Otoriter emek rejimlerinin bağrında serpilen direniş

Kırk yıldan uzun bir süredir, emeğin baskılanması son derece aşina olduğumuz mekanizmalarla sağlanıyor. Ücretler düşük tutuluyor, sözleşmeler güvencesizleştiriliyor, koruyucu önlemler zayıflatılıyor, emek temsiliyetini sağlayan kurumlar “çalışma barışı” adı altında çatışmaları dizginleyecek şekilde yeniden tasarlanıyor… Her şeye rağmen tüm bu hak erozyonu, emekçiler cephesinde tam bir kayıtsızlığı üretmeyi başaramıyor. Kendiliğinden grevlerde, enformel komitelerde, sendikalara baskı yapan taban örgütlerinde ve tüm bu parçalanmışlığın örgütsel bir güce nasıl dönüşeceği üzerine yapılan biteviye tartışmada yeni ve genellikle doğaçlama bir mücadele repertuarı gelişiyor. Bu söyleşide şu temel sorunun peşindeyiz: Otoriter emek rejimlerinde ne türden örgütlenmeler ayakta kalabilir? Türkçeye de çevrilen Güneyin İsyanı kitabının yazarı Immanuel Ness anlatıyor…

68 Mayısı’nı yeniden siyasallaştırmak

21 Mayıs 2023

68 Mayısı’nın üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. Geçmişteki tarihsel bir olayı geçmiş bir olay olarak, bir kez olmuş (ve artık olmuş bitmiş bir şey olarak) anmaya başlar başlamaz, geçmişteki olayı tam olarak neyin geçmişte ve geçmiş için bir olay haline getirdiğini görmekte zorlanabiliriz. Anma, hafızaya geri getirmeye çalıştığı şeyi, tam da bunu yapma biçimi nedeniyle ölümcülleştirebilir. Mayıs 68 olayını yeniden ele aldığı bu yazıda Jacques Rancière, bunu sadece olayı anarak değil, siyaset, zaman ve anlatı arasındaki ilişkiyi yeniden düşünerek yapıyor.

Ahmakbilim

25 Ocak 2026

Trump’ın ikinci döneminde “hakikat sonrası” paniğin yerini daha ağır bir teşhis alıyor: siyasetin merkezine yerleşen türden bir ahmaklık. Peki bu ahmaklık, yalnızca bireysel yetersizliklerin ya da psikiyatrik spekülasyonların konusu mu; yoksa platformların, piyasaların ve veri rejimlerinin yargı yetisini insanın elinden alıp “insan-ötesi” sistemlere devrettiği daha geniş bir toplumsal düzenin ürünü mü? Hakikati ve anlamı, finansın ve algoritmaların “meta bakışı”ndan geri almanın yolu nereden geçer: uzmanlığa dönüşten mi, yoksa hayal gücünün mümkün kıldığı daha “hakiki” bir kavrayıştan mı? William Davies anlatıyor.

Yapay zekâdan sonra

17 Ocak 2026

Yapay zekâ “devrimi”, şimdilik bir üretkenlik mucizesinden çok şişen değerlemeleri ayakta tutan devasa bir altyapı seferberliği gibi görünüyor: veri merkezleri, GPU’lar, şebeke bağlantıları, enerji, su… Hesaplar tutmayınca sektör nakit akışından borca kayıyor; risk de kapalı devre yatırım döngüleri, uzun vadeli taahhütler ve “anapara ödemesiz” kredilerle görünmezleştiriliyor. Peki, bu düzenin faturası kime kesilecek? Verimlilik patlaması gelmezse balon, 2008’i hatırlatan zincirleme bir “düzeltmeye” dönüşür mü? Cédric Durand anlatıyor.

Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramı: Sosyalist devletin nüvesi

Gramsci, fabrika konseylerini burjuva kurumlarının sınırlarını aşan, üretim alanında filizlenen prefigüratif bir proleter demokrasi olarak kavrıyordu. Ona göre konseyler, yeni bir otoriteyi, disiplin anlayışını ve kolektif yaşam tarzını bugünden örnekleyen somut karşı-hegemonya mekânlarıydı. Carl Boggs Jr.’ın ilk olarak 1974’te yayımlanan bu makalesi, Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramını “sosyalist devletin nüvesi” fikri etrafında yeniden düşünerek, Ordine Nuovo yıllarındaki konsey stratejisinin teorik mantığını ele alıyor; sendika ve parti eleştirisinin “yeni kurumlar” ihtiyacına nasıl bağlandığını ve konsey–parti ikiliğinin hangi imkânlarla hangi gerilimleri birlikte taşıdığını tartışmaya açıyor.

Prefigüratif siyaset ve doğrudan eylemlerin seyri üzerine notlar

Alpagut’tan Yeni Çeltek’e, 1989 Bahar Eylemleri’nden güncel fiili grev dalgasına uzanan örnekler üzerinden kendiliğindenlik–örgütlülük ikiliğini yeniden düşünmeye çağıran Fahir Yumukov’un bu yazısı, “kurumsal kanallar tıkandığında” beliren doğrudan eylemin rastlantısal bir taşma değil; gündelik pratikler ve kolektif bağlar içinde mayalanan bir örgütlü kendiliğindenlik biçimi olabileceğini gösteriyor. Carl Boggs’un Gramsci okuması eşliğinde, işçi komiteleri/konseyleri gibi prefigüratif organların bu potansiyeli nasıl taşıyıp büyütebileceğini; taktik ile strateji arasındaki bağı da gözeterek tartışıyor…

İradenin kötümserliği

“Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği…” Gramsci’ye atıfla neredeyse her bağlama zahmetsizce yapıştırılan meşhur deyişi tersyüz etmeyi öneren bu yazı, onu teselli dağıtan bir formüle indirgemeden, sözün asıl doğduğu strateji ve örgütlenme düğümlerine geri dönüyor. Konsey ve parti deneyimlerinin açtığı tarihsel imkânları bugünün örgütsel fetretiyle yan yana getiriyor; yeni güçleri okuyabilen, yeni biçimleri sınayabilen “laboratuvarlar” fikrinde ısrar ediyor. 4 Aralık 2025’te kaybettiğimiz, genç kuşak Marksist kuramcıların en yaratıcı isimlerinden Asad Haider’den, onun anısına…

Otoriter emek rejimlerinin bağrında serpilen direniş

Kırk yıldan uzun bir süredir, emeğin baskılanması son derece aşina olduğumuz mekanizmalarla sağlanıyor. Ücretler düşük tutuluyor, sözleşmeler güvencesizleştiriliyor, koruyucu önlemler zayıflatılıyor, emek temsiliyetini sağlayan kurumlar “çalışma barışı” adı altında çatışmaları dizginleyecek şekilde yeniden tasarlanıyor… Her şeye rağmen tüm bu hak erozyonu, emekçiler cephesinde tam bir kayıtsızlığı üretmeyi başaramıyor. Kendiliğinden grevlerde, enformel komitelerde, sendikalara baskı yapan taban örgütlerinde ve tüm bu parçalanmışlığın örgütsel bir güce nasıl dönüşeceği üzerine yapılan biteviye tartışmada yeni ve genellikle doğaçlama bir mücadele repertuarı gelişiyor. Bu söyleşide şu temel sorunun peşindeyiz: Otoriter emek rejimlerinde ne türden örgütlenmeler ayakta kalabilir? Türkçeye de çevrilen Güneyin İsyanı kitabının yazarı Immanuel Ness anlatıyor…

“Yapay zeka bunalımda”

Herhalde teknolojinin hayatımızdaki en şahane “panzehir etkisi” insanları çalışmaktan özgürleştirme potansiyelini gerçekleştirmesi olurdu. Fakat görünen o ki bunun aksine doğru gelişmeler yaşıyoruz ve bu yaygınlaşacağa benziyor. Teknolojik yeniliklerin sağladığı zamandan ve enerjiden tasarruf etme imkânı, çalışanların lehine değil daha ziyade aleyhine sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla bu bizi toplumsal ve siyasal bir olgu olarak teknolojinin ne amaca hizmet edeceğini belirleme noktasında insan müdahalesini düşünmeye götürüyor.

AKP’nin emek rejimi, otoriterleşme ve Türkiye’nin zombi neoliberalizmi

Türkiye’de neoliberal kalkınma modeli 2010’larda bir zombiye dönüştü. Sermaye ve servet birikimi süreçlerini demokratik talep ve kısıtlardan izole etme uğraşı ile mevcut emek rejimi Türkiye’de neoliberalizmi hâlâ canlı tutuyor. Zombinin ölü kısmı ise bir zamanlar emekçi sınıflara verilmiş olan refah ve sınıf atlama vaadi. Bu vaatlerin boşluğu, özellikle pandemi koşullarında artan şekilde görünür hale gelirken, bu durum hem mevcut kalkınma modelini hem de otoriter rejimi zayıflatmaya devam ediyor.

Horgörü öğünü

7 Haziran 2022

Geçtiğimiz günlerde Twitter gündemini abes bir tartışma işgal etti: “Eve temizliğe gelen gündelikçiye yemek verilmeli mi?” Abesliği bir yana bırakılırsa, memleketin sınıfsal-kültürel yarıklarına güçlü bir ışık tutuyordu bu tartışma: gündelikçi ile işvereni “özgürce” girdikleri düşünülen bir pazarlıkta eşitleyerek “aralarındaki sözleşme neyse o” diyenler bir yanda, açıkça “verilmez” diyenler ile “performansına bağlı” diyenler öbür yanda… Bu neoliberal cüretkârlığın ve dobralığın yanında bir tutum daha vardı ki o, belki de daha örtük ve sinsi bir “aşağılama” ile “yemek verilmeli” diyenlerin diline sirayet ediyordu. Mehmet Mutlu bu yazıda, yoksulun maruz kaldığı, iyilik ve cömertlik tınısıyla dillendirilen işte bu şiddet söylemine işaret ediyor.

Yurtta grev, dünyada grev: Alpkan Birelma ile 2023 Uluslararası Grev Raporu üzerine

Dünya genelinde işçilerin grevleri ve kolektif eylemleri farklı biçimlerde hayat buluyor. 2023 Uluslararası Grev Raporu, bu çeşitliliği görünür kılmak üzere farklı ülkelerden araştırmacıların ortak emeğiyle hazırlandı. Raporda yalnızca grevlerin sayısal verileri değil; işçilerin örgütlenme süreçleri, direniş biçimleri ve küresel işçi hareketlerindeki güncel eğilimler de ele alınıyor. Raporun emektarlarından, Emek Çalışmaları Topluluğu üyesi Alpkan Birelma, Hazal Göçmen’in sorularını yanıtlıyor…

Sınıf savaşı olarak iklim krizi: Matt Huber ile söyleşi

Matt Huber’ın Climate Change as Class War (2022, Verso) adlı kitabı, iklim krizine sınıf temelli yaklaşımıyla Anglo-Amerikan çevrelerde önemli tartışmalar başlattı. Tüketim odaklı anlatıları reddeden ve krizi üretim ilişkilerindeki iktidar yapıları üzerinden yeniden çerçeveleyen Huber’a göre, iklim krizi esasen bir sınıf savaşıdır—ve bu savaş, enerjiyi, sanayiyi ve üretim araçlarını elinde tutan egemen sınıflara karşı verilmelidir. Berkay Koçak’ın sorularını yanıtlayan Huber, bu sınıf merkezli yaklaşımın Küresel Güney’de, yarı-çevre ekonomilerde ve özellikle Türkiye gibi neoliberal bağlamlarda nasıl karşılık bulabileceği üzerine düşünmeye davet ediyor.

Finansallaşma kıskacında borcu anlamak

Borç, günümüzde toplumsal cinsiyet rollerini, sınıfsal ilişkileri ve emek süreçlerini köklü bir şekilde dönüştüren bir yeniden üretim mekanizmasına dönüşmüş durumda. Peki, borçlanmanın giderek kaçınılmaz hale gelmesinin ardında hangi yapısal dinamikler var? Elif Karaçimen ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, borç olgusunu ele alarak hanehalklarının borçlandırılma süreçlerindeki özel rolünü ve Küresel Güney’deki şirketlerin, bağımlı finansallaşma dinamikleri altında borç mekanizmalarına nasıl entegre olduklarını tartışıyoruz.

Bir yoksulluktan diğerine kapitalizm ve Türkiye

Yoksulluğu toplumun dışında, marjinal bir olgu olarak ele alan ana akım sosyal bilimler literatürünün önemli bir bölümü onu bireyin kendi tercihlerinin bir sonucuna indirger. Ahmet Haşim Köse ve Serdal Bahçe ile yaptığımız bu söyleşi, yoksulluğu konuşmak için öncelikle “nasıl bir toplumda yaşadığımızı” sormak gerektiğine yapılan vurguyla, yoksulluğun kapitalist bir toplumdaki kendine özgü biçimlerine dikkat çekiyor. Köse ve Bahçe, yoksulluğu kendi başına bir olgu, yoksullaşmayı ise bireysel tercihlerin bir sonucu olarak ele almak yerine onun, tarihsel olarak işçileşmenin ayrılmaz bir dışa vurumu olduğuna işaret ediyor.