Canan Tolon, “Tunnel Vision”, 2022.
/

DOSYA: “Kapitalizm ve Krizler: Küresel Politik Ekonomik bir Soruşturma”

Şimdilerde çoklu kriz dönemi olarak tariflenen, miladını 2008 krizi olarak kabul edebileceğimiz mevcut dönemin güç ilişkilerinin çözümlenmesi ve ona müdahale söz konusu olduğundaysa artık eleştirel uluslararası politik ekonominin de bir arayış içinde olduğunu açıkça ifade etmek gerekiyor.

Oku

1776’da Ulusların Zenginliği’ni yayımladığında Adam Smith, merkantilizmin sert bir eleştirmeniydi; 1887’de Kapital’i yayımladığındaysa Marx, Adam Smith’in ve kapitalizmin. Marx’ın “var olan her şeyin amansız eleştirisi,” şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Cui bono? (Kimin yararına?) sorusunu güdülüyor, klasik politik ekonomi ve onun eleştirisi, toplumu, ekonomiyi ve siyaseti birbirinden ayırmayan bir “bilim” sunuyordu. Politik ekonominin eleştirisinin pozitivist olmayan bu köklerinden yeniden filizlenmesi için, başka bir ifadeyle, eleştirel politik ekonominin kurumsal üniversite kürsülerinde bir araştırma gündemi olarak kendine tekrar bir yer bulabilmesi için, kapitalizmin başka bir kriz dönemi olan 1970’leri, yani post-pozitivist dönemi beklemek gerekecekti. Susan Strange ve Robert Gilpin gibi araştırmacılar, ekonomi ile siyaset, piyasa ile devlet, İktisat ile Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler arasındaki “sağırlar diyaloğu”na bir son vermek üzere Uluslararası Politik Ekonomi (UPE) disiplininin temellerini bu dönemde atacaklar, disiplinler arası geçişliliğin altını çizeceklerdi. Gelgelelim, UPE’nin bu disiplinleri yalıtılmışlıktan kurtarma arzusu da ontolojik ve epistemolojik olarak toplumsal gerçekliğin farklı alanlarının birbirlerinden yalıtılması marazından kurtulamayacaktı; bu alanda esaslı bir dönüşüm için, disiplinler arası karşılıklı konuşturmadan ziyade post-disiplinleşmeye yönelen Eleştirel Uluslararası Politik Ekonomi (EUPE) araştırmacılarını beklememiz gerekecekti.

Her ne kadar araştırma soruları ve ölçekleri çeşitlense de EUPE’nin en temel motivasyonu da tıpkı Marx’ta olduğu gibi, “var olan her şeyin amansız eleştirisi” olarak çıktı karşımıza. Kaynağını mevcut güç ilişkilerinin farklı analiz düzeylerinde (küresel, uluslararası, ulusal, yerel) çözümlenmesinde bulabileceğimiz bu eleştiri, aynı zamanda bu güç ilişkilerinin örüntü ve dinamiklerini açığa çıkarmayı da içeriyordu. Mevcut güç ilişkilerinin tarihsel ve toplumsal koşullanmasının izinin sürülmesi de var olanın doğallaştırılmasına/kendiliğinleştirilmesine karşı bir müdahaleyi kaçınılmaz kıldı. Dünya Sistemleri Teorisinden Emperyalizm ve Bağımlılık Teorilerine, Neo-Gramscilikten Siyasal Marksizme, Açık Marksizmden Uluslararası Tarihsel Sosyolojiye kadar uzanan bir demet ekol özellikle 1980’lerden itibaren EUPE ajandasına önemli katkılarda bulundu. Neoliberal küreselleşme dönemi olarak tarif edilebilecek 1980-2010 arası dönemdeki yeni sağ neoliberal hegemonyanın eleştirisi, bu katkılar içerisindeki kuşkusuz en belirginiydi. EUPE ekolleri, bu dönemin ana akım teorilerinin eleştirisinde, farklı analiz birimlerinde ve sorunsallarda oldukça yetkin olmalarının yanı sıra var olanla mücadele ve ona müdahale repertuvarını da alabildiğine genişletmişti.

Şimdilerde çoklu kriz dönemi olarak tariflenen, miladını 2008 krizi olarak kabul edebileceğimiz mevcut dönemin güç ilişkilerinin çözümlenmesi ve ona müdahale söz konusu olduğundaysa artık EUPE’nin de bir arayış içinde olduğunu açıkça ifade etmek gerekiyor. Var olanın amansız eleştirisinin merkezkaç kuvvetinde, örneğin finansallaşmanın eleştirisinde, eleştirel makro-ekonomi ya da Post-Keynesyen para teorisi araştırmacılarının, yeni sanayileşme politikaları (new industrial policy) savunucularının ve yeni kalkınmacılık (new developmentalism) formülasyonlarının yer alması, bu arayışın bir neticesinden başka bir şey değil. Bu dönemde, somut durumun somut tahlili ve duruma müdahale anlamında eleştirel paradigmayı besleyen, zaman zaman “heterodoks” olarak da ifade edilen bu ekoller yöntemsel olarak üstteki eleştirel politik ekonomi ekolleri ile bir süreklilik ilişkisi gözetmeksizin eklektik de denilebilecek bir yöntemle ve zaman zaman bütünlüklü bir kapitalizm eleştirisi olmaksızın, var olanın amansız eleştirisine önemli katkılar sunuyorlar. Neoliberal küreselleşme döneminin eleştirel uluslararası politik ekonomi çerçevesinin (çerçevelerinin); 2008 krizi, pandemi, ticaret savaşları, enflasyon, gıda, enerji krizi, ekolojik kriz, eşitsizlik, jeopolitik gerilimlerin bir aradalığı ile tariflenen çoklu kriz dönemine (teleolojik olmamak adına ara dönem dememekteyiz) müdahale etmek ya da müdahale araçları yaratmak konusunda daha fazla enerji sarf etmesi gerektiği açık. EUPE’nin başındaki “E”nin, yani eleştirelliğin yöneleceği merkezî bir kurgu, konsolide olmuş asgari bir küresel politik konsensüsün olmaması bir yana, dünya ekonomisindeki rekabetin ve uluslararası işleyişin kayıkçı dövüşünü andıran yönsüzlüğü de EUPE’nin açıklama, anlamlandırma ve müdahale araç seti geliştirmedeki bu gerileyişinde etkili olmuş olabilir.

***

Bu çerçevede, okumakta olduğunuz bu sayı da çeşitli politik ekonomi ekollerinden araştırmacıların çoklu kriz dönemini anlamlandırma açısından sundukları katkıların bir bileşiminden oluşuyor. Bu katkılardan ilki, Historical Materialism Konferansının bu yıl Kadir Has Üniversitesinde gerçekleşen İstanbul ayağı vesilesiyle yakaladığımız Alfredo Saad-Filho ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi. Burak Ceylan’ın sorularını yanıtlayan Saad-Filho, çoklu krizin her kriz başlığını ayrı ayrı ele almak yerine, bu başlıkların ilişkiselliğini vurguluyor. “Neoliberalizmin çoklu krizleri” başlığıyla yayımladığımız söyleşi, finansallaşma ile ekolojik yıkım arasındaki bağlantıyı hatırlatırken neoliberalizm ile devlet arasındaki ilişkinin de altını çiziyor. Sanayi politikasının ne ölçüde farklılaş(madığı)tığı da Saad-Filho’nun bir başka önemli vurgusu.

İlhan Döğüş’ün Post-Keynesyen perspektiften analiz ettiği enflasyon ve ilintili para politikası yazısı, üstte sözünü ettiğimiz var olanın eleştirisinin güçlü bir örneği. Döğüş, “Türkiye’de enflasyon: Yoksulluk, piyasa yoğunlaşması, cari açık ve bütçe açığı” başlıklı yazısında, anaakım talep yönlü enflasyon teorisine karşı çıkıyor. Bu bağlamda, enflasyonun kaynağına yönelik eleştirisi, “enflasyonla mücadele” adı altında yürütülen somut politikalara da itirazı içeriyor. Paranın kaynağı nedir, devlet vergilerden mi harcama yapar, bütçe açığı ekonomi politikasının neden merkezinde, faizler artırıldığı halde enflasyon neden düşmüyor gibi gündelik yaşamımızın merkezine yerleşen sorulara yanıt arayan Döğüş, anaakım (ortodoks) yaklaşımların şehir efsanelerini de tek tek deşifre ediyor.

Derya Başarangil’in, “Finansallaşma bağlamında merkez bankalarının kriz yönetimindeki rolleri” başlıklı yazısı, 2008 kriziyle birlikte enflasyonla mücadelenin ötesinde yeni roller ve araçlar üstlenen merkez bankalarını tarihsel bir perspektiften ve güç ilişkileri boyutunu ihmal etmeden inceliyor. Başarangil yazısında devlet ile piyasaları birbirinden ayrı ele almamak gerektiğini vurgulayarak merkez bankalarının kriz müdahalelerinin, finansallaşmanın genel mantığı sürdüğü sürece küresel kapitalist işleyiş içerisinde onu dönüştüren ve var olan kriz eğilimlerini aşmaya yarayan bir kriz yönetim stratejisinin parçası olmaya devam edeceğini ifade ediyor. Döğüş’ün katkısına benzer bir biçimde Başarangil de merkez bankalarının bağımsızlığı anlatısının bir şehir efsanesinden öte bir şey olmadığını ortaya koyuyor.

Dosyaya, ABD merkezli “siyasi kapitalizm” tartışmalarını taşıyan Berkay Koçak, “Siyasi Kapitalizm: Küresel kapitalizmin yeni çağına taze bir bakış” başlıklı makalesinde, Robert Brenner’ın siyasi kapitalizmin “sermayenin kâr oranını saf politik güç ile belirleyen yeni bir birikim rejimi olduğu” tespitini açıyor. Koçak’ın tabiriyle, bu birikim rejiminde, klasik liberalizm paradigmasının en kor çekirdeğinde olan piyasa kapitalizmi (görünmez el), yerini kâr ve güç arasındaki ilişkinin siyasi kertede belirlenmeye başlandığı, bölüşümün yukarı yönlü ince bir mühendislik ile planlandığı ve sınıfsal bir uzlaşı olmadan kurulan yeni bir örgütlenmeye bırakıyor.

Siyasi kapitalizm tartışması sürerken, içsel olarak çelişkili bir ilişki biçimi olarak kapitalizmin her tarihsel süreçte aldığı biçimin değişip dönüştüğü de aşikâr. Bu bağlamda, Göran Therborn’un 2024 Şubatı’nda New Left Review’da yayımlanan, kendisinin 2022’de yayımladığı bir yazıya Oliver Eagleton’ın yine aynı platformda getirdiği eleştirilere yanıt niteliğindeki “Gelecek ve Sol” makalesini çevirmeyi uygun gördük. Çevirisini Candaş Ayan’ın üstlendiği bu makalede Therborn, kendisine Eagleton tarafından yöneltilen 20. yüzyılın ufkuyla sınırlı kalma eleştirisini, bir süredir çizdiği “kötümser” dünya analizini ekoloji, yeni jeopolitik çelişkiler ve eşitsizlikler üzerinden yeniden bir değerlendirmeye tabi tutarak yanıtlıyor. Kendi teorik konumlanışını Marksizm Artı (Marxism Plus) olarak konumlandıran Therborn’un 20. yüzyıl ile 21. yüzyıl toplumsal formasyonları arasında kurduğu bağı günceli yakalamak anlamında önemli buluyoruz. Son beş yıl içerisinde çeşitli sıfat ve isim tamlamalarıyla tariflenen bir kapitalizm anlatısı (platform kapitalizmi, hissedar kapitalizmi, varlık yöneticisi kapitalizmi, dijital kapitalizm, siyasi kapitalizm, rantiye kapitalizmi, tekno-bilimsel kapitalizm, risksizleştiren kapitalizm, gelecekte olabilecek değişikliklerden etkilenmeyen kapitalizm ve dahası) elbette toplumsal gerçekliğin belli bir yönüne ışık tutuyor olsa da bu tamlamalı kapitalizmler bazen fazlaca iddialı da olabiliyor. Therborn’un yazısına referansla siyasi konjonktürlerin ve bu konjonktürlerdeki başat meselelerin belli periyotlarla dalgalar halinde ilerlediği, nadiren on yıldan daha uzun sürdüğü, bazen ise daha kısa süre sürdüğü uyarısını akılda tutmak gerekebilir.

Elbette bir dosyada çözülemeyecek dönemselleştirme, kalıcı ve kalıcı olmayan eğilimler üzerine yürütülen büyük tartışmalara, bir katkı da Can Deniz Turna’nın sistemik birikim döngüleri yaklaşımı üzerinden Çin’i analiz ettiği yazısıyla geliyor. “2008 krizi Çin hegemonyasının başlangıcı olabilir mi?” başlıklı yazısında Turna, 2008’den beri dünyada devam eden kriz halini, ABD ve Çin arasında artan rekabeti ve artan ticari/askeri gerilimleri Arrighi’nin yöntemini kullanarak anlamaya çalışmak gerektiğini ifade ediyor. Çoklu kriz dönemi ekonomik, jeopolitik, toplumsal tüm sorunlarıyla birlikte bizlere açık bir biçimde, ne olup bittiğini analiz etmek için daha çok somut ve ampirik çalışmaya ihtiyacımız olduğunu gösteriyor ancak odaklanmanın kendisinin yani var olanın amansız eleştirisinin tarihsel ve kronolojik olan arasındaki dengeyi iyi kurabilmesi gerektiği muhakkak.

Bu sayıda okura son olarak, Capital & Class’tan Jule Goikoetxea’ın Nancy Fraser ile gerçekleştirdiği ve yakınlarda yayımlanan söyleşinin bir çevirisini sunuyoruz. “Emeğin gözüyle toplumsal cinsiyeti, ırkı ve sınıfı yeniden düşünmek” başlığıyla yayımladığımız, Halil Can İnce’nin Türkçeye çevirdiği bu söyleşide Fraser, emek, sınıf mücadelesi, üretim ve yeniden üretim, kesişimsellik gibi pek çok konudaki fikrini ortaya seriyor. Toplumsal cinsiyeti, ırkı ve sınıfı emek kavramı üzerinden yeniden düşünen Fraser, 20. yüzyılda ABD’nin siyah hareketinin en önemli isimlerinden W. E. B. Du Bois’ten de ilhamla, feminizmi, ırkçılık karşıtlığını ve sendikal hareketi kapitalizmde birbirine sıkı sıkıya bağlı üç ayrı emek hareketi olarak ele almayı öneriyor. “Çok sayıda özgürleştirici ya da potansiyel olarak özgürleştirici eylemlilik ve enerji olduğunu” ancak bu enerjinin oldukça dağınık ve parçalı bir yapıda olduğunu vurgulayarak “nasıl daha fazla iş birliği ve entegrasyon, daha fazla ortak hedef hayal edebileceğimiz” üzerine kafa yoruyor. Keyifle okuyacağınızı düşündüğümüz bu söyleşiyi, çoklu kriz ve eleştirel politik ekonominin çoklu kriz analizi temasının toplumsal hareketler literatürü ile ilişkilenmesi bakımından önemsiyoruz.

***

Bitirirken bir hatırlatma yapmayı lüzumlu görüyoruz. Gramsci laissez-faire’in “iktisadi olguların spontane ifadesi değil, yasa ve zor araçlarıyla uygulamaya konulan bir siyasal program” olduğunu söylerken kapitalizmin görünmez elinin bir mit olduğunun altını çok erken çizmişti.[1] Kapitalist devletin sermaye ile kurduğu ilişkinin dönüşümü ve(ya) kapitalist devletin müdahale biçimlerinin dönüşümünün kapitalizmin bir üretim ilişkisi olarak dönüşümü/değişimi anlamına gelip gelmeyeceği tartışmalıdır. Bu nedenle, tarihsel okuma ve dönemselleştirme belki de bir mefhuma geri dönüşü (back to basics) öncelemektedir. Başka bir deyişle, nasıl ki kapitalizm Fordist sermaye birikim rejiminden yahut neoliberal sermaye birikim rejiminden ibaret değilse ve nasıl ki bu birikim rejimleri, toplumsal güç ilişkileri (ulusal / uluslararası) doğrultusunda dönüşüyorsa, “anomali” ve “normal” arasında salınıp duran bir kapitalizm ve devlet analizi yapmanın eleştirel çerçeveye katkısı üzerine dikkatlice düşünmekte fayda var.

Son olarak, Küresel Güney’deki dinamikleri, yani Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumsal formasyonlarını ve buradaki güç ilişkilerini hesaba katmaksızın yapılan kapitalizm analizlerinin “küresel” sıfatını herhangi bir biçimde taşıması mümkün değil. Bu bakımdan, eleştirel Batı akademisinin “var olanın analizi”ni merkezinde kendi baktığı yer üzerinden genelleştirme merceğini henüz biz de kırabilmiş değiliz. Bıraktığımız boşlukları ilerleyen zamanlarda okurlarımızla ve yazarlarımızla doldurmak üzere.

Vamos Bien!

Sayı Editörleri: Pınar Kahya, Burak Ceylan


[1] Gramsci, A. (2000). Gramsci Kitabı Seçme Yazılar 1916-1935. D. Forgacs (der.), İ. Yıldız (çev.), Dipnot.