An image from the party held in London after Thatcher's death.

Neoliberalizm özel dizisi

Bu söyleşi dizisi ile çelişkileri her geçen gün derinleşen toplumsal gerçekliğimizi tartışırken aynı zamanda sınıfsız bir toplumun inşasında gereksindiğimiz kuramsal gereçleri gözden geçirmek isteğindeyiz.

Oku

Yakın zamana kadar, bir kavram olarak “neoliberalizm” akademik tartışmaların dışında nadiren karşımıza çıkmaktaydı. Ancak, çağdaş kapitalizmin yaratmış olduğu siyasi-iktisadi düzenlemelerin dünya genelinde tanık olduğumuz toplumsal tezahürleri ile birlikte bugün neoliberalizm kavramının popüler tartışmalarda da sıklıkla öne sürüldüğünü görüyoruz. Özellikle son on senedir reel siyasetin ve ana-akım iktisadın temsilcilerinin de iyiden iyiye dillerine pelesenk olan neoliberalizmin, günümüzde topluma dair sayısız akademik incelemenin konusu olduğu kadar çeşitli gündelik tartışmaların da kaçınılmaz bir ögesi olduğunu söyleyebiliriz. Ülkemizde olduğu kadar dünya genelinde de yürütülen bu tartışmaların önemli bir kısmında tarafların neoliberalizme bir sözcük olarak aşina olduklarını, fakat sözcüğün anlamına dair büyük bir kafa karışıklığı içinde olduklarını izliyoruz. Neoliberalizmi tutarlı bir temel bağlamında ele alanlar ise sözcüğü kavramsallaştırma biçimlerinde elbette hemfikir değiller.

Reel siyaset dilinde çoğunlukla bir dünya görüşünü ve (neo-)klasik iktisadın bayağılığında ekonomik bir doktrini tanımlamakta kullanılan neoliberalizm, akademik literatürün eleştirel kulvarlarında birbiriyle ilişkili birçok siyasal iktisadi ve toplumsal sürece işaret ediyor. Bu şekliyle neoliberalizm, belirli bir idari ve mülki politikalar kümesini ifade ettiği kadar; sermayenin yeni birikim stratejisini ve buna paralel götürülen derinlikli bir toplumsal dönüşüm projesini de tarif ediyor. Bu hâliyle, finansallaşma süreçleri ile şekillenen dünya pazarının sürekli artan küresel bütünleşmesini ve serbest piyasacı girişimciliğin siyasi öznelerce teşvikini ifade eden neoliberalizm, diğer taraftan emek örgütlerinin zayıflaması ve geçtiğimiz yüzyılda kazanılmış birçok işçi ve yurttaşlık hak ve özgürlüklerinin kaybını da beraberinde getirdiği ölçüde sürekli değişen güç ittifakları ekseninde sınıf mücadelesinin de oldukça mesnetli bir nesnesi olarak kendini gösteriyor. Bütün bu gelişmeleri de içerecek hâliyle 1970’lerden bu yana süregelen piyasacı eğilimlere içkin büyüklü küçüklü süreçlerle inceleyebileceğimiz karmaşık ve skalar bir küresel yeniden oluş durumunu neoliberalizmin ta kendisi olarak niteleyebiliriz.

Hangi tarifi ile ele alırsak alalım, başat siyasi bir oyuncu ve toplumsal bir güç odağı olarak sermayeyi ve sermayenin emek ile kavgalı ilişkisini gündeme getirmeden neoliberalizmi tartışamayız. Ana-akım tartışmalarda sürekli kendinden menkul bir arka plan olarak ele alınan neoliberalizm, aslında verili bir son hâli olmayan ve sürekli kendisini yenileyen bir süreci ifade ediyor. Neoliberalizmin sınırlarını da işte tam da böyle bir nihai son hâli olmaması belirliyor. Kaba iktisadın temel model aldığı ‘sınırlı bir dünyada sınırlı kaynakların idaresi’ tezine tezat oluşturacak şekilde sınırsız büyüme ve yayılma güdüsüyle hareket eden sermayenin neoliberal projesi, bu hâliyle hem toplumlarımızı tarihin utançlı sayfalarında yâd edilecek şekilde sakatlıyor, hem de sınırlarını aşındırdığı gezegenimizi geri dönülmez şekilde talan ediyor. Bütün bunları yaparken üzerinde yükseldiği burjuva liberal kavramları temellerinden yanlışlayarak piyasa ideologlarının muhtelif argümanlarını da sürekli yeniden tüketiyor.

Birçok siyasal iktisadi üretim ve toplumsal yeniden üretim alternatifini de bilfiil içinde barındırdığına tanıklık ettiğimiz bu dönemde yarına dair belirsizlikleriyle olduğu kadar, toplumsal uygulama alanlarında da sınırlılığıyla karşımıza çıkan neoliberalizmin ötesine bakmak yalnızca nesnel anlamıyla bilimsel bir merakın konusu olmamalı diye düşünüyoruz. Çevresel krizin ve vekâlet savaşlarının, yükselen ırkçılık ve otoriterleşme eğilimlerinin, büyük buhran dönemini yakalayan işsizlik oranları ve devleşen gelir eşitsizliğinin, yurtlarından edilmiş milyonlarca göçmenin ve küresel düzeyde iflas etmiş bir sağlık sisteminin gölgesinde yeniden işlenmesi gereken bir neoliberalizm tartışması, bütün bu çelişkilere karşı toplumsal dönüşümün özlemini çekenlerin öznel mücadelelerine de analitik bir ilham verecektir.

Bütün bu saptamaların ışığında, textum olarak, beş başlıktan oluşan bir söyleşi dizisini siz okurlarımızla buluşturmak üzere kolları sıvadık. Bu türden bir söyleşi dizisi ile çeşitli toplumsal dinamiklerin neoliberalizmle gündeme gelen farklı eklemlenmelerini ele almak isteğindeyiz. Bu tezahürleriyle neoliberalizmi keşfetmek için farklı disiplinlerden önde gelen araştırmacı, düşünür ve kuramcılarla neoliberalizm denince akla gelen olağan çalışma başlıklarını, sıklıkla göz ardı edilen nesnel kategorileri ile okurlarımızın nezdinde bir kez daha tartışmaya açmak istiyoruz. Neoliberalleşmeyle meydana gelen küresel, bölgesel, ulusal ve yerel değişikliklerin türlü boyutlarıyla izini sürmek üzere yola koyulduğumuz bu söyleşi dizisinde; devletin niteliğinden çağdaş refah sorununa, otoriterleşen devlet idaresinden yeni yüzyılda emperyalizme neoliberalizmi somut sınırlarında betimlemek; tam da neoliberal projenin dayandığı bu sınırlarda filizlenen çok yönlü toplumsal direnişi süregelen kapsamı ve geleceği ile tartışarak okurlarımızı çağı aşarak çözümleyeceğini umduğumuz kuramsal bir kavram setiyle buluşturmak arzusundayız.

Neoliberalizme ilişkin tahlillerin birçoğunun hâlâ piyasanın devletten özerkliğinin ön kabulünde cismini bulduğunu anımsadığımızda söz konusu bu girişimimize ‘neoliberalizm ve devlet’ tartışmasıyla başlamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Böyle bir girizgâhın, pazar-devlet ilişkisine dair kafa karışıklıklarıyla dolu neoliberalizm tartışmasını daha en başından verimli ve ufuk açıcı bir çerçeveye yerleştirmemize olanak vereceğini umuyoruz. Yükselen devlet şiddetinin gölgesinde şekillenen yeni yüzyılımıza, güvencesizliği emek rejiminin standardı hâline getiren emperyalist sömürü ilişkileri ve çevre ülkelerden ucuz emek cennetleri üreten paylaşım savaşları damgalarını vuruyorlar. Bu nedenle ‘neoliberalizm ve emperyalizm’ başlıklı ikinci bir söyleşinin, bugünlerde adına sıkça neoliberal küreselleşme denilen uluslararası sermaye ilişkilerini tartışmak adına yerinde olacağını düşünüyoruz. Dizimizin üçüncü bileşenini de uluslararası ölçekte gözlemlediğimiz devletin şiddet, baskı ve cezalandırma politikalarını da ele alacak bir ‘neoliberalizm ve otoriterleşme’ söyleşisi oluşturuyor. Yükselen sağ popülist siyasetin gölgesinde büyüyen otoriter siyasi rejimlerin ya da otoriterleşen devlet biçimlerinin sürekli büyüyen yoksulluk ve giderek yoksunu olduğumuz sosyal adaletin tamamlayıcı nesneleri hâline geldiğini söyleyebiliriz. Emeğin kötüleştirilmiş şartları ile artan yoksulluğa rağmen sistemin neoliberal programlar aracılığıyla geniş kesimleri içerebilmesine açıklama getiren ‘neoliberalizm ve refah’ konulu bir söyleşiyi dizimizin dördüncü başlığı olarak kurguluyoruz. Son olarak, ‘neoliberalizm ve mücadele’ başlığında ele alacağımız dizimizin son söyleşisinde katılımcı öznenin direnen tahayyülü ve dönüştürücü eylemi ile sınırlanan neoliberalizmi ve bu sınırların ardında yatan başka türlü bir toplumsal tasarımın olanaklarını yeni toplumsal hareketler ekseninde irdeleyeceğiz.

Neoliberalizmde tanımını bulan çağımızın çok yönlü krizini yukarıda ifade ettiğimiz hatlarıyla dokuyacağımız bu söyleşi dizisi ile bugün yaşadığımız sorunların karmaşıklığını kavramsal seviyede açıklığa kavuşturabileceğimizi umuyoruz. Maddeci bir pencereden bakarak söylemek gerekirse kavramlar, somut yaşamın somut gerçekliğini somut koşullarıyla en gerçekçi şekilde değerlendirmemize aracı oldukları ölçüde birer silahtırlar. Öyle ki bu silahlarla hepimizin taraf olduğu toplumsal gerçekliğimizi ne kadar iyi okuyabilirsek, bu gerçekliğin tükenmez kavgası olan sürekli inşasında da daha yetkin müdahalelerde bulunabiliriz. Bu söyleşi dizisi ile böylesi bir kavram setini kısmen de olsa okurlarımızla buluşturmak amacı güdüyoruz.

Hızla değişen siyasi ve sınıfsal manzaranın eşliğinde 2020 senesini geride bırakırken, doğru karşı-hegemonik stratejinin, alternatif bir geleceğin kurgusunu sunabilecek bir epistemolojiye ve somut olanı doğrusuyla soyutlayacak ontolojik kavram setine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz. Yeni mücadele biçimlerinin enternasyonal kolektif bir organik örgütlülüğün habercisi olduğu yer yer dile getirilse de, söz konusu nesnel krizin özgürleştirici bir öznel gücü kendiliğinden üretmesini bekleyemeyeceğimizin altını çizmeliyiz. Rosa Luxemburg’un eylem ve düşününde can bulan devrimci irade ile bağdaşık dile getirmemiz gerekirse, düzenin krizini besleyen ve sürekli ağırlaşan toplumsal eşitsizliğin koşulları, birbirinden kopuk örgütlenememiş bireyleri kendiliğinden özneye dönüştürmeyecektir.

Böylesi bir örgütlü özneleşme, çağımızın köhnemiş kavram setleri ve yukarıdaki satırlarda birkaç kez sözünü ettiğimiz çokça kez yanlışlanmış burjuva normatif düşünceler ile arasına mesafe koymak zorundadır. Diğer bir deyişle, çağı tanıyan bir ontolojiyi çağı aşan bir epistemoloji ile pekiştirmek bugüne vurup yarına demir atmak yolunda önemli, hatta zorunlu bir ilk adımdır. Dolayısıyla bizler de bu söyleşi dizisi girişimimizle çelişkileri her geçen gün derinleşen toplumsal gerçekliğimizi tartışırken aynı zamanda sınıfsız bir toplumun inşasında gereksindiğimiz kuramsal gereçleri gözden geçirmek isteğindeyiz. Bu vesileyle bütün bilinmezlerine rağmen neoliberal karmaşıklığa cevap verecek emek eksenli stratejik müdahalelere yönelik değerli ipuçları da vereceğini düşündüğümüz bu söyleşi dizisini siz okurlarımızın beğenisine sunuyoruz.


Neoliberalizm özel dizisi

Dizi sunuş metni
Neoliberalizm ve Devlet: Pınar Bedirhanoğlu ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]
Neoliberalizm ve Emperyalizm: Intan Suwandi ile Söyleşi [Candaş Ayan & Ulaş Taştekin]
Neoliberalizm ve Otoriterleşme: Galip Yalman il Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]