/

Neoliberalizm ve Emperyalizm: Intan Suwandi ile Söyleşi

Pınar Bedirhanoğlu ile gerçekleştirdiğimiz ‘Neoliberalizm ve Devlet’ başlıklı söyleşi ile başladığımız ‘Neoliberalizm özel dizisi’, Intan Suwandi’nin konuk olduğu ‘Emperyalizm’ tartışmasıyla devam ediyor. Neoliberal küreselleşme sürecinde emperyalist sömürü ilişkilerinin nasıl bir dönüşüme uğradığı üzerine odaklanan söyleşi, küresel iş bölümünün güncel görünümlerinden Covid-19 sonrası dünyaya bir dizi alt başlığa uzanıyor.

“Emperyalizmin zincirlerini kırmak zorundayız”
Intan Suwandi ile Söyleşi

Söyleşi: Candaş Ayan & Ulaş Taştekin

Lenin’in emperyalizm teorisinden hareketle 1978 yılında kaleme aldığı Sömürgecilikten Günümüze Emperyalizm başlıklı kitabında Harry Magdoff, eski ve yeni emperyalizm arasında bir ayrım yapıyor.[1] Magdoff bu eserinde, kolonileşme yoluyla, doğrudan artık emeği kolonilerde yaratma ve buna el koyma süreçlerinin belirleyici olduğu ‘eski emperyalizm’in yerini uluslararası iş bölümü oluşturularak merkez ve çevre ülkelerde üretilen mal ve hizmetlerin farklılaştırılması ve böylece merkez ülkelerde “katma değer” yaratılmasına dayalı ‘yeni emperyalizm’e bıraktığını söylüyor. Magdoff’a benzer bir biçimde, Küresel Güney’de ortaya çıkarılan büyük ekonomik artı değerin Küresel Kuzey’in GSYİH’sına ‘katma değer’ olarak yazıldığına vurguyla, siz de bu sürecin “‘geç emperyalizm’ eliyle ‘el konan değer’” olarak anlaşılması gerektiğini söylüyorsunuz.[2] Magdoff’un ‘yeni emperyalizm’ tanımı ile sizin ‘geç emperyalizm’ tarifiniz arasında kırk yıl gibi bir süre olduğunu ve bu süre zarfında da sayısız değişimin yaşandığını göz önüne alırsak, emperyalizmin bugün aldığı yeni form ile eski formları arasında ne şekilde bir devamlılık ilişkisi olduğu söylenebilir? 20. yüzyılın emperyalizm tanımına ait olan “küresel iş bölümü” gibi emperyalist ilişkilerin değişik formlara evrildiği iddia edilebilir mi?

Intan Suwandi: Harry Magdoff emperyalizmi hem zaman içinde evrim geçiren hem de kökleri kapitalizmin mantığında yer alan bir olgu olarak ele alır. Sömürgecilikten Günümüze Emperyalizm’de, Magdoff, merkez ve çevre arasındaki sömürgeci ilişkiye bağlı olarak emperyalizmin özelliklerinin nasıl değiştiğini ustalıkla açıklar. Uluslararası iş bölümüne yapılan vurgu özellikle 1870’lerde Sanayi Devrimi’nin ardından Avrupa sanayiinin yükselişine paralel olarak ortaya çıkan Avrupa yayılmacılığının özelliklerini açıklamak için kullanılır. Bu yayılma sürecinde, sömürgeler esasen Batı Avrupa’nın gelişen endüstrilerine hammadde ve bu endüstrilere paralel gelişen kent nüfusuna gerekli olan gıda ürünlerini sağlayarak hizmet ettiler. Ayrıca, sömürgeler Avrupa’da üretilen metalar için de yeni pazarlar oluşturdu. Dekolonizasyon sonrasında bile, merkez ülkeler -veya metropoller-, hammadde tedarikini ve tüm ticaret ve yatırım imkânlarını kontrol etmek için çevre ile aralarındaki bu emperyalist ilişkiyi hem doğrudan hem de -bağımlılığın bir diğer önemli boyutu olan- dolaylı araçlarla sürdürmeye çalıştılar. Magdoff, bir de tekelci kapitalizm ve -çokuluslu- dev şirketlerin 1960’lardaki yükselişini emperyalizmin evrimine ait önemli bileşenler olarak analize dahil etmişti.

Bu sayılanların pek çoğu bugün de görülebilir. ABD emperyalizminin Latin Amerika’da, örneğin Bolivya’da, yakın zaman önce yaptıkları çarpıcı bir örnek sunabilir. Uluslararası ticaret ve -genel anlamda Kuzey tarafından kontrol edilen- finansal kuruluşlar da Güney ve Kuzey arasında emperyalist ilişkilerin sürdürülmesinde önemli bir rol oynadı. Örneğin, meşum Yapısal Uyum Politikaları, “yoksulluğu azaltma” kisvesi altında başka isimlerle hâlâ büyük ölçüde yürürlükte ve Güney için borç köleliğini devam ettiriyor. Birçokları gibi bu programlar da ülkeleri kamu kaynaklarını özelleştirmeye ve kemer sıkma tedbirleri uygulamaya zorluyor. Bu ülkeler, borç ödemelerine kaynak yaratabilmek için sağlık ve eğitim gibi sektörlerde bütçe kesintileriyle yüz yüze kalıyorlar. Bu gibi gelişmelerden en ağır biçimde etkilenen nüfusun en kırılgan kesimleri oluyor. Temiz su, sağlık gibi temel kaynaklar yoksullar için daha da erişilemez bir hal alıyor. Kamu malları ve hizmetlerine erişim piyasanın ellerindeyken, eşitsizliklerin daha da büyümesi kaçınılmaz oluyor.

Dahası, Covid-19 salgını gibi şeyler ortaya çıktığında, bu gibi kuruluşlar açısından önceliğin kime ait olduğunu görebilirsiniz. G20 maliye bakanlarının Mart 2020’de internet üzerinden yaptığı toplantıda, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass, Covid-19 salgınının sonuçlarını atlatma mücadelesinde ülkelerin “özel sektörü desteklemeye ve finans piyasalarındaki kesintileri gidermeye” ihtiyaçları olduğunu vurguluyordu. “Yapısal reformların” altını çizen Malpass, Dünya Bankası’nın, ülkelerin “salgından çıkış sürecinde piyasaları, tercihi ve daha hızlı büyüme beklentisini canlandırmasını” sağlamak adına, başka şeylerin yanında “muazzam düzenlemelere, sübvansiyonlara, lisanslama rejimlerine, ticari korumaya” sahip ülkelerle iş birliği yapacağını ifade ediyordu. Elbette, bunların salgınla bir ilgisinin olmadığı, bütün meselenin neoliberal küreselleşmenin kapsamını genişletmek olduğu ve varlıklı ülkelere fayda sağlarken yoksul ülkelere de zarar vereceği açık.

Bununla birlikte, Magdoff’un yaklaşımının da ruhuyla, emperyalizmin son kırk yılda, dünya ekonomisinin değişimiyle, teknolojik gelişmelerden, özellikle de bilgi teknolojilerindeki gelişmelerden de kısmen etkilenerek nasıl bir evrim geçirdiğini tespit etmemiz lazım. Bu değişiklikler, doğrudan yabancı yatırımların Küresel Güney’e akması ve daha yakın zamanda bağımsız faaliyet sözleşmelerinin[3] artışı gibi küresel üretimle ilgili örüntüleri içeriyor. Bağımsız faaliyet sözleşmelerine göre, merkezi Küresel Kuzey’de -Doğu Asya’nın “sanayileşmiş ekonomileri”ndeki birkaç istisnayı saymazsak çoğunlukla hala Triad ülkelerinde- olan çok uluslular, yabancı tedarikçiler yoluyla taşeron üretim ve finansallaşmayla iştigal ediyorlar. Küresel meta zincirleri daha kompleks bir hâl aldı; her çok uluslu şirketin tüm dünyada milyonlarca değilse bile binlerce tedarikçisi var, üretim süreçlerinin büyük bölümü Güney’de gerçekleşiyor ve bu Güney’i dünyadaki büyüyen endüstriyel işgücünün yuvası haline getiriyor.

Bu gelişmeler ışığında, küresel iş bölümü bir ölçüde değişti. Daha önce Güney, başlıca hafriyatçı (extractive) endüstriler ve tarımla ilgilenen bir hammadde tedarikçisiyken katma değerli üretimin temel alanları ve imalatla ilişkili istihdam Kuzey’de yer alıyordu. Utsa Patnaik ve Prabhat Patnaik’in A Theory of Imperialism’de işaret ettikleri gibi, bugün bu geleneksel iş bölümü, yer yer, özellikle de ılık iklimlerde yetişen tarım ürünleri söz konusu olduğunda, sürüyor. Bununla birlikte, Güney’in sınai istihdamdaki rolü ciddi ölçüde arttı. Bugün, Apple veya Nike gibi Kuzey’de bulunsa da ürünleri, ara parçaları da dahil olmak üzere, tamamen ya da neredeyse tamamen Güney’de üretilen şirketler var. Geleneksel olarak, deniz aşırı üretimde kendisine bağlı alt kuruluşlarla çalışan Volkswagen veya General Motors gibi otomobil şirketleri bile şimdilerde üretimini, pek çok ülkede muazzam üretim ağları içeren bağımsız faaliyet sözleşmeleriyle taşeron olarak gerçekleştiriyor.

Suwandi, I. (2019). Value Chains: The New Economic Imperialism. New York: Monthly Review Press

Burada, “değere el koyma” fikri devreye giriyor. Neoklasik “katma değer” anlayışında, (üretim sürecinde ortaya çıkan artık olan) “katma değer”, istihdam ve üretim Güney’de gerçekleşse de dünya ekonomisinin merkezinde yer alan şirketlere aktarılır, ki bu geç emperyalizmin merkezi çelişkisinin bir ifadesidir. Değere el koyma ile ilgili bu argüman daha önce Marksist siyasal iktisatçı John Smith tarafından, Imperialism in the Twenty-First Century’de ifade edilmişti. Bu ayrıca, benim çalışmalarımda da ele alındı. Bugün üretim esasen, -ücret ve emek üretkenliğiyle hesaplanan bir ölçüt olan- birim emek maliyetlerinin düşük olması nedeniyle sömürü oranının daha yüksek olduğu Güney’de, Güney’in üretim -özellikle de montaj- merkezi olan pek çok ülkesinde gerçekleşmektedir. Bu yüzden, üretim sürecinde ortaya çıkan emek değerlerine “el konur” ve oligopol çok uluslu şirketlerin temel aktör olduğu asimetrik güç dengeleri nedeniyle bu değerin Güney’de ortaya çıktığı kayıtlara geçmez.

Burada mesele şudur: Böyle önemli değişiklikler meydana gelirken bile emperyalizmin kapitalizmin gelişmesine en başından beri eşlik ettiğini hatırlamamız gerekiyor. Dolayısıyla – emperyalist çekirdekteki dev oligopoller ve bir avuç devlet tarafından kontrol edilen eşitsiz, hiyerarşik dünya ekonomisi sistemini ifade eden- kapitalist emperyalizm hakkında konuşurken, bunun kendine has özellikleri olduğunu da akılda tutmamız lazım. Magdoff’un açıkladığı üzere, emperyalizmin diğer coğrafi alanlara yayılma ve vergiye el koyma anlamına geldiği klasik antikite gibi geçmiş üretim biçimlerinden farklı olarak kapitalist emperyalizm, egemenlik altına alınan alanların -yani Güney’in- merkezdeki sermaye birikiminin buyruklarına uygun olarak dönüştürülmesi, adapte edilmesi ve manipüle edilmesine dönük süreçlerle şekillenir. Value Chains’de[4] açıkladığım gibi, yükselen ekonomilerdeki genel piyasa ilişkileri de dönüşürken, firma düzeyinde dönüşümler genellikle yükselen ekonomiyle herhangi bir organik ilişki veya ondan kaynaklanan bir mantık olmaksızın tepeden iner ve aynı biçimde geri alınır. Bu, daha sonra, aslında bağımlılığı devam eden bu ülkelerde bir kalkınma ve ileri üretim illüzyonu yaratır. Bağımsız faaliyet sözleşmeli üretimle, geleneksel doğrudan yabancı yatırımla gerçekleşenden de fazla değer küresel bir zincir içindeki bağlantılarla üretilmektedir ve üretim belli segmentlerde dijital olarak yurtdışından belirlenmekte ve kontrol edilmektedir. Bütün üretim sistemi, büyük ölçüde mobil ve birim emek maliyetinin gereğinden çok artması durumunda hızla başka bir yere kaydırılabilecek biçimde dizayn edilmiştir. Bu, günümüzde dünya ekonomisinin emperyalist karakterini büyük ölçüde açıklamaktadır.

Sermayenin uluslararasılaşması yeni bir olgu değil. Öte yandan, küreselleşmenin 1970’lerle başlayan yeni dalgasının bazı ayırt edici yanları olduğu da sıklıkla tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Neoliberal dönemin, emperyalist kapitalizmin daha önceki döneminden ne gibi ayırt edici yönleri var?

Intan Suwandi: Bu sorunun yanıtını büyük ölçüde bir önceki soruda verdim sanıyorum. Ancak, şunu eklemekte fayda var ki, şimdiye kadar tartıştığım -ekonomik durgunluğun ortasında, 1970’lerde başlayan- küreselleşmiş üretime daha sonra Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Çin gibi eski sosyalist ve Hindistan gibi daha önceleri korumacı bir politika izleyen ülkelerdeki işgücünün dünya ekonomisine entegrasyonu eşlik etti. Bu, küresel işgücünün ve Güney’deki yedek emek ordusunun genişlemesine yol açtı. Ayrıca, Farshad Araghi’nin de ifade ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki 25 yılda, köylü bir tabana sahip sosyalist ve milliyetçi hareketlerin yayılmasına yanıt olarak ve kısmen “tarımsal refah devleti”nin çözülmesine dönük bir çabayla, endüstriyel tarımın Güney’de yaygınlaşması sonucu ortaya çıkan köylülüğün çözülüşü oldukça kapsamlıydı. Dünya ekonomisinin bu yeni yapısı, daha sonra işletme literatürünün küresel emek arbitrajı olarak adlandırdığı şeyin ortaya çıkmasına yol açtı. Küresel emek arbitrajı, küresel olarak yüksek ücretli emeğin düşük ücretli emekle yer değiştirmesine işaret ediyor. Sermaye bunu, üretim maliyetlerini düşürmek, kısmen de tekelci kapitalizm koşullarında fiyat kesintisi yapma imkânı olmamasına çözüm bulmak için çeşitli araçlar arayan şirketler için “acil durumda hayatta kalma taktiği” olarak gördü. Ancak merkezde bu, sermaye için daha yüksek karların peşine düşmenin bir yoluydu. Sermayenin, -göç politikaları gibi düzenlemeler nedeniyle hâlâ büyük ölçüde kısıtlanmış- emeğe kıyasla daha serbest hareket etme kabiliyeti onun, daha önce bahsettiğim doğrudan yabancı yatırımlar ve bağımsız faaliyet sözleşmeleri gibi yollarla birim emek maliyetlerindeki küresel ölçekte var olan yoğun farklılıkların avantajını kullanabilmesine imkân sağlıyor.

Kökü, ulus devletlerin yanı sıra emek ve sermaye arasındaki eşitsiz iktidar ilişkilerinde bulunan bu olgular sıklıkla saklı biçimdedir. Küresel meta zincirlerine dair ana akım teoriler, daha ziyade, iktidarın ademi-merkezileşmesine dönük argümanları destekleyecek biçimde bu zincirlerin karmaşıklığını vurguluyor. Bu teorileri üretenlerin iddiası odur ki, küresel meta zincirleri çeşitli ülkelerde çok sayıda aktör içerdiği için, iktidar artık tepede toplanmamıştır ve bu zincirler, önemli ölçüde, hiyerarşik değildir. [Buna göre,] Gelişmiş ülkeler dışındaki ülkelerde yer alan daha güçsüz firmaların [teknolojik] düzeyleri “yükselebilir” ve konumlarını iyileştirebilirler; sonuç olarak da bu, ilgili ülkelerde büyümeye yol açar. Bu iktidarın ademi-merkezileşmesi fikri, daha ziyade, sıklıkla, küresel meta zincirlerinin kritik bir boyutu olan bağımsız faaliyet sözleşmeleriyle şekillenen “alıcı odaklı” ağları temel alır. Dünya Bankası’na göre, 2010 ile 2014 arasında, bağımsız faaliyet ticaretinin büyüme oranı (yüzde 6,6) dünya ekonomisinin büyüme oranını (yüzde 4,4) aştı ve bir UNCTAD raporunun ortaya koyduğu üzere, bağımsız faaliyete dayalı ticaretin, sadece 2010’da 2 trilyon dolar olduğu hesaplandı.

Ancak bu argümanı sorgulamamız gerekli. Gerçekten dağılmış üretim ağları iktidarın ademi-merkezileşmesine yol açtı mı? Bu, benim araştırmamda sorduğum sorulardan biriydi. İlk olarak, ekonomist Stephen Hymer’inki gibi eleştirel ve radikal yaklaşımlar, küresel meta zincirlerindeki “lider firmalar”ın -ki pek çok durumda bu çok ulusluları ifade etmektedir- söz konusu firmalar arası ağları çeşitli yönetişim yapıları içerisinde yönettiğini göstermişti. Zaman zaman varsayılan üretim -ve değerleme- üzerindeki kontrolün ademi-merkezileşmesi bir tarafa, üretimin yeni ortaklık hakkı vermeyen biçimleri sonucunda “dağılmış” ağlar, en nihayetinde dev şirketlerin finansal merkezleri tarafından yönetiliyor ve bu şirketler, bilgi teknolojileri ve piyasalar üzerindeki tekellerini korumaya devam ederken katma değerin büyük kısmına da el koyuyor. Benim yaptığım saha çalışmaları da bağımsız faaliyet sözleşmelerine rağmen, gerek o ülkedeki bağlı kuruluşları yoluyla doğrudan gerek bir dizi bürokratik prosedür ve “esnek üretim” olarak bilinen süreçlerle dolaylı biçimlerde, bu zincirlerde olup bitenleri kontrol edenin hala çok uluslular olduğunu ortaya koyuyordu. Burada esas mesele şu ki çok uluslular, örneğin dalgalı piyasa talepleri veya kötü yönetim nedeniyle tahminlerin hatalı çıkması gibi kötü senaryolarla uğraşma sorumluluğunu tedarikçilere yıkarak maliyeti dışlama arayışındalar.

Soruya dönersek, söz konusu neoliberal dönemde küresel meta zincirleri, sık sık, bahsedilen karmaşık yapıları nedeniyle emperyalist ilişkilerden azade, liyakate dayalı bir sistem olarak görüldü. Ancak yapılan eleştirel incelemeler bunun doğru olmadığını ortaya koydu. Bugünkü küresel meta zincirleri ve dünya ekonomisinin çalışma biçimiyle, çok uluslularda vücut bulan Küresel Kuzey sermayesi, devlet aygıtları ve Bretton Woods kurumları gibi yandaşlarıyla Güney ekonomilerini merkez emperyal güçlerin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandıracak güce sahipler. Jason Hickel’in açıkladığı gibi, eğer Güney’deki ülkeler karşı koymaya cesaret ederse, sonuçlarının ölümcül olacağını biliyorlar; ekonomik yaptırımlardan askeri müdahalelere uzanan olasılıklardan biriyle karşı karşıya kalmaya hazır olmak zorunda olacaklardır.

Bugünkü literatürde, neoliberalizm kavramının öyle bir hegemonyası var ki günümüz kapitalizminin bütününü ifade etmek için bu kavram kullanılıyor. Bu çerçevede, neoliberalizm veya neoliberal küreselleşme kavramsallaştırmasının emperyalizm kavramını kullanmamanın bir aracına dönüştüğünü düşünüyor musunuz? Kendi çerçevenizden neoliberalizm ile emperyalizm arasında nasıl bir ilişkisellik olduğunu düşünüyorsunuz? Neoliberalizm ile emperyalizm arasında karşılıklı bir ilişkiden veya aksine çelişkiden söz edilebilir mi?

Intan Suwandi: Eğer birisi neoliberal küreselleşmeyi Thomas Friedman gibi “düz dünya” ile veya iktidarın ademi-merkezileştiği ve firmalarla ülkelerin konumlarını iyileştirecek biçimde “basamakları tırmanabildikleri” liyakate dayalı bir alanla ilişkilendirirse, bunun sorunlu olduğunu düşünürüm. John Bellamy Foster; Magdoff, Paul Baran, Paul Sweezy ve Samir Amin gibi Marksist düşünürlerin kuramsallaştırdığı biçimiyle, geç emperyalizmde üretimin küreselleşmesinin genelleşmiş bir tekelci kapitalizmi doğurduğunu belirtir. Bu boyutları göz önünde bulundurarak, açık bir biçimde, neoliberalizm, kapitalizmin diğer formları gibi emperyalisttir. Aynısı, neoliberal küreselleşme için de geçerlidir. Değişen özelliklerinden bağımsız olarak küreselleşmenin hedefleri aynıdır; Amin’in de yazdığı gibi, pazarların yayılmasını kontrol etmek, dünyanın doğal kaynaklarını yağmalamak ve periferideki emek rezervlerini sömürmek.

Güney Kore gibi ülkeler veya Hong Kong ve Tayvan gibi diğer “kaplanlar” hakkında konuştuğumuz zaman durum daha da karmaşık olabilir. Onların “mucizevi büyüme” tartışmaları kesinlikle eleştirel bir analizi gerektiriyor, ancak doğrulayabileceğimiz şey şu ki, bu ekonomilerin kapitalistleri bir süredir işlerini genişletiyorlar ve örneğin, Triad’da bulunan çokuluslu şirketlere tedarik sağlamak için Endonezya dahil Güneydoğu Asya ülkelerinde fabrikalara sahip oluyorlar.

Son kırk yılda, üretimin mekânsal dağılımı ve küresel iş bölümünde önemli değişiklikler meydana geldi. 1970’lerdeki krizin ardından, daha önceleri içe dönük ithal ikameci sanayileşme modeli uygulayan pek çok çevre ekonomi, ihracata dayalı büyümeyi vurgulayarak dışa dönük ve dünya ekonomisiyle entegrasyonu öngören bir strateji izlemeye başladı. Bunun sonucunda da dünya ekonomisini meydana getiren parçalar uluslararası piyasalara entegre olmaya başladı. Yarı çevre ve çevre ekonomilerin kalkınacağına, refah ve sanayileşme seviyesi bakımından merkez ekonomilere yaklaşacağına inanılıyordu. Bu yaklaşımın taraftarları, yeni istihdam koşulları, üretkenlikte bir artış, yoksulluğun azalması yanında çevre ülkelerde yabancı yatırım ve endüstriyel iyileşme sağlayacağı gerekçesiyle daima üretim zincirlerini savundular. Öte yandan, gerçeklik beklentilere karşılık gelmedi. Sizin çalışmalarınızın gözüyle bakarsak, beklentiler ve gerçeklik arasındaki boşluğu nasıl değerlendirebiliriz?

Intan Suwandi: Daha önce ifade ettiğim gibi, gerçeklik ana akım argümanların öne sürdüğüne karşılık gelmiyor. Öncelikle, küresel meta zincirlerinin şu anki organizasyonunu, sömürgecilik ve emperyalizmin uzun geçmişini hesaba katmadan değerlendirmek imkânsız. Emperyalist güçler, sömürgelerinde yüzyıllar boyunca gerçekleştirdikleri sömürü ve el koyma süreçleri yoluyla zengin ve güçlü olabildiler. Bu süreçler, aslına bakılırsa, Güney’in azgelişmişliğinin sebebi. Güney’deki ülkelerin diğer ülkeleri, diyelim ki endüstriyel iyileşme ile, yakalayabileceğini iddia etmek, bu olgudan habersiz olmayı gerektirir.

Ayrıca, Magdoff’un yazdığı gibi, resmi sömürgeler biçiminde olmasa bile, emperyalist ilişkiler var olmaya devam ediyor; bu, bağımlılığı sürdürüyor ve emperyalist güçlere geçmişteki sömürgeleri üzerinde yeniden kontrol sağlama imkânı veriyor. Sadece doğrudan yabancı yatırım açısından bakarsak -ki özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önem kazanmıştı- bunlar emperyalist güçlerin yabancı pazarlara nüfuz etmesinin ve bu güçlere ait sermayelerin bu pazarlarda doğrudan rekabet etmesinin araçlarıydılar. Sadece ihracat yoluyla bunu gerçekleştirmek yeterli değildi. Küresel üretim çağında hem doğrudan yabancı yatırımlar hem de bağımsız faaliyet sözleşmeleri sermaye için; emek sömürüsü, beraberinde getirdiği başka pek çok fayda ile serbest üretim bölgeleri ve doğal kaynakların yağmalanması gibi çeşitli mekanizmalarla, kâr marjını arttırmanın araçlarıdır. Güney için, yabancı yatırımları çekme oyununda “rekabetçi” olmak, düşük ücretler ve “uysal” bir işgücü, “siyasal istikrar” -ki burada protesto ve gösterilerin olmaması anlamına geliyor- vergi muafiyetleri, gevşek çevre düzenlemeleri ve buna benzer pek çok şeyi önerebilme zorunluluğu demek. Ulusal burjuvazi ve politik oligarklar gibi bazı gruplar, böylesi durumlardan fayda sağlayacaktır; ancak, sanayi işçilerini ve enformel sektör işçilerini, köylüleri, küçük üreticileri ve kent yoksullarını içerecek biçimde işçi sınıfının, şayet emeğinin daha çok sömürülmesi ve topraklarına el konmasıyla daha çok acı çekmezse, bundan anlamlı bir kazanç elde etme şansı pek yok. Bu yüzden, eğer Güney’deki bazı ülkelerde ekonomi, bu ülkelerin kapitalist dünya ekonomisine içerilmesiyle hızla büyürse -gerçi BRIICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Endonezya, Çin ve Güney Afrika) ülkelerinin çoğunda, son on yılda ekonomik büyüme iyimser beklentilerin çok daha altında gerçekleşti- bu büyüme ancak nüfusun büyük çoğunluğuna zarar vererek ve onların sefaletine sebep olarak gerçekleşebilir.

Tek başına küresel emek arbitrajı, çok uluslu şirketlerin az maliyetle fazla emek elde ettiği ve Güney’deki düşük maliyetli emek vasıtasıyla yüksek kâr oranlarından yararlandığı, elde edilen artığın ise genellikle yanıltıcı bir şekilde Kuzey’de gerçekleşen yenilikçi, finansal ve değer yaratan ekonomik faaliyetlere atfedildiği bir eşitsiz mübadele biçimidir. Küresel emek arbitrajı, bir değer biçme arayışıdır. Hem sosyal olarak gerekli işgücü maliyetlerini düşürmek hem de artık değere el koymayı maksimize etmek için bir stratejidir. Böylece, çevre ekonomilerdeki fabrikaların baskıcı çalışma ortamları, sendikalaşmaya karşı devletin uyguladığı yasaklar ve kota sistemleri veya parça başı çalışma dahil olmak üzere çeşitli yollarla işçilerden olabildiğince çok artık emek elde edilir. Bu, bir ekonominin fazlasının beklenen bir avantaj getirisi olmadan emilmesi şeklindeki, Güney’den Kuzeye doğru “tahliye”nin nasıl gerçekleştiğidir ve tıpkı enerji, toprak ve hammaddeler gibi emeğin de eşitsiz mübadele hikayesinin bir parçasıdır. Ve yine, Doğu Asya’daki bazı sanayileşmiş ülkelerin -“yükselen ekonomiler”- başarı öykülerinden bağımsız olarak, Küresel Güney nüfusundaki çoğu insan, ülkelerinin dünya ekonomisiyle bütünleşmesinden doğan bu sanayileşmeden yararlanamıyor. Bu ülkelerde, halkın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla egemen bir sanayileşme değil, azınlığın refahı için sonsuz birikime angaje olacak sermaye ihtiyacını karşılamak üzere tasarlanmış bir bağımlı gelişim biçimi görmekteyiz.

Özellikle 2008 krizi sonrası dönemde neoliberalizmin ve dolayısıyla kapitalist sistemin dönüştüğü iddia ediliyor ve aldığı bu yeni form için neo-feodalizm benzetmeleri yapılıyor.[5] Bu kavramsallaştırmada, bir önceki soruda altı çizildiği şekliyle, ulus-devletin kapitalist sistemin artığa el koyma süreçlerinde dolayımlama dahi olsa konumunun giderek zayıfladığı ve çok uluslu şirketlerin hem kurdukları tedarik zincirleriyle hem de çevre ülkelerden satın aldıkları topraklarda kendi üretimlerini yaptırmaya başlamasıyla ulus-devleti saf dışı bıraktıkları ön plana çıkıyor. Küresel Güney’de bu denli kontrol imkânlarına sahip olan çokuluslu şirketlerin, ücretleri bu bölgelerde belirleme kudretini ele geçirmiş olmaları, sistemin yeni tip bir feodalizme evrildiği iddialarına kapı açmış gibi görünüyor. Satın alınan topraklarda çokuluslu şirketlerin denetimsiz bir biçimde artık emeğe el koyma süreçlerine giriştikleri sizin de Foster ile birlikte iddia ettiğiniz bir durum.[6]Bu şirketlerin, Rusya’da olduğu şekliyle (Rönesans İnşaat’ın iş bırakan inşaat emekçilerini AMON/SORB eliyle engellemesi) yer yer kendi kolluk kuvvetlerini organize ederek ekonomi-dışı zor aygıtlarına da sahip oldukları ve neo-feodalizm tartışmalarına böylece boyut kattıkları örnekler de mevcut. Öte yandan, bu konum aynı zamanda, üst düzey egemenliğe ve yeni efendiler ile köylülerin ortaya çıkmasına, bugünün dünyasını anlama çerçevesinde hayati bir rol atfediyor. Üretim sürecinin ademi-merkezileştirilmesi ile gücün merkezileştirilmesi arasındaki ilişkiye de değindiniz. Bu çerçevede neo-feodalizm tartışmalarını ve sizin baktığınız çerçeveden bu tartışmaların neoliberal dönemin emperyalizmi ile ilişkilerini değerlendirebilir misiniz?

Intan Suwandi: Bu soruyla modern şirketlerin, herhangi bir devlet yapısına bakmaksızın bağımsız olarak hareket eden feodal efendiler gibi olduklarını mı kastediyorsunuz? Neo-feodalizm ile ilgili tartışmalara yeterince aşina değilim, bu yüzden burada fazla ileri gitmeyeceğim, ancak normalde bilindiği şekliyle feodalizm ile çağdaş kapitalizm arasında temel farklılıklar olduğunu düşünüyorum. Modern çokuluslu şirketlerin feodal beyler gibi davrandığını söyleyebileceğimizi sanmıyorum. Feodal toplumlarda ekonomik ve politik güç birbirinden ayrılmamıştır. Bunun yerine, gücün hükümdarın kişiliğinde veya kralda somutlaştığı devlet yapıları mevcuttur. Bugünün kapitalizminde, şirket gücünün (kapsamlı lobicilik faaliyetleri, aşırı zengin bireylerin siyasi makam sahibi olmaları gibi örneklerle) devlete eşi görülmemiş bir dereceye kadar sızdığını söylemenin daha doğru olduğunu düşünüyorum; ama hala devletler var ve eğer isterlerse, bazı sermayeler üzerinde bile muazzam bir tahakküm gücüne sahipler. Diğer bir fark şu: Feodal Bey veya kralın, altındakilere karşı -her zaman onurlandırılmasalar bile- kişisel nitelikte belirli yükümlülükleri vardır. Örneğin Avrupa’da, bu yükümlülükleri ihlal etmek günahtı, tıpkı faizle para ödünç vermenin günah olması gibi. Bugün, sermayenin devlet düzenlemesinden bir şekilde muaf olduğu doğru olsa da feodal bir yükümlülük duygusu kesinlikle yoktur.

Dahası, işçiler veya köylüler direnişe geçtiğinde, onlara saldıran genellikle devletin askerî aygıtıdır. Bazı durumlarda, şirketler -tarımsal işletmeler gibi- veya fabrika sahipleri, topraklarını terk etmeyi reddeden protestocu işçilere veya köylülere zarar vermek için paramiliter kuvvetler kiralayabilir veya kendi özel güvenlik görevlilerini kullanabilir veya örneğin, oldukça fazla sömürüye dayanan bir maden endüstrisinin sorunsuz çalışabilmesini sağlamak adına ordunun bir bölgeye konuşlandırılması için devletin iş birliğini talep edebilir. Ancak bu, sermayenin devletinkiyle karşılaştırıldığında aynı yetenek veya güce sahip olduğu anlamına gelmez. Ücretler açısından bile, Küresel Kuzey sermayesi, Güney’deki ülkelere, ancak sınırlı mekanizmalar yoluyla ücretleri düşürmeleri için baskı uygulayabilir. Örneğin, uluslararası finans kuruluşlarının çalışmaları ve yapısal uyum programları yoluyla olabilir ya da bu ülkelere, yabancı yatırımların aktığını görmek istiyorlarsa dünya ekonomisinde “rekabetçi” kalmaları gerektiği şeklinde baskı yaparak olabilir. Bununla birlikte, sonuçta, devletin kendisi, ücretleri kontrol etmede hâlâ önemli bir rol oynamaktadır ve aynı zamanda, daha yüksek ücretler için yürütülen işçi hareketlerini bastıran da devletin ta kendisidir. Yani yine, esas meselenin, sermaye ile devletin nasıl birbirine bağlı olduğu ve bu özelliklerin feodal toplumlardaki ile aynı olmadığı meselesidir diye düşünüyorum.

Alt-emperyalizmin “bir şey” olup olmadığına bakmaksızın, varlığının dünya ekonomisindeki mevcut emperyalist ilişkileri ortadan kaldırmayacağını hesaba katmak önemlidir.

Geç emperyalizm bağlamında, Küresel Güney’deki sermaye sahiplerinin de bu süreçte kilit roller oynadıkları söylenebilir. Karşılığında da birçok kazançları oldu; ayrıca denizaşırı yatırım yapma fırsatlarını da elde ettiler. Bazı durumlarda bu, alt-emperyalizm tartışmalarını veya yerel sermaye sahiplerinin yeteneklerine veya işlevlerine ilişkin diğer bazı tartışmaları tetikledi. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Intan Suwandi: Küresel Güney sermayesi bu konuda çok önemli bir rol oynamaktadır. Geç emperyalizm bağlamında, yani genelleşmiş tekelci sermaye himayesi altında küresel emek arbitrajına dayanan emperyalizm bağlamında, Güney’deki kapitalistler, ülkelerinin -veya Güney’deki diğer ülkelerin- küresel meta zincirlerine dahil edilmesiyle mümkün kılınan iş projelerinden yararlanıyorlar. Bazıları tarım işletmelerinin sahibidir; bazıları ise kendi fabrikalarının, madenlerin vb. Ancak bu, eski komprador sermayenin küreselleşme bağlamında çok daha büyük bir ölçekteki haliyle ilgilidir. Bu grup genellikle, kimisi Güney’deki bazı ülkelerde hala “oligark” olarak anılan bir avuç insandan oluşur. Siyasi seçkinlerle yakın bağlantıları var ve yabancı yatırımlar, toprak gaspı, doğal kaynakların çıkarılması ve benzeri diğer mekanizmalarla ilgili süreçleri kolaylaştıracak neoliberal politikaları desteklemeyi amaçlıyorlar.

Çalışmamın odak noktası olduğu için imalat sektöründen örnekler vereceğim. Güç ve zenginliğin az olduğu ülkelerde bu kapitalistler, ya yerel pazarda ve daha az ölçüde dış pazarlarda -genellikle komşu ülkelerde- satılan yerel markaları üreten işletmelere sahip olan yerel holdingler olarak ya da küresel meta zincirleri içinde yer alan çokuluslu şirketlerle bağlantılı kapitalistler olarak hizmet veriyorlar. Kuzeyde bulunan çok uluslu şirketlere tedarik sağlamayı amaçlayan yerel işletmelere sahipler. Dolayısıyla, bu ikinci durumda, bu kapitalistler genellikle yerel işgücü ve çokuluslu şirketler arasında “aracı” olarak hizmet ederler. Hala -genellikle çok uluslu müşterilerinin taleplerine uygun olarak- işçilerinin emek süreçlerini yöneten ve kontrol eden kapitalistler olsalar da ve bu nedenle aktif olarak emek sömürüsünde bulunsalar da küresel meta zincirlerine katılımları söz konusu olduğunda güçleri oldukça sınırlıdır.

Çalışmamda incelediğim Endonezyalı tedarikçiler bu gruba dahildiler. İlk başta, pazardaki talebi karşılayan “yüksek teknoloji” işletmeleri olmaktan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı, ancak daha fazla incelemeden sonra, yalnızca çokuluslu müşterilerinin taleplerini karşıladıklarını bildikleri anlaşıldı. Teknoloji büyük ölçüde bu müşterileri tarafından kontrol ediliyor, yeniliğe yer yok ve müşterilerinin değişen taleplerini karşılamak için üretim süreçlerini değiştirmeye istekli olmak zorundalar. Çoğunlukla tekliflere katılmanın bir gereği olarak maliyet yapılarının ayrıntılarını göstermeleri gerekiyor ve çokuluslu müşterileri kâr marjlarının ne olması gerektiğini belirleyebiliyor. Burada, çokuluslu şirketlerin, emsallerine uygun sözleşmelerin hâkim olduğu sözde dağınık ağlarda bile hala çok fazla güce sahip olduğunu gösteren birçok başka mekanizma var. Dolayısıyla bu gibi durumlarda, Endonezya’nın Triad’daki ülkelerin yerini alacak kadar yeterli potansiyele sahip, küresel meta zincirleri içerisinde yeni bir emperyalist güç haline gelecek bir sonraki büyük oyuncu mu olacağı yoksa “Asya Kaplanları” ile mi rekabet edeceğine dair geniş bir tartışma olası değildir. (Elbette bu durumda, Endonezya’nın Batı Papua söz konusu olduğunda emperyalist eylemlere giriştiği gerçeği göz ardı edilmemeli, ancak bu ayrı bir tartışma, kaldı ki bu durum bölgedeki Küresel Kuzey sermayesinin rolünü de içermektedir.)

Güney Kore gibi ülkeler veya Hong Kong ve Tayvan gibi diğer “kaplanlar” hakkında konuştuğumuz zaman durum daha da karmaşık olabilir. Onların “mucizevi büyüme” tartışmaları kesinlikle eleştirel bir analizi gerektiriyor, ancak doğrulayabileceğimiz şey şu ki, bu ekonomilerin kapitalistleri bir süredir işlerini genişletiyorlar ve örneğin, Triad’da bulunan çokuluslu şirketlere tedarik sağlamak için Endonezya dahil Güneydoğu Asya ülkelerinde fabrikalara sahip oluyorlar. Apple’ın en büyük tedarikçilerinden biri olan Foxconn, fabrikaları Çin’de olmasına rağmen Tayvanlı bir şirkettir. Bu, söz konusu kapitalistlerin başka ülkelerde (genellikle aşırı örnekleri ve suiistimalleri içerecek biçimde) emek sömürüsüne giriştikleri, kaynaklara el koydukları, ancak aynı zamanda küresel meta zincirlerinde bağımlı tedarikçiler olarak hizmet ettikleri anlamına gelir. Onların çokuluslu müşterileri, bu düzenlemeden hâlâ en fazla yararlanan grup, ancak bu tür karmaşık güç ilişkilerinde kesinlikle farklılıklar var.

İlginç bir şekilde, alt-emperyalizm tartışması söz konusu olduğunda, genellikle ilk akla gelen ülke, 2014 yılında (kitabımda kullanılan verilerdeki mevcut son yıl) birim-işgücü maliyetleri hala ABD düzeyinin yüzde 46’sında olan Çin’dir. Özellikle Asya ve Afrika’nın bazı bölgelerindeki yatırımları ve projeleri söz konusu olduğunda, Çin’in alt-emperyalist mi olduğu yoksa yeni bir emperyalist güç olma yolunda mı ilerlediği konusunda tartışmalar mevcuttur. Bazıları, yurtdışındaki kapitalist sömürünün mutlaka emperyalist yola evrilmeyeceğini iddia ederken, bazıları buna katılmıyor. Ayrıca, Review of African Political Economy bloğu için yazan Andy Higginbottom, Afrika’daki doğrudan yabancı yatırım ile madencilik yapılan ilk on ülke arasında hala Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Fransa’nın ilk üçte yer aldığına ve sektörün Triad merkezli madencilik şirketlerinin hâkimiyetinde olduğuna dikkat çekiyor. Buradaki tartışmalara daha fazla girmeyeyim, ancak bu tartışmalarda dikkate alınması gereken ilginç şeyler var.

Çin kesinlikle özel bir durum -dünyanın en büyük ikinci ekonomisi, ancak kişi başına düşen gelire bakıldığında hala yoksul sayılabilecek, John Bellamy Foster’a atıfla, devrim sonrası gelişmelerinde “ne tamamen kapitalist ne de tamamen sosyalist” olan bir ülke- ve Çin’in nereye gittiği sorusunun basit bir cevabı yok. Foster bunun “Çin’in gelecekte Küresel Güney ülkeleri ile ilişkilerinde yatay veya hiyerarşik-emperyalist bir model izleyip izlemeyeceğine bağlı” olduğunu iddia ediyor ve ben de onun değerlendirmesine katılıyorum. En azından şimdilik, Çin’i düşündüğümüzde Amerika Birleşik Devletleri’nin yürüttüğü yeni Soğuk Savaş anlatısının yönlendirmelerine kapılmamalıyız. Ve alt-emperyalizmin “bir şey” olup olmadığına bakmaksızın, varlığının dünya ekonomisindeki mevcut emperyalist ilişkileri ortadan kaldırmayacağını hesaba katmak önemlidir.

Dünya ekonomisinden zorla dışlanmalarının güç dinamiklerinde bazı değişikliklere yol açması olası; ama ne ölçüde olacağını tahmin edemiyorum. Emin olabileceğimiz şey, –Küresel Kuzey sermayesinin çıkarlarına hizmet etmek için yapılacak– herhangi bir değişikliğin küresel eşitsizlikte radikal bir düşüşe ve emperyalizmin sona ermesine neden olma ihtimalinin olmadığıdır.

Covid-19 küresel salgınının neoliberal dönemin emperyalist ilişkilerine bazı yönlerden darbe vurduğu, ama farklı açılardan da emperyalist sömürü ilişkilerini tazeleyerek derinleştirme fırsatı yarattığı söylenebilir. Sizin de zaman zaman altını çizdiğiniz gibi Covid-19 salgını özellikle çokuluslu şirketlerin tedarik zincirlerinin kopmasına ve pek çok alanda “katma değer” yaratan üretimlerinin aksamasına ve hatta durmasına yol açtı. Hâlihazırda neoliberal dönemin ruhuna uygun şekilde depolama maliyetlerini, bu faaliyetleri ortadan kaldırarak azaltan çok uluslu şirketler, bazı sektörlerdeki ani tüketim talebi düşüşüne etkin bir biçimde çare bulamadıkları gibi, bazı farklı sektörlerdeki üretim kapasitesi düşüşüne de siparişleri karşılayamayarak hareketsiz durumda kaldılar. Sonuç olarak, sizin belirttiğiniz üzere çevre ülkelerdeki tedarik zincirlerinin uzandığı noktalardan bihaber olan çokuluslu şirketler, Covid-19 sürecinde bir nevi tedarik zincirlerini düzenleme yarışına girdiler.[7] Tedarik zinciri kesintilerinden kaynaklanan iflaslar meydana gelirse, Küresel Güney’deki emek süreçleri nasıl etkilenir? Bu olasılık Covid-19 sonrası dönem açısından geç emperyalizmin formunda köklü bir değişiklik yaratabilme kapasitesine sahip mi? Benzer şekilde soruyu sürdürecek olursak, Çin’in bu tedarik zincirlerinin çoğunun dönüp dolaşıp ulaştığı nihai son durak olduğunun altını çiziyorsunuz. Bu çerçevede Covid-19 sonrası dünyada geç emperyalizmin çözüleceği ve Çin’in yeni bir sistem önerisiyle hegemonyasına başlayacağı iddia edilebilir mi? Yoksa Çin’in bu geç emperyalizm formunu restore ederek sürdüreceği ve o şekilde bir hegemonik güç olarak yükseleceğini mi beklemeliyiz?

Intan Suwandi: Covid-19 salgınının başlaması, yaygın sokağa çıkma kısıtlamalarına ve sosyal mesafelere neden oldu, tedarik zinciri kesintileri bunun kaçınılmaz bir sonucudur. Sonuçta, küresel üretimin tüm sistemi hemen hemen bozulmuş durumda. Öyle ki Covid-19 salgını bazı çevrelerde “ilk küresel tedarik zinciri krizi” olarak anılıyor. Küresel meta zincirlerinin karmaşıklıkları ve tam zamanında-esnek üretim modelinin kullanılması gibi diğer faktörlerle birleştiğinde, küresel meta zincirlerinde temel boğumlar olarak düşük birim-işgücü maliyetlerine sahip ülkelere, özellikle Çin’e yoğun şekilde bağımlılık, salgının neden olduğu “kamçı etkilerinin” kötüleşmesine katkıda bulundu.

Sadece Çin’deki sokağa çıkma kısıtlamaları ve üretim faaliyetlerindeki durma bile, özellikle Çin’de üretilen veya bir araya getirilen mallar -veya meta parçaları- ve Çin’den edinilen hammaddelerle ilgili olarak, küresel meta zincirlerinde büyük bir aksamaya neden oldu. Nihai ürünlerini bir araya getirmek için Çinli tedarikçilere güvenen Amerika Birleşik Devletleri merkezli şirketler, neredeyse salgının başlangıcından beri sıkıntı içindeydiler, ancak bu tür aksamalar aynı zamanda, meta zincirlerindeki herkesi etkiliyor. Örneğin Çin, Endonezya’nın en büyük ticaret ortağıdır ve ülke endüstrisinde kullanılan hammaddelerin yaklaşık yüzde 20 ila 50’si Çin’den gelmektedir. Başka bir örnek olarak, salgın nedeniyle Çin’den hammadde veya ara parça tedariki durdurulduğunda, aynı zamanda çokuluslu şirketler için üretim veya montaj konusunda bir hedef haline gelen Vietnam, sorunlar yaşadı. Elbette Çin, Covid-19’la etkili bir şekilde baş edebilmesi sonucunda üretimini oldukça hızlı bir şekilde eski haline getirmeyi başardı. Yine de sistemin zayıflıkları ortaya çıkmış oldu. Çokuluslu şirketler genellikle aynı bölgede montaj yapan veya aynı ara parçaları üreten birden fazla tedarikçiyle çalışarak bu tür sorunları önleyici hazırlıklar yapmak adına bazı araçlara sahiptirler, ancak böyle bir küresel salgın vuku bulduğunda bu strateji bile yeterli değildir.

Salgın elbette tüm dünya ekonomisini etkiledi, bu nedenle tedarik zincirindeki kopmalar birçok farklı yerde meydana geliyor. Öncelikle, Küresel Güney’deki işçiler, düşük ücretli, güvencesiz Küresel Kuzey işçilerine birçok yönden benzer şekilde, büyük ölçüde etkileniyorlar: Birçoğu işten çıkarmalar veya fabrikaların kapanması nedeniyle işini kaybediyorken, hala çalışabilen diğerleri ise, özellikle virüse karşı yeterli koruyucu önlemleri olmayan işyerlerinde her gün hayatlarını riske atıyorlar. Geçici ve kayıt dışı çalışanlar gibi savunmasız konumlardaki işçiler daha da fazla acı çekiyor. Ve sağlık sistemlerinin zaten kötü olduğu ülkelerde salgın, pahalı tedavileri karşılayamayanların ölmeye terk edileceği anlamına geliyor.

Öte yandan, Güney’deki bazı ülkelerde, küresel meta zincirlerinde Çin’in yerini alma istekleri konusunda bir tür iyimserlik var gibi görünüyor. Salgından da önce, Trump yönetimi tarafından başlatılan ticaret savaşı, birçok çok uluslu şirketi, üretimlerini Çin dışına taşımaya veya Çin dışına taşımayı ciddi bir şekilde düşünmeye -ve genel olarak tedarikçi havuzlarını çeşitlendirmeye- sevk etti. Ve bu durumun, örneğin Hindistan ve Malezya gibi ülkeleri harekete geçirdiği söylenebilir. Bu ülkelerin teşvikler sunarak veya potansiyellerini artırarak yatırımcıları çekmek için çok çalıştıklarına dair haberler var. Malezya’da ülkenin, elektronik üretimi veya yüksek kaliteli, otomatikleştirilmiş endüstriler için yeni bir endüstriyel merkez haline gelebileceği konusunda iyimserlik var. Ülke, ABD-Çin ticaret savaşını, birçok çok uluslu şirketin Penang’da elektronik fabrikaları kurduktan sonra Çin’e gitmek üzere Malezya’dan ayrıldığı 1990’larda kaybedilen varlığı geri getirmek için bir fırsat olarak görüyor. Güneydoğu Asya’daki komşularına kıyasla “daha iyi bir altyapıyı” teşvik eden Malezya, bu sayede yeni yatırımlar çekebildi. Penang, 2019’un ilk on ayında bir önceki yıla göre yüzde 456 artışla 2,94 milyar dolarlık yabancı yatırım elde etti.

Hindistan’da hükümet, otomobil, güneş paneli ve özel çelik fabrikaları da dahil olmak üzere ülkede üretim kurmaya yönelik şirketleri çekmek için 23 milyar dolarlık teşvik sunmayı planlıyor. Bu yılın başlarında hükümet, elektronik parça üretimine verdiği 900 bin dolara ek olarak, -Hindistan açısından özellikle değerli bir sektör olan- yerel cep telefonu üretimi için “belirli Made in India girişimlerine yönelik” yaklaşık 5,3 milyon dolarlık bir teşviki onayladı. Hindistan’ın Telekom ve BT bakanı Ravi Shankar Prasad, paranın “Hindistan’ı küresel bir üretim merkezi olarak konumlandıracak kritik öneme haiz elektronik sektöründeki yatırımları artıracağını” iddia etti. Samsung ve Foxconn’un da aralarında bulunduğu iki düzine şirket, 1,5 milyar dolarlık bir yatırımla Hindistan’da cep telefonu fabrikaları kurmayı planlıyorlar.

Buna ek olarak, çokuluslu şirketler de tam zamanında-esnek üretime olan bağlılıklarını yeniden gözden geçiriyorlar. Ancak tüm bunlar kolay olmayacaktır. Küresel Güney tarafında, ülkenin, sanayileri büyük ölçekte desteklemek için yeterli altyapıya sahip olup olmadığı konusunda birtakım sorular ortaya atılacaktır. En önemlisi, küresel sermayenin birikimi canlı tutan şeyi terk etmeye istekli olacağını düşünmüyorum: düşük birim-işgücü maliyeti arayışına ve bir dizi sorumluluktan kaçma becerisine bağlılık- ister çalışma koşulları ve işçilerin refahı ile ilgili olsun, isterse eksik tahminler söz konusu olduğunda işgücü ve malzemelerdeki israfla başa çıkmakla ilgili olsun. Küresel sermaye, hala aynı mantığa adanmış çözümler bulmayı tercih edecektir.

Belki uzun vadede, küresel sermaye bir kez daha, dünya ekonomisini kendi çıkarları için yeniden yapılandırmaya çalışabilir. Belki de Çin’in küresel meta zincirlerindeki rolü değişecektir. Bilmiyoruz. ABD’nin Çin’e karşı başlattığı mevcut Yeni Soğuk Savaş, bu noktada büyük bir faktör. Dünya ekonomisinden zorla dışlanmalarının güç dinamiklerinde bazı değişikliklere yol açması olası; ama ne ölçüde olacağını tahmin edemiyorum. Emin olabileceğimiz şey, –Küresel Kuzey sermayesinin çıkarlarına hizmet etmek için yapılacak– herhangi bir değişikliğin küresel eşitsizlikte radikal bir düşüşe ve emperyalizmin sona ermesine neden olma ihtimalinin olmadığıdır.

Ve emperyalizmi ortadan kaldıracak olanın yalnızca uluslararası dayanışma olduğuna inanıyorum. Bandung konferansı ruhu içinde, sosyalist ideallere tamamen bağlı, bir tür Güney-Güney iş birliği yapabilirsek bu harika olur. Ancak hareketin şekli ne olursa olsun, -sadece sanayi işçileriyle sınırlı olmayacak biçimde, kelimenin geniş anlamıyla- işçi sınıfını içermeli ve hareketin önünde konumlandırmalıdır. Bir ülkenin istikametine veya birkaç kişinin liderliğine güvenemeyiz. Bunu kitabımda söyledim ve burada tekrar söyleyeceğim: “en çok acı çekenler -Küresel Güney’deki işçiler ve köylüler, Küresel Kuzey’deki azınlıklar, her yerdeki işçi kadınlar- ya mücadelelere önderlik edecek ya da kaybedecekler” diye yazan Michael Yates’e katılıyorum.

Küresel meta zincirlerinin mevcut organizasyonu da dahil olmak üzere zincirleri kırmak zorundayız. -Belki yerel bölgelerden başlayarak- kendi üretim ve dağıtım bağlantılarımızı nasıl kuracağımızı düşünmeye devam etmeliyiz. Bilgi orada ve biz direnecek kadar güçlüyüz. Öyleyse, bu kriz zamanında bunu, dünyayı farklı bir yöne çekmek için bir şans olarak kullanalım.

İstihdam koşullarındaki güncel olaylar, özellikle Küresel Güney’deki işçiler için korkutucu bir tablo çiziyor. ‘Virüse karşı savaşın’ faturası bile işçi sınıfına kesilmiş durumda. Bazı ülkelerde, baskıya karşı çıkışlarla da karşılaştık. Emperyalist sömürüye karşı yükseltilen tepkilere, Küresel Güney’deki işçi sınıfı hareketlerine ve en geniş anlamıyla toplumsal hareketlere ilişkin değerlendirmeleriniz, geleceğe dönük öngörüleriniz veya tahminleriniz nelerdir?

Intan Suwandi: İşçi sınıfının unsurları, özellikle de Küresel Güney’de olanlar, emperyalizmin biçimlerine ve sonuçlarına karşı çok uzun zamandır sürekli olarak savaşıyorlar. Topraklarını savunuyor, sömürüye direniyor ve bunu yaparken de en baskıcı ve şiddetli sermayeyle ve devlet aygıtıyla yüzleşiyorlar. Arjantin’de fabrikalar işçiler tarafından işgal edildi, Brezilya’daki topraklar köylüler tarafından geri alındı. Dünyanın her yerindeki yerli halklar, mülksüzleştirmeye ve baskıya karşı amansız bir şekilde savaştılar. Tüm bunlar küresel salgın zamanında bile durmadı. İşçiler grev yapmaya, köylüler protesto etmeye devam ediyorlar ve hepsi de örgütleniyor. Çoğu durumda, bu tür protestoların çok büyük boyutlara ulaşıyor olması, insanların baskıya nasıl boyun eğmediğini göstermektedir. Örneğin, Bolivya halkı son zamanlarda ABD emperyalizmine karşı önemli bir savaşı kazandı. Bence, sadece bu örnekler bile Güney’deki işçi sınıfı hareketlerinin gelişmeye devam edeceğini göstermektedir. Her zaman üzerinde çalışılması gereken sorular vardır -stratejilerle ilgili, güçlü dayanışma inşa etmenin yollarıyla ilgili, Kuzey’deki müttefiklerle bağlantılar kurmayla ilgili vb. Ancak temel fikirler hep aynı kalır: Küresel meta zincirlerinin mevcut organizasyonu da dahil olmak üzere zincirleri kırmak zorundayız. -Belki yerel bölgelerden başlayarak- kendi üretim ve dağıtım bağlantılarımızı nasıl kuracağımızı düşünmeye devam etmeliyiz. Bilgi orada ve biz direnecek kadar güçlüyüz. Öyleyse, bu kriz zamanında bunu, dünyayı farklı bir yöne çekmek için bir şans olarak kullanalım.


Intan Suwandi kimdir?

Illionis Üniversitesi Sosyoloji bölümünde çalışmalarını sürdüren Dr. Intan Suwandi, Monthly Review yayınlarından 2019 yılında yayımlanan Value Chains: The New Economic Imperialism başlıklı kitabın yazarıdır.


Editörün Notu: Intan Suwandi ile e-posta üzerinden yazılı olarak gerçekleştirilen bu söyleşi, Candaş Ayan ve Ulaş Taştekin tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Söyleşinin özgün hâline buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.


[1] H. Magdoff (1978). Imperialism: From to Colonial Age to the Present, New York: Monthly Review Press.

[2] J. B. Foster ve I. Suwandi (2020). COVID-19 and Catastrophe Capitalism: Commodity Chains and Ecological-Epidemiological-Economic Crises. Monthly Review, 72(2), 1-20.

[3] arm’s length contracts: Tarafların birbirleriyle ilişkisi yokmuşçasına bağımsız biçimde hareket ederek yürüttükleri iş ilişkisini ifade etmek için kullanılmaktadır. Buradaki tartışma bakımından hem deniz aşırı ülkelere verilen taşeron işleri anlatacak biçimde mesafeyi hem de ana işverenin tüm sorumluluğu yükleniciye yıkmasına işaret etmek üzere ‘bağımsız’ faaliyeti ifade etmektedir. (ç.n.)

[4] Suwandi, I. (2019). Value Chains: The New Economic Imperialism. New York: Monthly Review Press

[5] J. Dean (2020). Neofeudalism: The End of Capitalism?, Los Angeles Review of Books.

[6] J. B. Foster ve I. Suwandi (2020). COVID-19 and Catastrophe Capitalism: Commodity Chains and Ecological-Epidemiological-Economic Crises. Monthly Review, 72(2), 1-20.

[7] a.g.e.


Neoliberalizm özel dizisi 

-Dizi sunuş metni 
-Neoliberalizm ve Devlet: Pınar Bedirhanoğlu ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso] 
-Neoliberalizm ve Emperyalizm: Intan Suwandi ile Söyleşi [Candaş Ayan & Ulaş Taştekin]
-Neoliberalizm ve Otoriterleşme: Galip Yalman il Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]