/

Neoliberalizm ve Otoriterleşme: Galip Yalman ile Söyleşi

Bir önceki başlığını Intan Suwandi ile ‘emperyalizm’ tartışmaları ekseninde gerçekleştirdiğimiz ‘Neoliberalizm özel dizisi,’ Galip Yalman’ı ağırladığımız ‘otoriterleşme’ söyleşisiyle devam ediyor. Dizimizin üçüncü bölümünde neoliberalizmin ilk yıllarından pandemi dönemine süregelen, kürenin dört bir yanında gözlemlediğimiz otoriterleşme eğilimlerini konuştuk.

Lou Reed ile birlikte geliştirmiş olduğu 2012 tarihli The Raven adlı projede yer alan, sanatçı Lorenzo Mattotti’ye ait bir illüstrasyon

Kapitalizmin tarihi içerisinde neoliberalizm, otoriter doğmuş bir siyasal iktisadi düzene mi işaret etmektedir?

Neoliberalizm kavramının gündemimizde yer etmesi, neoliberalizmin bizatihi kendisinin olgunlaşmasından daha geç bir döneme denk düşer. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren devlet-piyasa ilişkilerini yeniden tanımlayacak bir anlayışın temelleri atılır fakat o günlerde yaşanan dönüşüme neoliberalizm denmez. Kavramın kendisi 1990’lar sonu ve 2000’ler ile birlikte eleştirel düşünenler arasında yaygınlık kazanıyor. 2010’lu yıllarda ise Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumların temsilcilerinin de analizlerinde neoliberalizme kavramsal düzeyde yer verdiğini görüyoruz. Dolayısıyla geriye dönüp baktığımızda, neoliberalizmin bir olgu olarak hayatımızda yer etmeye başladığı yıllarda konuşulan dinamiklerin, esasen neoliberalizm kavramı etrafında değil de Yeni Sağ tartışmaları içerisinde şekillendiğini söylemeliyiz. Bu dönemin 1988 tarihli, erken diyebileceğimiz bir analizi için Andrew Gamble’ın kitabına başvurulabilir.[1] Bu çalışmasında Gamble, gün yüzüne çıkan çelişkilerin bir yanda serbest piyasa ve diğer yanda güçlü devlet ikiliğinde tartışılmaya başlandığı bir dönem olduğunu başarılı bir şekilde ortaya koyar. Güçlü devletten kasıt elbette ki hukuk ve düzendir. Dönemin İngiliz muhafazakârları açısından bu bir ihtiyaçtır. Bugünkü Avrupa Birliği’nin öncülü, o dönemki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu başta olmak üzere Batı dünyası krizdedir. 1975 yılında Birleşik Krallık’ta Avrupa topluluğundan çıkılmasına dair bir referandum yapılmış; bu referandum, toplulukta kalmak lehine sonuçlanmıştır. Referandumun da dindiremediği kriz ortamında, Muhafazakâr Parti’nin 1979 yılındaki seçim sloganı, tezat sanatı ile açıklanabilecek “İşçi (Partisi) çalışmıyor”dur.[2] Bu slogan, hem dönemin İşçi Partisi hükümetine hem de uzayan işsizlik sigortası kuyruklarına atıfta bulunur. Petrol krizleriyle katmerlenmiş bu toplumsal kriz ortamında iktidara gelen Margaret Thatcher hükümetleri döneminde ise izlenen anti-enflasyonist politikalar sonucu işsizlik daha da artmakta ve suç oranları da yükselmektedir. Dolayısıyla hapishaneler inşa edilmelidir ve toplumsal düzenin sağlanması için polis güçlerinin sayısı artırılmalıdır.

Bunun yanı sıra özellikle İngiltere’de Thatcher hükümetinin görünür kıldığı yeni çelişkiler, Thatcherizm ve otoriter popülizm gibi kavramlar etrafında belli tartışmaları doğurur. Bu noktada Stuart Hall ve Bob Jessop arasında yapılan tartışmaya değinmek yerinde olacaktır.[3] Temel haklardan sendikal haklara birçok yurttaşlık hakkının budandığı bu dönüşümü, devlet biçiminde demokratik olandan otoriter olana bir değişim olarak tanımlamak gerekir. Ne var ki yapılan irdelemelerde, bu açıkça ifade edilmez. Öte yandan dönemin koşulları popülist olarak tanımlamaya da uygun gözükür çünkü yeniden düzenlenen piyasa-devlet ilişkilerinin kaybedeni diyebileceğimiz emekçilere yönelik olarak, piyasa temelli kazanımlar vadeden bir ‘popüler kapitalizm’ [popular capitalism] söylemi iktidar sözcüleri tarafından kullanılmaktadır.[4] İlerleyen yıllarda eleştirel yazında ‘hissedar kapitalizmi’ [shareholder capitalism] olarak karşımıza çıkan kavramın temeli burada atılır. 1990’lı yılların sıklıkla kullanılan kavramlarından biri, Thatcher’ı iktidar yapan ortalama seçmeni tanımlayan ‘Essex’li Adam’dır [Essex Man]. Essex’li Adam, ücretli emeğinin karşılığında yükselebilme şansı yakalama, ev sahibi olabilme, kısaca yukarı yönlü bir sosyoekonomik hareketlilik deneyimleme olasılığına erişebilecek ortalama vatandaşı tasvir eder. Fabrikaların ve madenlerin kapandığı, insanların işlerinden olduğu, özelleştirmelerin yapıldığı bu süreçte geniş toplumsal kesimlerin de bu dönüşümden kazançlı çıkacağı vurgusu oldukça güçlüdür çünkü otoriter popülizmi belirleyen siyasal iktisadi ve ideolojik mekanizmalar, toplumun belli kesimlerinin desteğini kazanmak durumundadır. Bu desteği kazanmak da insanlara bulundukları koşullardan daha iyi bir gelecek vadetmekten geçer. Görüldüğü üzere otoriter popülizm, hassas bir denge üzerine kuruludur. Eleştirel bir perspektiften neoliberal hegemonya diye adlandırdığımız toplumsal dinamikler, bütün bu gerilimleri içermektedir.

Kürenin diğer yarısına uzandığımızda borç bunalımı yaşayan mevcut askerî rejimlerin yerlerini seçim yolu ile iktidara gelen sivil yönetimlere bırakmaya zorlandığı çok sayıda Latin Amerika ülkesi karşımıza çıkar. Bu ülkelerde yaşananlar, o dönemin jargonuyla sık sık neoliberal popülizm başlığı altında tartışılır. Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde heterodoks diye ifade edilen, yani içinde sosyal adaleti sağlamaya yönelik bir kısım politikayı da barındıran paketler ile neoliberal ajandanın uygulanmaya çalışıldığı bir manzara söz konusudur. Dört haneli yıllık enflasyon koşullarında paralarındaki sıfırları silerek yeni para birimleri kabul etmek zorunda kalan söz konusu hükümetlerin, seçmen desteğini kaybettikleri de bir gerçektir. Ne var ki neoliberal popülizm izleyen döneme de damgasını vurur. 1990’lar boyunca Brezilya’da F. H. Cardoso ve Arjantin’de Carlos Menem örneklerinde olduğu gibi eski sosyal demokratların neoliberal ajandalar uyguladığı bir süreç gözlemleriz. Bu süreç boyunca bir yandan dış borçların yapılandırılması için özelleştirmelere gidilirken; diğer yandan da yoksullukla mücadele programları gündeme gelmektedir. Ülkeden ülkeye ortaya çıkan farklılıklar olsa da genel itibariyle Latin Amerika coğrafyasında demokrasiye geçiş ve neoliberalleşme süreçlerinin birlikte yaşandığı bir dönemden bahsedebiliriz.

1990’lar boyunca tartışmalar ağırlıklı olarak bu eksende şekillenirken, 2000’ler ile birlikte Poulantzas’ın analitik yaklaşımlarının bir anlamda yeniden hatırlandığını söylemek mümkün. Güçlü devlet analizi etrafında şekillenen tartışmalar, Poulantzas’ın kavram setine başvurulmasıyla devlet biçimi ve biçim değişikliği tartışmasına evrilir. Devlet biçimi tartışmasının Poulantzas’ın tahlillerinde oldukça özgün bir yeri var. 1950 ve 1960’lı yılların ana akım pozitivist siyaset bilimi, devlet-toplum ilişkilerini rejim tartışması etrafında ele alır. Poulantzas ise Weberci olarak nitelendirdiği bu gelenek içerisinde yapılan rejim tartışmalarını, yetersiz ve eksik bulur ve bu geleneğe karşı kendisini konumlandırır. Devlet biçimi ile rejim ilişkisini birlikte düşünmemiz gerektiği noktasında bizleri uyarır çünkü devlet analizinin olmazsa olmazı, sınıflar arası güç dengesini anlayabilmektir. 1970’ler dünyasına bakarak güçler ayrımı çerçevesinde yürütmenin ön plana çıkmakta olduğunu saptar. Buradan hareketle otoriter devletçilik analizini geliştirir. Yürütmenin lehine; yasama ve yargının aleyhine yeni bir denge dinamiği mevcuttur ve bu durumu ‘devletçilik’ olarak soyutlar. Daha açık söylemek gerekirse Poulantzas, ‘güçlü devlet’ diye kavramsallaştırılmaya çalışılan bütün bir dönüşüme, devlet biçimi analiziyle hâlihazırda bütünlüklü bir yaklaşım sunmuştur. Burada dikkat çekici olan, bu dönüşümün rejim değişikliği olmadan gerçekleşen bir devlet biçimi değişimi olmasıdır. Bu açıdan otoriter devletçilik, kendisinin istisnai biçim ve rejimler olarak tanımladığı faşizm, Bonapartizm veya askeri diktatörlük gibi biçimlerden farklılaşır. Kendisinin analizinde tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta olan bir nokta da otoriter devletçilik diye adlandırdığı biçimin, yeni bir biçim olmakla birlikte istisnai olmadığıdır.[5]

Başka bir deyişle Poulantzas’ın takipçisi olduğu Avrupa örneklerinde yaşanan dönüşüm, istisnai bir biçime işaret etmemekte; 1970’lerin Bretton Woods sisteminin sona ermesi ve petrol krizi ile başlayan sürecin sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar Thatcherizm gibi örnekler, zamanla otoriter devletçilik bağlamında anlam kazansalar da Poulantzas’ın analizini yaptığı yıllarda Thatcher, henüz parti başkanlığına yeni seçilmiştir. İngiltere ve İtalya gibi kapitalist devletler, IMF’nin kapısındadır. Yunanistan’da askeri rejimin ve keza İspanya’da ve Portekiz’de diktatörlüklerin son bulması, ABD ile SSCB arasındaki tarihsel yumuşama, ABD’nin Vietnam’dan boyunun ölçüsünü alıp çıkması gibi gelişmeler Poulantzas’ın analizinin arka planını oluşturur. Dönemin ABD başkanı Gerald Ford’un deyimiyle enflasyon, sistemin bir numaralı düşmanıdır. İngiliz muhafazakârların söylemiyle de işsizlik artışı, enflasyonun belini kırabilmek için ödenmesi gereken bir bedeldir. Dolayısıyla 1970’lerin dünyası, mevcut krizin aşılması için gerekli stratejilerin tartışıldığı bir dünyadır. Böyle bir kriz ortamında Avrupa solu, emek dünyasının lehine bir devlet dönüşümü uğruna mücadele etmekte, alternatif kriz stratejileri geliştirmeye çabalamaktadır. Fakat kriz ortamları aynı zamanda otoriterleşme eğilimlerini beslemektedir. 1979-1980’den itibaren sermaye lehine dönüşümlerin hem ulus devlet hem de küresel ölçekte gerçekleştirilmesini öngören bir stratejinin yaşama geçirilmesi ile birlikte, yeni bir dönem başlar. Girilen yeni döneme bu stratejiyi eleştirenlerin yaklaşık on yıl sonra kullanacağı terminoloji ile neoliberalizm damgasını vuracaktır.

Poulantzas için 1970’lerin konjonktüründe ortaya çıkan durum, emek aleyhine sonuçlar doğurduğu ölçüde otoriter olan bir devlet biçimi dönüşümünü ifade etmektedir. Bu dönüşüm, İngiltere örneğinde Thatcher veya Tony Blair’ın Yeni İşçi Partisi hükümetlerinin sınıf karşıtı tavır ve uygulamalarında görüldüğü üzere rejimde herhangi bir değişiklik olmaksızın gerçekleşebilir. Nitekim Fransa örneğinde de Beşinci Cumhuriyet Anayasası uyarınca yarı başkanlık rejimi altında yaşanmıştır ve bugün de yaşanmaya devam etmektedir. Öte yandan benzer bir dönüşüm, Şili ve Türkiye gibi ülkelerde rejim değişikliğiyle beraber meydana gelmiş; askeri rejimler sona erdikten sonra da devlet biçiminin otoriter niteliği büyük ölçüde kalıcı olmuştur. Bu açıdan Türkiye’deki sürecin Latin Amerika deneyimlerinden olumsuz anlamda ayrıştığı bile söylenebilir. Söz gelimi Latin Amerika’da askeri hükümetlerin yerine demokratik yönetimlerin iktidara gelmesi ile birlikte, Brezilya örneğinde görüldüğü üzere seçilmiş meclis, bir kurucu meclis edasıyla çalışarak yeni bir anayasa yapmıştır. Ülkemizde ise Turgut Özal hükümeti ile başlayan demokrasiye geçiş süreci, 12 Eylül rejiminden miras kalan 1982 Anayasasının, demokratik hak ve özgürlükleri budaması ile belirginleşmiş olan otoriter devlet biçimi çerçevesinde yaşanmıştır. Dolayısıyla Poulantzas’ın devletin istisnai bir biçimi değil de yeni normu diye nitelediği otoriter devletçiliği, bir rejim sorunsalıyla sınırlayarak anlamlandırmak mümkün değildir. Bu tartışmanın olmazsa olmazı devlet biçimi kavramıdır ve aslolan 1980 sonrasına denk düşen neoliberal dönemde, yeni fakat istisnai olmayan bir devlet biçimi değişikliğinin ortaya çıkmasıdır. Günümüzdeki otoriterleşme tartışmalarının alışılageldik seyrini izler ve artık olağanlaşmış otoriter devlet biçimini bir rejim sorunsalıyla sınırlandırırsak, neoliberalizm ve demokrasi ilişkisinde neden bir kırılma yaşanmakta olduğu sorusuna tatmin edici bir açıklama getirmekte zorlanırız.

2008 krizi, böylesi bir kırılmaya mı işaret ediyor?

Eğer neoliberalizmin 2008 krizine kadar demokratik devlet biçimi ile deneyimlendiği yanılgısından hareketle bir kırılma anlatısı sunulacaksa, bu soruya olumlu bir yanıt vermek oldukça güç. Devlet biçimi analizi ile derinleştirilmemiş bir otoriterleşme tartışmasının sonucu olarak 2008’e kadar aralarında dikkat çeken bir bağdaşmazlık olmayan neoliberalizm ile demokrasinin, bu tarih itibariyle çatışır hâle geldiği gibi bir imgesel algı türüyor. Bu noktada Ian Bruff’ın 2014 tarihli neoliberal otoriteryanizmin yükselişine dair makalesini hatırlatmak yerinde olabilir.[6] 1990’larda Hall ve Jessop arasında geçen otoriter popülizm tartışmaları unutulmuşçasına, benzer argümanları 2008 krizinin peşi sıra ortaya çıkmış gibi ileri sürmek böyle bir imgesel algıyı destekliyor. Üstelik 2008 sonrası süreç, ayrı bir dönem olarak tanımlanacak olsa bile dönemselleştirme koşullarının ve/veya kriterlerinin neler olduğu ayrı bir tartışma konusu.[7]

Bu tartışmalarda genellikle finansallaşma bir kriter olarak ileri sürülüyor ancak finansallaşma, 2008 öncesi de mevcut olan bir dinamik. Hatta Costas Lapavitsas ve benzerlerine kulak verdiğimizde finans kapital artık geçerliliğini yitirmiş bir olgu.[8] Buna karşılık bizdeki holding türü yapılanmalar ve dünya genelindeki şirketleşmeler düşünüldüğünde, finans ve finans-dışı sermayelerin birlikteliğinin aldığı değişik biçimleri görüyoruz. Doğrudan üretken faaliyetlerin içinde olmamakla birlikte çeşitli sermaye gruplarının varlık yönetimlerini düzenleyen ve yatırımlarına müdahale ederek üretken faaliyetlerini kontrol edebilen BlackRock gibi şirketler mevcut. Adı banka olmayan, banka gibi çalışan ve bugün ‘gölge bankalar’ olarak anılan finans kuruluşları da var. Finans kapital niteliği olmayan sermayeler, bizdeki KOBİ’ler örneğinden hareketle somutlanabilir. Tüm bu çeşitlilik içerisinde finansın rolünü anlamak için François Chesnais’den esinle finans kapital [finance capital] ve finansal sermaye [financial capital] ayrımına gitmenin yerinde olacağını düşünüyorum.[9] Finans kuruluşları, finansal sermayeyi temsil ediyor. Finans kapital ise kurumsal nitelikleri değişkenlik gösterse de hem finansta hem reel sektörde ayağı olan sermayeyi tanımlıyor.

Finans ekseninde şekillenen tartışmaların bir diğer ayağı da ortaya çıkan kriz ortamında, sermayenin gereksinimlerine bağlı olarak belli stratejileri hayata geçiren, sermaye mantığı etrafında şekillenmiş bir devlet anlatısı -ki bu anlatı, toplumsal sınıfları ve iktidar bloklarını dışarıda bıraktığı ölçüde de oldukça eksik olan bir devlet anlatısı. Devlete toplumsal güçler dengesinden öte bir rasyonalite veya Poulantzas’ın terminolojisiyle bir mantık atfetmek hataya düşmek olur. Devlet, toplumsal ilişkilerden görece özerk dahi olsa böyle bir analiz hatalıdır. Böyle bir atfa başvurulduğu ölçüde, Poulantzas’ın kapsamlı bir teorik tartışmayla karşı çıktığı özne-devlet sorununa düşülür. Bu noktada Poulantzas’a ait bir başka temel kavram olan iktidar bloğu kavramına değinmeden edemeyiz. İktidar bloğu kavramı, devlet ile bağlamı belirli bir tarihsel momente özgü olarak tanımlanması gereken güç dengeleri arasındaki diyalektik ilişkiyi açıklar. Devletin oluşumunda güç dengelerinin oynadığı kaçınılmaz rol ve bu güç dengelerinin oluşumunda devletin oynadığı kaçınılmaz rol karşılıklı ilişkisellikler ile masaya yatırılmalı.[10]

1980 sonrasında iyice berraklaştığı üzere herhangi bir ülkenin iktidar bloğu yalnızca o ülkenin iç dinamikleri ile belirlenmez. Küreye özgü, ülkeye özgü, bölgeye özgü ve belli bir tarihselliğe özgü çeşitli dinamikler, farklı eklemlenmelerle gün yüzüne çıkar. Aslında 1980 öncesinde de bu denli belirleyici olmasalar bile var olan uluslararası finans piyasaları aktörleri, belirli bir ülkede ortaya çıkmış bu kompozisyona hâlihazırda dahildir. Poulantzas’ın 1960’lar Fransasını değerlendirirken temellendirdiği ‘sermayenin uluslararasılaşması’ [internationalization of capital] kavramı da zaten bu duruma işaret eder.[11] Sermayenin uluslararasılaşmasını ele aldığımızda, çeşitli iktidar bloklarının -açıktan veya değil- IMF destekli unsurları, Latin Amerika’dan Türkiye’ye birçok ülkede kör göze parmak sokarcasına tüm etkinlikleriyle ortaya çıkıyor. Yunanistan ve İspanya örneklerinde de somutlandığı üzere bir dönem çok konuşulan Avrupa troykasının etkinliklerini de gözetirsek transatlantiğin her iki yakasında uluslararası bileşenleriyle oluşmuş iktidar bloklarına tanık oluyoruz.

Elbette ki 2008 krizi de dahil olmak üzere, herhangi bir krizin hangi yöntemler ile ve nasıl bir izlek takip edilerek aşılacağı, bütün bu dinamikler içerisinde belirlenir. Herhangi bir devletin tarihin belli bir noktasında; belli başlıklarda; hangi politika tercihlerine yönelebileceğinin çözümlemesini sunmak gerekir. Jessop’ın stratejik-ilişkisel yaklaşımına içkin terminolojisiyle ifade edersek, tam bu noktada stratejik seçicilik önem kazanıyor.[12] Toplumsal güç dengelerinin ortaya çıkardığı farklı kompozisyonlar içerisinde hangi olasılığa yönelineceği, bir stratejik seçicilik meselesidir. Neoliberalizm denilen olgunun kendi içinde tutarlı bir bütün olmadığı eleştirel düşünenlerin altını çizdiği bir gerçek. Bana sorarsanız ‘çeşitlilik gösteren neoliberalizm’ [variegated neoliberalism] gibi tartışmaların çalışma nesnesi olan toplumsal bileşenler de iktidar bloğu ve stratejik seçicilik ekseninde açıklanabilecek dinamikler.[13] Her bir ülkede bu kompozisyonlar farklı farklı toplumsal güç dengelerinin meyvesi olduğu ölçüde, hem neoliberalizmin bizatihi kendisi farklı ülkelerde farklı görünümler kazanıyor; hem de yaşanan krizlerin nasıl aşılacağına dair farklı farklı stratejiler geliştiriliyor.

1930’ların belli özellikleri itibariyle ‘otoriter’ ve ‘popülist’ olarak tanımlanan hareketleri, günümüzdeki otoriter popülist sağ hareketler ile aynı düzlemde değerlendirmek mümkün değil. Günümüzde bu tür sağ hareketlere popülist denildiğinde yalnızca klasik popülizm ile aralarındaki bu gibi farklar silikleşmekle kalmıyor; faşist unsurların göz ardı edilme tehlikesi de beliriyor.

İktisadi verilerin de gösterdiği üzere pandemi ile şiddetini artıran bir kriz olduğu aşikâr. Bu krizden çıkışı belirleyecek olan kompozisyona dair neler söyleyebiliriz?

Pandemi öncesinde de piyasaları vurması beklenen bir durgunluğun ve finans piyasalarında gerekli düzenlemelerin kıstas ve koşullarının çok tartışılan başlıklar olduklarını unutmamak lazım. Bu gibi tartışmalar ilk defa gündeme gelmiyor. 2008 krizinin ardından finans piyasalarının nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair birtakım tercihler belirlendi. Bu tercihlerden doğan ortam, bir dizi stratejik seçiciliğin ürünü müydü, yoksa Hayekçi ekolün çok sevdiği bir terminoloji ile söylersek amaçlanandan farklı bir sonuç muydu [unintended consequence]? Her ne kadar Yeni Sağ’ın terminolojisi menfaat grupları [vested interests] diyerek analiz çerçevesini daraltsa bile, bu tercihler Marksist ifadesiyle birçok sermaye kesimi ve/veya grubu [many capitals] arasındaki mücadeleye dair derinlikli bir analiz imkânı sunuyor. Morgan Stanley gibi küresel güç dengelerinde kayda değer ağırlıkları olan şirketler, bu tercihlerin belirlenmesinde ve ona bağlı olarak kurumsal düzenlemenlerin yapılmasında önemli bir role sahip çünkü hem dünya ekonomisini hem de finans-içi ve finans-dışı ilişkileri itibariyle birçok sermayeyi [many capitals] yönlendirebiliyorlar. Geldiğimiz noktada Marx’ın Kapital’de ortaya koyduğu Para-Meta-Para ilişkisi ile açıklayamadığımız, Lapavitsas’ın tabiriyle ifade etmek gerekirse finansal kârlar ile dönen fakat üretken yatırımlara dönüşmeyen, kimisine göre en sade ifadesiyle bir anomali ile karşı karşıyayız.[14]

Dünya nüfusunu ilgilendiren bu çeşit büyük krizlerde belli yeniden yapılanmalara gidilebiliyor. Büyük Buhran’ın sonuçlarını yaşayan 1930’ların dünyasını düşünün: ABD’de bir tarafta Al Capone gibi bu krizle zenginleşen çeteci adamlar; diğer tarafta ise işsiz ve yoksulları iktisadi tedbirlerle rahatlatan bir Yeni Düzen [New Deal] programı var. ABD gibi bir ülkede uygulamaya konulmuş ve aslında neo-klasik iktisadın temel taahhütlerine de bir ölçüde aykırı bu tedbirler bile büyük krizlerin dönüştürücülüğünü göstermesi açısından başlı başına bir emsal değerinde. Günümüze döndüğümüzde bütün dönüştürücü gücüyle bir toplumsal yeniden üretim krizi olduğu gerçeği gün yüzüne çıkıyor. Çevre, toplumsal cinsiyet, etnisite, hem ülke içi hem de ülkeler arası gelir dağılımını kapsayan eşitsizlik gibi bir dizi kriz başlığı bütün çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Artık Dünya Bankası çalışmaları bile merkez bankası bağımsızlığının olumsuz sonuçlarından birinin, toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri artırması olduğunu kaydediyor. Bütün bu kriz başlıkları yetmezmiş gibi bir de pandemiyi düşünmemiz gerekiyor çünkü pandemi bütün bu krizleri derinleştiriyor. Dolayısıyla varlık ekonomisine [asset economy] yönelik eleştiriler, finans piyasalarına ilişkin düzenlemeler, kaynakların nasıl kullanılacağına dair tartışmalar, devletin ekonomideki rolü, bunların daha da derininde kapitalist sistemin küresel düzeyde yeniden yapılandırılması gündeme geliyor.

Böylesi bir gündemi anlayabilmek için hegemonya projesi kavramını analizimize dahil etmeliyiz. Neoliberalizmin bizatihi kendisi, başarılı bir hegemonya projesinin ne olduğunu o kadar güzel açıklıyor ki! Dani Rodrik başta olmak üzere neoliberalizmden şikayetçi isimler, pandemi döneminden çıkış arayışlarına dair yazılarında ve söyleşilerinde devletin piyasa düzenlemelerini yapacak bir aktör olarak elzem olduğunu açıklıkla dile getiriyor. Bu noktada can alıcı olan ise çağırmakta oldukları devletin 1980 öncesinin dirigiste [mutlak devletçi] olarak tanımladıkları devletine geri dönüş anlamına asla ve asla gelmeyeceğinin altını çizmeleri. Burada neoliberal hegemonyanın ürünü olan bir anlayışa şahit oluyoruz: “Neoliberal dönem eşittir minimal bir devlet, etliye sütlüye karışmayan bir devlet!” Hayır efendim, söylenenin tam aksi! Gerçek olan şu ki neoliberal devlet eleştirilirken bile bu hegemonya projesinin sınırlarını çizdiği devlet-piyasa ilişkileri içerisinden düşünülüyor. Otoriter devletçilik denilen olgunun önemli bir unsuru da devletin piyasa ekonomisindeki yerinin yeniden tanımlanması ve neoliberal devlet, güçlü devletin olmazsa olmaz bir tarafı.

Tarihselliği içerisinde ele alındığında, bu gibi tartışmaların gündeme ilk defa gelmediğini göreceğiz. 1980’lerin ikinci yarısı itibariyle ama özellikle 1990’larda çok belirgin bir biçimde devletin piyasaya karşı bir zıtlık içerisinde değil; piyasayı destekleyen, ona dost olan bir ilişki içerisinde tanımlanması gerektiği konuşuluyor. Bu anlamda devletin iyi işleyen bir piyasa için vazgeçilmez olduğunu tartışan bir külliyat ortaya çıkıyor. Güney Kore’den başlayarak Doğu Asya mucizesi anlatısı sunan Alice Amsden gibi siyasal iktisatçılar, devlete sermayeyi disipline etme kapasitesi [capacity to discipline capital] üzerinden olumlayıcı bir rol atfediyorlar.[15] Devletin müdahalesine karşı olmak değil, müdahalesinin niteliğinin ne olduğu ve ne olması gerektiği üzerine söylemler geliştirilen bir ortamda, ‘devletin kapasitesi’ bir konu başlığı hâline geliyor. Günümüzde ise örneğin Mariana Mazzucato, “başka bir kapitalizm yaratılabilir” sloganı ile Covid-19’un kapitalizmi farklı eylemek için bir şans olup olamayacağını tartışıyor.[16] Sermaye kesimine yönelik olası kurtarma operasyonlarının, çevre dostu gibi belirli koşullara [conditionalities] tabi kılınması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Tartışmalar oldukça tanıdık olsa da 1990’ların terminolojisi, yerini başka ifadelere bırakmış durumda. Örneğin misyon ekonomisi [mission economy] günümüzün sıklıkla öne sürülen ifadelerinden. Kabaca bahsetmek gerekirse bu kavram, devletin herhangi bir konuda misyon belirlemesi, bu misyonu gerçekleştirmek için de yeterli kapasitesinin olması gerekliliğini vurguluyor. Aynı zamanda, devletin sermayeye yardım eli uzatırken bir takım ön koşulu da beraberinde zorunlu tutması ve yatırımları toplum yararına yönlendirebilmesi dile getiriliyor. Rodrik’in sözcüklerini kullanmak gerekirse, ortak fayda [public good] üzerinden hareket edebilen devlet, günümüzün bir gerekliliği fakat ortak faydanın herhangi bir tekil devlet tarafından saptanabilmesi mümkün değil.[17] Paralel olarak, IMF eski başkanı ve şimdiki Avrupa Merkez Bankası başkanı Christine Lagarde gibiler, bugün iklim değişikliği ve küresel ısınma başlıklarını tartışıyor; bu konuda ne yapılması gerektiğine kafa yoruyorlar. İktidar bloğu içerisinde güç dengeleri daha ön plana çıkan, çevresel değişimlere ve doğal tahribata dair kaygıları olan bir kesim var ve önümüzdeki günlerde de bu kesim ağırlığını korumaya devam edecek gibi duruyor. Görünen o ki üretim etkinlikleriyle çevreyi kirleten, ozon tabakasına zarar veren, buzulların erimesine neden olan sermaye üzerinde yeni yaptırımlar söz konusu olabilir. Önümüzdeki süreçte yeşil tahvil veya buna benzer yaratıcı mekanizmalarla desteklenecek yeni piyasa araçları görebiliriz. Bu tartışmaların ışığında gelecekte çevresel sorunlar gibi konularda iyileştirmeler yapmak için belli yerlere mali kaynak kanalize edilebilir. Rodrik’in terminolojisiyle bu, bir ortak fayda.

Örneklediğim bu tartışmalar, ana akım terminolojinin diliyle yeni bir paradigma arayışına delalet ediyor. Bugün özellikle kurumsalcı iktisatçılar tarafından sıkça öne sürülen yeni bir kapitalizm düşüncesi, 2008 krizi sonrasında gerçekleştirilemeyen türden bir dönüşümü kastediyor. Bu tartışmanın, maliye politikaları ile para politikalarının arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi gibi boyutları olduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. 2008 krizi sonrasında ortaya çıkan kriz yönetimi tabiri, günümüzde yerini risk azaltan devlet [de-risking state] tartışmalarına bırakmış durumda.[18] Türkiye’de kaç yolcunun kullanacağı hesaplanarak inşa edilen havalimanları ve köprüleri anımsarsınız. Bu gibi örneklerde zararın önüne geçilmesi için kurulan kamu-özel ortaklıkları gereğince devlet, ortaya çıkabilecek herhangi olası bir zararın riskini üstleniyor. 1990’lardan bu yana gelen ‘pazar dostu devlet’ anlayışı, risklerden zarar görülmeyeceğini taahhüt eden bir devlete evriliyor. Kamu-özel ortaklıkları, aslında kâr-zarar hesaplarına bağlı olarak kaynakların nasıl kullanılacağını belirleyen bir finansman modeli. Kamu yararına ve herkesin çıkarına uygun en iyi formül olduğu konusunda ikna edici olan bir kaynak kullanımı, aynı zamanda rıza üretimini de [manufacturing consent] sağlar. Risk azaltan devlet kavramı çerçevesinde yeni bir sağduyu üretilebilir mi? Sonuçta yeni bir devlet -veya tahayyül edildiği şekliyle yeni bir kapitalizm- rızayı da tesis etmeli. Sermayeyi ehlileştiren bir devlet için, işin rıza boyutunun eksik kalmaması gerekiyor.

Günümüzün “başarı” hikayesini yazan ülke ise Çin. Bir yandan hızla büyüyen bir pazara sahip; diğer yandan pandeminin başlangıç noktası olmasına rağmen salgını aynı zamanda en çabuk kontrol altına alabilen ülke. Disipline eden dediğimiz model tam da bu aslında. Zaten bir devletin disipline etme kapasitesi nedir? 1990’lı yıllarda Güney Kore ve Tayvan’a başarılarından ötürü yapılan atıfları andırıyor değil mi? Bu örneklerin her biri, otoriter yapılardı. Dolayısıyla pandemiyle şiddetlenebilecek otoriterleşmeye dair bir endişe var ve bu endişeyi yalnızca solun taşımadığını; önde gelen liberallerin de özellikle Macaristan, Polonya gibi örnekler üzerinden bu minvalde görüşler beyan ettiklerini görüyoruz. Devlet-piyasa ilişkisi ve yeni dönem krizler göz önüne alındığında, özlemi duyulan bir devlet biçimi değişikliği olasılığından bahsedilebilir. Fakat böyle bir gelişme, toplumsal güç dengelerinden ve iktidar blokları içi güç mücadelerinden bağımsız yaşanmayacak. Dolayısıyla devletin, bu süreçlerin dışında yeniden tanımlanabilmesi mümkün değil. Kurumsalcı yaklaşımın ‘devlet kapasitesi’ ve bunun artırılması gerektiğine ilişkin savları bu açıdan havada kalıyor.

Günümüz koşullarında devlet analizimizi, otoriterleşmenin istisna ve demokratik rejimlerin de olağan olduğu; otoriter olandan demokratik olana veya demokratik olandan otoriter olana geçişleri inceleyen tahliller ile sınırlamamalıyız. Otoriter devletçilik, 1970 sonrasının istisnai olmayan devlet biçimi olduğu ölçüde; otoriter olan bir devlet biçiminden, bir başka otoriter devlet biçimine geçişin yaşandığını söylemek de mümkün olmaz mı?

Görünen o ki bir yanda mevcut krizden çıkışa çare olacağından endişe edilen otoriter bir devlet; diğer yanda yükselen sağ popülist partiler ve hararetlenen faşizm tartışmaları ile karşı karşıyayız. Günümüzün dinamikleri ile otoriterlik arasındaki ilişki nasıl açıklanabilir?

Günümüzde Marksizmden oldukça uzak olan isimler bile Gramsci’ye atıfla “ölenin henüz ölemediği, doğanın henüz doğamadığı” bir ara dönemden [interregnum] geçtiğimizi söylüyor.[19] Kapitalizmin bugünkü sancıları itibariyle yapısal bir dönüşüme gebe olup olmadığını elbette sorgulayabiliriz. Öte yandan günümüzün, belli açılardan 1930’ların konjonktürünü hatırlattığı ve otoriter popülist diye nitelenebilecek olguya oldukça müsait bir ortam sunduğu da bir gerçek. Popülizm, damgasını vurduğu 1930’larda elbette ki ülkeden ülkeye farklılıklar gösteriyor. 1930’ların Vargas popülizmine, ‘Yeni Devlet’ [Estado Novo] deniyor. Eğer Latin Amerika bağlamındaki tartışmalar ölçüt olacaksa, Türkiye’de ‘devletçilik’ dönemine popülist denebilmesi pek de mümkün değil. Dolayısıyla ülkeler arası farklılıklar göz önünde tutularak, dikkatli bir popülizm analizi yapmak gerektiğini not düşmeliyiz. Öte yandan o dönemde Brezilya, Türkiye ve Meksika gibi ülkelerin devlet-toplum ilişkilerine baktığımızda, otoriter bir devlet biçiminden söz etmek mümkün. Hatta Vargas’ın Yeni Devlet’ine faşist dahi denmiştir. Hâlbuki Vargas hükümeti faşist değil popülisttir çünkü otoriter olmak, faşist olmak için gerekli ama tek başına yeter bir nitelik değildir. Poulantzas’a atıfla özetlemek gerekirse faşist, popülist ve benzeri ayrımlara gidebileceğimiz farklı otoriter devlet biçimlerinden söz etmek mümkündür.

Günümüzdeki faşizm tartışmalarında da bu noktayı akılda tutmak gerekiyor. İtalya ve Almanya örneklerinden temellendirirsek faşizm, sınıf mücadelesine bir yanıt olarak doğup; alt sınıfların toplumsal düzene tehdit oluşturmalarına karşı bir tepki olarak açığa çıkıyor. Dikkatle incelediğimizde 1920’ler ve 1930’lar dünyasında faşizmin, yükselen sol tehlikeye bir cevap olarak geldiğini görüyoruz. Post-faşist, geç-faşist [late fascist] ve yeni-faşist [new fascist] gibi kavramlar üzerinden sürdürülen güncel faşizm tartışmalarına yönlendirilen eleştirilerde de altı çizilen unsurlardan bir tanesi budur. Bugün için sol bir tehlikenin olduğunu söylemek oldukça güç. Neoliberalizm, solun düzene bir tehdit olması sıkıntısını çözmüş; sınıf temelli siyaseti gündemden büyük ölçüde düşürmüştür. Faşizmi, Poulantzas’tan hareketle devletin biçiminde bir değişiklik olarak baştan okumak gerekiyor. Örneğin Ergin Yıldızoğlu, Yeni Faşizm kitabında böyle bir analizden besleniyor.[20] Yine de güncel tartışmalarda devlet biçimini dışarıda bırakan faşizm incelemelerinin daha yaygın olduğunu ve bu sebeple ortaya konulan tespit ve değerlendirmelerin, hepten kusurlu olmasa da en azından eksik hâle geldiğini söylemeliyiz.

Öte yandan günümüzde yaşanmakta olana popülist demenin oldukça yetersiz kaldığı da aşikâr. Latin Amerika düzeyinde bile genelgeçer olmadığını gördüğümüz popülizm, 1930’larda Büyük Buhran sonrası çıkış alternatifi veya bir krizi aşma yöntemidir. Toplumun değişik kesimleriyle kurduğu bir rıza-zor dengesi ile popülizmin, kriz sonrası toplumsal istikrarı tekrar tesis etmekte işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla popülizm, bir yanıyla sınıf temelli siyasetin bir alternatifi olarak yerini buluyor. Bugün için sınıf vurgusu pek güçlü olmasa da toplumsal bir hoşnutsuzluk var. Sağ popülist Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin peşine takılıp Brexit’e oy verenler ya da Trump’ı destekleyenler belli bir toplumsal hoşnutsuzluğun ürünü. Yine ülkeye özgü farklı biçimler alarak bu hoşnutsuzluğu kullanacak, sömürecek siyasi hareketler veya iddialar açığa çıkıyor. Bu gibi örnekler, 1930’larda Latin Amerika bağlamında görülen klasik popülizmden ve hatta 1980’lerdeki Thatcherizm’den oldukça farklı. 1930’ların belli özellikleri itibariyle ‘otoriter’ ve ‘popülist’ olarak tanımlanan hareketleri, günümüzdeki otoriter popülist sağ hareketler ile aynı düzlemde değerlendirmek mümkün değil. Rejimin otoriter olması, anti-demokratik olması ‘sol popülist’ olmasına engel değildi. Burada önemli olan iktidar bloğunun, toplumun geri kalan kesimleriyle olan ilişkilerini nasıl düzenlediği ve onlara ne tür maddi imkanlar, sosyal hizmet ve haklar sağladığı. Günümüzde bu tür sağ hareketlere popülist denildiğinde yalnızca klasik popülizm ile aralarındaki bu gibi farklar silikleşmekle kalmıyor; faşist unsurların göz ardı edilme tehlikesi de beliriyor.

Bana sorarsanız 1930’lara ilişkin değerlendirmelerin günümüzün eğilimleriyle belli açılardan benzerlikleri olsa bile, karşı karşıya olduğumuz yapıyı faşizm ya da faşizmden türetilmiş kavramlarla açıklamak mümkün değil. Otoriter sözcüğünün dahi yetersiz kaldığı mevcut şartlarda, zaten popülist gibi bir sıfatın eksik kalacağı aşikâr. Otoriterlik, neoliberalizmin kırk yılı aşkın öyküsünde daima mevcut. Günümüz koşullarında devlet analizimizi, otoriterleşmenin istisna ve demokratik rejimlerin de olağan olduğu; otoriter olandan demokratik olana veya demokratik olandan otoriter olana geçişleri inceleyen tahliller ile sınırlamamalıyız. Otoriter devletçilik, 1970 sonrasının istisnai olmayan devlet biçimi olduğu ölçüde; otoriter olan bir devlet biçiminden, bir başka otoriter devlet biçimine geçişin yaşandığını söylemek de mümkün olmaz mı? 2008 sonrasında rıza-zor dengesinin rıza aleyhine bozulduğunu görüyoruz. Neoliberal otoriteryanizme dönüş sözlerinin altında da bu denge değişimi yatıyor. Otoriter neoliberallik, egemenlerin veya diğer bir deyişle iktidar bloklarının, rızadan çok zora dayanan bir biçimde iktidarlarını tesis etmesinde vurgusunu buluyor. Burada zordan kastımız, devletin zor aygıtı olarak okunmak durumunda değil çünkü doğası itibariyle zorun değişik mekanizmaları var.

Öte yandan Türkiye örneği, bu tartışmayı genelleştirmek yerine; ülke-spesifik analizlerin yapılması gerekliliğini adeta yüzümüze vuruyor. Ülkemizde yaşanmakta olan otoriter dönüşümü açıklamak gerçekten kolay değil. Hangi kuramsal gelenek içerisinden okursak okuyalım devlet olmanın olmazsa olmaz ilk koşulu, yazılı veya yazılı olmayan belli bir kurallar bütünü çerçevesinde hareket etmektir. Ülkemizde ise böyle bir kurallar bütününü yok saymak, son dönemin en tanımlayıcı ve belirgin özelliği. Oy verme işlemi bitip sandıklar kapatıldıktan sonra Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyları geçerli ilan ettiği 2017 anayasa değişikliği referandumu, bu durumu en çıplak hâliyle yüzümüze vuruyor. Herhangi bir toplumsal muhalefet gücü, bu kuralsızlığa itiraz edemeden “atı alan Üsküdar’ı geçti.” Türkiye’de sık sık dile getirilen devlet geleneği analizleri, en azından böyle bir seçimin ardından terk edilmek zorunda çünkü ortada bir gelenek yok; seçim anında seçim kurallarını değiştiren bir devlet olamaz. Bu, bir devlet değil. Faşist diye tanımladığımız devletin dahi kendine göre kuralları var. Elbette ki zaman içerisinde eski kurallar, yenileri ile yer değiştirebilir fakat Türkiye’nin son dönemine damgasını vuran ve artık olağanlaşmış kuralsızlık hâlini, herhangi bir devlet kuramı bağlamında tartışmak kolay değil.

Bugünün maddi koşullarında şu bir gerçek ki demokratikleşmeyi, kimlik temelli siyaset ile sınıf temelli siyasal mücadelenin birbirleri ile nasıl eklemlenebileceği üzerinden düşünmek elzem. Buna paralel olarak devletin ekonomideki ağırlığını da yeniden tanımlayacak bir biçim değişikliği, daha demokratik veya daha otoriter bir yapıyı perçinleyebilir.

Öte yandan ara dönemler karşı-hegemonya mücadelelerine de gebedir. Yaşanmakta olan toplumsal yeniden üretim krizinden demokratik bir çıkış örebilmek mümkün değil mi?

Öngörülebilir bir gelecekte ne tarafa doğru savrulacağımız meçhul olmakla birlikte, içinden geçtiğimiz dönemin tam anlamıyla bir ara dönem olduğunu söylemem lazım. Çarpışan hegemonya projelerinden ve stratejilerden hangilerinin ağırlık kazanacağına ilişkin hem ulusal hem de küresel düzeyde, gerek kuramsal gerek toplumsal mücadeleler yürütülüyor. Ne tür karşı-hegemonya mücadeleleri, taleplerini yükseltip siyasi arenada görünürlük kazanır ve bir ihtimal geleceğimizi şekillendirebilecek noktaya gelir? Açık konuşmak gerekirse bu soruya cevap vermek mümkün değil çünkü hegemonya projesi dediğimizde, Andrew Gamble’a hak ettiği atfı yaparak ifade etmek isterim ki bir projenin topyekûn başarısını değil; değişik birçok projenin farklı ölçeklerde nasıl ilişkilenip, ne boyutlarda eklemlendiği ve nasıl temsilini bulduğunu konuşuyoruz.[21] Bu çarpışan projeler arasındaki ilişkiler ve eklemlenmeler kadar, projelerin içerikleri de sürekli değişip dönüşüyor. Kısacası manzara sadece siyah ve beyaz değil; aksine olabildiğine dinamik. Aynı zamanda bu çarpışan projeler bir araya gelerek, yeni bir projeyi oluşturabiliyor ya da mevcut bir hegemonya projesini besleyebiliyor. Öte yandan, birtakım projeler ise daima rafta kalıyor. Özetle hegemonya projelerine dair yapılan çalışmalar, sürekli olarak somut durumun somut tahliline odaklanmalı.

Hegemonya projelerinden söz ederken devlet biçimi analizi, meselenin olmazsa olmaz bir ayağını oluşturuyor. Devlet biçimi tartışması es geçildiği ölçüde iktidar bloğu dışında kalan kesimlerin mücadele olanakları büyük bir soru işaretine dönüşüyor. Poulantzas-Gramsci harmanı diye ifade edebileceğim bir ontolojik bakış açısından beslenmedikçe, karşı-hegemonya mücadelesinin nasıl oluşturulacağı, başarılarının ve devamlılıklarının olası koşulları gibi konularda söz söylenemez hâle geliniyor. Böyle bir tartışma, demokratik devlet biçiminin özgün ve özgül özellikleri ile güvence altına alınması gereken demokratik hak ve özgürlükleri niteleyebilmek açısından oldukça kıymetli. İleriye dönük baktığımızda demokrasinin sadece bir rejim sorunsalı ile sınırlandırılmadan yeniden masaya yatırılması gerektiği ortaya çıkıyor. Ülkeye özgü biçimleri ile tartışılması gereken kimlik temelli ve sınıf temelli siyaset ilişkilerinin tekrar irdelenmesi, demokratikleşmeden ne anladığımızı açıklığa kavuşturacaktır. Bugünün maddi koşullarında şu bir gerçek ki demokratikleşmeyi, kimlik temelli siyaset ile sınıf temelli siyasal mücadelenin birbirleri ile nasıl eklemlenebileceği üzerinden düşünmek elzem. Buna paralel olarak devletin ekonomideki ağırlığını da yeniden tanımlayacak bir biçim değişikliği, daha demokratik veya daha otoriter bir yapıyı perçinleyebilir.

Her ülkenin kendi mücadeleleri ve sorunları var ve bunlar, kapitalist devlet açısından baktığımızda çözüm bekleyen meseleler. Esnek ekonomi [gig economy] koşullarında kurulu emek piyasalarının yeniden düzenlenmesi, emeğini satarak yaşamaya zorunlu kesim için zaruri. Bu da prekaryanın en azından ekonomi içindeki ağırlığının azaltılması ve birtakım güvenceli işlerin sağlanması anlamına gelmeli. Peki bu türden bir yeniden düzenleme ihtimal dahilinde mi? Böyle bir yeniden düzenleme, yatırımların hem çevre dostu hem emekçi dostu olmasından geçiyor. Neoliberalizme eleştirel bakıp kapitalizmi ayarlarına geri döndürmemiz [reset] gerektiğini savunanlar için böyle bir kapitalizm tasavvuru var. Kriz dönemi, böyle bir yeniden düzenleme ortamının kurulmasına değilse bile en azından tasavvur edilmesine olanak veriyor. Bu projelerin ne ölçüde hayata geçtiğine bağlı olarak belki neoliberalizmden bir kopuş göreceğiz; belki de başka bir adla yine neoliberalizmi konuşacağız. Peki, bu çeşit “yeni” bir kapitalizmden de rahatsız olanlar ne olacak?

Karşı-hegemonya mücadelesinde “ne yapmalı” -veya belki de “nasıl yapmalı”- sorusunu cevaplamaktaki yetersizlik, pandemi öncesinde de vardı. Geçmişte Seattle’da başlayarak kurulmuş küresel toplumsal forumlardan kalkıp çeşitli işgal hareketlerine [occupy movement] uzanan toplumsal hareketleri ve bugün de Sarı Yelekliler, Black Lives Matter gibi başlıklar altında sürmekte olan eylemlilik hâlini düşündüğümüzde sonu, çıkışı olmayan ve on senede bir kendisini tekrar eden bir hareketlilik döngüsünden de pekâlâ bahsedilebilir. Geldiğimiz noktada 2020’li yıllar ile farklı ülkelerde kendine özgü biçimlerde hayata geçirilecek yeni bir arayış dönemine giriyoruz. Bu noktada akla gelen bir soru da bu dönemin, sosyalizm mücadelesine -veya kapitalizmi dönüştürerek yeni bir toplumsal düzen ortaya koyacak arayışlara- zemin oluşturup oluşturmayacağı. Belki pandemiyle beraber gelen tartışmalar, “ne ve/ya nasıl yapmalı” sorusunu yeniden gündeme getirir ve belli cevaplara erişmemize vesile olur. En azından pandemi, emek ve ezilenlerin mücadelesinde olmazsa olmaz talepleri bütün çıplaklığıyla görünür kılmış durumda. Yeniden hararetlenmeye başlayan demokratik sosyalizm tartışmaları, somut kazanımlar verecek bir noktaya gelir mi? Bunu bilemem ama mücadelesini vermeye değer görüyorum.


Galip L. Yalman kimdir?

Uluslararası ve karşılaştırmalı siyasal iktisat, devlet kuramı gibi alanlardaki eleştirel çalışmaların Türkiye’de önde gelen isimlerinden olan Doç. Dr. Galip L. Yalman (Emeritus), 2017 senesinde emekli olduğu Orta Doğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde dersler vermeyi sürdürmektedir. Yakın dönemde neoliberal dönüşüm ve otoriterleşme konularını bilimsel çalışmalarının odağına alan Yalman, aynı zamanda Türk Sosyal Bilimler Derneği’nde başkanlık görevine de devam etmektedir. Editörlüğünü Thomas Marois ve Ali Rıza Güngen ile birlikte üstlendiği The Political Economy of Financial Transformation in Turkey adlı son kitabı 2019 yılında Routledge kitabevinden yayımlanmıştır.


Söyleşide Atıfta Bulunulan Eserler

Amsden, A. H. (1992). Asia’s next giant: South Korea and late industrialization. Oxford, Oxford University Press on Demand.

Brenner, N., Peck, J. ve Theodore, N. (2010). Variegated neoliberalization: geographies, modalities, pathways. Global networks, 10(2), 182-222.

Bruff, I. (2014). The rise of authoritarian neoliberalism. Rethinking Marxism, 26(1), 113-129.

Chesnais, F. (2016). Finance Capital Today, Leiden, Brill.

Gallas, A. (2016). The Hall-Jessop Debate. The Thatcherite Offensive içinde, 11-25, Leiden, Brill.

Gamble, A. (1994). The free economy and the strong state: the politics of Thatcherism. Basingstoke, Macmillan International Higher Education.

Jessop, B. (2001). Institutional re (turns) and the strategic–relational approach. Environment and planning A, 33 (7), 1213-1235.

Jessop, B., Bonnett, K., Bromley, S. ve Ling, T. (1987). Popular capitalism, flexible accumulation and left strategy. New Left Review, 165(8).

Lapavitsas, C. (2009). Financialised capitalism: crisis and financial expropriation. Historical Materialism 17(2): 114–48.

Lapavitsas, C. (2013). Profiting without producing: how finance exploits us all. Londra, Verso.

Mazzucato, M. (2020). The Covid-19 crisis is a chance to do capitalism differently. The Guardian. https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/mar/18/the-covid-19-crisis-is-a-chance-to-do-capitalism-differently

Poulantzas, N. (1968: 1987). Political Power and Social Classes. Londra, Verso.

Poulantzas, N. (1974). Internationalisation of capitalist relations and the Nation-State, Economy and Society, 3:2, 145-179.

Poulantzas, N. (1978: 2000). State, Power, Socialism. Londra, Verso.

Rodrik, D. (2020). Putting Global Governance in its Place. The World Bank Research Observer, 35, 1-18.

Yalman, G. L., Marois, T. ve Güngen, A. R. (2019). Introduction: Debating Financial Transformation in Turkey. G. Yalman, T. Marois ve A.R. Güngen (der.) Political Economy of Financial Transformation in Turkey içinde, Londra, Routledge.

Yalman, G. L. (2021). Crisis of What? Crisis in or of Neoliberalism? A Brief Encounter with the Debate on the Authoritarian Turn. E. Babacan vd. (der.) Regime Change in Turkey. Neoliberal Authoritarianism, Islamism and Hegemony içinde, Londra, Routledge.

Yalman, G. L. (2021, gelecek yayın). Kapitalizmin Krizleri Üzerine Gözlemler. Praksis, 55.

Yıldızoğlu, E. (2020). Yeni Faşizm. İstanbul, Cumhuriyet Kitapları.


[1] Gamble, A. (1994). The free economy and the strong state: the politics of Thatcherism. Basingstoke, Macmillan International Higher Education.

[2] Bu slogan, özgün dilinde “Labour is not working” diye geçmektedir.

[3] Ayrıca bknz. Gallas, A. (2016). The Hall-Jessop Debate. The Thatcherite Offensive içinde, 11-25. Leiden, Brill.

[4] Jessop, B., Bonnett, K., Bromley, S. ve Ling, T. (1987). Popular capitalism, flexible accumulation and left strategy. New Left Review, 165(8).

[5] Poulantzas, N. (1978: 2000). State, Power, Socialism. Londra, Verso, s.207.

[6] Bruff, I. (2014). The rise of authoritarian neoliberalism. Rethinking Marxism, 26(1), 113-129.

[7] Bkz. Yalman, G. L. (2021, gelecek yayın). “Crisis of What? Crisis in or of Neoliberalism? A Brief Encounter with the Debate on the Authoritarian Turn”, E. Babacan vd. (der.) Regime Change in Turkey. Neoliberal Authoritarianism, Islamism and Hegemony içinde, Londra, Routledge.

[8] Lapavitsas, C. (2009). Financialised capitalism: Crisis and financial expropriation. Historical materialism17(2), 114-148; Lapavitsas, C. (2013). Profiting without producing: how finance exploits us all. Londra, Verso.

[9] Chesnais, F. (2016). Finance Capital Today, Leiden: Brill; Yalman, G. L., Marois, T. ve Güngen, A. R. (2019). “Introduction: Debating Financial Transformation in Turkey”, G. Yalman, T. Marois ve A.R. Güngen (der.) Political Economy of Financial Transformation in Turkey içinde, Londra, Routledge.

[10] Poulantzas, N. (1968: 1987). Political Power and Social Classes. Londra, Verso.

[11] Poulantzas, N. (1974). Internationalisation of capitalist relations and the Nation-State, Economy and Society, 3:2, 145-179.

[12] Jessop, B. (2001). Institutional re (turns) and the strategic–relational approach. Environment and planning A, 33 (7), 1213-1235.

[13] Karşılaştırın: Brenner, N., Peck, J. ve Theodore, N. (2010). Variegated neoliberalization: geographies, modalities, pathways. Global networks, 10(2), 182-222.

[14] Lapavitsas, C. (2013). Profiting without producing: how finance exploits us all. Londra, Verso.

[15] Amsden, A. H. (1992). Asia’s next giant: South Korea and late industrialization. Oxford, Oxford University Press on Demand.

[16] Mazzucato, M. (2020). The Covid-19 crisis is a chance to do capitalism differently. The guardian. https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/mar/18/the-covid-19-crisis-is-a-chance-to-do-capitalism-differently

[17] Rodrik, D. (2020). Putting Global Governance in its Place. The World Bank Research Observer, 35 :1-18.

[18] Gabor, D. (2020, Temmuz 2). The Wall Street Consensus. https://doi.org/10.31235/osf.io/wab8m

[19] Bkz.Yalman, G. L. (2021, gelecek yayın). Kapitalizmin Krizleri Üzerine Gözlemler. Praksis, 55.

[20] Yıldızoğlu, E. (2020). Yeni Faşizm. İstanbul, Cumhuriyet Kitapları

[21] Gamble, A. (1984). This Lady’s Not for Turning: Thatcherism Mark III, Marxism Today, Haziran


Neoliberalizm özel dizisi 

-Dizi sunuş metni 
-Neoliberalizm ve Devlet: Pınar Bedirhanoğlu ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso] 
-Neoliberalizm ve Emperyalizm: Intan Suwandi ile Söyleşi [Candaş Ayan & Ulaş Taştekin]
-Neoliberalizm ve Otoriterleşme: Galip Yalman ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]