/

Sınıf mücadelesinin yeni bir cephesi: Bilişim-İletişim Teknolojileri   

Günümüz bilişim-iletişim teknolojilerinin “neo-Taylorize” edici etkilerini Kurumsal Kaynak Planlama sistemlerini odağına alarak inceleyen bu yazıda Fuat Filizler, söz konusu teknolojilerin emek ve yaşam süreçleri üzerindeki parçalayıcı etkilerini tartışıyor. ERP sistemlerinin kullanımından veri işleyişe, kapitalizmin yeni araçlarının genel bir portresini sunan yazar, tartışmayı Türkiye sağlık sistemi vakasında özelleştirerek meseleyle ilgili somut tespitler de yapıyor. Yazı, bilişim-iletişim teknolojilerinin, tüm parçalama girişimine karşı emeğin daha ileri toplumsallaşma biçimlerini de ortaya çıkardığı iddiasından hareketle, bu teknolojilerin yeni bir toplumsallığı inşa edecek sınıf mücadelesinde kullanılmasının olanaklarını da sorguluyor.

Diego Rivera, "Detroit Industry Murals”, 1933

Günümüz kapitalizminin Bilişim-İletişim Teknolojileri (BİT), sermaye ve emek yoğun üretim süreçlerini (göreli ve mutlak artı-değer sömürüsünü) daha etkin biçimde iç içe geçirip bütünleştirmektedir. Artık yalnızca imalatı değil, değer zincirinin tüm parça ve aşamalarını (araştırma-geliştirme, tasarım, imalat, lojistik, perakende, bilişim, iletişim, banka-finans, muhasebe, müşteri hizmetleri, eğitim, sağlık, vd.) kapsamaktadır. BİT sistemleri üzerinden, tüm değer zincir ve ağları üzerindeki merkezi güç yoğunlaşması ve kontrolü artmaktadır.[1]

Kapitalizmde Bilişim-İletişim Teknolojileri de emek-zaman kontrol ve artı-değer üretim aracı olarak iş görür: (1) Üretim ve emek süreçlerini toplumsal olarak daha fazla bütünleştirirken toplumsal emeği daha fazla kontrol altına alma ve sömürme, bunun için daha fazla vasıfsızlaştırma, ucuzlatma, güçsüzleştirmede kullanılır. (2) Toplumsal-teknik iş bölümünü karmaşıklaştırır. Vasıflı/eğitimli emek dahil, emek süreçlerinin daha basit parça-işlere ayrılması, daha fazla sayıda işin standartlaşması, sayısallaştırılması, performans sistemlerine bağlanması ve taşeronlaştırılması/gigleştirilmesi ile at başı giderek, üretim ve emek süreçlerini daha çok parçalı ve katmanlı hale getirir. (3) İşlerin basitleştirilmesini ve sayısallaştırılmasını, olağanüstü hızlandırılmasını mümkün kılar. Strese dayalı yönetim teknikleriyle birlikte çalışma yoğunluk, hız ve sürelerini artırır. (4) İşçileri birey ve küçük gruplara doğru çözen uygulamaları kolaylaştırır. (5) İşçileri yalnızca anı düşünmeye ve günü kurtarmaya koşullandıran işsizlik baskısını, güvencesizliği ve belirsizliği artırır.

Teknoloji yoğunlaşması, sermaye döngüsünün hızlanması ve rekabetle birlikte, kaçınılmaz olarak çalışma hız ve sürelerini artırır. Diğer taraftan çalışma hız ve sürelerinin artırılması da, işçi sınıfının yaş, cinsiyet ve etnisitiye göre bölünmesini derinleştirir.

Üretim ve emek süreçlerinin ayrı ayrı ve bütünden analiz edilerek parça işyeri, parça-iş ve parça işçilere bölünüp katmanlaştırılması da aynı yönde etkide bulunur. Parçalama ve katmanlaştırma, işçiler arasına yalnız aracıların (taşeron, geçici iş ilişkisi, vd.) girmesine yol açmakla kalmaz, aynı işyerindeki, hatta aynı emek sürecindeki işçiler arasına, meta ilişkilerinin (her parça-işçi grubunun ayrıca meta üretir görünmesi) girerek somut-kolektif emeğe dayalı mücadele zeminini görünmez kılar ve tahrip eder. Üretim ve emek süreçlerinin bu parçalanması ve katmanlaştırılması, işçiler arasına yörecilik, din-mezhep, milliyet, cinsiyet ayrımlarının girmesini de kolaylaştırır ve teşvik eder. Kaldı ki, dijital platform algoritmalarında, yapay zeka teknolojilerinde kullanılan veriler egemen ideolojiden bağımsız olmadığından, ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçiliği de sermayenin teknolojisine gömülü hale getirir.

İşçinin rekabetçi-bireyselci sosyalizasyon süreçleri, günümüzde daha ailede, çocuk yetiştirme tarzından başlar, eğitim süreçlerinde derinleştirilir. Aileden eğitime, ticaret kanununun bir uzantısına dönüştürülen iş hukukundan, sosyal yardımların dağıtım tarzına kadar, işçiyi sınıfından çözücü ve dekolektivize edici, sermaye ve devletine bağımlılığını artırıcı ve disipline edici, bir organizasyonlar bütünüdür. Yaşamın her alanı kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerindeki dönüşüm temelinden adım adım yeniden şekillendirilir, bunu bütünleyip pekiştirir. İşçi sınıfının iç kutuplaşma eksenleri, yöre-din-milliyete dayalı cemaatleşme biçimleri, yalnızca anı düşünmeye ve günü kurtarmaya koşullayan güvencesizlik ve belirsizlik; hiçbiri kapitalist üretim ve yeniden üretim süreçlerinin reorganizasyon biçimlerinden bağımsız değildir.

Bilişim-İletişim Teknolojileri

Teknoloji, kapitalizmde, makineli modern üretimden itibaren, bir artı-değer sömürüsü aracı olarak kullanılır. Aynı zamanda sermayenin işçiyi gerçek boyunduruk altına almasının aracıdır.[2]

Üretim ve emek süreçlerini analiz ederek daha basit parçalara bölmek, buna uygun makinalar ve üretim organizasyonları üretmek, böylece hem emek üretkenliğini (göreli artı-değer sömürüsünü) yükseltmek, hem de emek-gücünü vasıfsızlaştırıp ucuzlatarak disipline etmek, Babbage ilkesi olarak bilinir:

Bu sürecin iki temel bileşeni vardır: Birisi üretim sürecinin bilgisini analiz ederek bölmek ve uygun makinalaşma ile üretim organizasyonunu üretmektir. Bu mühendislik biliminin çeşitli dallarının temel konularından birisidir. İkincisi ise, vasıflı emeğin vasıf bilgilerinin üretim sürecine, makinalaşmaya, üretim örgütlenmesine soğrularak vasıfsız ve ucuz emek haline getirilmesidir…. İşçinin ‘itaatsiz elini’ uysallaştırmak, (kapitalizmde-bn) teknoloji geliştirmenin altta yatan dinamiği olmuştur.[3]

“Babbage ilkesi”, kapitalizmin her teknolojik, organizasyonal ve sınıf mücadelesine dayalı dönüşüm sürecinde daha farklı ve karmaşık biçimler (Taylorizm, Neo-Taylorizm, vd.) almakla birlikte bu özü değişmeden kalır. Günümüzde kapitalizmin çok daha gelişmiş BİT temelli üretim ve emek süreçlerini kontrol ve yönetim organizasyonları (Bilgisayar Tümleşik Üretim, Toplam Kalite Yönetimi, Yalın Üretim, Tam Zamanında Üretim, Kurumsal Kaynak Planlama, vd) yine aynı temel ilke çerçevesinde işler.

Önce üretim ve emek süreçleri analiz edilerek daha basit parça ve aşamalara ayrıştırılır. Bu aşamanın en kritik halkalarından biri, işçilerin, özellikle de deneyimli ve vasıflı işçilerin örtük bilgi ve becerilerinin açığa çıkartılarak, daha basitleştirilmiş parça-işlere bölünmesidir. Aynı analiz ve ayrıştırma işlemleri, günümüzde imalat-dışı görünen emek süreçlerini; ofis emeği, hizmet emeği, kafa emeği işlerini de artan ölçüde kapsamaktadır. Açığa çıkartılan bilgi ve beceriler, daha basit parça ve aşamalar halinde yeniden tanımlanıp tasnif edilir. Böylece emek öznel ve özerk bilgi ve becerilerinden tümüyle soyularak nesneleştirilir; ya da aynı anlama gelmek üzere standartlaştırılır. Basitleştirme ve standartlaştırma süreçleri, deneyim ve vasıf gerektiren işlerin artan bölümünün, daha deneyimsiz ve vasıfsız işçilere yaptırılabilmesini sağlar.

(1) Daha basit parçalara ayrıştırma ve (2) standartlaştırmayı, (3) sayısallaştırma takip eder. Böylece imalattan depoda bir ürün bulup getirmeye, muhasebeden çağrı almaya, eğitimden sağlığa her türlü emek süreci sayısallaştırılabilir, sayısal kontrol ve güdümlenmeye bağlanabilir. Sayısallaştırmanın ardından, kaçınılmaz olarak, (4) “Sonuç odaklı ölçme-değerlendirme” sistemleri gelir: Daha kısa zamanda daha çok (sermayenin istediği türden ve sayısal olarak ölçülebilir) standart “çıktı” üretilmesini güdümleyen, seçme-ayıklama, performans ve yeterlilik sistemleri, vd. En sonunda, böylece, işlerin aynı işyerinde (aynı mekân ve zamanda) yapılması zorunluluğu ortadan kaldırılmış ya da azaltılmış olur. (5) İşlerin tümünün ya da bir kısmının daha, mekânsal parçalama veya kaydırma yoluyla ya da alt-sözleşme ilişkilerine devredilerek (veya ikisi birden) ayrıştırılması mümkün hale gelir.[4]

Türkiye’de sol, sendikalar ve emek araştırmacıları, bu sürecin, daha ziyade “son halkası”nı (taşeronlaştırma, vd.) biliyor ve sorun olarak görüyor: Emeğin kolektif mücadele zemininin mekânsal ve altsözleşmesel kaydırılması/parçalanması. Taşeronlaştırmanın Türkiye’de de sanılandan çok daha geniş olduğunu, örneğin “outsorce” gibi cafcaflı adlar altında kafa emeği işlerini ve bilişim-iletişimi de kapsadığını görmek gerekir. Diğer taraftan BİT ve dijital işgücü piyasası platformları, artık taşeronluğu da “son halka” olmaktan çıkarıyor. Bireysel taşeronluk, çağrı üzerine çalışma, parça başı ücret, iş yasası kapsamı dışı gibi çalıştırma biçimlerini birleştiren gig çalışmayı yığınsallaştırıyor. Ancak taşeron ve gig çalışma kadar, emek süreçlerinin daha basit parçalara bölünmesi, standartlaştırlması, sayısallaştırılması, çıktı-odaklılığı diye giden her bir halkasında, BİT’in ve bu temelde emek-zaman kontrolü ve sömürüsünün daha yoğun olarak devreye girdiği de görülmelidir.

Standartlaştırma ve sayısallaştırma, her türlü iş’in birbiriyle karşılaştırılabilir hale gelmesi, her türlü iş sürecinin standart teknik raporlandırılması, işlere dönük tekil ve tümleşik veri tabanları oluşturup dakik olarak izlenmesi ve yeniden iş analiz ve dizaynları, vd. olanağını sağlar. Teknolojinin daha yoğun devreye girmesi ise işlerin daha da fazla standartlaştırılması, sayısallaştırılması ve parçalanabilmesi demektir.

Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren sermaye yoğun tekellerde uygulanmaya başlanan Toplam Kalite Yönetimi, Tam Zamanında Üretim; 2000’li yıllarda sermaye yoğun tekellerde uygulanmaya başlayıp 2008-9 krizinden sonra bütün büyük şirketlere, alt uygulamaları ise orta boy şirketlere doğru yayılan ERP (kurumsal kaynak planlama), MPL (ürün döngüsü planlaması), Tedarik Zinciri Planlaması gibi üretim organizasyonları, gerçekte Babbage ilkesi ve Taylorizmin BİT temelli yeni versiyonlarıdır. 

ERP (Kurumsal Kaynak Planlama) Sistemleri

ERP sistemlerinin bir yüzü, endüstriyel iş-zaman analizlerinin, bilgisayar tümleşik işlerdeki biçimidir. Diğer yüzü ise, bir işletmenin imalattan lojistiğe, tedarikten stok kontrolüne, proje yönetiminden aktivite bazlı maliyet yönetimine, imalat kaynak planlamasından bakım ve servis yönetimine, muhasebeden müşteri ilişkilerine, toplam kalite yönetiminden insan kaynakları yönetimine, personel takibinden performans sistemlerine, satış ve dağıtım kontrolünden müşteri analizine vd. kadar tüm faaliyetlerini ortak veri tabanında tümleştirip, birbiriyle bağlantılı çoklu-bileşik merkezi olarak kontrol edilebilir, planlanabilir ve yönetilebilir hale getiren yazılım ve donanım sistemleridir.

Sistem işleyişi sırasında sipariş alır, stok kontrolü yapar, üretim ve/veya satın alma emri açar, teklif ister, teklif analizi yapar, teklif verir, fatura keser, muhasebe kayıtları tutar, bakım kontrolü yapar, personel kayıtları tutar, satış analizi yapar… Şirketlerin ihtiyaçları ile güncellenip geliştirildiğinden bu listeye her geçen gün yeni ve etkileşimli geliştirmeler ve güncellemeler eklemek olanaklıdır.[5]

ERP paketleri; tedarik yönetimi, sipariş yönetimi ve ödeme işlemleri gibi tekrar eden ve sürekli olan iş süreçlerini destekler.[6]

Başka deyişle, ERP sistemleri, tüm karmaşık iş süreçlerinin basitleştirilmiş, standartlaştırılmış, sayısallaştırılmış, sürekli tekrar eden rutin işlere ayrıştırılıp indirgenmesi temelinde işler ve işlerin bu vasıfsızlaştırma ve rutinleştirmesini, artırır.

Otomotiv yan sanayi fabrikalarına ERP analiz ve kurulumları yapan bir firma, tanıtım sayfasında şu bilgilere yer veriyor:

CAD/CAM (bilgisayar destekli tasarım ve imalat-bn) çizimlerinden Model ERP sistemine ürün ağaçları (bilgisayarlı veri tabanı ve analizi yöntemi-bn) otomatik aktarılmış, boyutlu ve boyutsuz stokların birlikte etkin takip ortamı sağlanmıştır. Kombine kesim operasyonları, yerleştirme fonksiyonu, sanal stoklar, yardımcı malzemelerin çizim kataloglarından alınması, yarı mamul kartların otomatik yaratılması, hammadde rezervasyonları, proje takibi, kalite kontrol süreçleri, bakım onarım yönetimi, üretim anında operasyonları gruplama veya detaylandırma, detaylı fason üretim takibi, dokunmatik cihazlardan gerçekleşen üretim bilgilerinin alınması, parti takibi, tasarım ve yerleştirme ekiplerinin yönetimi, ortaya konan çözümlerden bazılarıdır.

Aynı tanıtım, ERP sistemleriyle, “ürün veya hizmetlerin değerini artırmayan tüm faaliyetlerin ortadan kaldırılması”, “işgücünün azaltılması”, “faaliyet verimliliğinin sürekli bir şekilde iyileştirilmesi”, “tasarım, üretim ve kalite kontrol süreçlerinin etkin şekilde entegre edilmesi”, “tüm faaliyetleri basitleştirme ve makine ayarlama sürelerini kısaltma” sağlanacağını belirterek, “kriz dönemleri ERP sistemlerine geçiş fırsatıdır” altın vuruşuyla bitiyor.[7]

ERP sistemleri, bir üretim veya hizmet sürecinin tüm faaliyet ve işlemlerin her birinin ve bütününün yapılabilmesi için toplumsal olarak gerekli emek-zaman’ı azaltmaktadır. Örneğin 2013 yılında ERP sistemine geçen Türkiye’nin büyük bir helezon çit ve dikenli tel üretimi firmasının muhasebe ve idare bürosunda, bazı alanlarda verimlilik artışı şöyledir: Depo içinde malzeme arama ve bulma ortalama zamanı 20 dakikadan 2 dakikaya, anlık stok görme ve gelen siparişlere cevap verme süresi 60 dakikadan 2 dakikaya, haftalık üretim planlama süresi 60 dakikadan 5 dakikaya, ürün maliyeti çıkarma 15 dakikadan 5 dakikaya, işçi fazla mesai süresi hesaplama 20 dakikadan 5 dakikaya, müşterilere fatura kesme süresi 20 dakikadan 2 dakikaya, yönetimsel raporlama 120 dakikadan 2 dakikaya düşürülmüş. Firma bünyesindeki birçok işin her birinin yapılış süresinde, aylık 50-100 saate varan zaman tasarrufları sağlanmış.

Üretim yönetimi, stok yönetimi, dağıtım planlaması ve yönetsel planlama alanlarında birçok faaliyetin uygulanma süresinden fayda sağlanmıştır. Ayrıca firmada daha önceden var olmayan birtakım faaliyetlerin de ERP yazılımı sayesinde kullanılabilir hale geldiği görülmüştür. Sağlanan bu faydalar ve yeni faaliyetlerin kullanımıyla firmada üretim süreci ve yönetim için etkinliğin sağlandığı ve verimliliğin gözle görülür bir şekilde arttığı tespit edilmiştir.[8]

İşletmelerde ERP yapılandırmalarıyla, toplumsal olarak gerekli emek-zamanın düşürülmesi, yani göreli artı-değer sömürüsünün artması, burjuva işletmecilik jargonunda “işgücü kazanımı” ya da “işgücünden kazanım” olarak ifade edilir. Bu, kesinkes daha az işçiyle daha çok iş yapılması; emek üretkenliğinin (sömürüsünün) toplumsal-bileşik (teknolojik, organizasyonel, yönetsel) olarak artırılması, imalattan ofise tedarikten satışa her alandaki işçilerin çalışma yoğunluğunun artması anlamına gelmektedir.

Türkiye’de ERP sistemleri, 2008 krizinden itibaren sermaye yoğun ve bilgisayar tümleşik üretim yapan büyük sanayi şirketlerinden, bilgisayarların ve bilgisayarlı makinelerin olduğu tüm büyük sanayiye (metal, cam, tekstil, inşaat, taşımacılık, vd.) ve tüm büyük finans, hizmet, ticaret işletmelerine (banka, market, üniversite, okul, hastane, belediye, ofis, vd.) doğru hızla yayıldı. Bu sistemlerin, muhasebe, proje yönetimi, personel takibi, performans, raporlandırma, veri tabanı oluşturma, veri işleme, müşteri sevk zinciri gibi emek üretkenliği ve kontrolünü artıran sayısız alt parçası da, orta ve küçük işletmelerde hızla yaygınlaşıyor. Zaten küresel ve iç tekelci oligarşik şirketlerin, toplumsal olarak gerekli emek-zamanı minimize ederek artı-değeri yükseltme sistemleri, bunların tüm üretim hizmetleri, tedarik, lojistik, bayi, pazarlama, satış ve altsözleşme ilişkileri ağını ve hatta müşterilerini bile kapsayıp entegre etmesiyle, tüm ekonomiyi belirler hale geliyor.

Örneğin bir ana firma bilgisayar tümleşik otomasyon ve ERP sistemleriyle emek üretkenliğini ve çalışma temposunu diyelim ki yüzde 20 yükselttiğinde, bu ana firmaya geri teknolojiyle tedarik üretim/hizmeti veren taşeron işletmeler de kendi çalıştırdıkları işçilerin çalışma yoğunluğu ve saatlerini en az bu kadar yükseltmek zorunda kalacaktır. Göreli artı-değer sömürüsündeki her artış, mutlak artı-değer sömürüsünü de genişletip artırmayı koşullamaktadır.

ERP sistemleri belli bir işletmeye bir kez kurulmakla bitmiş olmuyor. Sürekli güncellenmesi gerekiyor, çünkü durmaksızın, üretim ve emek sürecinde daha önce nüfuz edilmemiş alanlara da nüfuz eden ve daha gelişkin, daha karmaşık, daha tümleşik versiyonları çıkıyor. Ve zaten ERP sistemleri, bir kez kurulduğu büyük şirket ile onun bağlantılı olduğu tüm diğer şirketleri durmaksızın emek üretkenliği ve hızını artırıcı, maliyetleri düşürücü yeniden-yeniden düzenlemeler yapmaya zorluyor.

Bununla da kalmıyor, bu sistemler, vasıflı ve deneyimli emek süreçlerini de (kafa emeği, hizmet emeği, ofis emeği dahil) analiz edip daha basit parça-işlere bölünmesini ve emeğe gömülü bilgi ile deneyimin BİT’e, yani sermayenin tam kontrolüne geçmesini kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor.

Üretim sürecinin üretken olan, olmayan neredeyse her aşamasında emek gücünün örtülü bilgisi dekode ve deşifre edilmeye çalışılır. Firmaların üretim, pazarlama, müşteriyle ilişki, tasarım, tedarik gibi süreçlerini yönlendiren, şirket kaynak planlaması (ERP), SAP ya da PLM gibi karmaşık yazılımlar, otomasyon sistemleri firmaların işleyişindeki emek süreçlerinin bilgisinin deşifre edilmesiyle oluşturulurlar. Örneğin, bir ustanın bir nesneyi üretmedeki bilgisi, mahareti bir örtülü bilgidir, ancak uzun bir çıraklık deneyimi ile edinilebilir, kullanma kılavuzu haline dönüştürülemez. Ustanın bilgisinin deşifre edilerek rasyonalize edilmesi, bu işlemlerin bir kısmını makinanın yapabilmesini, üretimin hızlanmasını, üretimde kullanılan emek gücünün niteliğinin dolayısıyla ücretinin yani maliyetinin azalması anlamına gelmektedir.[9]

Yalnız fabrikadaki usta işçinin değil, hastanedeki hekim ve hemşirenin, okuldaki öğretmenin, üniversitedeki akademisyenin, bürodaki avukatın, muhasebecinin, banka emekçisinin, satış elemanının, çağrı merkezi çalışanının, hatta bizzat bu analizleri ve yazılımları yapan işçilerin emek süreçleri analiz ediliyor; daha basit parça-işlere bölünüyor ve vasıflı işlerin bir kısmı daha makinalar tarafından yapılabilir ve/veya kontrol edilebilir hale getiriliyor. ERP sistemleriyle tüm üretim süreç ve bileşenlerinin tümleşik bilgisi ve kontrolü sağlandıktan sonra arkasından, PLM (Ürün Ömrü Yönetimi) yazılımları geliyor.

Sonuç, üretim (ve bilişim, iletişim, ulaşım, pazarlama, satış, tedarik, eğitim, finans, muhasebe, bakım, tasarım, vd.) süreçleri bir yandan parçalanıp saçılırken daha üst düzeyden bütünleştirilmesi;, emek süreçlerinin ise parçalanıp katmanlaştırılması; her düzeydeki vasıflı ve deneyimli emek yerine daha fazla vasıfsız ve deneyimsiz işçi çalıştırılması, hatta işlerin bir kısmının da müşterilere yaptırılması; ücretler düşerken -ve “hak” bireysel olarak satın alınması gereken bir şey haline gelirken- çalışma temposunun olağanüstü artması; işçiler üzerinde göreli ve mutlak artı-değer sömürüsü ve boyunduruğunun katmerlenmesidir. Bu sistemler, üretim süreçlerini çoklu-tümleşik merkezi olarak bütünleştirirken, işçileri çıplak ve vasıfsız işgücüne indirgemekte, parçalayıp kutuplaştırmaktadır.

Veri tabanları ve veri işlemeciliği

Günümüzde, hemen her türlü iş, ekonomik, organizasyonel ve yönetsel olarak, artan ölçüde BİT’e bağlı hale gelmektedir. Hemen her türlü ekonomik, toplumsal, idari süreçler için, giderek büyüyen ve dallanıp budaklanan veri tabanları oluşturma ve veri işleme zorunluluğu, günümüz kapitalizminin en kilit halkalarından biridir.

Veri ne midir? Standardize ve kategorize edilerek kayıt altına alınabilecek ve sayısallaştırılabilecek her şey ve her türlü işlem. Demografik ve etnografik özellikleriniz de veridir, işyerinde ne kadar zamanda hangi standart işlemleri ne kadar yaptığınız da veridir, (kayıt altına alınıyorsa) tuvalette geçirdiğiniz zaman da veridir, hangi marketten kredi kartıyla ne aldığınız da veridir, internette hangi sayfalara girdiğiniz, cep telefonunda kime ne mesaj attığınız da veridir, devlet dairesinde, belediyede, hastanede, metroda, otoyolda, havayollarında yapmak zorunda olduğunuz işlemler de veridir, çocuğunuzun ders notları, girdiği sınavlar da veridir.

Kapitalizm çalışmayı olduğu gibi yaşamı da azami ölçüde, basit, standart işlemlere indirgeyip kayıt altına alınabilir, sayısallaştırılabilir, sayısal “ölçme ve değerlendirme” sistemlerine bağlanabilir, böylece sayısal olarak da kontrol edilip yönetilebilir hale getiriyor.

Kullandığınız veya belli işlemlerinizi yaparken sizi kayıt altına alan her türlü elektronik/dijital araç veri üretiyor. İş kartınız, banka kartınız, ulaşım kartınız, elektronik kimliğiniz, cep telefonunuz, kişisel bilgisayarınız, internet, sosyal medya, yazar kasalar, ev sayaçları, hatta televizyonunuz ve otomobiliniz (günümüzde çip/sensör içeren ve bilişim-iletişim-ulaşım sistemlerine bağlanabilen tüm araçlar, belli verileri kaydedecek veya iletebilecek tarzda tasarlanabiliyor), kameralar, mobeseler… Ücret, vergi, sigorta, işsizlik, sağlık, eğitim, ulaşım, sosyal yardım, hukuk ve sayısız başka türden“hesaplarınızı” tutan elektronik/dijital araçlar ve sayaçlar…

Herhangi bir durum, işlem veya hareketin kayıt altına alınabilir hale getirilmesi demek, bilgisayarda işlenebilir bir veri olması, dolayısıyla kontrol edilebilir, karlılığa tahvil edilebilir ve yönetilebilir hale getirilmesi demektir.

Bilgisayar tümleşik fabrika ve işyerlerinde, tüm faaliyetlerin ve sorunların raporlandırılması için standart raporlandırma sistemleri vardır. Yapılan her türlü iş, işlem ve faaliyetin kayıt altına alınması, standart formları doldurma biçimde raporlandırılması ve bilgisayarlara girilmesi, günümüzde işçilerin artan kesimi için dev çaplı yeni bir iş yükü haline getirilmiştir. Hastanedeki hemşirelerin önemlice bir kesimi salt kayıt işleri ile uğraşmak durumundadır. Bu kayıtlar, diyelim ki bir yatan hastaya hangi standart işlemlerin uygulandığının, hastanın günlük ölçümlerinin vd. tamamını içerir. Bir ilkokul öğretmeni, iş dışındaki zamanının önemlice bir bölümünü, her bir öğrencisinin her bir dersteki durumu, davranışı, uygulanan şu veya bu standart müfredatın ve eğitim prosedürlerinin her bir öğrencideki sonuçları vb.ne ilişkin bitmez tükenmez formları doldurmaya harcamak zorunda bırakılır.

Buna kabaca, bilgisayar tümleşik her sürecin ayrılmaz parçası haline gelen ve yine işçilere yaptırılan ve iş yükünü artıran, “enformatik kırtasiyecilik” diyebiliriz. Böylece vasıflı emek süreçlerinin daha basit parça işlemlere bölünerek kodlanması; yani vasıflı veya deneyimli işçilerde bulunan örtük bilgi ve becerilerin bir kısmının daha bilgisayar sistemlerine, dolayısıyla sermayeye soğurulması sağlanır.

Yukarıdaki örneklerimiz üzerinden devam edersek: Böyle bir enformatik kayıtlama ve raporlandırma sistemi olmadığında; makinenin neden durduğunu ancak o makinede yıllarca çalışmış olan usta işçi bilir. Bir projeyi yürütmek için günlük çalışma zamanının ne kadarını şu işe/yazılıma ne kadarını bu işe/yazılıma ayırması gerektiğini bilişim işçisi bilir. Hastaların, hangi teşhis ve tedavi işlemlerine ne kadar sürede ne tepki verebileceğini ancak tecrübeli sağlık emekçileri bilir. Filanca eğitim program ve prosedürlerinin öğrencilerinin hangilerinde ne tür sonuçlar verdiğini ancak öğretmen bilir. Yani sermaye bu işçilerin bilgi, beceri ve deneyimine halen şu veya bu düzeyde bağımlıdır.

İşte tüm bu örtük bilgi, beceri ve deneyimler, standart kayıtlama ve raporlandırma sistemleri ile kodlanabilir hale geldiğinde, işçilerin kendilerinden ayrıştırılmış olur; sermayeye geçer. Sermayenin, makinenin neden durduğunu bilmesi gerekmeyen fabrika işçisi, çalışma zamanın ne kadarını hangi işe ayıracağına kendisi karar veremeyen bilişim işçisi, hangi hastanın özgül durumuna ilişkin hangi teşhis ve tedavi işlemleri uygulanacağına kendisi karar veremeyen sağlık işçileri vd. çalıştırması mümkün hale gelir. Tüm bu standart kayıtlama ve raporlandırma verileri bilgisayarlarda toplanıp işlenir ve işçiler kendi iradeleri dışında işler görünen bilgisayar destekli iş akış, organizasyon ve yönetim sistemlerinin (daha vasıfsız, deneyimsiz, ucuz işçilerle değiştirilebilir) uzantısı haline gelir.

Kaldı ki, emek sürecindeki bu öznel bilgi, beceri ve deneyimlerin artan kısmının kodlanarak nesneleştirilmesinin; bilgisayar veri-işlem ve analiz programlarına soğurularak sayısallaştırılmasının belli bir aşamasından sonra, bu işler uzaktaki bir bilişim-iletişim merkezinden kontrol edilip yönetilebilir; en azından bu sürecin belli parçaları taşeronlaştırılabilir veya gigleştirilebilir hale de gelir.

Dev çaplı veri yığınlarından, belli bir işyerinin içindeki ve dışındaki iş süreçlerinin bütününe ilişkin verilerin sistematik olarak saptanması, toplanması, depolanması ve düzenlenmesi ile o işyerinin iç-dış her sürecine ve süreçler bütününe dair veri tabanları oluşturulur.

Diyelim ki bir market zincirinin tüm şubelerindeki yazar kasalarında yapılan tüm işlemler günlük, haftalık, aylık olarak market zincirinin bilişim-iletişim merkezindeki veri tabanına otomatik olarak iletiliyor. Veri tabanları da, işkolunun standartları ve patronların özgül isteklerine göre kurulan, genişletilebilen ve görselleştirilebilen bilgisayar veri-işlem ve veri-analiz programlarıdır. Market yöneticileri, oturdukları yerden markette satılan her bir ürünün, ürün paketlerinin vb.satış, stok, tedarik, emek-gücü, kar-maliyet grafiklerini izleyebilir. Tedarik, lojistik, stok, pazarlama, reklam, kampanya, müşteri hizmetleri, müşteri profili, satış, muhasebe ve tabii işçi takibi verilerinin birbiriyle bağlantılı ve ortak bir veri tabanında toplanması ise, yukarıdaki bölümde işaret ettiğimiz ERP sistemine geçme olanağı sağlar.

Bu da bir diğer kritik olguyu gözler önüne serer: Verimlilik ve karlılık artışına tahvil edilebilecek her türlü veri metadır. Facebook, Google vb.nin milyonlarca kullanıcıya dair verileri başka şirketlere satması işin en bilinen yanı. Ama bir Sağlık Bakanlığı veya Eğitim Bakanlığı, kendi alanlarından topladıkları devasa veri paketlerini, bu alanlarda iş yapan büyük şirketlere vermiyor mu sanıyorsunuz? Şirketler kendi iş alanlarında tuttukları verilerin bir kısmını, rekabet kaygısının olmadığı farklı işkollarındaki başka şirketlere satıp ayrıca kâr da elde edebilirler. Böylece aklınıza gelebilecek her şeyin (kayıt altına alınabilir ve karlılığa çevrilebilir) verisinin üretilmesi, işlenmesi ve alınıp-satılması, başlı başına büyük çaplı bir artı-değer üretim ve piyasa alanı haline gelir.

Buradan bir adım daha atarsak, temelde yatan çok daha kritik bir dinamiği görebiliriz: Günümüzde belli bir büyüklüğe gelmiş her şirket, kendi bulunduğu işkolunun ötesinde, artan sayıda farklı işkolunun ve şirketin de bilgisi ve uzmanlığı olmadan iş yapamaz hale gelmektedir. Büyük otomotiv tekelleri düşen karlılığı toparlayabilmek için hem birbiriyle, hem üniversitelerle, hem de uzay-havacılık, elektronik, bilişim, telekomünikasyon vd. tekelleriyle işbirliği yapmak zorundadır. Bir sağlık turizmi şirketi, asıl işi sağlık olmakla birlikte, havayolu, turizm, otelcilik, bilişim-iletişim şirketleriyle anlaşmaları ve bu alanlarda da asgari bilgisi olmadan çalışamaz.

Farklı sermayeler bir yandan kıyasıya rekabet ederken, diğer yandan artan ölçüde birbirinin tuttuğu veri sistemlerine, bilgi ve uzmanlığa ihtiyaç duymakta, bağımlı hale gelmektedir. Taşeronluğun bile bir yüzü maliyetleri minimize etmek ise (özellikle beyaz yakalı iş alanlarında) diğer yüzü de budur. Bu, üretimin yeni ve daha yüksek bir temelden toplumsallaşma süreçlerinin en çarpıcı biçimlerinden biridir.

Veri tabanı oluşturma ve veri işlemeciliği genellikle bağıntılıdır. Veri işlemeciliği, kendi başına anlamsız olan verileri işleyerek, örüntü yörüngelerini oluşturarak vd. anlamlı bilgilerin üretilmesidir. Kapitalizmde “anlamlı bilgi”, verimlilik, kârlılık, sömürü, kontrol ve yönetim kapasitesini yükseltecek bilgi demektir. Örneğin günümüz teknolojisiyle, hangi çalışma koşullarının ve çevresel koşulların, hangi ürünlerin ne gibi fizyolojik, mental ve psikolojik hastalıklara yol açtığına dair geniş çaplı veri tabanları oluşturmak ve işlemek oldukça kolaydır. Veya atıkların, kimyasalların, gaz salınımlarının işçi ve halk sağlığı kadar ekolojiye etkilerini birebir haritalandırmak mümkündür. Ama kapitalizm bu tür “kârsız bilgi üretimi”yle ilgilenmez, yapmaya çalışanları da -Onur Hamzaoğlu’na yaptığı gibi- süründürür.[10]

Türkiye’den bir veri-analiz sistemi örneği: Sağlık Sistemi

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) toplamış olduğu büyük miktardaki yapılandırılmış ve yapılandırılmamış veriler üzerinde çeşitli analizler yaparak verimliliği artırmak, kayıp-kaçak oranlarını düşürmek ve hizmet kalitesini yükseltmek için büyük veri konusunda çalışmalara başlamıştır. Bu kapsamda SGK’daki aşağıda örnekleri verilen çeşitli kaynaklardan verilerin toplanması ve analiz edilmesi amaçlanmaktadır:

Veri tabanı logları (veritabanlarında yapılan tüm güncellemeler, yaklaşık 300 GB/gün)

Ağ sunucusu logları

İnternet sitesi ziyaretçi bilgileri (25 milyon kişi)

Günlük işlenen 1.5 milyon reçete bilgisi

Günlük 4.5-5 milyon ilaç girişi verisi

Günlük 150-160 milyon hastane işlemleri (doktor tetkikleri, yapılan tüm işlemlerin bilgisi)

İşverenlerin aylık sigorta beyanname bilgileri

Şu ana kadar toplanan 2.5 milyar evrak arşivi

Yaklaşık 11 milyon sigortalı hakkında detaylı bilgiler.[11]

Bugün hekimlerin “hasta bakma” süresi birkaç dakikaya kadar düşürülmüşse, hemşireler adeta koşarak çalışmak zorunda kalıyorlarsa, sağlık emekçisi intiharlarında ve sağlık emekçilerine şiddette büyük bir artış yaşanıyorsa, kesinkes söyleyebiliriz ki, bu bilgisayarlı veri analiz/verimlilik programlarından bağımsız değildir. Başka deyişle, bilgisayarlı veri toplama, yapılandırma, analiz ve kontrol sistemleri, “sağlıkta dönüşüm” programlarının da kilit halkalarından biridir.

Sağlıkta dönüşüm, eğitimde dönüşüm, kamu personel rejimi, vd kapitalizmin hiçbir yapısal dönüşüm programı, bunsuz gerçekleştirilemez! Buna karşılık, kamu emekçileri sendikaları ve meslek örgütlerinin, bu alanlardaki yıkıcı dönüşümün teknolojik boyutuyla hemen hiç ilgilenmemesi, çoğunun bunun farkında bile olmaması, şaşkınlık vericidir!

Şimdi, bu gibi bilgisayarlı veri tabanı oluşturma ve veri analiz (ve onları takip eden ERP) sistemleri desteğiyle yürütülen “dönüşüm”den bir hücre kesiti görelim:

Sınıf içi bölünmeye dayalı oluşan bu tabakalaşmanın ya da katmanlaşmanın hemşire emeği üzerinde etkileri nelerdir? Hemşire emeği üzerine en önemli etki ‘proleterleşme’dir. Özellikle tabakalaşmanın ya da katmanlaşmanın ana unsurları olan teknik iş bölümü, uzmanlaşma, ileri teknolojiye bağımlılık ve esnek istihdam uygulamaları ile gerçekleşen işin rasyonalizasyonu proleterleşmeyi boyutlandıran faktörlerden bazılarıdır. Farklı mekanizmalar ile bölünen hemşire emeğinde Türkiye örneğinden hareket edecek olursak, nitelikli bir hemşirelik bakımı yerine, bakım süreci parçalara ayrılarak her bir parça acil tıp teknisyeni, hasta bakım personeli, taşeron temizlik işçisi (hatta hasta yakınları-bn) gibi farklı işçiler arasında dağıtılmaktadır. Bu süreç, yan yana yürütülen ve birbiri ile ilişkisi olmayan tek tek işler haline dönüşür… Hasta merkezli hemşirelik hizmeti yerine iş merkezi uygulaması ile gerçekte bölünen sadece bakım süreci içindeki parçalar değil; emekçilerdir. Bunun sonucunda, hemşire emeği hemşire emeğinin temel işlevi olan bakımın bütünselliğinden koparılıp, teknoloji aracılığı ile de hatta teknik ve mekanik işlere ya da meslek dışı işlere hapsedilmiş olur. Örneğin, hemşireler TKY uygulamalarının yaşama geçirilmesinde büyük rol oynarlar ve bununla meslek dışı iş olan kayıt işlerine gömülürler… Hemşirenin hasta ile doğrudan teması azalır… Böyle bir iş bölümü sonunda, hemşire daha kısa sürede daha fazla hastanın bulgularını alabilir…Hatta parçalanmış hemşirelik bakımında parça parça işleri yerine getiren hasta bakım personeli ve taşeron temizlik işçisi ağır sorumluğuna rağmen, bir yanılsama olarak kendini daha önemli bile hissedebilir… Bu bölünme gereği hemşire, bakımın sadece bir kısmını üreteceği için bütünü göremeyecektir. Dolayısıyla kendi emek sürecinin planlanması, yürütülmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesi sürecine dahil olmaması hatta bunun dışında kalması söz konusudur ki bu niteliksizleşme ya da proleterleşme ile sonuçlanır. Üretim sürecindeki bu bölünme, sömürü ilişkilerine de dayalı olarak otorite figürlerini, hiyerarşileri, kontrol ve denetim mekanizmalarını ortaya çıkarır. Bu hiyerarşiler, sınıfsal çelişkileri tekrar tekrar üretirken, işçi sınıfının üyeleri kendilerini o sınıfın dışında algılar. Bu durum, ayrıca bu algı düzeyine sahip sağlık emekçileri ve beraberinde hemşireler arasında kapatılmaz bir boşluk oluşur. Örneğin, bir hastanede çalışan hemşire, hasta hakları sorumlusu hemşire, TKY sorumlusu hemşire, sorumlu hemşire, 4-C’li hemşire, 4-B’li hemşire, yüksek lisans mezunu hemşire gibi eğitime ve esnek istihdama görüe bölündüğünde eğer o hemşirelerin sınıf bilinci yeterli değilse, birbirlerini farklı sınıfsal konumda algılamalarına yol açar… Bunun en görünür etkisi de örgütlenme ve emekçi dayanışmasının kaybolmasıdır… Böyle olunca, itiraz yerine ‘uyum gösterme’ davranışı normalleşmeye başlamaktadır. Bu yüzden, çok sayıda ülkede hemşirelerin büyük bir çoğunluğunun yeni muhafazakarlık gibi popülist ideolojilere yaslandığı belirtilmektedir.[12]

Bu alıntının bizce en önemli cümlesi şudur: İşçi sınıfının kolektif hareket yetisini tahrip etmenin “ana unsurları olan teknik iş bölümü, uzmanlaşma (yani standartlaştırma!-bn), ileri teknolojiye bağımlılık ve esnek istihdam uygulamaları ile gerçekleşen işin rasyonalizasyonu…” Yani, teknoloji, teknik işbölümü (işin daha basit parçalara ayrılması), standartlaştırma ve esnek istihdam biçimleri, emeğin (vasıflı/eğitimli işçiler dahil) gücünü kırmakta, bağlantılı ve birleşik olarak uygulanan yöntem ve araçlardır. İlk üçü olmadan dördüncüsü de (özellikle vasıflı/eğitimli emek alanında) mümkün olmazdı.

Ancak ne yazık ki, Türkiye’de işçi sınıfının durumunun; teknoloji, teknik ayrıntılı işbölümü, standartlaştırma ve alt-sözleşme/esnek istihdam ilişkilerinin bu iç bağlantılı bütünlüğü içinden somut bir analizi yok. Kopukluk, bu “ana unsurlar”dan yeni teknolojilerin kullanım biçimlerinin yok sayılması veya görülememesinden başlıyor; Türkiye’de bu gibi teknolojilerin olmadığı veya bu teknoloji alanlarında çalışanların işçi olmadığı türünden bir önyargı pekiştiriliyor.

Kapitalizmin eleştirisi de, “piyasalaştırma” ve “taşeronlaştırma” noktalarında takılıp kalıyor, üretim sürecinden piyasaya, sömürü sorunundan ezilenciliğe kaydırılmış oluyor. Bu tür yaklaşımlardan çıkabilecek en fazla şey de “düzeltilmiş -örneğin kamucu!- kapitalizm ve demokrasi” hayalleri olabiliyor. Bu yazıda yapmaya çalıştığımız, bu iç bütünlüğün yeniden kurulması, en azından gündemleştirilmesidir.

Devamla:

Bu durumda hem bu teknolojileri geliştirecek hem de gerekli enformasyonu işleyecek, toplayacak emek-gücünün üretilmesi süreci de üniversitelere yüklenmeye başlanmıştır. Bu emek-gücünün öncekilerden farklı eğitim alması gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk otomasyon makinelerinde veri kartlarını hazırlayan, santralde duran işçilerden, giderek bilgisayarlara veri işleme, internette veri toplama, veri madenciliği ve işleme için algoritmalar yazma, iletişim araçlarını kullanma gibi becerilere kavuşturulması gereken yeni emekçiler ortaya çıkmıştır. Bu emek gücünün yetiştirilmesi, yeniden üretimi ekonomik ve toplumsal bir sorun haline gelmiştir. Üniversiteler, mühendislik bilimleri, teknik bilimler, yüksek okullar gibi alanlarda bu niteliğin yetiştirilmesine yönelinmiştir. (…)

Bunun işçi sınıfını farklılaştırması, farklı kesimlerini ayrı etkilemesi kaçınılmazdır. Bütün üretim sürecinde, üretimden dolaşıma, temel teknolojik yenilik ve buluşların üretimi, bilimcinin büyük oranda emekçileşmesini ve işçi sınıfı saflarına katılmasını getirirken, bu bilim ve teknolojileri değiştirmeden uyarlamalar ile yapılan işler, rutin işler, mühendislerden, teknik işçilere doğru (yazılımcı, veri madencisi, bilgi işlemci) işçi sınıfının diğer kesimlerine geçmiştir. Bilimsel emek süreci sınıfsal ayrışmaya uğramış, veri ve enformasyon işlemlerini yürüten emekçi kesimleri, işçi sınıfının yeni parçaları olarak ortaya çıkmıştır. (…) Bilimsel emek süreci boyunduruk altına alınırken, zihinsel emeğin soyutlanması, üretim sürecine soğurulması yönünde çaba sürmektedir.[13]

Günümüz Türkiye’sinde de, yazılım mühendislerinin ve diğer bilişim-iletişim teknolojisi işçilerinin, yalnız fabrikalarda değil, lojistikte, bankalarda, marketlerde, hastanelerde, müşteri hizmetlerinde vb çalışması, ve/veya her türlü şirkete ve şirketleşmiş kuruma (devlet kurumları, STK’lar) dışarıdan taşeron iş yapması, artık şaşırtıcı olmaktan çoktan çıkmış durumda. Çünkü bugün en basitinden en karmaşığına giderek hemen hiç bir şirket, sürekli güncellenmesi gereken standart veya orijinal yazılımlar, veri tabanları ve veri analiz sistemleri kullanmadan iş yapamaz, ya da tıkanan verimliliğini/karlarını koruyamaz durumda. Bu da yeni yazılımlar üretenden varolanı geliştirene ve uyarlayana, sadece uygulayana, salt veri üretenlerden (kayıtçılar, form doldurucular, vd) bunları sisteme girenlere ve analiz edenlere kadar, her düzeyde veri işçisinin, her yerdeki üretim/işletme süreçlerinin, olmazsa olmaz bileşeni haline geldiğini gösteriyor.

ERP sistemlerine ve kontrol teknolojilerine karşı sınıf mücadelesinin biçimleri

Türkiye gibi bağımlı kapitalist ekonomilere ve devlet kurumlarına da yayılan ERP sistemlerinin, emperyalist kapitalist ülkelerde ve en büyük emperyalist kapitalist tekellerde bile uygulanmasının halen tam bir “başarı” güvencesi yok. 2015 yılında, dünyanın en büyük şirketleri arasında, ERP sistemlerinin hedeflerini tutturma oranı ancak yüzde 54’tü. ERP sistemlerine yarım milyar-bir milyar dolar yatırım yapıp tam bir fiyaskoyla sonuçlandığı çok sayıda büyük işletme örneği var. Bugün bu oranın yüzde 90’ı bulduğu söylense de, konunun uzmanları bu oranın epey abartılı olduğu, sistemde halen giderilemeyen pek çok sorun ve aksaklık olduğunu belirtiyorlar. Bunun en önemli nedeni, teknik sorunlardan çok, tıpkı daha önceki yeni sömürü/kontrol teknoloji ve organizasyonlarının olduğu gibi, yeni dijital/algoritmik kontrol teknolojilerinin de sınıf mücadelesinden bağımsız olmamasıdır. ERP sistemlerine ilişkin kapitalist işletme literatürü, ERP sistemlerine karşı “kullanıcı direnişi” ve bunun nasıl aşılabileceğine dair sayısız araştırma ile doludur. Örneğin:

Tipik bir ERP projesinde, proje takımlarının zamanlarının büyük bölümünün (teknik sorunlardan çok-bn) işletmenin çok çeşitli bölümlerinden gelen direnişle başa çıkmak için harcamak zorunda kalması talihsiz bir gerçektir.[14]

Bu araştırmalar, ERP sistemlerine karşı direniş biçimlerini 3 kategoriye ayırıyor; 1- yıkıcı olmayan, 2- proaktif olarak yıkıcı, 3- pasif olarak yıkıcı. İlki, işteki yer veya bölümünün değiştirilmesini isteme, ERP kurulumu sırasında veya sonrasında devamsızlık gibi biçimlerden oluşuyor. İkincisi, sabotaj veya iş süreci sırasında kasıtlı hatalar yapmak.Üçüncüsü, ERP sistemlerinin gerekli kıldığı diğer işçilerle işbirliği yapmayı reddetmek veya iş yönergelerini dikkate almamak.

Küçük bir direniş değişim sürecini yavaşlatabilir, büyük bir direniş uygulayıcıların veya şirketin değişikliği iptal etmesine kadar gidebilir. Mevcut ERP kurulum veya uygulaması iptal edilirse ve şirket başka bir uygulamaya geçmeye karar verirse, buna çok büyük yatırımlar yapılmış olduğundan bir felakete dönüşebilir.[15]

İşçiler, ERP sistemlerinin kurulumuna engel olamasalar da, tıpkı Taylorizmin “iş-zaman etüdlerini” manipüle etmeye çalıştıkları gibi bunu zorlaştırmaya çalışıyor, ama asıl olarak da sistemin uygulamaya geçmesiyle, kendi kısmi bilgi, beceri, deneyim, özerklik kırıntılarının, iş tanım, ölçü, yoğunluk ve biçimlerinin ve işlerinin tehdit altında olduğunu sezerek, sistemin uygulanmasını zorlaştıran bin bir açık ya da örtük direniş yöntemi geliştiriyorlar. Çünkü ortalama bir işçi için bile, ERP sistemlerinin bir kısım işçiyi gereksizleştireceğini, işçiler üzerindeki idari-teknik kontrolü, iş yükünü, yoğunluğunu ve hızını artıracağını, varsa kısmi bilgi ve vasıflarını baltalayacağını, veya ücretlerde bir değişim olmaksızınişçileri ek işler yapmak zorunda bırakacağını, işyeri içindeki mevcut güç ve olanak dağılımını değiştireceğini, işyerindeki rekabeti artıracağını ve hatta belli bir vadede ücretleri düşüreceğini sezmek zor değildir. Çünkü kapitalizmde hep olduğu gibi, belli teknolojik yenilikler üzerinden üretimin teknik olarak yeniden düzenlemesi ile, buna her zamankinden daha tabi hale getirilmiş olsa ve getirilmek istense de, emek süreçlerinin ve “insan faktörü”nün bunun eklentisi olacak biçimde yeniden düzenlenmesi bir ve aynı şey değildir ve ikincisi her zaman direnişle karşılaşır. Bu, örneğin, platform şirketlerine çalışan motokurye işçilerinde şirket algoritmalarını, yama tarzı yazılımlarla “kandırmak” (dinlenirken kendini çalışıyor göstermek vb.) gibi biçimler de alabiliyor.[16]

Meseleyi ERP’ye karşı direnişten başta veri sistemleri olmak üzere, tüm BİT uygulamalarına dair sınıf mücadelesinin biçimlerine doğru genişletecek olursak, Marx, Kapital’de kapitalizmde artı-değer ve emek-kontrol araçları olarak kullanılan makinalara karşı sınıf mücadelelerinin başlıca çizgilerini gösterir: Makinelerin çalışma yoğunluğunu ve süresini artırmasına karşı işgününün kısaltılması mücadeleleri; makinelerin işçileri vasıfsızlaştırıp ücretlerini minimize etmesine karşı ücret mücadeleleri; makinelerin işçi sağlığı ve güvenliği üzerindeki yıkıcı etkilerine karşı mücadeleler; makinelerin emek üzerindeki despotizmi ve işyerlerinde “askeri disiplin” uygulanmasını kolaylaştırmasına karşı idari süreçler çerçevesindeki mücadeleler; üretim hatlarının hızına karşı, teknolojik kontrol araçlarına (günümüzde kameralar, elektronik kart, turnike sistemleri, sayısal performans sistemleri, algoritmik kontrol vd) karşı mücadeleler; makinelerin belli işçi kesimlerini gereksizleştirmesine, vasıfsızlaştırılan işçilerin işten atılmasını kolaylaştırmasına, işsizliğe karşı mücadeleler; makinelerin üretime çektiği ezilen cins, ırk, göçmen ve çocukların durumlarına ilişkin mücadeleler; makinelerin sahip oldukları tek hüneri ellerinden alıp çalışma yeteneklerini ortadan kaldırdığı işçi kesimleri, makineli çalışma sırasında ölen, sakat kalan ve kronik hastaların ve ailelerinin, işçi dul ve yetimlerinin durumuna ilişkin mücadeleler; makinelerle birlikte yeni ve kilit bir işçi kesimi olarak makine yapımcısı ve üretim araçları üreten birincil sektör işçilerinin (günümüzde bilişim işçileri vd) ortaya çıkması ve buradaki mücadeleler; makinenin artırdığı üretkenlikle birlikte burjuva ve üst orta sınıf ve asalak kesimlerin sayıca artması ve lüks tüketimlerinin genişlemesi, böylece hem lüks ürünlerin üretiminde hem de ev hizmetleri, kişisel bakım gibi hizmet alanlarında çalışan işçi kesimlerinin genişlemesi ve bu alanlardaki mücadeleler; makineli üretimin hammadde ihtiyacını büyük çaplı artırmasıyla itilim kazandırdığı sömürgeciliğe ve köleciliğe karşı mücadeleler (günümüzde bağımlı kapitalist ülkeleri saran ve evlere kadar yayılan artı-değer zincirleri çerçevesindeki mücadeleler)… Bunlara    en sonu makineler ve teknolojinin kafa emeğine de el atması ve kafa emeğinin de muazzam yığınsallaştırılması ve yıkıcı biçimde değersizleştirilmesi ve işçileştirilmesine karşı (başta sağlık, eğitim, bilim-üniversite, mühendislik, kültür, sanat gibi alanlar olmak üzere) mücadeleler; makinelerin emek süreci üzerindeki sermaye kontrolünü yoğunlaştırmasına karşı işçi kontrolü ve özyönetimi mücadelelerini de ekleyebiliriz.

Günümüz kapitalizminde yeni bilgi teknolojilerinin tabii yine kapitalist sınıfının elinde işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve kontrole kat çıkan teknolojiler olması, işçi sınıfının makinenin kapitalist üretim ve kullanım tarzına karşı bu geleneksel mücadelelerini yeni bir temelden dünya çapında canlandırıyor ve yaygınlaştırıyor.

Yeni bir temelden: Çünkü her yeni teknoloji, organizasyon, yönetim biçimi, bir dönem için işçi sınıfı mücadelelerini zayıflatmış ve geriletmiş görünse bile, aynı zamanda yeni ve daha gelişkin mücadele ve kolektivizm olanakları da yaratır. Gerileme döneminde çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarının ağırlaşmasının yarattığı birikimli etki ve tahammül edilemez hale gelmesiyle, işçi sınıfının yeni kuşakları, eski kuşaklardan öğrendikleriyle ve yeni “emek rejimi”nin açıklarını ve yarattığı yeni olanakları öz deneyimleriyle keşfederek, yeni yaratıcı mücadele biçimleri geliştirerek bir yeniden kolektif oluşum ve ilerleme sürecine girer. Bu açıdan, sermayenin yeni teknolojik sömürü ve kontrol güç ve kapasitesi, bir dönem için işçi sınıfını (dağınıklık, sefalet birikimi, tükenme sendromu vd.) demoralize etse bile, gerçekte hiçbir zaman tam kontrol altına alamaz. Başka deyişle, tüm o yeni ve derin sömürü ve kontrol teknolojileri, organizasyonları ancak üretimin, yeniden üretimin, emeğin, emekçi bireyin, bilginin, deneyimin, tek kelimeyle proletaryanın yeni ve daha yüksek toplumsallaşmasını ve sermaye ile karşıtlaşmasını derinleştirerek ilerleyebilir.

Marx, iletişim ve ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerin, işçi sınıfının kendi birlik, dayanışma, örgütlenme ve mücadelelerini de kolaylaştırdığına değinir. Bugün de internet, sosyal medya, cep telefonu ve hatta giderek algoritmaların ve blockchain’in mücadelelerde, grevlerde, isyan dalgalarında nasıl kullanılabildiğini görüyoruz. Aynı şekilde üretimin toplumsal bütünleşmesinin ilerlemesiyle, üretimle daha entegre hale gelen iletişim ve lojistik hatlarının durdurulmasıyla, üretimin de durdurulabileceğini, belli bir artı-değer zincir ve ağında birkaç önemli halkanın durdurulmasıyla tüm tedarik zincir ve ağını durdurabileceğini; üretim ve emek ne kadar parçalanmış görünürse görünsün üretim ve emeğin toplumsal-bileşik niteliğinin derinleşmesiyle, doğrudan üretim sürecinde yer almayan ve üretken görünmeyen işçi kesimlerinin bile üretimden gelen bir güce sahip olabildiğini (örneğin havaalanlarında özel güvenlik işçileri veya itfaiye işçilerinin grevlerinin uçuşları durdurabilmesi, iş kulelerinde taşeron temizlik işçilerinin grevlerinin işi durdurabilmesi gibi) görüyoruz.

E-ticaretten e-çalışma organizasyonlarına kadar emeğin ve yaşamın her alanına yayılan dijital platform şirketlerinin emek üzerindeki gigleştirme etkisi üzerinde çokça durulmaktadır. Ancak bu yıkıcı ve parçalayıcı etkileri içinden diyalektik olarak filizlenen emeğin daha ileri bir toplumsallaşma dinamiği üzerinde nedense pek durulmamaktadır. Örneğin dijital e-ticaret platformu şirketleri yalnızca motokurye işçilerini sömürmekle kalmamaktadır. Kendilerine bağımlı hale getirdikleri, yüzbinlerce irili ufaklı tedarik şirketinde çalışan milyonlarca işçinin sömürüsünden de pay almaktadır. Dolayısıyla kendi başlarına yalıtık, atomize ve darmadağınık görünen milyonlarca küçük işyeri işçisinin emeğinin de yeni bir temelden toplumsallaşmasının ve birleşik mücadelesinin zeminini sunmaktadır. Bir diğer örnek, nakliyat, tamirat işleri, temizlik, kişisel bakım, ulaşım, web gibi pek çok alanda ortaya çıkan, her biri yüzbinlerce işçiyi kapsamına alan dijital işgücü platformu şirketleridir. Eskiden küçük dükkan/esnaf görünümünde olan elektrikçiler, tesisatçılar, camcılar, nakliyatçılar vd. dahil, toplamı milyonları bulan işçinin emeğini organize edip sömüren bu tür platformlar, tıpkı motokurye işçilerinde olduğu gibi, aynı zamanda yeni yığınsallaşmış emek mücadelelerinin de zeminini oluşturmaktadır.

En sonu, teknoloji çoktan “bireysel dahiler”in eseri olmaktan çıkmış, önce meslek, sonra, tekelci kapitalist şirketler ve teknoloji platformları, devlet ve üniversitelerin bünyesinde ve bunlar arasında çeşitli koordinasyon ve işbirlikleriyle yürütülen başlı başına bir kapitalist toplumsal üretim alanı, sektörü haline gelmiştir. Temel bilimsel-teknolojik araştırma, geliştirme, yenilik ve buluşları gerçekleştiren bilimsel ve mühendislik emekleri de artan ölçüde işçileşme sürecine girerken, çeşitli teknolojilerin uyarlanması ve az çok standartlaştırılan aşamaları, artık mühendislerin, akademisyen ve bilim insanlarının genişleyen bir kesiminin de bir bileşeni olduğu teknik işçilere doğru kaymış, bununla birlikte bu üretim süreçlerinin alt aşamaları sayılan veri toplama, veri girme, veri üretme, veri madenciliği, veri düzenleme ve işleme gibi veri-enformasyon işlemlerini yapan, sayıca çok daha geniş işçi kesimleri de ortaya çıkmıştır. Bulut bilişim sistemleri ile birlikte bu veri ve yazılım emek süreçlerinin her türlü alt aşaması ve parçası outsource edilebilir hale gelerek, sayısız şirket, destek şirketi, taşeron şirket ve dijital gig veri işgücü platformlarını kapsayan veri ve yazılım tedarik zincir ve ağlarına dönüşmüştür. Teknolojik emek süreçlerini gerçekleştiren bu emek bileşimlerinin aralarındaki önemli (ücret vd.) farklarına karşın bu farklar, artık büyük ölçüde sınıf içi farklardır. Tıpkı sınai tedarik zincir ve ağları gibi, veri tedarik işleme ve montaj zincir ve ağları da muazzam bir toplumsallaşmış emeğe dayalı hale gelmiştir. Bilişim-iletişim teknolojileri kamu-üniversite fonları ile geliştiriliyor; şirketlerin veri merkezleri açık kaynak kodlu yazılım tabanlarını kullanıyor veya herhangi bir şirketteki kod yazıcıları yüz binlerce kod yazıcısının ortak geliştirdiği ve kullandığı dijital yazılım kaynak/kütüphanelerinden yararlanıyorlar ve farklı şirketlerinden meslektaşlarıyla yardımlaşma içinde çalışıyorlar; ve platform şirketleri (tıpkı bankaların kendilerinin olmayan paraları işletmesi gibi) kendilerinin olmayan toplumsal verileri işletiyorlar. Dahası, bilişim-iletişim teknolojilerinde toplumsallaşmış zihin emeği, dijital cihazların madeni bileşenlerini üreten Afrika ve pek çok bölgedeki maden işçilerinden, Çin’den Türkiye’ye montajını yapan toplumsallaşmış beden emeğinden de azade değil.

En sonunda:

Bugünün fiber optik kabloları internet trafiğinin yüzde 95’ini taşıyor. Tüm bağlantılı malzeme sistemi ve bileşenleri çok kırılgan, kopma ve kesintiler sık. Sistem, kablo gemilerindeki işçiler, dünyanın dört bir yanındaki kablo istasyonlarında çalışanlar, ulusal telekom şirketlerinde çalışan işçiler, çok büyük miktarda üretim yapan veri merkezlerindeki çalışanlar tarafından kurulur ve onarılır. (…) Teknoloji kontrolü dayatıyorsa, altyapının sürekli işgücü girdisine bağımlılığı da işçilere kendi kontrol olanaklarını sunar- sermayenin amansız değer hareketini ve dolayısıyla birikim sürecini yavaşlatma ve durdurma yeteneğini.[17]

Teknolojinin yaratıcısı, kurucusu, altyapı malzeme yazılım ve donanım üreticisi, araştırmacısı, geliştiricisi, uyarlayıcısı, bakımcısı, onarımcısı, besleyicisi ve çeşitli destek işleri/hizmetleri dahil tüm aşamalarını gerçekleştiren işçilerdir; dev çaplı toplumsallaşmış işçi sınıfının dev çaplı toplumsallaşmış bileşenleridir. Bu açıdan halen sınırlı da olsa da dünya çapında artmaya başlayan örnekler umut vericidir: Google işçilerinin kurduğu Alphabet İşçileri Sendikası Google bilişim işçileriyle Google’a çalışan taşeron şirket işçilerini birlikte örgütlemeye çalışıyor; Google sendikalaşmaya karşı taşeronlarını Polonya’ya kaydırınca, Alphabet Global işçi platformunu oluşturarak dünya çapındaki Google işçilerini bağlarını geliştirmeye, uluslararası kampanyalar örgütlemeye yöneliyor. Amazon İşçileri Enternasyonal platformu, dünya çapındaki Amazon dağıtım merkezi işçileri ile ortak eylem günleri ve kampanyalar organize ediyor. Teknoloji İşçileri Koalisyonu, tam zamanlı teknoloji işçileri ile teknoloji platformlarının kontrolü altında çalışan gig işçilerini, dağıtım merkezi işçilerini, motokurye işçilerini vd. birlikte örgütlemeye çalışıyor. Amazon bilişim ve tasarım mühendisleri, bir eyaletteki Amazon dağıtım merkezi işçilerinin grevine uçakla giderek eylemli destek veriyor; Facebook ofis işçileri yemekhane işçilerinin sendikalaşma mücadelesine eylemli dayanışma gösteriyor.[18]

Dünya çapında dijital platformlara bağlı gig işçilerinin, market ve dağıtım merkezi işçilerinin, motokurye ve Uber tarzı işçilerin, lojistik işçilerinin eylem dalgaları büyüdükçe, bu etkileşim, dayanışma ve birlikte örgütlenme ve mücadele örnekleri de artacaktır.

Türkiye’de ise devrimci, sosyalist örgütlerin, sendikaların halen teknoloji ve ofis işçilerini işçi sınıfının bileşeni olarak görmemesi veya yönelim yoksunluğu ciddi bir handikaptır. Örneğin Türkiye’de Ocak-Şubat 2022’deki grev dalgalarında öne çıkan binlerce motokurye işçinin fiili grev dalgalarında (Trendyol, Yemek Sepeti vd.) bu şirketlerin işleyişinde kilit rol oynayan bilişim-iletişim işçilerinin gündeme bile gelmemiş olması, gig işçilerinin fiili kitle grevlerinin yaptırım gücünü zayıflatan bir etkendi. Dolayısıyla hem bilişim-iletişim vd. teknoloji işçilerinin olabildiğince tüm kesim ve katmanlarını kapsamayı hedefleyen örgütlenme platformlarının oluşturulması, hem de bu teknolojileri üreten işçi kesimleriyle bu teknolojilerin kontrolü altında çalışan gig işçilerinin birleşik hareketinin örgütlenmesi, ne kadar zor görünürse görünsün, gündemleştirilmesi ve yönelinmesi gereken kritik sınıf mücadelesi alan ve konularıdır. Dijital/algoritmik platform işçilerinin, bu platformların kontrolü altında çalışan gig işçileri direnişe geçtiğinde, yalnızca platform şirketlerinin işçiler ve müşterilere karşı yaptığı algoritmik hile ve manipülasyonlara dair bilgi sızdırmaları bile, güçlü bir etki yaratabilir.

Yeni teknolojiler, teknoloji dolayındaki sınıf mücadelelerinde kaçınılmaz olarak yeni cephe ve alanlar da ortaya çıkartıyor. Yeni teknolojilerle, başta iş/emek süreçleri olmak üzere toplumsal-bireysel yaşama dair hemen her şeyin artan ölçüde “verileştirilmesi”, verileştirilen her şeyin de veri analizi, algoritmalar, “akıllı cihazlar” ile daha fazla sömürü, kâr, kontrol ve güdüme çevrilebilmesi veri, enformasyon, bilgi üretim, erişim ve kullanım süreçlerini, giderek daha kritik ve dev çaplı bir sınıf mücadelesi cephesi/alanı haline getiriyor. İnternet, sosyal medya, blockchain, veriler, platformlar, ERP, algoritmalar vb. üzerinde ve içinde başından bugüne süregelen mücadeleler (alternatif kolektif bilgi üretim, paylaşım, erişim, kullanım, gizlilik, hackerlık, kamuoyu oluşturma, örgütlenme ve eylem ortam, kanal ve biçimlerin geliştirilmesi gibi) bu çerçevededir.

Bilişim-iletişim teknolojileri bağlamındaki bir sınıf mücadelesi programı oluşturmaya dönük çıkış noktası oluşturabilecek bir dizi öneri de şunlardır:

  • Sermaye ve devletinin dijital teknolojiler ile emek ve yaşam süreçlerimizden ne tür verileri topladığı, bu verilerin hangi amaçlarla nasıl kullanıldığına dair hesap sorma ve denetim hakkı için mücadele. Özellikle işçilerin çalışırken ürettikleri veriler üzerinde sınırlama ve kontrol hakkına sahip olabilmesi. Emek sürecinde teknolojik duygu-durum tanıma sistemlerinin kullanılmasının tamamen yasaklanması.
  • Özel şirketlerin kamu verilerine erişiminin engellenmesi. Sendikalar ve meslek örgütleri kendi çalışma alanlarından toplanan veri tabanı, veri analiz ve algoritmik kontrol sistemlerine erişim hakkına sahip olmalıdır.
  • Algoritmik emek sömürüsü ve kontrolü sistemlerine karşı direniş yol ve yöntemleri konusunda işçi eğitimi.[19]
  • Veri toplamadan kullanım biçimlerine kadar dijital teknolojilerin (ERP ve Platform sistemleri dahil) ücretler, iş güvencesi, işçi sağlığı ve güvenliği, işçi hakları, çalışma koşulları, cinsiyet ve ekoloji üzerindeki etkilerinin araştırılmasının ve sorgulanmasının, örgütlenme ve mücadele biçimlerinin geliştirilmesinin, sınıf mücadelesinde çok yönlü bir uzmanlaşma alanı haline getirilmesi.
  • Sınıf mücadelesinin her alanında, veri tabanları ve veri analizleri dahil, bilişim-iletişim destek birimlerinin oluşturulması. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG Meclisi) Türkiye çapında erişebildiği tüm işçi cinayetlerinin verilerini toplaması, depolaması, analiz etmesi, raporlandırması ve görselleştirmesi. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun yerel basın ve internet üzerinden erişebildiği tüm işçi direnişlerinin verilerini toplaması, depolaması, analiz etmesi, raporlandırması ve görselleştirmesi. İnteraktif grev haritaları, mücadele edilen şirket veya sermaye gruplarının tüm ileri geri bağlantılarına, siciline dair interaktif haritalar, dijital arşiv ve ajandalar bunların örnekleri arasındadır. Bilişim Çalışanları Dayanışma Ağı (BİÇDA), bir dönem, mavi yakalı işçilerin direnişleriyle dayanışma için web sayfaları yapıyor ve isteyen direnişçi işçilere bu sayfaları kullanabilmeleri ve yönetebilmeleri için eğitim veriyordu.

Bu örnekler çoğaltılabilir, geliştirilebilir, sınıf mücadelesinin her konu ve alanına doğru yaygınlaştırılabilir. Önemli olan, burjuvazinin bilişim-iletişim teknolojilerinin işçi sınıfının canını okumak için kullanmasına karşı, günümüzde işçi sınıfının mücadelesinin her konu ve alanda bilişim-iletişim destek üniteleri olmadan olmayacağını kavramaktır.

Önemli bir gelişme de, yeni teknolojiler çerçevesindeki teorik-ideolojik tartışmalarda, tüketici birey merkezli “veri mülkiyeti demokrasisi” benzeri liberal reformist yaklaşımlara karşı veri ve teknoloji sorununun üretim ve emek süreçleri temelinde ele alınmaya başlanmasıdır. Teknoloji üzerinde toplumsal mülkiyet ve kolektif işçi kontrolü ve yönetimini savunan “platform sosyalizmi”ne (ya da “dijital sosyalizm”, “bilişsel sosyalizm”) doğru bir eğilimin serpilip gelişmeye başlamış olmasıdır.[20]

Yeni “Dijital Sosyalizm” kuramlarında bir dizi sorun ayrı bir çalışmanın konusu, ancak önemli olan, bilişim-iletişim alanında da üretimin, emeğin, veri-bilgi ve teknolojinin dev çaplı toplumsallaşmasına karşılık sermaye ilişkileri çelişkisidir. Yaygınlaşıp derinleşen sınıf savaşımlarının gelişim doğrultusu olarak devrimci sosyalizm eğiliminin bu alanda da kendini hissettirmeye başlamasıdır. Bilişim-iletişim teknolojileri üzerinde toplumsal kolektif mülkiyet ile örgütlü ve bilinçli işçi kontrolün birlikte düşünülmeye başlanmasıdır.


*Not: Bu yazı, 2018 yılında academia.edu sayfamda “Teknoloji ve İşçi Sınıfı” başlığıyla yayınladığım bir yazının gözden geçirilmiş, güncellenmiş ve genişletilmiş halidir. (F.F.)


[1] Savul, G. (2018). Sınıfın Yeni Görünümleri ve Bilişim Sektörü. NotaBene. sf. 237-241.

[2] Marx, K. (1986). Kapital Cilt 1. Sol Yayınları. Özellikle bkz. Onbeşinci Bölüm: Makine ve Büyük Sanayi.

[3] Narin, Ö. (2012). “Teknoloji: Üretim Sürecinde Bölünme ve Emek”, Elektronik Mühendisleri Odası Dergisi. sf. 40-45.

[4] Huws, U. (2017). Küresel Dijital Ekonomide Emek (Çev. Cemre Şenesen). Yordam Yayınları. sf. 78-79.

[5] Narin, Ö. (2014). “İnternet ve Bilişim Teknolojileri Çağında Üretim Özyönetimi ve Yeni Olanaklar”. Üretim Ekonomisi Kongresi, Kültür Üniversitesi, 21-22 Mart 2014.

[6] Çelebi, F. & Bulut, Y. (2016). “Kurumsal Kaynak Planlaması (ERP) ve ERP Yazılımı Kullanan Bir İşletmenin İncelenmesi”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı 57. sf. 166-177.

[7] Bkz. http://www.mbi.com.tr/makale/yan-sanayide-basarili-bir-erp-uyarlamasi-icin-yol-haritasi,7

[8] Çelebi, F. & Bulut, Y. (2016), agy.

[9] Narin, Ö. (2014), agy.

[10] Terzi, C., Yuvayapan, E. & Başer, E. (Ed.) (2013) Kapitalizm Kıskacında Doğa Toplum ve Bilim: Onur Hamzaoğlu Olayı. Yordam Yayınları.

[11] Karaca, İ. (2015). Büyük Veri Analizlerinin Kurumsal Faaliyetlerde Kullanım Alanları, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Bölümü, Bilgi ve Belge Yönetim Bölümü Lisans Tezi. sf. 57.

[12] Özkan, Ö. (2014). “Esnek Üretim Hemşire Emeği İçin Bir Tuzak mı, Bir Fırsat mı?” Emeğin Kitabı içinde, sf. 565-570. SAV Yayınları.

[13] Narin, Ö. (2017). “Marx ve Genel Zekâ”. Grundrisse’den Kapital’e Patikalar içinde. sf. 388-9, sf. 404-5. SAV Yayınları.

[14] Bkz. https://ultraconsultants.com/erp-software-blog/user-resistance-to-erp/

[15] Haddaraa, M. & Moenb, H. (2017). “User resistance in ERP implementations: A literature review”. ScienceDirect, Procedia Computer Science, sayı 121. sf. 859-865.

[16] Alemdar, A. A. (2022). “Platform Kapitalizmi ve Gig Ekonomisi: Dijital Fabrika, Küresel Proletarya”. 1+1 Express Dergisi. Erişim: https://birartibir.org/dijital-fabrika-kuresel-proletarya/

[17] Moody, K. (2021). “Workers of the World: Growth, Change and Rebellion”. New Politics, Sayı XVIII, No 2.

[18] Tan, JS. (2021). “Tech Workers Bigger Than Big Tech”. Progressive International. Erişim: https://progressive.international/blueprint/78457be0-5a19-44f0-a6f9-f0c33e921290-tech-workers-bigger-than-big-tech/en/

[19] Bkz. ITF sendikası raporu: Worker Control of Technology: The Smart City. Erişim: https://www.itfglobal.org/sites/default/files/node/page/files/Chapter%205%20Worker%20control%20of%20technology%20-%20the%20smart%20city.pdf

[20] Muldoon, J. (2022). “Data-owning Democracy or Digital Socialism?”, Critical Review of International Social and Political Philosophy. Erişim: https://www.tandfonline.com/doi/epdf/10.1080/13698230.2022.2120737?needAccess=true&role=button