Yaban kedilerinin dinmeyen mücadelesi

İşçi mücadeleleri her geçen gün daha belirgin biçimde “fiilî” bir hatta akıyor. Yasaların çizdiği sınırlar kadar, çoğu zaman o sınırlar içinde işleyen sendikal bürokrasinin koyduğu sınırlar da eylemin basıncıyla aşılıyor. Fiilî grevlerin artışı, grev yasaklarının olağanlaşması ve resmî temsil kanallarının etkisizleşmesiyle birlikte, ücret mücadelesini hızla siyasal bir karşılaşmaya çeviren özgül bir ritim kazanıyor. Peki, fiilî grevler neden bu kadar yaygınlaşıyor; hangi koşullarda kısa sürede kazanım getiriyor, hangi noktada çözülme başlıyor? Ücret talebiyle başlayan bir çıkış ne zaman devlete çarpıyor; tekil işyeri direnişleri neden yan yana gelemiyor? Kalıcı bir birikim ve birleşik bir hareketin zemini nerede kurulabilir? Endüstrinin Yaban Kedileri kitabının yazarı ve 2022’den bu yana fiilî grevleri izleyip haritalandıran yabankedileri.org projesinin parçası Cem Gök anlatıyor…

Siyaset konuşmamak üzerine

Hakikatin esamesinin çoktandır okunmadığı yerde, edilen her sözün “kanaatlerden bir kanaate” dönüştüğü, değişken kanaatlerin bir diktatörlüğü altında yaşıyoruz. “Sözün gücü” denen şeyden artık bahseden yok, daha ziyade bir söz enflasyonu var şimdi. Öyle ki bu gürültü, konuşanın kendi sesini dahi işitmesine imkân vermiyor. Ulus Baker’in yerinde ifadesiyle bir “gevezelikler toplumu” bu. Peki, bunca kuru gürültünün arasında, sessizliğin bir değeri olabilir mi? Mustafa Çağlar Atmaca, bu kısa yazısında, Ulus Baker’den Hikmet Kıvılcımlı’ya, Gramsci’den Marx’a metinlerarası bir gezintiyle, sahici bir ses işitmek, konuşmaya da değerini geri kazandırmak için bir “suskunluk siyaseti” öneriyor.

Horgörü öğünü

7 Haziran 2022

Geçtiğimiz günlerde Twitter gündemini abes bir tartışma işgal etti: “Eve temizliğe gelen gündelikçiye yemek verilmeli mi?” Abesliği bir yana bırakılırsa, memleketin sınıfsal-kültürel yarıklarına güçlü bir ışık tutuyordu bu tartışma: gündelikçi ile işvereni “özgürce” girdikleri düşünülen bir pazarlıkta eşitleyerek “aralarındaki sözleşme neyse o” diyenler bir yanda, açıkça “verilmez” diyenler ile “performansına bağlı” diyenler öbür yanda… Bu neoliberal cüretkârlığın ve dobralığın yanında bir tutum daha vardı ki o, belki de daha örtük ve sinsi bir “aşağılama” ile “yemek verilmeli” diyenlerin diline sirayet ediyordu. Mehmet Mutlu bu yazıda, yoksulun maruz kaldığı, iyilik ve cömertlik tınısıyla dillendirilen işte bu şiddet söylemine işaret ediyor.

AKP’nin emek rejimi, otoriterleşme ve Türkiye’nin zombi neoliberalizmi

Türkiye’de neoliberal kalkınma modeli 2010’larda bir zombiye dönüştü. Sermaye ve servet birikimi süreçlerini demokratik talep ve kısıtlardan izole etme uğraşı ile mevcut emek rejimi Türkiye’de neoliberalizmi hâlâ canlı tutuyor. Zombinin ölü kısmı ise bir zamanlar emekçi sınıflara verilmiş olan refah ve sınıf atlama vaadi. Bu vaatlerin boşluğu, özellikle pandemi koşullarında artan şekilde görünür hale gelirken, bu durum hem mevcut kalkınma modelini hem de otoriter rejimi zayıflatmaya devam ediyor.

Lojistik çağında Emeğin Gücü

1 Şubat 2026

1990’ların sonu, neoliberal “zafer” anlatısının gölgesinde emek hareketinin geri çekildiği fikrinin neredeyse sorgusuz kabul gördüğü bir dönemdi. Beverly J. Silver’ın Emeğin Gücü kitabı, tam da bu iklimde, karamsarlığı tarihsel bir ölçeğe yerleştiren ve tersine çeviren bir öneri getirdi: sermaye hareket ettikçe çatışma da mekân ve biçim değiştirir. Burak Ceylan’ın bu değerlendirmesi, Silver’ın Marx-tipi/Polanyi-tipi huzursuzluk ayrımını ve yapısal güç kavrayışını bugünün tedarik zinciri kapitalizmiyle birlikte yeniden düşünüyor. Montaj hattının merkezî olduğu 20. yüzyıldan, lojistik ve perakendenin “akış”ı belirlediği 21. yüzyıla uzanan dönüşümde, emek mücadelesinin yeni gerilim hatlarını, imkânlarını ve sınırlarını tartışıyor…

Küresel devlet borçluluğuna Mısır üzerinden bakmak

27 Ekim 2024

Küresel Güney ülkeleri için kalkınma aracı olduğu iddia edilen dış borcun, tam aksine bir neo-sömürgecilik mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koyan Ulaş Taştekin, Mısır ve benzeri ülkelerde dış borçlanmanın, ekonomik egemenliği nasıl adım adım uluslararası finansal ağların kontrolüne bıraktığını ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Yazar, Mısır’ı merkeze almasına rağmen, küresel finansal kırılganlıklar bağlamında benzer yapısal sorunları paylaşan diğer ülkeleri de analizine dahil ederek, bu ülkelerdeki borç dinamiklerine dair kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Yokluğuyla oradaydı! Türkiye’de neoliberalizm, işçi sınıfı ve siyaset

13 Mart 2022

Neoliberal dönemde sınıf bilincinin gelişimine dair handikapları aşma becerisi, 2021 yılının sonu itibariyle yükselişe geçen işçi eylemlerinin ne derece anlamlı siyasal sonuçlar üretebileceğinin de ölçütü olacak. İşçi sınıfı tekrar güneşin altındaki yerini alırken sosyalizme dair hafızayı da tazelemek, sosyalizmi emekçi sınıfların kurtuluş paradigması olarak yeniden canlandırmanın yollarını aramak, bu mücadelelere katkı sunmak için iyi bir seçenek gibi görünüyor.

Lojistik çağında Emeğin Gücü

1 Şubat 2026

1990’ların sonu, neoliberal “zafer” anlatısının gölgesinde emek hareketinin geri çekildiği fikrinin neredeyse sorgusuz kabul gördüğü bir dönemdi. Beverly J. Silver’ın Emeğin Gücü kitabı, tam da bu iklimde, karamsarlığı tarihsel bir ölçeğe yerleştiren ve tersine çeviren bir öneri getirdi: sermaye hareket ettikçe çatışma da mekân ve biçim değiştirir. Burak Ceylan’ın bu değerlendirmesi, Silver’ın Marx-tipi/Polanyi-tipi huzursuzluk ayrımını ve yapısal güç kavrayışını bugünün tedarik zinciri kapitalizmiyle birlikte yeniden düşünüyor. Montaj hattının merkezî olduğu 20. yüzyıldan, lojistik ve perakendenin “akış”ı belirlediği 21. yüzyıla uzanan dönüşümde, emek mücadelesinin yeni gerilim hatlarını, imkânlarını ve sınırlarını tartışıyor…

Neoliberalizmin çoklu krizleri

Historical Materialism Konferansının bu yıl Kadir Has Üniversitesinde gerçekleşen İstanbul ayağı vesilesiyle yakaladığımız Alfredo Saad-Filho ile Burak Ceylan’ın gerçekleştirdiği bu söyleşi, çoklu krizin her kriz başlığını ayrı ayrı ele almak yerine, bu başlıkların ilişkiselliğini vurguluyor. Finansallaşma ile ekolojik yıkım arasındaki bağlantıyı hatırlatan Saad-Filho, neoliberalizm ile devlet arasındaki ilişkinin de altını çiziyor.

Ahmakbilim

25 Ocak 2026

Trump’ın ikinci döneminde “hakikat sonrası” paniğin yerini daha ağır bir teşhis alıyor: siyasetin merkezine yerleşen türden bir ahmaklık. Peki bu ahmaklık, yalnızca bireysel yetersizliklerin ya da psikiyatrik spekülasyonların konusu mu; yoksa platformların, piyasaların ve veri rejimlerinin yargı yetisini insanın elinden alıp “insan-ötesi” sistemlere devrettiği daha geniş bir toplumsal düzenin ürünü mü? Hakikati ve anlamı, finansın ve algoritmaların “meta bakışı”ndan geri almanın yolu nereden geçer: uzmanlığa dönüşten mi, yoksa hayal gücünün mümkün kıldığı daha “hakiki” bir kavrayıştan mı? William Davies anlatıyor.

Yapay zekâdan sonra

17 Ocak 2026

Yapay zekâ “devrimi”, şimdilik bir üretkenlik mucizesinden çok şişen değerlemeleri ayakta tutan devasa bir altyapı seferberliği gibi görünüyor: veri merkezleri, GPU’lar, şebeke bağlantıları, enerji, su… Hesaplar tutmayınca sektör nakit akışından borca kayıyor; risk de kapalı devre yatırım döngüleri, uzun vadeli taahhütler ve “anapara ödemesiz” kredilerle görünmezleştiriliyor. Peki, bu düzenin faturası kime kesilecek? Verimlilik patlaması gelmezse balon, 2008’i hatırlatan zincirleme bir “düzeltmeye” dönüşür mü? Cédric Durand anlatıyor.

Otoriter emek rejimlerinin bağrında serpilen direniş

Kırk yıldan uzun bir süredir, emeğin baskılanması son derece aşina olduğumuz mekanizmalarla sağlanıyor. Ücretler düşük tutuluyor, sözleşmeler güvencesizleştiriliyor, koruyucu önlemler zayıflatılıyor, emek temsiliyetini sağlayan kurumlar “çalışma barışı” adı altında çatışmaları dizginleyecek şekilde yeniden tasarlanıyor… Her şeye rağmen tüm bu hak erozyonu, emekçiler cephesinde tam bir kayıtsızlığı üretmeyi başaramıyor. Kendiliğinden grevlerde, enformel komitelerde, sendikalara baskı yapan taban örgütlerinde ve tüm bu parçalanmışlığın örgütsel bir güce nasıl dönüşeceği üzerine yapılan biteviye tartışmada yeni ve genellikle doğaçlama bir mücadele repertuarı gelişiyor. Bu söyleşide şu temel sorunun peşindeyiz: Otoriter emek rejimlerinde ne türden örgütlenmeler ayakta kalabilir? Türkçeye de çevrilen Güneyin İsyanı kitabının yazarı Immanuel Ness anlatıyor…

Yaban kedilerinin dinmeyen mücadelesi

İşçi mücadeleleri her geçen gün daha belirgin biçimde “fiilî” bir hatta akıyor. Yasaların çizdiği sınırlar kadar, çoğu zaman o sınırlar içinde işleyen sendikal bürokrasinin koyduğu sınırlar da eylemin basıncıyla aşılıyor. Fiilî grevlerin artışı, grev yasaklarının olağanlaşması ve resmî temsil kanallarının etkisizleşmesiyle birlikte, ücret mücadelesini hızla siyasal bir karşılaşmaya çeviren özgül bir ritim kazanıyor. Peki, fiilî grevler neden bu kadar yaygınlaşıyor; hangi koşullarda kısa sürede kazanım getiriyor, hangi noktada çözülme başlıyor? Ücret talebiyle başlayan bir çıkış ne zaman devlete çarpıyor; tekil işyeri direnişleri neden yan yana gelemiyor? Kalıcı bir birikim ve birleşik bir hareketin zemini nerede kurulabilir? Endüstrinin Yaban Kedileri kitabının yazarı ve 2022’den bu yana fiilî grevleri izleyip haritalandıran yabankedileri.org projesinin parçası Cem Gök anlatıyor…

Oyunbozanların direnişi

“Kim yaptığım işi merak etsin ki?” Emeğin sıradanlaştırıldığı, dar bir alana hapsedildiği ve görünmezleştirildiği dönemlerde bu soru daha sık karşımıza çıkar—ve tam da bu yüzden önemlidir. Jamie Woodcock, yıllara dayanan saha çalışmalarından ve Notes from Below kolektifiyle yürüttüğü deneyimlerden hareketle, işçi hikâyelerini örgütlenmenin çıkış noktası olarak ele alıyor: Hikâyeler çalışma koşullarını söze döker, kıyaslanabilir hâle getirir ve işyerleri arasında dolaşıma sokar. Bu söyleşide sınıf bileşimi ve işçi soruşturmasını; fiilî grevlerin nasıl olup da çoğu zaman dayatılan itaat düzeninde ilk kamusal kopuş anına dönüştüğünü; sendikaların tıkandığı, güvencesizliğin yalnızlaştırdığı anlarda “oyunbozanların” kabullenmişliğe karşı nasıl gedikler açtığını konuşuyoruz.

Bir yoksulluktan diğerine kapitalizm ve Türkiye

Yoksulluğu toplumun dışında, marjinal bir olgu olarak ele alan ana akım sosyal bilimler literatürünün önemli bir bölümü onu bireyin kendi tercihlerinin bir sonucuna indirger. Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe ile yaptığımız bu söyleşi, yoksulluğu konuşmak için öncelikle “nasıl bir toplumda yaşadığımızı” sormak gerektiğine yapılan vurguyla, yoksulluğun kapitalist bir toplumdaki kendine özgü biçimlerine dikkat çekiyor. Köse ve Bahçe, yoksulluğu kendi başına bir olgu, yoksullaşmayı ise bireysel tercihlerin bir sonucu olarak ele almak yerine onun, tarihsel olarak işçileşmenin ayrılmaz bir dışa vurumu olduğuna işaret ediyor.