/

Neoliberalizm ve Devlet: Pınar Bedirhanoğlu ile Söyleşi

Beş başlıktan oluşacak 'Neoliberalizm özel dizisi'nin ilk konuğu Pınar Bedirhanoğlu. Kapitalist devletten modern devlet biçimine; toplumun siyasal İslamcı dönüşümünden yolsuzluğa; finansallaşma ile dönüşen sınıf ilişkilerinden emeğin mücadelesine uzanan geniş bir düşünsel çerçevede kendisi ile ‘neoliberalizm ve devlet’i konuştuk. Üstünde çokça durulan ama bir türlü fikir birliğine varılamayan devlet-pazar-toplum üçgenine dair bu derin tartışmanın, birçok kafa karışıklığını gidereceğini umuyoruz.

Abraham Bosse'un 1651 tarihli Leviathan baskısı için yaptığı özgün tasarım. Görselde İncil'den (Iob 41: 24) Latince alıntı: "Yoktur hiçbir güç yeryüzünde, onunla kıyaslanacak"

Kasım 2020 tarihli bir konuşmasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin kaderinin ülkenin kaderi ile bütünleştiğini ifade ediyor. AKP’nin kaybetmesi durumunda “Türkiye’nin belirsizlik, istikrarsızlık, siyasi ve mali boyunduruk çukuruna yuvarlanacağı”nı vurgulayan Erdoğan, bu bütünleşme halini de dönemin şartlarının bir sonucu olarak sunuyor. Dönemin şartları düşünüldüğünde, gerçekten de AKP ve ülkenin geleceği arasında bir özdeşlik kurabilmek mümkün müdür?

Pınar Bedirhanoğlu: Erdoğan’ın söylemine bu gibi ifadelerin özellikle 2014’ten itibaren eklendiğini görüyoruz. Kendisi, bu yıldan itibaren neye karşılık geldiği belirsiz bir finans lobisi ve onun Türkiye’ye yönelik oyunları üzerinden açıklamalarda bulunmaya başladı. Bu söyleme, Batılı aktörlerin ülkeyi zayıflatmaya yönelik operasyonlarına karşı ülkenin birlik olması gerektiği vurgusu da eklendi. Bir taraftan bu gibi söylemler, Erdoğan’ın iktidarı elinde tutma çabasının bir ürünü. Öte yandan ise böyle bir dilin 2014 sonrasında kendisini göstermesi, ayrıca düşünülmeli. 2014 yılında yaşanan bu kırılmayı anlayabilmek için AKP’nin o zamana kadar Türkiye’de hayata geçirdiği finansallaşma dinamiklerini hızlıca hatırlamak yerinde olacaktır. Küresel ölçekte ABD, 2001’de dot.com krizine yanıt olarak uygulamaya başladığı parasal genişleme politikalarını, 2008 küresel kapitalist krizi sonrası daha da güçlendirerek sürdürdü. 2013 yılıyla beraber ABD Merkez Bankası FED’in ilk defa parasal genişlemeyi bir şekilde kontrol altına alma çabasına girdiğini görüyoruz. Bunun dünya piyasalarına etkisi, sıcak paranın 2013-2014’ten başlayarak gelişmiş kapitalist ülkelere dönme eğilimine girmesiydi. Elbette bu sürecin, Güney ülkeleri üzerinde yıpratıcı bir etkisi oldu. 2001-2013 döneminde çok fazla borçlanan ve ekonomilerini borçlanarak idare etme sarmalına hapsolan Türkiye gibi ülkeler, 2013 sonrası yaşanan parasal daralmadan doğrudan etkilendi. 2020 Mart’ından başlayarak dünyayı sarsan Covid-19 pandemisi sonrası FED tekrar parasal genişlemeye döndü fakat bu kez de pandemi koşullarındaki belirsizlikler, finans sermayeyi Güney ülkelerine yönelirken temkinli olmaya zorluyor.

Küresel piyasalardaki parasal genişlemenin, Türkiye’de 2001 sonrası dönemde sistematik olarak özel borçlanmayı tetiklediğine tanık olduk. 2001’den bu yana Türkiye’de sermaye kesimlerinin yanı sıra hanehalkları da hızla borçlanıyor, ya da daha doğru bir biçimde ifade etmek gerekirse, devlet eliyle borçlanmaları yönünde teşvik ediliyor. Aynı dönemde, genel borç oranı içindeki payı düşse bile devlet borçlanması da arttı. Bu arada bahsettiğimiz devletin, Kasım 2002’den beri AKP iktidarı tarafından yönetilen devlet olduğunu da hatırlayalım. Sonuç olarak, AKP iktidarı döneminde Türkiye’de devlet, sermaye kesimleri ve emekçiler -başka bir ifadeyle, genel olarak toplumsal ilişkiler- üzerindeki sermaye tahakkümü, borçlanma yoluyla giderek derinleşti. Erdoğan’ın AKP’nin Türkiye için bir kurtuluş savaşı verdiğini ima eden bu gibi söylemlerini, bu tahakkümün somut sonuçlarına karşı geliştirdiğini söyleyebiliriz.

En genel ifadesiyle sermaye tahakkümü, kapitalist piyasanın kendisini bir zorunluluk olarak toplumsal ilişkilerin bütünü üzerinde dayatmasıdır. Bu dayatma, devletin, sermayenin ve emeğin kendilerini piyasa ilişkileri dışında yeniden üretemez hâle gelmesiyle kendisini gösterir. Borçlanmanın toplumsal ilişkiler üzerinde yarattığı artan baskı düşünülürse, neoliberal finansallaşma süreçlerinin sermaye tahakkümünü küresel ölçekte daha da derinleştirdiği söylenebilir. Dolayısıyla finansallaşma yalnızca şirketlerin borçlarının artması, türev ya da seküritizasyon piyasalarıyla finans piyasalarının karmaşıklaşması gibi olgulara indirgenemez. Başka bir analiz düzeyinde, sermayenin toplumsal ilişkiler, emek ve devlet üzerindeki artan tahakkümünü ifade etmektedir.

Finansallaşma, emek üzerinden düşünüldüğünde, emeğin artık borçlanmadan yaşayamaz hale geldiği genelleşmiş ve derinleşmiş yeni bir piyasa disiplin mekanizmasına tabi olması anlamına gelmektedir. 1990’lara kadar emekçi kesimler belirli bir ücret karşılığı emek gücünü satıp, onunla yaşamaya çalışıyordu. Yani sermaye tahakkümü ya da kapitalist piyasa disiplini, iş bulma baskısı üzerinden deneyimleniyordu. 1990’lardan itibaren yaşanan finansallaşma ile birlikte ortaya çıkan sınıfsal disiplin ise borçlanma üzerinden şekillenmeye başladı. Kapitalist piyasanın emekçi kesimler üzerindeki şiddeti finansallaşma ile arttı. Batı kapitalizmi için belki daha nüanslı bir tartışma yapmak lazım ama Lapavitsas’ın çalışmasına atıfla yorumlarsak, alt sınıfların borçlandırılmasının yalnızca küresel Güney ülkeleri özelinde değil, dünya genelinde de yeni bir olgu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz.[1] Bu nedenle ben, finansallaşmayla birlikte sermaye tahakküm pratiklerinde genel bir tarihsel dönüşüm yaşandığını ileri sürüyorum. Günümüzde, belirli bir toplumsal bağlamda ya da bir devlet üzerindeki sermaye tahakkümü düşünülürken, finansallaşma artık mutlaka dikkate alınması gereken bir sınıfsal dinamiktir.

Dünya kapitalizminin finansallaşması, Türkiye devletinin kendisini yeniden üretmesinin koşullarını da değiştirmiştir. AKP, iktidarının ilk on iki senesi boyunca ülke ekonomisini finansallaşma üzerinden oldukça hızlı ve güçlü bir biçimde küresel kapitalizmle bütünleştirdi. Bu bütünleşmeyi, finansallaşmanın o dönemde sağladığı imkânlardan vazgeçmek istemediği için oldukça sakınmasız bir şekilde gerçekleştirdi. Bu politikanın sonucu, dünya piyasalarında paranın yönünün değişmesinden doğrudan etkilenen, herkesin borçlu ve borç çevrimine bağımlı olduğu bir ülke oldu. Erdoğan’ın “finans lobisi” karşıtı söylemi, bu konudaki sorumluluğunu gizlemeye yönelik. Öte yandan ülkeye para çekilmesi, tüm toplumsal kesimlerin yeniden üretimi için elzem olduğundan, bu söylem aynı zamanda iktidarla toplumun borçluluk üzerinden ortak bir zeminde buluştuğu yanılsaması yaratıyor ve muhtemelen borçlu kesimler nezdinde de karşılık buluyor. Ancak, AKP’nin krizinin neden Türkiye’nin krizi hâline geldiğini anlamak için bu analizi, siyasi bir analizle birleştirmemiz gerekiyor.

AKP’nin finansallaşmanın sağladığı maddi imkânlarla kendisine siyaseten bağladığı toplumsal kesimler, Türkiye modernleşmesinin büyük ölçüde dışında kalmış ve AKP iktidarlarına kadar çeşitli siyasi-kültürel stratejilerle pasifize edilmiş kesimler. AKP, kendi İslamcı kaygılarıyla bu kesimleri belki de başka hiçbir muhafazakâr partinin cesaret edemeyeceği bir cüretle siyasileştirdi; talepleri olan, aktif bir kesime, bir diğer deyişle, “tehlikeli sınıflara” dönüştürdü.

Yaşanan krizin finansallaşma süreçlerinin sonucu olduğunu söylemekle birlikte, AKP’nin rolünü özellikle vurguluyorsunuz. Bunun nedenlerini açıklayabilir misiniz?

Pınar Bedirhanoğlu: 2000’li yıllarda dünya piyasalarına damgasını vuran parasal bolluk ortamında, Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmine finansallaşma üzerinden eklemlendiğini söylemiştim. 2002 yılında başlayıp 2013-2014’e kadar devam eden süreçte AKP, hem AB’den alınan fonlar hem küresel piyasaların sunduğu geniş parasal imkânlarla Türkiye kapitalizminin neoliberal dönüşümünü hızlandıran bir dizi politikayı görece rahat bir zeminde uygulama şansı yakaladı. Başka bir ifadeyle AKP, Türkiye’de iktidarını sağlamlaştırdığı bu yıllarda olağanüstü genişleyen uluslararası kredi imkânlarından sonuna kadar faydalandı. Bu, daha önceki hükümetlerin yapamadığı bir şeydi. Örneğin, 2003 yılında onaylanan İş Kanunu ile emek piyasalarının esnekleşmesine yasal zemin hazırladı; büyük ölçekli ve kârlı devlet işletmelerini özelleştirdi. Tarımda yaşanan neoliberal dönüşüm ve toprağın ticarileşmesi de bu dönemin ürünüdür. Tarımsal dönüşümün peşi sıra büyük bir kır nüfusu kentlere aktı ve bu süreç iktisadi olarak bu bol para ve kredi ortamında idare edildi.

Parasal genişlemenin AKP’ye sunduğu önemli bir imkân, alt sınıfların yaşam kalitesinde deneyimlenen artıştı. Bu noktada, Avrupa içi tartışmalarda oldukça belirleyici olan sıkı para politikalarının, Türkiye’de o derece sert uygulanmadığına dikkat çekmek gerekiyor. Aksine, 2000’li yıllar özellikle alt sınıflar için genel bir zenginleşme dönemi olarak deneyimlendi. Bunu tabii ki, AKP eliyle devreye sokulan yeniden dağıtım mekanizmaları ile birlikte de düşünmek gerekiyor. Ama sonuç olarak, alt sınıflar 2000’li yıllarda AKP sayesinde “gün yüzü gördü”. Tabii ki bu dönem, emekçi sınıfların o güne kadar iş güvencesi ile istihdam edilmiş, devletin sunduğu sağlık hizmetlerinden faydalanabilmiş ve emeklilik planları yapabilen görece daha iyi kazanan kesimleri için hak kayıpları dönemiydi. Ancak güvenceli çalışmayı o zamana kadar hayal bile edememiş, belki de hastanenin kapısından dahi girememiş olanlar için, borçlanma üzerinden de olsa yaşanan, bir “gün görmeydi”. AKP’nin neoliberal iktidarının on sekizinci yılında, hâlâ alt sınıfların oylarının büyük kısmını alabiliyor olmasının maddi zemininin bu şekilde kurulduğu söylenebilir.

2002-2013 arasındaki dönemde AKP, bu maddi zemini güçlü bir siyasi-ideolojik söylemle birleştirerek iktidarını güçlendirdi. Ben, siyasi bir parti olarak bu süreçteki temel itici gücünün neoliberalizm değil, İslamcılık olduğunu düşünüyorum. AKP’nin bilinçli ve tanımlı olarak uyguladığı siyasal gündem, bence İslamcılık üzerinden şekilleniyor. Neoliberalizm ve özellikle finansallaşma, bu gündemi uygulayabilmek için AKP kadrolarına çok büyük olanaklar verdi. Toplumun siyasal İslamcı dönüşümü, borçlanma yoluyla sağlanan refah artışı ortamında yürütüldü. Evet, başta Erdoğan olmak üzere AKP kadrolarının önde gelenlerinin tüccar bir zihniyete sahip olduğu da doğru, ama bunun bu kadrolara kendiliğinden bir neoliberallik kazandırdığını düşünmüyorum. AKP kadroları için neoliberalizm, bence amaca ulaşmak adına sorunsuzca benimsenen bir araçtı. Ancak başta finansallaşma olmak üzere neoliberal politikalar uygulanmaya kondukça, devletin ve toplumun bütünü giderek daralan bir cendere içine alındı. Böylece AKP’nin olduğu kadar Türkiye kapitalizminin de bugünkü krizinin koşulları hazırlandı.

Kısaca açmak gerekirse AKP’nin “Kemalist merkeze” karşı “çevre” olarak kodladığı alt sınıflar, bir yandan tüketim kanallarının borçlanma yoluyla genişletilmesiyle piyasaya, diğer yandan da bu merkez-çevre söylemiyle AKP siyasetine entegre edildi ve AKP’nin sadık oy tabanına dönüştü. Bu kesimlerin gözlerinden baktığımızda, 2000’li yıllarda karşı karşıya kaldıkları pek çok badireden -ki bu badireler borçluluk hâlinin zaten olmazsa olmazı- AKP tarafından kurtarıldılar. AKP’nin uzun soluklu iktidar döneminde kurulan bu “kurtarıcılık” mitinin sarsılması bence çok kolay değil. Ancak, finansal piyasalarda bir tür hesaplaşma dönemine girilmesi nedeniyle yaşanabilecek yeni badirelerde bu kurtarıcılık mitinin kolayca yeniden üretilmesi mümkün olmayacak. Zira sermaye bugün ülkeye gelmek için yüksek getiri, dolayısıyla yüksek faiz istiyor. Bu talep, doğrudan alt sınıfların borç çevrim koşullarını zorlaştırarak, bugüne kadar kurulan saadet zincirinin sonuna gelindiğini işaret ediyor. Dolayısıyla finansallaşma sürecinde sermayenin kâr talepleriyle AKP’nin siyasi kaygılarının çatıştığı bir döneme girildi.

Bu çatışma, neden Türkiye için de bir kriz anlamına geliyor? Bunu yanıtlamak için AKP’nin finansallaşma yoluyla Türkiye kapitalizminin tarihsel sınıfsal dengelerinde yarattığı değişime vurgu yapmak gerek. AKP’nin finansallaşmanın sağladığı maddi imkânlarla kendisine siyaseten bağladığı toplumsal kesimler, Türkiye modernleşmesinin büyük ölçüde dışında kalmış ve AKP iktidarlarına kadar çeşitli siyasi-kültürel stratejilerle pasifize edilmiş kesimler. AKP, kendi İslamcı kaygılarıyla bu kesimleri belki de başka hiçbir muhafazakâr partinin cesaret edemeyeceği bir cüretle siyasileştirdi; talepleri olan, aktif bir kesime, bir diğer deyişle, “tehlikeli sınıflara” dönüştürdü. Bu kesimlerin taleplerinin giderek karşılanamaz hâle geldiği, dolayısıyla yaşam koşullarında ciddi gerilemelerin öngörüldüğü günümüz piyasa koşullarında AKP eliyle canlandırılmış bu “tehlikeli sınıfların” nasıl kontrol edileceği konusu, artık sadece AKP’nin sorunu olmaktan çıkmış gibi görünüyor. İşin ilginç yanı, bugüne kadar korumayı başardığı “kurtarıcı mitiyle” AKP, hâlâ bu kesimlerin toplumsal tepkilerini idare edebilme gücüne sahip yegâne siyasi güç gibi de görünüyor. Dolayısıyla AKP, bugün sadece kendi krizini Türkiye kapitalizminin krizine dönüştürmüş değil; aynı zamanda Türkiye’nin yerleşik düzenini de kendisine mahkûm etmiş durumda.

Öte yandan, 2014 sonrasının İslamcılık ile açıklanabilmesi çok yerinde olmayacaktır. İçinden geçtiğimiz süreç, tam bir kriz hâli. Bu krizin içinde AKP, her türlü stratejiyi deneyerek iktidarda kalmaya çalışıyor. Tam da bu refleksin kendisi, karşı karşıya olduğumuz partinin aslında sıradan bir düzen partisi olmadığını gösteriyor. Böyle yaptığı ölçüde de, örneğin 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında olması gerektiği gibi bir koalisyon ya da yeni bir partinin iktidarı gibi siyasi değişimlerle parlamenter sistemin sıradan siyasi çevrimlerinin işlemesi mümkün olmuyor ve siyasi kriz derinleşiyor. Türkiye’de iktisadi krizlerin kendilerini gösterme biçimi, bugün genellikle döviz krizi şeklinde oluyor. Buna ek olarak bir de borçluluk krizi yaşanıyor. Bu da demek oluyor ki tanık olduğumuz kriz, aynı zamanda sınıfsal bir kriz. Hepsini bir araya getirdiğimde ben, finansallaşmanın kapitalist üretim ilişkilerinde yarattığı tarihsel kırılmalar sonucu ortaya çıkmış siyasi bir krizin içinden geçtiğimizi düşünüyorum. İktidarın krizi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine (CHS) geçiş ile aşmaya çalışması, krizi aynı zamanda bir devlet krizine dönüştürdü. Dolayısıyla AKP’nin krizi, her açıdan Türkiye’nin krizine dönüştü.

Ancak unutmayalım ki kapitalizm, küresel ölçekte de krizde. Bugün, önceki büyük kriz dönemleriyle karşılaştırdığımızda, ABD hegemonyası en kırılgan dönemlerinden birini yaşıyor. ABD’nin hem bu denli güçlü hem de bu denli güçsüz olduğu böylesi bir dönemle daha önce karşı karşıya kalmadığımızı düşünüyorum. Bu kriz, bir açıdan kapitalizmin doğasının bir ürünü ve bunun bir nedeni de dünya kapitalizminin çok güçlü bir biçimde finansallaşmış olması. Aslına bakarsanız, bugün büyük sermaye grupların hepsinin operasyonları finansallaşmış durumda ve finans piyasalarının öngörülebilir sarsıntılar yaşaması, bu gruplar için çok önemli. Bu ortamda ABD, ucu bucağı olmayan, kendisini her gün katlayarak büyüten ve giderek karmaşıklaşan finansal piyasaları yönlendirebilen yegâne politik güç olarak önümüze çıkıyor. Öte yandan aslında bizzat ABD’nin de ön ayak olduğu bir süreç olan finansallaşma, ABD’nin hegemonik gücünü de yeniden tanımlamış durumda. Bu karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde, FED’in bir açıklaması ile küresel piyasalar bir anda yeni bir yön kazanabiliyor. COVID-19 pandemisinin bu süreci nasıl etkileyeceğini izleyip göreceğiz. Sonuç olarak bu tür bir hegemonik krizin gölgesinde Türkiye’ye dönüp baktığımızda, modern burjuva siyaset pratiklerinin kapitalist üretim ilişkilerinin krizlerini idare edebilmesinin sınırlarına geldiğini gözlemliyoruz. Bu sınırlar, ne ölçüde Türkiye özelinde deneyimlenen ve AKP’nin İslamcı tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış gelişmelerin ürünü, ne ölçüde küresel bir gerilim olarak modern devlet biçiminin finansallaşmış kapitalizmin çelişkilerini idare etmekteki yetersizliğine işaret ediyor? Bu soruları yanıtlamak için zamana ihtiyacımız var.

“Modern devlet biçimi” kavramı ile ne kastediyorsunuz? Devlet kuramı içerisinden konuşursak bu kavram, ağırlıklı olarak liberal ontolojinin sınırlarına sıkışmış bir analizden ötesini sunabilir mi? Üstelik “modern devlet biçimi” kavramı üzerine düşünmek, bugün devlet üzerine verilecek mücadelelerde ne gibi bir stratejik önem taşır?

Pınar Bedirhanoğlu: Modern devlet biçiminden kastım kendisini sınıf-tarafsız bir kurumsallık içinde yeniden üreten, halk egemenliği iddiasını periyodik genel seçimlerle gerçekleştirmeye çalışan, parlamenter devlet biçimi. Avrupa feodal monarşilerinin kapitalizme geçiş süreci içindeki karmaşık ve çok katmanlı sınıfsal ve devletlerarası mücadeleler içindeki dönüşümüyle tarihsel olarak ortaya çıkan bu devlet biçimini Marksistlerin çok tartıştığını düşünmüyorum. Bunun bir istisnası, Heide Gerstenberger’in 2007 tarihli Impersonal Power: History and Theory of the Bourgeois State başlıklı kitabı.[2] Gerstenberger bu kitabında, modern burjuva devlet kavramını Marksist devlet kuramı çerçevesinde yeniden düşünmese de, modern burjuva devlet biçiminin tarihsel gelişimini ayrıntılı bir biçimde analiz ederek, bu devlet biçiminin kapitalizmin gelişimi içinde bir zorunluluk olmadığını anlamamıza yardımcı oluyor. Başka bir ifadeyle kapitalizm ve modern burjuva devlet biçimi olmazsa olmaz ikili değiller. Marksist devlet çalışmalarında kapitalist devlet ile modern burjuva devlet kavramları birbirleriyle genellikle aynı anlamda kullanılıyor. Oysa modern devlet biçimi, örneğin kapitalizmin İngiltere’deki gelişimi sırasında ortaya çıkan, hukukun üstünlüğünü kutsayan, ancak hukuk önünde genel eşitlik iddiasının yakınından bile geçmeyen anayasalcı monarşi üzerinden belirlenmiş olsaydı; çok spekülatif olacak ama, muhtemelen bugün feodal kurumların bir kısmının korunduğu ya da revize edildiği bir kapitalist devlet biçiminden bahsediyor olurduk.

Fakat bugünün evrenselleşmiş kapitalist devlet biçimi, Avrupa kapitalizminin uzun dönemli gelişimi içinde şekillenmiş olan, hukuk önünde eşit kabul edilen yurttaşların, seçimle yönetime katıldıklarının öngörüldüğü devlet modelidir. Marksistler haklı olarak, kendisini bu şekilde sınıf-tarafsız bir görünüm içinde yeniden üreten kapitalist devletin sınıfsal, yani sermaye yanlısı içeriğini açığa çıkarmayı politik bir amaç olarak belirleyip; devlet ve sermayenin hangi dolayımlarla birbirine bağlandığını anlamaya çalışmışlardır. Bence bu çok önemli politik çabanın temel eksikliği, modern burjuva devlet çözümlemesinin Weberci kuramlara bırakılmış olması ve modern burjuva devletin sınıfsal tarihselliği içinde kavranmaya çalışılmamasıdır.

Oysa “modern burjuva” denilen devlet biçimi, tek başına burjuvazinin üretmiş olduğu bir devlet biçimi değildir. Aksine tarihsel olarak baktığımızda modern burjuva devlet, 19. yüzyılın o dizginlenemez toplumsal mücadelelerine zorunlu bir burjuva sınıfsal yanıttır ve o mücadelelerin de damgasını taşır. İlk kez Fransız Devrimi ile ete kemiğe bürünen bu devlet biçimi, çok özgül bir tarihsel sürecin ürünü. Fransız devrimi sonrası Avrupa’da korunmaya çalışılan 1815 Viyana düzeninin temel eriminin, Avrupa’da devrim sonrası ortaya çıkan siyasi ve sınıfsal tepkileri kontrol altına almak olduğunu unutmayalım. Bu süreç, devrimin tetiklediği, henüz piyasa disipliniyle ehlileşmemiş, düzen-karşıtı taleplerle her fırsatta sokaklara dökülen alt sınıfların yıkıcı öfkesine yanıt olarak şekilleniyor. O dönemin hâkim sınıflarını açıkça tehdit eden, dehşetli bir yıkıcılıktan bahsediyoruz. Modern devlet biçimi, bu öfkeli kitlelerin kendilerini mülksüzleştirmeye çalışan sermayeye karşı ölümüne mücadele ettiği bir tarihsel dönemde kurulmuş. Fransız Devrimi’nin ürettiği bu devlet biçimi, kapitalizmin bir gereği değil; tarihin akışında, mücadeleler içinde arızi olarak şekillenen bir devlet biçimi. Yoksa egemen sınıflar, tahakküm altına aldıkları sınıflara neden kendiliklerinden kanun önünde dahi olsa eşitlik sunsunlar ki?

Modern burjuva devlet biçiminin tarihsel gelişiminin izini, Fransız Devrimi’nin Jakoben döneminden bugüne kadar sürüyoruz. Farklı toplumsal koşullar içinde kendisini yeniden üreterek bugüne uzanan bütün bu tarihsel gelişimi, sizin de takdir edeceğiniz üzere burada hakkıyla tartışmak güç olacaktır. Yine de şunu özellikle vurgulamak gerekir: Bu süreç, deneme yanılmalarla ve sınıfsal olduğu kadar devletlerarası mücadelelerle de belirlenen uzun bir süreçtir. Bu tartışmada asıl önemli olan iki nokta gözden kaçırılmamalı. Birincisi, modern burjuva devletin 18. ve 19. yüzyıl Avrupası’na damgasını vuran güçlü toplumsal mücadelelere de yanıt olarak ortaya çıkması. İkincisi ise sömürgeciliğin sona erdiği 1945 sonrası dönemde siyasi bağımsızlığını kazanan eski sömürge halklar tarafından da model olarak benimsenerek evrenselleşmesi. Bu tarihsel okuma bize, modern devlet biçiminin burjuvazi kadar emekçi kitlelerin ve sömürülen halkların mücadeleleriyle de kurulduğunu söylüyor. Evet, bu biçim aynı zamanda bu mücadelelerin soğurulmasında da etkili olagelen, milliyetçilikle iç içe geçmiş bir biçim. Ama modern burjuva devletin, sınıf-tarafsız görüntüsü ile sınıfsal içeriği arasındaki gerilimin özgürleştirici toplumsal mücadeleler için açtığı kritik alan, bugün kolayca gözden çıkarılacak bir alan değil diye düşünüyorum.

Bence bunu özellikle bugün hatırlamak, dünyanın pek çok ülkesinde gözlemlenen otoriterleşme süreçleri bizzat bu devlet biçimiyle özdeşleşen siyasi kurumları hedef almışken çok önemli. Bu otoriterleşme süreçleri, 1980’lerden bu yana neoliberalizmin, devleti sermaye yanlısı bir şekilde dönüştürmesinin bir sonucu. Ancak, bu uzun sürecin sonunda bugün gündeme gelen modern parlamenter devlet pratiklerine yönelik saldırıların, emeğin sermaye karşısında tarihsel olarak olağanüstü zayıfladığı bir dönemde yapılıyor olması üzerine ayrıca düşünmek gerekiyor. Türkiye’de CHS’yle belirginleşen bu dönüştürücü eğilimlerin sadece Türkiye’ye özgü yanları olsa da, Türkiye’yle sınırlı olmadığını düşünüyorum. Marksistlerin yıllardır temel eleştiri nesnesi olan modern burjuva devletin temel kurumları, bugün dünyanın pek çok ülkesinde eş zamanlı olarak tahrip ediliyor. Emeğin, bırakın modern burjuva devlete kazılı sınıfsal çelişkileri radikalleştirmeyi, modern devlet biçimiyle garanti altına alınan tarihsel kazanımlarını koruyacak gücünün de pek kalmadığı bir dönemde, bu tahribattan emek yanlısı yeni bir devlet biçiminin gelişmesi olasılığı oldukça zor görünüyor. Devletin biçimi tarihsel olarak sınıf mücadeleleriyle belirleniyorsa, bugünün mücadelelerinin belirleyeceği biçimin emekten ziyade sermayenin damgasını taşıması olasılığı daha yüksek. Sonuç olarak, modern burjuva devleti bu tür bir tarihsel değişim içinde düşünmek, bundan sonra devlet üzerine verilecek mücadelelerde emek yanlısı stratejiler çizebilmemize yardımcı olabilir.

Kapitalist devletin sınıf mücadeleleriyle tarihsel olarak belirlenen modern burjuva biçimi, yine sınıf mücadeleleriyle değiştirilip, dönüştürülebilir; bu biçimin içindeki demokratik imkânlar radikalleştirilebilir ya da bu biçimin taşıdığı demokratiklik iddiası toptan terk edilebilir. Bu durum bizlere, devlet nezdinden kazanılan mevzilerin kolayca heba edilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Kapitalist devletin modern burjuva parlamenter biçimini, liberal ya da otoriter versiyonlarıyla verili kabul edenlere de bir uyarıda bulunuyor.

Peki sınıf tarafsızlığını kurumsal formuna kazımış ve evrenselleşmiş bir devlet biçimi olarak tanımladığınız modern devletin bu karakteri nasıl değişiyor? Sınıf-tarafsız görünümüyle öne çıkan modern devlet biçimi, bugün kapitalizmin geldiği noktada tehdit altında diyebilir miyiz?

Pınar Bedirhanoğlu: Öncelikle devletin sınıf tarafsız biçimi ile kapitalist üretim ilişkileri içinde bu biçimi de zorlayarak değişen, dönüşen ve farklı ülkelerde farklı şekillerde deneyimlenen sınıfsal mücadeleler, farklı soyutlama düzeylerinde incelenmeli. Kapitalist devleti, kapitalizmin gelişimi içinde ortaya çıkan siyasal ve iktisadi alan ayrımında şekillenen, kendisini kapitalist ilişkiler içerisinde üreten devlet olarak tanımlayabiliriz. Simon Clarke’ın yaptığı bu kapitalist devlet tanımı, aslında bu haliyle devletin kurumsal içeriği ya da sınıf tarafsızlığı üzerine bir şey söylemiyor.[3] Bu tanım çerçevesinde kapitalist devlet, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde -yani kendisini bu ilişkilerin bütün çelişkileri içinde- yeniden üreten bir toplumsal ilişki olarak ortaya çıkıyor. Kapitalist devletin, tarihsel olarak sınıf mücadeleleri içinde aldığı farklı biçimler ise onun farklı kurumsallıklar içinde yeniden üretilmesini beraberinde getiriyor. Kapitalist devletin farklı ülkelerin tarihsel ve sınıfsal dinamikleri içinde aldığı farklı siyasi biçimler, Marksist devlet tartışmalarında zaten analiz ediliyor. Modern burjuva devlet ise benim bu tartışmalara dahil edilmesini önerdiğim uzun dönemli bir başka tarihsel sınıfsal biçim. Devletin farklı ülkelerde gelişen farklı siyasi biçimlerini, kapitalist devletin bu uzun dönemli ve genelleşmiş tarihsel biçiminin çizdiği siyasi sınırlar içinde ele almak gerektiğini düşünüyorum.

Sınıfsal mücadelelerle belirlenmiş bir kurumsallık olarak modern burjuva devletin Türkiye’deki seyrini, hukuk alanındaki değişimler üzerinden daha iyi anlayabiliriz. Örneğin bugün sık sık, hukuk alanında yaşananların açık işkencelerle, idamlarla hatırlanan 12 Eylül Türkiyesi’nin zorluklarını bile geride bıraktığı vurgulanıyor. Bununla kastedilen, modern burjuva devletin sınıf-tarafsızlık iddiasıyla kurulan kurumsallığı içinde 12 Eylül koşullarının açık işkencelerine rağmen, mahkemelerden adil bir kararın çıkabilme olasılığının olması. Hukukun özelleştiği bugünün Türkiyesi’nde giderek daha hızla kaybedilenin bu olasılık olduğunu söyleyebiliriz. Buna karşı ileri sürülen, hukukun üstünlüğünün asıl sermaye için bir gereklilik olduğu savı da bugün giderek anlamını yitiriyor. Özellikle küresel sermayeyi doğrudan ilgilendiren sorunların çoğu, çoktan uluslararası mahkemeler tarafından çözülür hâle geldi. Hâl böyleyken, Türkiye’de tekil bireyler için hukuk önünde eşitliğin açık açık ortadan kalktığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun hukukileşemeyeceğini düşündüğümüz için de, bunun geçici bir dönem olduğuna inanmak istiyoruz.

Devletin modern burjuva tarihsel biçimi bağlamında kazandığı kamusallığı, hukuk alanındaki yansımaları da dahil olmak üzere, 1980’lerden bu yana çok ciddi bir biçimde değişmeye, dönüşmeye başladı. Bugüne kadar çok tartışılan özelleştirmeler ya da kamu-özel ortaklıklarının ötesinde bir değişimden bahsediyorum. Örneğin, bugün bütün dünyada devletlerin güvenlik aygıtları hızla özelleştiriliyor. Bu dinamik yalnızca güvenlik alanının sermaye birikimine açılmasını ifade etmiyor; daha da ötesinde kapitalist üretim ilişkilerinin güvenli yeniden üretimine, sermaye kesimlerinin artık doğrudan dahil olmaya başladığını görüyoruz. Bu konu, modern burjuva devlet üzerine birlikte düşündüğümüz Funda Hülagü ve Çağlar Dölek’in çalışmalarında kapsamlı şekilde ele alındı.[4] Günümüzde polis ve yerel güç sahipleri arasında, birbirleriyle her zaman olduğundan çok daha yakın, devletin kamusal örgütlenmesini açıkça es geçen ilişkiler kuruluyor. Devletlerin güvenlik yapılanmaları bu çerçevede dünya ölçeğinde eş zamanlı olarak dönüşüyor.

Sorunuza doğrudan bir yanıt vermek gerekirse güvenlik ya da hukuk gibi alanlarda devletin kamusal kurumsallığı içinde şekillenen sınıf-tarafsız görünümü, yüzyılların ürünü. Dahası bu biçim bu süre içinde kendi siyasetini de yarattı. Dolayısıyla bu biçimin bugünden yarına kolayca ortadan kalkması beklenemez. Funda ve Çağlar’la yaptığımız çalışmalarda, günümüzün sınıf mücadelelerinin devletin modern burjuva biçimi üzerinde yoğunlaşan boyutlarına odaklanıp, bu mücadeleler içinde ortaya çıkan sınıfsal gerilim ve çelişkilere dikkat çekiyoruz.[5] Ben, ayrıca kapitalist devletin sınıf-tarafsız görünüme sahip modern burjuva biçiminin tarihsel olduğunu ve bunlar arasında zorunlu bir örtüşme olmadığını vurgulayarak, Marksist devlet kuramlarındaki bir kör noktaya dikkat çekmeye çalışıyorum.

Kapitalist ilişkiler içerisinde oluşan farklı güç odakları arasındaki ittifaklar ile kapitalizme karşı ortaya çıkan toplumsal mücadelelerin devlete yansımalarının, devletin sınıfsallığını gizlemeye yaradığını söyleyebilir miyiz?

Pınar Bedirhanoğlu: Evet, bir taraftan bu doğru. Farklı güç ittifaklarının, hatta emeğin devlet üzerinden verdiği mücadeleler, modern burjuva devletin sınıf-tarafsız görünümünü yeniden üretmeye yarıyor. Ancak, aynı mücadeleler aynı zamanda bu yeniden üretimin koşullarını da zorlayabilir. Sonuçta kapitalist devletin sınıf mücadeleleriyle tarihsel olarak belirlenen modern burjuva biçimi, yine sınıf mücadeleleriyle değiştirilip, dönüştürülebilir; bu biçimin içindeki demokratik imkânlar radikalleştirilebilir ya da bu biçimin taşıdığı demokratiklik iddiası toptan terk edilebilir. Bu durum bizlere, devlet nezdinden kazanılan mevzilerin kolayca heba edilmemesi gerektiğini hatırlatıyor. Kapitalist devletin modern burjuva parlamenter biçimini, liberal ya da otoriter versiyonlarıyla verili kabul edenlere de bir uyarıda bulunuyor.

Burada haklı olarak şu soru sorulabilir: Çeşitli imkânlar içerse de, kapitalist devletin sınıfsallığını bugüne kadar başarıyla gizleyen modern burjuva devlet biçiminin demokratiklik iddiasıyla beraber ortadan kalkması, özgürleştirici toplumsal mücadeleler için daha çok alan açmaz mı? Bu sorunun yanıtını bilmiyorum ama yanıtını birlikte aramamız gereken bu soru üzerine düşünürken, dikkate almamız gereken önemli bir noktaya dikkat çekeyim: Kapitalizm, sınıfsal eşitsizliklerle yazılan insanlık tarihi içerisinde oldukça kısa bir döneme işaret ediyor. Kapitalizm öncesinde, bütün sınıfsal karşıtlıkların yüz yüze ve olanca sertliğiyle deneyimlendiği, sömürünün öznesinin bilindiği, şiddetin apaçık olduğu bir toplumsal düzen mevcuttu. 18. yüzyıla kadar bu karşıtlıklar, genelleşmiş bir eşitlik talebine evrilmedi. Dolayısıyla, eşitsizliklerin açığa çıkmasının iyi sonuçlar doğuracağının, derinleşen eşitsizliklerin yarattığı krizlerden özgürleştirici bir mücadelenin yükselip, ardından daha eşitlikçi bir sistem kurulacağının bir teminatı yok. Buna karşın, 18. yüzyıl öncesinde çıplak sınıfsal eşitsizliklerin açık şiddet ve dini baskılarla nasıl idare edilebileceğinin somut tarihsel örnekleri mevcut.

Yine bir başka hatırlatma da şöyle yapılabilir: Kapitalizmin kendi kısa tarihi içinde, geleneksel sömürgeciliğin sona ermesiyle, modern burjuva devlet biçiminin ulus-devlet formu içinde evrenselleşmesi de çok yeni. Ben, özellikle Hayek ya da Buchanan gibi neoliberal ideologların, bu biçimin bir uzantısı olan demokrasi karşısında duydukları huzursuzluğu iyi anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Tarihsel sınıfsal bağlam içinde düşünüldüğünde Hayek’in çoğunluğun tiranlığından duyduğu endişeler,[6] Buchanan’ın demokrasinin sağlam bir anayasa olmadan bireysel özgürlükleri korumak yerine tehdit edeceğine ilişkin uyarıları -ve tabii, bu anayasaları kimin yapacağına ilişkin manidar sessizliği-,[7] neoliberallerin tek derdinin 1945 sonrasının refah devleti olmadığını gösteriyor. Bonefeld’in hatırlattığı Alman Ordoliberalizminin otoriter liberal devlet özlemi bu bağlamda yeniden düşünülmeli.[8]

Aslında Hayek, Buchanan ve Alman Ordoliberallerinin bu kaygılarına, neoliberal döneme damgasını vuran finansallaşma süreçleriyle etkili bir sermaye-yanlısı çözüm bulunmuş gibi duruyor. Bugün dünyada, devletlerin sermayenin özgürlüğü olarak okunabilecek “bireysel özgürlükleri” tehdit etmesinin önüne geçen en temel sınıfsal dinamiklerden biri finansallaşmadır. Finansallaşma, devletleri hangi özgürlüklere kesinlikle dokunulmaması gerektiği, hangi özgürlüklerin ise ihmal edilebileceği ve hatta ihlallerinin tercih edilebileceği üzerine kendi diliyle uyararak, değişen koşullar içinde ortaya çıkacak krizleri yönetebilecek yaratıcı çözümler aramaya itiyor. Sermayenin aslında her zaman özlediği ‘otoriter liberal devlet’ arayışının, neoliberal finansallaşma sayesinde yeni bir evreye girdiği söylenebilir. Böyle bir devletin kurumsallığının nasıl olacağına ilişkin siyasi denemeler, bugün dünyanın pek çok ülkesinde finansallaşma süreçlerinin küresel nitelikli ortak baskısı altında belirlenen koşullarda yapılıyor. Buchanan’ın ısrarla talep ettiği sağlam anayasaya, sermaye açısından artık ihtiyaç kalmadığını söylemek bence abartı olmaz.

Finansallaşmaya devletin kapitalist sınırlarını çizmekte bu kadar başat bir rol atfettiğinizde, farklı sermaye kesimleriyle devletin ilişkisini nasıl tartışıyorsunuz?

Pınar Bedirhanoğlu: Farklı sermaye kesimlerinin devletle ilişkilerini, küresel nitelikli sermaye birikim sürecinin tarihsel özgüllükleri içinde ve tabii ki bahsettiğimiz devletin bu sürecin içinde kendisini nasıl yeniden ürettiğini dikkate alarak yapmamız gerek. Simon Clarke, bu ilişkileri siyasi sınıf ilişkileri olarak tanımlıyor ve bunlara devletin siyasi biçimini belirlemede kritik rol atfediyor.[9] Ancak daha önce de söylediğim gibi, devletin kapitalist biçiminin bu ilişkilerle değil, devletle küresel sermaye birikim süreci arasındaki temel dolayımlardan biri olan para dolayımıyla belirlendiğini söylüyor.

Bu formülasyonu, Türkiye’de AKP-sermaye ilişkilerini anlamak açısından oldukça ufuk açıcı buluyorum. Başından beri AKP’nin İstanbul merkezli büyük ve uluslararasılaşmış sermaye ile siyaseten gerilen ilişkileri karşısında, tartışmanın AKP ile küçük ve orta ölçekli “Anadolu” sermayesi arasındaki ilişkiye kaydırılmasını ve AKP’nin bir sermaye partisi olduğunun bu ilişkiler üzerinden gösterilmeye çalışılmasını çok sorunlu buldum. AKP’nin bu ikinci grup sermaye kesimiyle ilişkisini, devletin başat olduğu karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi olarak tanımlamaktan çekinmiyorum. Bu sermaye kesimleri sert küresel rekabet içinde ayakta kalmak için AKP iktidarının desteğine ihtiyaç duyuyor ve bu desteği verdiği ölçüde de AKP iktidarını siyaseten destekliyorlar. Buna karşılık, AKP açısından bu ilişki siyaseten bir öneme sahip. Bu işletmeler, Türkiye emekçi nüfusunun yüzde 70’inden fazlasını istihdam ediyor ve AKP’nin erimeyen seçmen tabanını kontrol ediyor. Bu ilişki, AKP’nin ne bir sermaye, ne de bir emekçi partisi olduğunu bize kanıtlıyor. Temel olarak, AKP iktidarının finansallaşma ile çizilen kapitalist sınırları içinde, sınıfsal çelişkilerini ne tarz siyasi stratejilerle idare ettiğini anlatıyor -ki bu da hem AKP’nin hem de bu sermaye kesiminin muhafazakâr niteliği nedeniyle, muhafazakâr stratejiler anlamına geliyor. AKP, finansallaşmış Türkiye kapitalizminin süreklileşen krizlerini İslamcı muhafazakâr ve baskıcı siyasi stratejilerle idare etmeye, böylece iktidarda kalmaya çalışıyor.

Bence, Türkiye’de devletin neoliberal dönüşümü sürecinin siyaseten en çarpıcı yanlarından biri, bu sürecin son on sekiz yılını yöneten ve İslamcı niteliğini sık sık Batı karşıtı bir söylemle birleştiren AKP’nin, devletin Batı’ya olan bağımlılığını devlet üzerindeki finansal tahakkümün artmasına paralel olarak eskisine göre daha da derinleştirmiş olması. AKP, muhtemelen ve ironik olarak, Türkiye tarihinde ülkeyi Batı’ya en fazla mahkûm eden iktidar olarak geçecek. Bu bize, siyaseten kurulan hayallerin sınırlarının günümüzde nasıl katı bir şekilde finansallaşmış olduğunu gösteriyor.

AKP’nin büyük demokratik atılımlar yaptığı söylenen ilk döneminde de son derece yolsuz bir iktidar görüyoruz. Fakat bu dönemde hiç kimse, AKP’yi yolsuzluklarıyla tartışmıyor. Bunların hepsini birlikte düşündüğümüzde, yolsuzluğun Türkiye merkez siyasetinde tekrar bir gündem maddesi olmaya başlamasını, belki de “AKP’siz ama hâlâ neoliberal” bir siyaset arayışı olarak yorumlamalıyız.

Finansallaşma süreçlerinde itici rol üstlenen Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi Batı ile özdeşleştirilen uluslararası finansal kurumlar, her fırsatta ‘şeffaflık’ ve ‘hesap verilebilirlik’ ilkelerini öne çıkararak, yolsuzluk konusunu gündeme taşıyorlar. Yolsuzluk, ülkelerin kendi iç tartışmalarında da temel bir siyasi eleştiri konusu. Bu tür yolsuzluk eleştirilerinin, devletin kamusal kurumsallığının dönüşümü sürecine ne tür etkileri olabilir?

Pınar Bedirhanoğlu: Devletin kamusal niteliğinin dönüşümünün, genel olarak kamusal gücün özel çıkarlar için kullanılması olarak tanımlanagelen yolsuzluk meselesini gündeme getirmesi kaçınılmaz. Ancak bu noktada, gerçekten yolsuzluk üzerine bir tartışma yürüdüğünü söylemektense, kamusallığın dönüşümüne ilişkin mücadelelerin yolsuzluk üzerinden verildiğini söylemek daha doğru olur. Şöyle açayım: Kapitalist devletin burjuva sınıfsal içeriği nedeniyle yolsuzluk, bir yandan kaçınılmaz bir durumdur çünkü sermaye birikim sürecinin sürekli değişen koşulları ve mücadeleleri içinde kendini yeniden üreten kapitalist üretim ilişkileri, kamu ve özel arasındaki sınırların da sürekli yeniden çizilmesini gerektirir. Diğer yandan devletin sınıf-tarafsız modern kamusal görünümünün korunması, fiilen sürekli olarak yeniden tanımlanan kamu-özel ayrımının hukuken sabitlenmesini ve bazı fiillerin yolsuzluk olarak tanımlanmasını gerektirir. Modern burjuva devlete içkin olan bu gerilim ve çelişki, özellikle sermaye birikim süreçlerinde kritik değişimlerin yaşandığı dönemlerde kolayca görünür hâle gelir çünkü bu dönemlerde devletler bu değişimlerin kamu-özel ayrımına dayattığı yeni fiili sınırları, mevcut kanunlara rağmen yönetmek durumunda kalırlar. Burada, Bonefeld’in düzenin hukukla sağlanmadığı, tam aksine düzenin hukuku kurduğu yönündeki uyarısını anımsatmak yerinde olacaktır.[10] Yeni düzenin kurulması sürecinde devletler, hem bizzat bu değişimin alanıdır, hem de yaşanan değişimin kaybedenlerinin yolsuzluk eleştirilerinin hedefidir. Sermaye-emek ilişkilerinin yanı sıra sermaye-içi ilişkilerde de önemli değişimlere neden olan neoliberal dönemde, yolsuzluk sorununun sürekli gündemde olması bu nedenle çok şaşırtıcı değil.

Öte yandan kamu-özel ayrımına dayalı genel-geçer yolsuzluk tanımı üzerinden kapitalizmde yolsuzluğun kaçınılmazlığına işaret edilmesi dahi, yolsuzluk-kapitalizm ilişkisini irdelemek için yeterli değildir. Antropolojik çalışmaların gösterdiği gibi kapitalizme içkin sınıfsal pratiklerin doğrudan sonuçlarını gündelik hayatlarında sürekli yaşayan geniş halk kitleleri açısından, yolsuzluk düzenin ta kendisidir. Yolsuzluğun böyle görülmesi, aslında halkın kendi yaşadığı gerçekliğin farkında olduğunun, modern devletin sınıf-tarafsızlık iddiasını ciddiye almadığının da bir göstergesi. Başka bir ifadeyle, modernitenin kamu görevinin özel amaçlarla kullanılması olarak tanımlayıp daralttığı yolsuzluk tanımının, halk kitlelerinde bir karşılığı yok. Onlar için yolsuzluğun olmadığı bir dünya, adaletin olduğu bir dünya -ki öyle bir şey de zaten hiç olmadı. O nedenle bugün ortaya çıkan durumu kamusallığın aşınmasıyla ortaya çıkan yolsuzluk olarak değil, daha da açığa çıkan sınıfsallık olarak görmek daha doğru olur.

Yolsuzluğun başta neoliberal dönem olmak üzere, kritik değişim-dönüşüm dönemlerine damgasını vuran bir mücadele stratejisi olduğu konusuna geri dönersek, bu mücadeleler içinde nelerin, ne zaman yolsuzluk olarak tanımlandığının dahi güç ilişkileri içinde belirlendiğine dikkat çekmek gerekiyor.[11] Örneğin Türkiye özelinde düşünürsek, 1980’lerde neoliberalizmin ilk popülerleştiği Özal döneminde ülkede palazlanan yolsuzluğun farkında olmayan yoktu. Oysa o dönemde, yolsuzluğu uluslararası alanda tartışan olmadı. IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası aktörlerin yolsuzluk meselesini bir sıkıntı olarak gündeme getirmeleri, çoğunlukla Batı’nın yakıcı dertlerine çözüm bulma arayışının bir ürünüdür. Örneğin, 1994 tarihinde OECD tarafından rüşvetle mücadele adına imzaya açılan uluslararası sözleşme, SSCB’nin yıkılıp, eski Doğu Bloğu’nun Batılı şirketlerinin yağmasına açıldığı dönemde bu şirketler arasındaki rekabeti düzenlemeyi hedefliyordu. O dönem bir IMF yetkilisinin açıkça söylediği gibi sözleşmeye öncülük edenler, Avrupalı şirketlerin yabancı ülkelerde verdikleri rüşvetleri masraf olarak kaydedip, vergiden düşme imkânlarına ABD kanunları nedeniyle sahip olamayan ABD’li şirketler.

Benzer bir biçimde ahbap-çavuş kapitalizmi savının, ilk defa 1997’deki Doğu Asya krizi sonrası IMF tarafından ileri sürülmesi boşuna değil. Bu kavramla IMF, krizin sorumluluğunu, bir zamanların ‘mucizevi’ Asya kaplanlarına ve bu ülkelerin her nasılsa o zamana kadar fark edilemeyen yolsuzluk ilişkilerine yüklemeye çalışıyor. Türkiye’ye bu kavramın 2001’de Kemal Derviş’in IMF ile müzakereler yürüttüğü dönemde taşındığını hatırlayalım. Daha yakın döneme gelirsek örneğin AKP iktidarının ilk döneminde yolsuzluk sorunu yok muydu? AKP’nin büyük demokratik atılımlar yaptığı söylenen ilk döneminde de son derece yolsuz bir iktidar görüyoruz. Fakat bu dönemde hiç kimse, AKP’yi yolsuzluklarıyla tartışmıyor. Bunların hepsini birlikte düşündüğümüzde, yolsuzluğun Türkiye merkez siyasetinde tekrar bir gündem maddesi olmaya başlamasını, belki de “AKP’siz ama hâlâ neoliberal” bir siyaset arayışı olarak yorumlamalıyız.

Bir adım daha ileri gidip, kimi dönemlerde yolsuzluğun bizzat neoliberal dönüşümleri mümkün kılmak için bir havuç olarak kullanıldığını da söylemek mümkün. Rusya’daki kapitalistleşme sürecinin aynı zamanda bir neoliberalleşme süreci olduğunu, dönemin şok terapi politikalarının başka ülkelerdeki neoliberal programlara eşdeğer olduğunu günümüzde liberaller de kabul ediyor. Biz o dönemde Yeltsin’in danışmanlarının açıkça şunu söylediğine tanık olduk: “Bu süreçte özelleştirmelere karşı olan kesimlerin bir şekilde satın alınması lazım, yoksa özelleştirme politikaları sekteye uğrar.” Bu demek oluyor ki yolsuzluk, neoliberal dönemde siyasi muhalif grupları çözmek, bir şekilde etkisizleştirmek ve muhalefetlerini zayıflatmak için de etkili bir yol olarak kullanıldı ve kullanılıyor.

Sonuç olarak eğer yolsuzluk tartışacaksak, ben bu düzeyde bir yolsuzluk tartışmasını siyaseten daha doğru buluyorum. Kim kimden nasıl rüşvet alıyor; siyaset ya da devlet-sermaye ilişkileri bu düzeyde ne kadar kirli gibi soruların yanıtları, bir yandan mevcut bazı iktidarları gayrı-meşrulaştırmaya yarayabilir ve bu iktidarların alaşağı edilmesi için gerçekten çok önemli ve isabetli de olabilir. Ancak, bu düzeydeki yolsuzluk sorgulamalarının, aynı zamanda kapitalist üretim ilişkileri içinde yolsuz olmayan bir hâlin mümkün olduğu yanılsamasını yeniden ürettiğini de unutmayalım. Emek sömürüsüne dayalı kapitalist üretim ilişkileri temelde adaletsiz, yolsuz ilişkiler. Modern burjuva devlet biçiminin, kamu-özel ayrımı iddiası üzerinden bu temel adaletsizliği görünmez kılmaya yaradığı da bir gerçek. Bunun özellikle altını çizmek istedim, çünkü bu yolsuzluk tartışması, daha önce vurguladığım kapitalist devlet-modern burjuva devlet farklılaşması üzerine düşünmeyi, bu eleştiriye rağmen ya da bu eleştiriyle birlikte önemli bulduğumu söylememe yardımcı oldu. Önerdiğim kayıtsız şartsız bir modern burjuva devlet savunusu değil, bu devlet biçimine toplumsal mücadelelerle kazınmış özgürleştirici olanakları radikalleştirerek açığa çıkarma gereği.


Pınar Bedirhanoğlu kimdir?

Bilimsel araştırmaları uluslararası siyasal iktisattan Marksist devlet kuramına; Küresel Güney’de finansallaşma süreçlerinden yolsuzluğa karşı neoliberal politikalara geniş bir yelpazeye yayılan Doç. Dr. Pınar Bedirhanoğlu, son dönemde çalışmalarının odağına devlet güvenlik aygıtlarının neoliberal dönüşümünü almıştır. İngilizce ve Türkçe yayımladığı, başka dillere de çevirilmiş çok kapsamlı çalışmaları, özellikle Türkiye’de devletin dönüşümü, devlet-sermaye ilişkileri, özelleştirmeler ve finansallaşmayı konu edinmektedir. 2019-2020 akademik yılında Kanada’daki York Üniversitesi Siyaset Bölümü’nde misafir öğretim üyesi olarak araştırmalar yapan Bedirhanoğlu, çalışmalarına halen Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü bünyesinde devam etmektedir. Editörlüğünü paylaştığı son çalışması Turkey’s New State in the Making: Transformations in Legality, Economy and Coercion başlığıyla Ağustos 2020 tarihinde ZED Books’tan yayımlanmıştır.


Söyleşide Atıfta Bulunulan Eserler

Bedirhanoğlu, P. (2007) “The Neoliberal Discourse on Corruption as a Means of Consent-building: Reflections from Post-crisis Turkey”, Third World Quarterly, 28(7), 1239-1254.

Bedirhanoğlu, P., Ç. Dölek ve F. Hülagü (2016) “The Transformation of Internal Security and of the State in Turkey during the AKP Rule: A Class-Based Analysis”, JEP: Journal für Entwicklungspolitik, XXXII(1/2), Ilker Ataç ve Joachim Becker (der.), Turkey: The Politics of National Conservatism, 21-41.

Bedirhanoğlu, P., Ç. Dölek, F. Hülagü ve Ö. Kaygusuz (der.) (2020) Turkey’s New State in the Making: Transformations in Legality, Economy, and Coercion, Londra, ZED Books.

Bonefeld, W. (2006) “Democracy and Dictatorship: Means and Ends of the State”, Critique, 34(3), 237-252.

Bonefeld, W. (2017) The Strong State and the Free Economy, Londra, Rowman and Littlefield.

Buchanan, J.M. (1985) “Chapter 23: Constitutional Democracy, Individual Liberty, and Political Equality” J.M.Buchanan, Liberty, Market and State, Political Economy in the 1980s içinde, New York, New York University Press, 248-260.

Clarke, S. (1991) “State, Class Struggle and the Reproduction of Capital” S. Clarke (ed.) The State Debate içinde, Londra, Macmillan, 183-203.

Clarke, S. (1992) “The Global Accumulation of Capital and the Periodisation of the Capitalist State Form” W.Bonefeld, R.Gunn ve K.Psychopedis (eds.) Open Marxism, Vol.I, Dialectics and History içinde, Londra, Pluto Press, 133-150.

Dölek, Ç. (2011) “Privatization of Security and Transformation of the Modern Bourgeois State in the Neoliberal Era: The Case of Turkey”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, ODTÜ, Ankara.

Dölek, Ç. (2015) “Privatization of Security as a State-Led and Class-Driven Process: The Case of Turkey”, Science and Society, 79(3): 414-441.

Gerstenberger, H. (2007) Impersonal Power, History and Theory of the Bourgeois State, Leiden ve Boston, Brill.

Hayek, F. (1992/1979) “Majority Opinion and Contemporary Democracy” A.Levine (der.) The State and Its Critics, Vol.I içinde, Aldershot, İngiltere, Edward Elgar, 231-249.

Hülagü, F. (2017) “Post–Cold War Police Reform and the Transformation of the Modern Political Field: Reflections from Turkey”, Science and Society, 81(1): 98-123.

Hülagü, F. (2021) Police Reform in Turkey: Human Security, Gender and State Violence Under Erdogan, IB Tauris/Bloomsbury Publishing.

Lapavitsas, C. (2009) “Financialised Capitalism: Crisis and Financial Expropriation”, Historical Materialism, 17(2), 114-148.


[1] C. Lapavitsas (2009) “Financialised Capitalism: Crisis and Financial Expropriation”, Historical Materialism, 17(2), 114-148.

[2] H. Gerstenberger (2007) Impersonal Power, History and Theory of the Bourgeois State, Leiden ve Boston, Brill.

[3] S. Clarke (1991) “State, Class Struggle and the Reproduction of Capital” S. Clarke (der.) The State Debate içinde, Londra, Macmillan, 183-203.

[4] Ç. Dölek (2011) “Privatization of Security and Transformation of the Modern Bourgeois State in the Neoliberal Era: The Case of Turkey”, Yayınlanmamış yüksek lisans tezi, ODTÜ Ankara; Ç. Dölek (2015) “Privatization of Security as a State-Led and Class-Driven Process: The Case of Turkey”, Science and Society, 79(3): 414-441; F. Hülagü (2017) “Post–Cold War Police Reform and the Transformation of the Modern Political Field: Reflections from Turkey”, Science and Society, 81(1): 98-123; F. Hülagü (2021) Police Reform in Turkey: Human Security, Gender and State Violence Under Erdogan, IB Tauris/Bloomsbury Publishing.

[5] P. Bedirhanoğlu, Ç. Dölek ve F. Hülagü (2016) “The Transformation of Internal Security and of the State in Turkey during the AKP Rule: A Class-Based Analysis”, JEP: Journal für Entwicklungspolitik, XXXII (1/2), Ilker Ataç ve Joachim Becker (der.), Turkey: The Politics of National Conservatism, 21-41; P. Bedirhanoğlu, Ç. Dölek, F. Hülagü ve Ö. Kaygusuz (der.) (2020) Turkey’s New State in the Making: Transformations in Legality, Economy, and Coercion, Londra, ZED Books.

[6] F. Hayek (1992/1979) “Majority Opinion and Contemporary Democracy” A.Levine (der.) The State and Its Critics, Vol.I içinde, Aldershot, İngiltere, Edward Elgar, 231-249.

[7] J.M.Buchanan (1985) “Chapter 23: Constitutional Democracy, Individual Liberty, and Political Equality” J.M. Buchanan, Liberty, Market and State, Political Economy in the 1980s içinde, New York, New York University Press, 248-260.

[8] W. Bonefeld (2017) The Strong State and the Free Economy, Londra, Rowman and Littlefield.

[9] S. Clarke (1992) “The Global Accumulation of Capital and the Periodisation of the Capitalist State Form” W.Bonefeld, R.Gunn ve K.Psychopedis (der.) Open Marxism, Vol.I, Dialectics and History içinde, Londra, Pluto Press, 133-150.

[10] W. Bonefeld (2006) “Democracy and Dictatorship: Means and Ends of the State”, Critique, 34(3), 237-252.

[11] Bu konu üzerine aşağıda verilen örneklerin ayrıntıları için bkz. P. Bedirhanoğlu (2007) “The Neoliberal Discourse on Corruption as a Means of Consent-building: Reflections from Post-crisis Turkey”, Third World Quarterly, 28(7), 1239-1254.


Neoliberalizm özel dizisi

-Dizi sunuş metni
-Neoliberalizm ve Devlet: Pınar Bedirhanoğlu ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]
-Neoliberalizm ve Emperyalizm: Intan Suwandi ile Söyleşi [Candaş Ayan & Ulaş Taştekin]
-Neoliberalizm ve Otoriterleşme: Galip Yalman ile Söyleşi [Kübra Altaytaş & Ozan Siso]
-Neoliberalizm ve Refah: Susanne Soederberg ile Söyleşi [Onur Acaroğlu & Gizem Sema]
-Neoliberalizm ve Mücadele: Sungur Savran ile Söyleşi [Mustafa Çağlar Atmaca & Halil Can İnce]