitelerini ve başka olası yerel örgütlenme biçimlerini öne çıkarmaya çalıştılar. Ama Gramsci fabrika konseylerinin o dönemdeki pratik serüvenine dönük eleştirisini hiçbir zaman gizlemedi. Ona göre yenilgiler, üretim araçlarının denetimini ele geçirmeyi teşvik ederken devlet iktidarı meselesini eşzamanlı olarak yeterince zorlamayan bir yaklaşımın mantıksal sonucuydu. Nitekim Torino’da ve başka yerlerde birçok fabrika işçiler tarafından işgal altındayken, siyasal ve askerî otorite burjuvazinin elinde sapasağlam duruyordu. Bir parti ya da halk milisi biçiminde kendi siyasal gücünden yoksun olan konsey hareketi kolayca kuşatıldı ve sonunda ezildi. Gramsci, Ordine Nuovo’nun sendikalist coşkusu içinde fabrikalara fazlaca kapanıp kaldığı sonucuna vardı. O kriz anında yerel işçi mücadelelerini genelleştirebilecek, deneyimli bir önderliğe sahip gerçekten devrimci bir parti gelişebilmiş olsaydı, sonuç da belki farklı olabilirdi. Oysa aylar boyunca cesur eylemlerle yaratılan militanlık ve inisiyatif duygusu kısa sürede dağılıp gitti.[17] Bu ders, ardından faşizmin yükselişiyle birleşerek Gramsci’nin ufkunu genişletti ve onu hem kuramsal hem pratik düzeyde partinin işlevi üzerine giderek daha fazla düşünmeye yöneltti.

Konsey hareketinin “ekonomik-korporatif” düzlemi aşarak sürdürülebilir bir devrimci hareket inşa edememiş olması, Gramsci açısından, onun kuramsal sonuçlarını geçersiz kılmadı. Konseyler gerçekten de yeni sorular ortaya koymuş, binlerce işçinin zihnine yeni bir ufuk kazımıştı; bu işçiler Ordine Nuovo döneminin mücadelelerini daha yıllarca konuşmaya devam ettiler. Pek çok fabrikadaki işçiler, kendilerini bile şaşırtan bir özyönetim kapasitesi ve teknik yetkinlik sergilediler. Fabrika işgallerinin ve konseylerin bıraktığı miras, Kuzey İtalya’da proleter kültürün bir parçası haline geldi; daha sonra Direniş yılları ve savaş sonrasındaki ilk yıllarda Ulusal Kurtuluş Komiteleri (CLN) biçiminde, daha da sonra 1960’ların sonlarında comitati di base (taban komiteleri) ve diğer parlamento-dışı gruplar biçiminde yeniden ortaya çıktı. Böylece yaklaşık elli yıllık bir zaman dilimi boyunca, halkçı, bürokrasi karşıtı ve prefigüratif bir devrimci hareketin teori ve pratiği, savaş sonrası PCI gibi katılaşmış ve kurumsallaşmış yapılara karşı bir panzehir işlevi görerek İtalya’da canlı tutuldu.

Tarihsel olarak bakıldığında, konsey mücadelelerinden doğan ve belki de en berrak ifadesini Gramsci’nin erken dönem makale ve yazılarında bulan kuramsal-stratejik gelenek, Üçüncü Enternasyonal’in ve diğer “öncü” eğilimlerin tek boyutlu, bürokratik siyaset tarzına karşı Marksizm içinde en canlı ve umut verici alternatif olarak varlığını sürdürdü. Anarşist, anarko-sendikalist ve “konsey komünizmi” hareketlerinin kimi kavram ve deneyimlerini içine dâhil eden, fakat onları da aşan prefigüratif Marksizm, siyasal iktidar ve bürokrasi sorununu bir dizi tarihsel karşılaşma bağlamında yeniden gündeme taşıdı: 1920’ler boyunca Rusya’da Leninizm’e ve Stalinizm’e karşı anti-otoriter muhalefet; aynı dönemde Almanya’da ve başka yerlerde konseylerin yükselişi ve Komintern’e dönük “ultra-sol” muhalefet; İspanya İç Savaşı sırasında “ikili iktidar” yapılarının muazzam ölçekte genişlemesi; 1943 ila 1947 arasında İtalya’daki konsey hareketinin patlaması; ve 1960’larda Yeni Sol’un ve parlamento-dışı mücadelelerin (örneğin 1968 Mayıs Fransa ayaklanması) ortaya çıkışı. Bütün bu örneklerde, Gramsci’nin Ordine Nuovo döneminde sorduğuna benzer sorular yeniden soruldu: Sosyalizme uygun otorite biçimleri ve yapıları nelerdir; bunlar bugünün süregiden, gündelik pratikleri içinde nasıl somutlaştırılabilir? Bu meselelerin üzerine doğrudan giderek çeşitli konsey hareketleri, yirminci yüzyıldaki çoğu Leninist partiyi karakterize eden örgüt ve merkezî önderlik fetişizmine, devlet iktidarının ele geçirilmesine saplantılı biçimde odaklanmaya ve ekonomik planlamayı sosyalizmle eşitleyen anlayışa karşı bir karşı-hat geliştirmeye çalıştılar.

Yine de Gramsci’nin kuramına bütünlüklü bir biçimde bakıldığında, organik, kendiliğinden ve gündelik alanı siyasetin evrensel düzeyi ve devrimci partiyle ilişkilendirme çabası itibariyle çok daha diyalektik bir karakter taşıdığı görülür. Gramsci; Kropotkin, Pannekoek ve Gorter gibi anarşistlerle ve prefigüratif Marksistlerle birlikte, niteliksel olarak yeni bir düzenin ve yeni bir devletin önkoşulu olarak, otoriteyi ve toplumsal ilişkileri, üretimi ve çalışmayı, kültürü ve yaşam tarzlarını küçük, yerel sosyalist demokrasi organları inşa ederek dönüştürme hedefini paylaşır. Aynı şekilde, burjuva toplumunun kurum ve değerlerini, bunların gündelik hayatın bütün boyutlarındaki tezahürlerine saldırarak; sivil toplumun tamamına yayılmış halk denetimini tesis etmek bağlamında yerleşik otoritenin büyüsünü bozarak; yani ideolojik hegemonyanın sayısız ifadesini aşındırarak altüst etme fikrini de paylaşır. Dahası, devrimci dönüşümün nihayetinde, hiyerarşik yapılar olan partilerden ve sendikalardan değil; her tür otoriter denetime karşı isyan içinde, konseyler gibi yapılar aracılığıyla hareket eden kitlelerin bilinçli inisiyatifinden doğması gerektiği konusunda da bu düşünürlerle hemfikirdir. Bununla birlikte, Gramsci zamanla bu gelenekten giderek daha fazla ayrılır. Bunun nedeni, sosyalizmin, farklı kendiliğinden mücadelelere birlik ve siyasal-askerî güç kazandırabilecek “dışsal” bir aracı olmaksızın (devrimci parti olmaksızın) gerçekleştirilemeyeceğine ilişkin kanaatinin güçlenmesidir. Onun temel kaygısı, bu iki düzeyi karşı karşıya koymak değil, sentezlemektir: Örgütsel olanla kendiliğinden olanı, siyasalla ekonomiyi, partiyle konseyleri bir araya getirmek. Örneğin anarşistleri ve anarko-sendikalistleri, iktidar sorununa yaklaşımlarında fazlasıyla “diyalektiğe kapalı” bulduğu için eleştirir: Onlar her türlü makro-yapıyı tanımı gereği bürokratik ve gerici olarak görürken, Gramsci, bambaşka türden –gerçek anlamda kitle temelli– bir partiyi konseylerin gerçekliği üzerine oturtmanın mümkün olabileceğini düşünür. Ordine Nuovo’nun siyasal tecritten kaynaklanan çöküşü, bu açıdan Gramsci’ye önemli bir ders vermişti.

Gramsci’nin düşüncesinden çıkan genel devrim stratejisi, yazılarında hiçbir zaman tek bir yerde açık ve sistematik bir şema halinde ortaya konmasa da, onun kendiliğindencilik ile Jakobenlik arasındaki uç kutupları aşmaya dönük kuramsal çabasına somut ve yapısal bir anlam kazandırır. Bu geniş ufuklu strateji, Marksizm içinde aslında ancak Çin ve Vietnam devrimleri sırasında tam anlamıyla geliştirilmiştir: Bu iki örnekte sosyalist dönüşüm süreci -taban demokratik yapılarında olduğu kadar parti ve askerî aygıtta da cisimleşen bir süreç olarak- eski devlet aygıtı fiilen tasfiye edilmeden çok önce (ve tasfiyeden uzun süre sonra da) “kurtarılmış bölgelerde” işlemekteydi. Halk konseylerinin, devrimci komitelerin ve diğer kitle örgütlerinin yayılması üretimin, siyasal karar alma süreçlerinin ve toplumsal ilişkilerin eşzamanlı olarak altüst edildiği yeni bir kamusal hayatın prefigüratif modeli olarak işlev gördü. Parti belli bir hiyerarşi ve merkezîlik derecesini korusa da yerel yapılarla ilişkisi iki yönlüydü. Önceki toplumsal hareketlere kıyasla çok daha fazla ölçüde kentte ve kırda insanların gündelik toplumsal varoluşuna eklemlenmişti; böylece bürokrasinin elitizmine, otoriterliğine ve kişiliksiz tarzına karşı daha etkili bir biçimde mücadele edilebiliyordu.

Batı Avrupa’da ve ABD’de, solda ya kendiliğindenciliğe ya da “öncü” parti kavrayışlarına yaslanma eğilimi hâlâ çok güçlü olduğundan, Gramsciyen ve Maoist yaklaşımlar pek yol alamadı. Yine de 1960’ların siyasal çalkantıları, belki kuramdan çok pratikte, Gramsci’nin ilk formüle edenlerden biri olduğu prefigüratif mücadele geleneğini yeniden canlandırdı. Küçük radikal grupların [groupuscules], öğrenci hareketinin, eylem komitelerinin ve comitati’lerin yeni radikalizmi çoğu zaman kendiliğindencilik yönünde savrulsa da, Gramsci’de zımnen bulunan fakat yazılarında hiçbir zaman bütünüyle geliştirilmemiş olan “genelleşmiş özyönetim” fikrini -yalnızca fabrikaların değil, insan etkinliğinin tüm alanlarının halk tarafından denetimini- ileriye taşıdı. Hem Gramsci’nin hem Mao’nun ufku en berrak biçimiyle, 1969’da PCI’dan kopan İtalya’daki il Manifesto grubunun siyasal stratejisinde görünür oldu. il Manifesto, konseyler temasını ve prefigüratif Marksizmi kendi kuramına eklemlerken (“Gelişmiş ülkelerde devrimci devlet, en baştan itibaren ‘sui generis’ bir devlet, yeni bir tür devlet olabilmeli ve olmak zorundadır; yani ilk andan itibaren sönmeye başlaması gereken bir devlet.”[18]), Yeni Sol’un önemli bir kısmının yaptığı gibi kitle temelli bir partinin oynadığı hayati eşgüdüm rolünü reddetmedi. Gramsci’nin bütün bunlar üzerindeki etkisi elbette dolaylı ve ölçülmesi güç; yine de onun etkin ve diyalektik Marksizminin gelişmiş kapitalist toplumlarda kuramsal düzeyde de giderek daha fazla yankı bulmaya başlaması umut verici.


[1] Gramsci, prefigüratif mücadele temasını Hapishane Defterleri’nde geliştirmedi (bu tema, Ordine Nuovo dönemindeki kuramsal çalışmalarının ürünüdür), ama bu meseleye duyarlılığı zaman zaman orada da kendini belli eder. Örneğin bkz. “State and Civil Society”, içinde: Quintin Hoare ve Geoffrey Nowell-Smith (der.), Selections from the Prison Notebooks of Antonio Gramsci (New York: International Publishers, 1971), s. 264–265 ve 268–269. Gramsci’nin daha sonra parti rolü üzerine yoğunlaşması ve işçi konseyleri ile sovyet fikrini daha ileri götürmemesi birkaç faktörle açıklanabilir: (1) zaman zaman neredeyse yalnızca konseyler üzerinde duran önceki dengesizliği düzeltme çabası; (2) konuyu Ordine Nuovo döneminde yeterince derinlemesine incelediğini, kalan sınırlı enerjisini artık başka sorunlara ayırmak istediğini düşünmesi; ve (3) faşizm karşısındaki artan kaygısı ve İtalyan solunun yok olmaktan nasıl kurtulabileceği sorusuna odaklanması. Gramsci’nin 1922 sonrasında Torino konsey hareketine daha eleştirel baktığı doğrudur, ama hiçbir zaman onun temel öncüllerini reddedecek bir noktaya gelmemiştir. Yine de, Gramsci’nin Defterler’de konsey sorununu (özellikle parti rolüyle ilişkisi açısından) yeniden ele almamış olması üzücüdür; bu durum, bazı önemli stratejik soruların yanıtsız kalmasına yol açar.

[2] “Le masse e i capi”, L’Ordine Nuovo (30 Ekim 1921); içinde: Paolo Spriano (der.), Antonio Gramsci: Scritti Politici (Roma: Editori Riuniti, 1967), s. 501.

[3] “Sindacati e consigli”, L’Ordine Nuovo (12 Haziran 1920); Scritti Politici içinde, s. 341.

[4] “Sindacato e consigli”, L’Ordine Nuovo (11 Ekim 1919); Scritti Politici içinde, s. 248.

[5] A.g.y., s. 246.

[6] “Per un rinnovamento del Partito socialista”, L’Ordine Nuovo (8 Mayıs 1920); Scritti Politici içinde, s. 319.

[7] “Per un rinnovamento del Partito socialista”, L’Ordine Nuovo (8 Mayıs 1920); Scritti Politici içinde, s. 320.

[8] “Il Partito comunista”, L’Ordine Nuovo (9 Ekim 1920); Scritti Politici içinde, s. 365.

[9] L’Ordine Nuovo, 1919–1921 döneminde ortalama 5.000 aboneye ulaştı; bunların çoğunluğu Torino bölgesindeki işçilerdi. Konsey hareketinin Marksist entelektüelleri olan Gramsci ve diğerleri, L’Ordine Nuovo’yu, işçilerin gündelik hayatından kopuk kuramcılar olarak değil, işçilere durumlarını kuramsal biçimde anlamada yardımcı olan siyasal eylemciler olarak yayımladılar. Gramsci şöyle yazıyordu: “Ben, Togliatti ve Terracini, eğitim kurumlarında ve fabrika toplantılarında tartışmalar yürütmek üzere davet ediliyorduk; atölye komiteleri bizi küçük grup tartışmalarına çağırıyordu… Atölye komitelerinin gelişimi, Ordine Nuovo’nun arkasındaki temel sorun haline geldi: işçi sınıfı devriminin temel sorunu, işçilerin ‘özgürlük’ sorunu. Ordine Nuovo bizim ve destekçilerimiz için ‘fabrika konseylerinin gazetesi’ne dönüştü.” (L’Ordine Nuovo, 14 Ağustos 1920’ten); aktaran: Lynn Lawner (der.), The Prison Letters of Antonio Gramsci (New York: Harper and Row, 1973), s. 138–139.

[10] “La conquista dello stato”, L’Ordine Nuovo (12 Temmuz 1919); Scritti Politici içinde, s. 221.

[11] “Il Consiglio di fabbrica”, L’Ordine Nuovo (5 Haziran 1920); Scritti Politici içinde, s. 334. Aynı makaledeki bir pasajda Gramsci, devrimci sürecin “yeraltında, fabrikanın karanlığında ve kapitalizmin yasalarına tabi kıldığı sayısız çoklukların bilincinin karanlığında” geliştiğini yazar.

[12] “Sindacato e consigli”, L’Ordine Nuovo (11 Ekim 1919); Scritti Politici içinde, s. 248.

[13] “Sindacati e consigli”, L’Ordine Nuovo (12 Haziran 1920); Scritti Politici içinde, s. 340.

[14] “Il consiglio di fabbrica”, L’Ordine Nuovo (5 Haziran 1920); Scritti Politici içinde, s. 336.

[15] Örneğin bkz. “Controllo operaio”, L’Ordine Nuovo (10 Şubat 1921); Scritti Politici içinde, s. 411–412.

[16] “Il Partito e la rivoluzione”, L’Ordine Nuovo (27 Aralık 1919); Scritti Politici içinde, s. 292.

[17] Konsey hareketine dönük, hapishane öncesi dönemin nispeten kapsamlı eleştirilerinden biri, Gramsci’nin “Ancora della capacità organica della classe operaia” başlıklı yazısıdır, L’Unità (1 Ekim 1926), Scritti Politici içinde, s. 705–707.

[18] Il Manifesto, “Theses”, no. 94, Politics and Society içinde (Kış 1971).


*Carl Boggs’un bu yazısı, ilk olarak “Gramsci’s theory of factory councils: Nucleus of the socialist state” başlığıyla 1974-75 tarihli Berkeley Journal of Sociology’nin 19. cildinde yayımlandı. “Prefigüratif siyaset” temasını işleyen ilk çalışmalardan biri olması nedeniyle de önemli gördüğümüz bu yazıyı Halil Can İnce çevirdi. Metnin tercümesine müsaade eden Carl Boggs’a ve kavramsal okuma ve terminoloji önerileriyle katkı sunan Fahir Yumukov’a ve teşekkür ederiz. Makalenin daha güncel bir versiyonu için -yazarının da önerisiyle- şu çalışmayı ilgilisinin dikkatine sunarız: Boggs, Carl. (1984). The two revolutions: Antonio Gramsci and the dilemmas of western Marxism. Boston, MA: South End Press. – Özellikle de “The Factory Councils: Insurrection and Defeat” başlıklı üçüncü bölüm.