Trump’ın birinci ve ikinci başkanlık dönemleri, eleştirel tepkiler açısından kayda değer farklılıklar ortaya koydu.[i] 2016’nın yarattığı şok ve onu takip eden yıllarda yaşananlar, nesnel bilginin geleceğine ilişkin liberal çevrelerde yoğunlaşan epistemik bir kaygının ortaya çıkmasına yol açtı. Bu kaygı, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde değil, aynı zamanda o yılki Brexit referandumunun temel olguları ve verileri çarpıtan bir kampanyayla kazanıldığı Birleşik Krallık’ta da görünür hale geldi. Bu epistemik çözülmeyi adlandırmak için kısa sürede kapsamlı bir terminoloji gelişti. Oxford İngilizce Sözlüğü, 2016’nın kelimesi olarak “hakikat sonrası” nı ilan ederken, Merriam-Webster’ın tercihi ise “gerçeküstü” oldu. Çevrimiçi botlar ve Rus trol çiftlikleri tarafından üretilip dolaşıma sokulan “sahte haber” yığınları, sosyal medyanın yeni hegemonyası karşısında profesyonel gazeteciliğin otoritesinin ölümcül biçimde zarar gördüğünü ortaya koyuyordu. Trump’ın 2017 yılı başlarında göreve başlamasından sadece birkaç gün sonra başkanlık danışmanı Kellyanne Conway’in “alternatif gerçekler” ifadesini dolaşıma sokmasıyla birlikte, yeni yönetimin yalan söyleme pratiği neredeyse resmî bir nitelik kazanmış gibi görünüyordu.
Hakikat paniği, karşı çıkmayı hedeflediği aktörleri cesaretlendirmek gibi pek de istenmeyen bir yan etkiye sahipti. “Sahte” sözcüğü, Trump’ın özellikle kendisi ve yakın çevresi hakkında hoşuna gitmeyen olguları haberleştiren medya kuruluşlarına yönelttiği en sevdiği susturma hamlelerinden biri haline geldi. Giderek sayıları artan “Make America Great Again!” söyleminin bayraktarı medya kuruluşları, Başkan’ın yalanlarını ve inkârlarını daha da güçlendirdi. Buna karşılık; liberal düzenin uzman bilgisine dayanan araçları, böylesine pervasız bir ikiyüzlülüğü hesap vermeye zorlamakta etkisiz görünüyordu. Dönemin temel referans noktalarından biri Hannah Arendt’ti. Arendt, Totalitarizmin Kökenleri adlı eserinde, “totaliter yönetimin ideal öznesinin, ikna olmuş bir Nazi ya da kendini adamış bir komünist değil, gerçek ile kurgu arasındaki ayrımın artık var olmadığı insanlar” olduğunu yazmıştı.
2025’e gelindiğinde, suçlamalar farklı bir aroma kazandı. Pek çoğumuza göre temel sorun, yalanların hüküm sürdüğü bir çağda yaşamaktan ziyade, bir “ahmaklık” çağında yaşıyor olmamızdır. Bu teşhis, siyasal yelpazenin farklı kesimleri arasında karşılık bulmaktadır. Ocak ayında, kötü niyetli David Brooks, Times gazetesi için “Ahmaklığın Altı İlkesi”[ii] başlıklı bir köşe yazısı kaleme aldı. Yeni yönetimin, “Bundan sonra ne olacak?” sorusunu bütünüyle göz ardı eden bir biçimde davrandığını yazdı. Mart ayında -belki de ideal bir akıl hocası sayılamayacak- Hilary Clinton, aynı gazetede, “Bu Ne Kadar Daha Ahmakça Olacak?” başlıklı köşe yazısıyla tartışmaya dâhil oldu. Clinton, “Beni rahatsız eden bu ikiyüzlülük değil, düpe düz ahmaklık” şeklinde düşüncelerini paylaştı. Nisan ayında ise, Marksist yazar ve entelektüel Richard Seymour, “Tarihsel Bir Güç Olarak Ahmaklık” başlıklı bir makale yayımladı. Seymour, Arendt yerine Troçki’den alıntı yaptı: “Siyasi eğri aşağı doğru indiğinde, ahmaklık toplumsal düşünceye hâkim olur.”
Trump’ın yalanları 2016’dakinden ne daha az süreklidir ne de daha az pervasızdır; ancak artık tanıdık gelmekte, adeta baştan hesaba katılmış bir durum olarak algılanmaktadır. Trump’ın siyasal kariyerinde on yıl geride kalmışken, “hakikate karşı savaş” üzerine daha ne söylenebilir ki? Yine de Trump’ın ikinci döneminin en az iki yönü, yeni ve tartışmasız biçimde “ahmakça”dır. Bunlardan ilki bir Atlantic muhabirinin ABD askerî operasyonlarına ilişkin bir Signal grup sohbetine yanlışlıkla eklenmesine[iii] varacak ölçüdeki rezil bir beceriksizliktir. Söz konusu grubun diğer üyeleri arasında başkan yardımcısı ile savunma bakanı da yer almaktaydı (Clinton’ın söz konusu köşe yazısını kaleme almasına yol açan da bu fiyaskoydu). İkincisi ise, gümrük tarifeleri ve tıbbi araştırmaların finansmanının kesilmesi gibi, Trump’ın -seçmenleri bir yana- destekçileri ve müşterileri açısından bile herhangi bir görünür kazanım sağlamaksızın ciddi zararlara yol açacak politikalarda ısrar edilmesindeki anlaşılmaz kararlılıktır. Aşı karşıtı görüşleriyle tanınan ve “sağlık” saplantılı bir figürün Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanı olarak sahneye çıkması, hakikatin terk edilmesinin ötesine geçerek, insani gelişime yönelik bir saldırı vazifesi görmüştür. Robert F. Kennedy Jr.’ın telkiniyle, Utah ve Florida’da, yasama organlarından geçen musluk suyundaki florür yasakları, kamusal kullanım değerleri kavramının bizatihi kendisine yönelik yeni bir düşmanlığı işaret etmektedir. Birinci Trump döneminden İkinci Trump dönemine geçişle birlikte yaşanan tırmanış, irrasyonelliğin müzakereci kamusal alandan taşarak devletin damarlarına yayıldığını ortaya koymaktadır.
***
Başkalarının eylemlerini yorumlama sürecinde temel bir yöntemsel ilke, insanların belli şekillerde davranmalarının ardında gerekçeler bulunduğunu varsaymaktır; söz konusu gerekçeler duygusal, geçici, dar görüşlü ya da sinik nitelikte olsa dahi. Grup sohbeti fiyaskosu ve gümrük vergileri krizinin ardından, sosyal medya kullanıcıları Trump yönetiminin eylemlerini kendi tercih ettikleri açıklayıcı paradigmaya sıkıştırmayı bir tür salon oyunu hâline getirdiler. Signalgate mutlaka kasıtlıydı; gümrük tarifeleri ise bir veya diğer ekonomik grubun çıkarları doğrultusunda doları çökertmek için hazırlanmış büyük bir planın parçası olmalıydı. Risk şudur ki ahmakça eylemler için giderek daha karmaşık açıklamalar üretmek, bu eylemlere yanlış biçimde bir tür zekâ atfetme sonucunu doğurur; bu da siyaset bilimci Robyn Marasco’nun, “komplo teorisinin, eleştiri kisvesine bürünmüş bir iktidar aşkı olduğu” yönündeki görüşünü doğrular niteliktedir.
Bu tür spekülasyonlar, çoğu zaman ahmaklık iddiasını daha da keskinleştiren bir yanıtla karşılanır. Yanıt genellikle şöyledir: Hayır, Trump ve ekibi dört boyutlu satranç oynamıyor; gördüğümüz şey, akli dengesi yerinde olmayan bir adamın, bir avuç kalın kafalı ve niteliksiz yandaşının desteğiyle en yüksek makama gelmesinin sonuçlarıdır. Siyasal sosyoloji yetersiz kaldığında, boşluğu tıbbî psikiyatri ve dile getirilmeyen bir tür sosyal Darwinizm doldurur. Ahmaklığın gerçek anlamı -bir “uyuşukluk” hali- temel zihinsel yetileri ve farkındalığı neredeyse bilinçsizlik noktasına varacak ölçüde yitirmeyi ifade eder. Trump’ın kendine özgü ve tuhaf biçimde büyüleyici sözlü tonlaması -ne bir doruk noktası ne de tempo değişimi barındıran, normal siyasal retoriğin cilasından tamamen yoksun bu konuşma tarzı- dinleyiciyi, ırkçı bir ASMR ses kaydını andıran bir uyuşukluk hâline sürükler.
İkinci Trump yönetiminin ilk ayları, Mike Judge’ın 2006 yapımı Idiocracy filmine benzetildi. Filmde ortalama zekâya sahip bir asker, beş yüz yıl sonrasına uyanır ve Amerika’nın ahmaklık rejimi[iv] ile yönetildiğini keşfeder. Kültürel, teknolojik ve ekolojik açılardan bakıldığında, bu tasvir ürkütücü ölçüde kehanetvari görünmektedir. Atık üretimi ve kirlilik kontrolden çıkmış durumdadır. Başkan, tavır ve üslubu ile profesyonel güreş yıldızlarını andıran bir televizyon ünlüsüdür. Doktorların yerini hantal teşhis makineleri almıştır. Tüketiciler, reklamlarla ve sloganlarla dolup taşan ekranların karşısında oturur ve bunları tıpkı internet meme ‘leri gibi tekrar edip dururlar. Asker, insanlara kuraklık nedeniyle verimsizleşen ekinlerini Gatorade benzeri bir içecekle sulamaya çalışmaktan vazgeçip bunun yerine su kullanmalarını tavsiye ettiğinde, bu pratik öneri, içecek üreticisinin kârları çöktüğü anda hızla terk edilir. Üreticiye yönelik ekonomik kaygılar ağır bastığında, söz konusu rasyonel müdahale göz ardı edilir. İnsanların kendisine karşı dönmesinin ardından asker, çaresizlik içinde şu soruyu yöneltir: “Size yardım etmeye çalışan tek kişiyi ortadan kaldırmaya çalıştığınız bir dünyada gerçekten yaşamak istiyor musunuz?” Ve evet, görünen o ki, istemektedirler.
Akıl almaz tüketim çılgınlığı ve kâr maksimizasyonunu, kendi “ahmaklık çağımızın” belirtileri olarak tanımlayabiliriz. Ancak Judge’ın hicvinin temelinde siyasi açıdan çirkin bir önerme yatıyor. Amerika’nın yüzyıllar içinde bu tür bir uçuruma sürüklenmesinin nedeni, nevrotik profesyoneller olarak tasvir edilen zeki insanların üremekten vazgeçmiş olmaları; buna karşılık şiddete eğilimli, karavan parklarında yaşayan bir alt sınıf olarak tasvir edilen ahmak insanların üremeyi durduramamalarıdır. Sonuçta, gen havuzunun “ahmaklık” ile aşamalı biçimde kuşatıldığı varsayılmaktadır. Irksal öjeninin, natalist politikaların ve IQ saplantısının yeniden yükselişe geçtiği bir tarihsel süreçte -Quinn Slobodian’ın yakın tarihli Hayek’s Bastards çalışmasının da aydınlattığı üzere- bu tür bir toplumsal eleştiri biçimi, pek çok liberal ya da sol eğilimli düşünürün kolaylıkla benimseyebileceği bir yaklaşım olmaktan çok uzaktır. Öte yandan, gerici ahmakların karşıtlarının dahi zaman zaman kendi öjenik fantezilerini beslemediklerinden kim emin olabilir? Brexit oylamasının ardından -gümrük vergileri gibi görünüşte anlamsız bir tür ekonomik öz-yıkım eylemine benzer biçimde- liberal çevrelerde, tipik Brexit yanlısı seçmenlerin o denli yaşlı olduğu ve Brexit nihayet yürürlüğe girdiğinde çoğunun zaten ölmüş olduğu yönünde söylentiler dolaşmaya başladı.
Resmiyette ahmaklığın er ya da geç hak ettiği karşılığı bulacağını varsaymak ya da ummak için biyopolitik fantezilere başvurmak gerekmez. Kuşkusuz, akıl dışı iktisadi politikaların, kaçınılmaz olarak akıl dışı siyasal stratejilere yol açması ve bunun da iktidarın kaybıyla sonuçlanması beklenir. Birleşik Krallık’ın yakın dönem deneyimi bu duruma bir emsal sunuyor. Başbakan Liz Truss, Eylül 2022’de kendi mali dogmalarını tahvil piyasalarının değerlendirmelerinin üstüne koyduğunda, göreve geldikten yalnızca kırk dokuz gün sonra (İngiltere Merkez Bankasının da müdahalesiyle) hızla görevden uzaklaştırılmıştı. Trump söz konusu olduğunda ise pek çok kişi tahvil piyasalarını, ahmakça bir dünyada aklın son dayanağı -eninde sonunda sorumluları sonuçlarla yüzleşmeye zorlayan bir güç- olarak görme eğilimindedir. Bu, özellikle mali sıkıntılar Başkan’ın yakın çevresinde bulunan şirket yöneticilerine kişisel olarak yansıtıldığında, bir noktaya kadar işe yarar; ancak yalnızca ahmaklığı kismi olarak törpüler ve en aşırı tezahürlerini geçici olarak sınırlamakla yetinir. Trump’ın, politika A’nın nasıl olup da B’ye yol açtığına dair en temel nedensel kavrayıştan yoksunluğu, yalnızca iktisat politikasıyla sınırlı olmadığı gibi yalnızca ona özgü de değil.
Bu siyasal krizin ortaya koyduğu temel mesele, ahmakça davranışları bütünüyle zihinsel ya da psikiyatrik, hatta genetik bir olguya indirgemeden nasıl ciddiye alacağımızdır. André Spicer ve Mats Alvesson’ın The Stupidity Paradox adlı kitaplarında ele aldıkları gibi, ahmaklık bireylerden ziyade toplumsal sistemlerin bir sorunu olarak kavramsallaştırılabilir. Onlara göre, ahmaklık ‘işlevsel’ bir şeye dönüşebilir: örgütlerin günlük çalışma tarzına yerleşir ve somut olumsuz sonuçlarına rağmen fikirlerin ve aklın işlemesini engeller. Ne var ki, Trumpvari bir ahmaklığın işlevsel addedilebilecek herhangi bir unsurunu saptamak güçtür. Bu tür bir ahmaklıkörgütsel atalet ya da düzensizlikten ziyade dünyayı anlaşılır kılmaya yardımcı olan unsurlara -üniversitelere, halk sağlığına, piyasa verilerine- yönelmiş yakıp yıkmaya dayalı bir saldırı niteliği taşımaktadır. Trumpvari ahmaklık, akıllı insanların kontrolü ele alamamasının ortaya çıkan bir yan etkisi değil; bilakis, dayatılan ve zor yoluyla tesis edilen bir pratiktir. Bu nedenle, “irrasyoneli rasyonel gibi sunma pratiği” olarak tanımlanabilecek sanewashing[v] tuzağına düşmeden ya da stratejik kurnazlığı komplo teorisi düzeyine kadar şişirmeden, bu olguyla siyasal ve sosyolojik düzlemlerde yüzleşmek gerekir.
***
Yargı yetisindeki eksiklik, aslında ahmaklık dediğimiz şeydir ve bunun için bir çare yoktur. Kant bu ifadeyi, Saf Aklın Eleştirisi’ne eklenmiş tuhaf bir dipnotta dile getirir. Burada atıfta bulunduğu “yeti”, kendi felsefesine göre, tüm bilginin ve ahlakın dayandığı zihinsel kapasitedir: genel ilkeleri tikel durumlara uygulayabilme yetisi. Bu türden bir yargı yetisi, “tavşan” kavramını alıp büyük kulakları ve kabarık bir kuyruğu olan bir canlıyı doğru biçimde tanımamıza imkân verdiği gibi, “doğruyu söylemek gerekir” ilkesini somut bir toplumsal duruma uygulayabilmemizi de mümkün kılar. Kant, dogmaya uyma gibi pratikler aracılığıyla bireysel yargı yetisinin askıya alınmasının çeşitli yolları olduğunu ve bu askıya almanın, insanların ahmaklıklarını gizlemelerine imkan tanıdığını savundu. Aynı tema, Kant’ın Aydınlanma’yı “insanın kendi kendine dayattığı olgunlaşmamışlıktan kurtulması” olarak tanımlayan ünlü tanımında da karşımıza çıkar. Ergin olmama hâli ise, “başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymaksızın kendi anlama yetisini kullanamama” durumudur. Kant bu merkezî yargı yetisini, bireysel zihinlere doğuştan verilmiş ve eşitsiz biçimde dağılmış bir donanım olarak kavramsallaştırır. Bu yaklaşım, belki de bir yüzyıl sonra istatistik bilimlerinde kök salacak olan öjenik tahayyülün bir prototipini sunmaktadır.
Kant’ın söz konusu dipnotu, Totalitarizmin Kökenleri‘nin yayımlanmasından iki yıl sonra, 1953’te yayımlanan “Anlama ve Politika” başlıklı makalesinde, Arendt tarafından ele alınmıştır. Arendt’in bu metindeki değerlendirmeleri, Frankfurt Okulu’nun “kültür endüstrisi”ne yönelik eleştirilerindeki kötümserliği yansıtır:
Bu yüzyılın başından itibaren, anlamsızlığın yayılması sağduyunun yitimiyle birlikte ilerlemiştir. Pek çok bakımdan bu durum, basitçe giderek artan bir ahmaklık olarak görünür hâle gelmiştir… Kantçı anlamda ahmaklık, artık herkesin ortak bir zaafı hâline gelmiştir ve bu nedenle artık “çaresi olmayan” bir durum olarak görülemez.
Kant’ın Aydınlanma anlayışı artık uzak bir anıya dönüşmüş olsa da, yine de bir umut ışığı mevcuttu. Toplumsal ölçekteki ahmaklık, en azından öjenik paranoya olmadığı sürece, bireyler arasındaki salt bilişsel bir yetersizlikle açıklanamayacağı için giderilebilir olmalıydı. İnsanlar, bir bütün olarak -entelektüeller kadar “kitleler” de dâhil olmak üzere- bu yetiye sahip olup olmadıklarından bağımsız biçimde, yargı güçlerini kullanmayı bırakmışlardı.
Kant’ın ve Arendt’in tezlerini başka bir biçimde ifade edecek olursak, ahmaklık; benzeri benzeriyle karşılaştırma, şeyleri ölçüp tartma becerisinden yoksunluktur. Ahmaklık, bunun yerine, basmakalıp sözleri tekrar etmekle ya da emirleri yerine getirmekle yetinir. Peki bunu normalleştiren toplumsal ve siyasal koşullar nelerdir? Bunlardan biri, insanların nasıl düşüneceklerine dair talimat bekledikleri bir toplumdur. Kant’ın tabiriyle, “ergin olmama” ya da Arendt’in totaliteryanizm öngörüsü.
Orwell’in beyni yıkanmış, biat etmeye alışmış robotların imgesinde somutlaşan bu sosyal ahmaklık modeli, çağdaş otoriterliği tasvir eden yüzeysel bir inandırıcılığına sahiptir. Ancak, yirminci yüzyılın sonlarında şekillenen liberal toplumların kritik bir boyutunu gözden kaçırmaktadır. Yargı yetisi, kişisel bir otokrasiyle ikame edilmemiş; aksine, kişisel olmayan, veri toplama ve analizine dayalı, sözde “üstün zekâlı” sistemlere havale edikmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarında, Friedrich Hayek tarafından tarafından en güçlü biçimde dile getirilen neoliberal piyasanın temel argümanı, piyasaların asli işlevinin bir toplumun bilgi rejimini[vi] düzenlemek olduğunu her zaman vurgulamıştır. Piyasalar sorunsuz işlediğinde ve fiyatlar serbestçe belirlendiğinde, hiç kimsenin kendi acil ihtiyaçlarının, isteklerinin ve beklentilerinin ötesinde yargı yetisini kullanmasına gerek kalmayacaktır. Bu çerçevede “ahmak” bir kişi, neoliberal bir toplumda “akıllı” kişi kadar başarılı olma potansiyeline sahiptir; çünkü kolektif sonuçlara nihai olarak fiyat sistemi karar verecektir. Yirmi birinci yüzyılın başlarında, platform kapitalizminin ivme kazanmasıyla birlikte, Silikon Vadisi ideoloğu ve Wired dergisinin eski editörü Chris Anderson “büyük veri” için, MIT’li iktisatçı Abhijit Banerjee ise “rastgele kontrollü deneyler” için benzer argümanlar öne sürüyordu. Buna göre, büyük veri ve kontrollü deneyler, insanların -tüm önyargıları ve hatalarıyla birlikte- kuramlarını, yargılarını ve açıklamalarını memnuniyetle gereksiz kılacaktı. Her şey, en küçük nano-ayrıntısına kadar nicelleştirildiğinde, ölçmeye bile gerek kalmayacak; yalnızca algoritmik örüntü tanıma yeterli olacaktı. Büyük kulaklı, tüylü bir şeyi tanımlamak için artık “tavşan” kavramına ihtiyacınız olmayacaktı; bunun yerine, böyle bir görüntüyle en sık birlikte görünen kelimenin hangisi olduğunu saptayacak makineler tasarlamak yetecekti.
Bu nedenle, insanlar bizi ahmaklıktan kurtarması için tahvil piyasalarına bel bağladıklarında, “Aydınlanma”nın ya da “sağduyu”nun geri dönüşünü beklemiyorlar; yalnızca belirli davranış ve politikaların diğerlerine kıyasla daha düşük puanlar alacağını umuyorlar. Benzer biçimde, bugün büyük vaatlerle sunulan büyük dil modelleri, zekâ bir yana, yargı yeteneği sunmazlar. Bunun yerine, geniş bir emsal külliyatına dayanan, benzersiz bir örüntü işleme gücü vaat ederler.[1] Bu güç, kimi zaman —örneğin yapay zekâ tarafından üretilen tıbbi teşhislerde olduğu gibi— Kantçı anlamda yargıyı etkili biçimde taklit edebilir. 1970’lerde planlamaya yöneltilen neoliberal eleştiriden Elon Musk’ın DOGE girişimine kadar, devletsel ve mesleki insan otoritesi biçimlerine yönelik siyasi saldırılar; insan-ötesi nicelleştirme, karşılaştırma ve değerlendirme için alan açmayı hedefleyen paralel bir projeye hizmet etmektedir. Ahmakça davranışların kapsamını genişletmesi ise sınırlı da olsa bir miktar zekâ vaat eden finansal ve dijital platformları kuran ve mülkiyetinde tutan aktörler için bir fırsat teşkil ediyor.
Ne var ki toplumun geri kalanına “meta” bir düzlemden bakma ve böylece insanın yargı yetisinin rolünü azaltma yönündeki teknolojik arayış, neoliberalizmden çok daha eskiye uzanmaktadır. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu adlı eserinde, 1957’de Sputnik’in fırlatılışını tarihsel bir dönüm noktası olarak tanımlar. Zira bu gelişme, dünyevi meselelere dünyadan kopuk bir perspektiften bakma imkânı sunmuş ve bu süreçte dünyevi meselelerin değerini azaltmıştır. İnterneti ve sayısız kontrol ve gözetim aracını doğuran Soğuk Savaş, mümkün olan en kapsamlı küresel bakış açısını elde etmeye yönelik bir mücadeleydi. Düşmanın niyetlerini açığa çıkarmak açısından hiçbir davranış ya da hareket önemsiz addedilmiyordu —bilim tarihçisi Paul Edwards’ın “kapalı dünya” olarak kavramsallaştırdığı bir tahayyüldü. Musk’ın uzaya olan takıntısı (Starlink’in bugün yörüngede yaklaşık sekiz bin uydusu bulunmaktadır), insanın yargı yetisine karşı sergilediği umursamaz tavırla aynı bütünün parçasıdır. USAID’in[vii] bütçesini kısmaya gerekçe olarak, Gazze için 50 milyon dolar değerinde prezervatif harcandığı yönündeki asılsız iddiası kendisine sorulduğunda, Musk bu duruma kayıtsızca “söylediğim bazı şeyler yanlış olabilir” şeklinde cevap vermişti.
İnsan yaşamının platformlaşması, doğru ile yanlışın, gerçek ile söylentinin, eşdeğer değere sahip salt veri noktalarına indirgenmesi anlamına gelmektedir. Yanlış bilgiler ve ahmakça politikalar, piyasaları en az doğru bilgi ve akıllı politikalar kadar hareketlendirebilir. Bu nedenle, spekülatörlere de eşit fırsatlar sunmuş olur. Nisan ayında bir sabah, Trump’ın gümrük vergisi politikasının askıya alındığı yönünde viral hâle gelen bir söylentinin ardından S&P 500 endeksi yüzde 6 oranında yükseldi. Financial Times’ın izini sürdüğü bu söylenti, İsviçre’de yaşayan, Walter Bloomberg takma adını kullanan bir X kullanıcısına dayanıyordu; üstelik bu kişinin çevrimdışı dünyada hiçbir itibari kimliği de yoktu. Hayek çizgisindeki bir kişi, hatanın hızla düzeltildiğine dikkat çekebilir. Nitekim piyasa bir saat içinde yeniden yüzde 6 düşmüştür; ancak yaşananlar açıkça bir saçmalıklar ağından başka bir şey değildir.
Tam anlamıyla platformlaşmış bir dünyada her şey, davranışlar ve örüntüler düzeyine indirgenir; anlam, niyet ve açıklama önemsiz hale gelir. Çağdaş ABD siyasetinde bu eğilimin en keskin örneklerinden biri, siyaset bilimciler Nancy Rosenblum ve Russell Muirhead’in “yeni komploculuk”[viii] kavramsallaştırmasına dayanan analizlerinde karşımıza çıkar. Klasik komplo teorisi (örneğin, JFK suikastı veya 11 Eylül’e ilişkin olanlar), karmaşık nedensel zincirler, stratejiler ve ittifaklarla örülü, aşırı derecede ayrıntılandırılmış bir kuramsal tahayyüle dayanır. Tutarlılık ve anlam talepleri fazlasıyla yüksekken; rastlantısallığa yönelik toleransı son derece sınırlıdır. Buna karşılık,
Yeni komploculuk, açıklama yükünden tümüyle vazgeçer. Bunun yerine, imalar ve sözlü jestler devreye girer; kanıtın yerini tekrar alır… Tümüyle ithamdan ibaret olan, fakat hiçbir kanıta dayanmayan yeni komploculuk, bilimsel doğrulamanın yerine toplumsal doğrulamayı ikame eder. Trump’ın imza niteliğindeki ifadesiyle söyleyecek olursak, “birçok insan söylüyorsa”, bu, doğru sayılmaya yeterlidir.
Burada karmaşık ideolojik dinamikler söz konusudur. Rosenblum ve Muirhead, yeni komploculuğu demokrasiyi topyekûn gayrimeşru kılma çabası olarak görüyor; ancak, yeni komploculuğun teknolojik temeli, dijital platformlarda ve gerici influencer’ların ve “komplo girişimcileri”nin yükselişinde yatıyor. QAnon[ix] tarafından dolaşıma sokulan komplo teorileri ve ya Sandy Hook[x]okul saldırısının sahnelendiği iddiası gibi uç ve manasız fanteziler, dünyayı anlamlandırmaya yönelik anlatılar olmaktan ziyade çevrimiçi etki ve koordinasyon araçları olarak, tekrar edilmek ve paylaşılmak üzere var olurlar. Düşmanları belirleyip önyargıları pekiştirebilirler. Ancak hiçbir şeyi açıklamaz, herhangi bir siyasal program da sunmazlar. Yeni komplo teorisyenlerinin tek talebi, iddialarının beğenilmesi, paylaşılması ve tekrarlanmasıdır. Etkileşim ve gelir, her şeydir.
Bu çözümleme, 2016 dönemine özgü “hakikat” paniğinin ötesine geçmemizi sağlayarak, güncel siyasal “ahmaklık” taşkınlarının haritasını çıkarmamıza yardımcı olur. Cumhuriyetçi siyasetçiler televizyona çıkıp gümrük vergileri, aşılar ya da göç hakkında absürt iddialarda bulunduklarında, bunu “yalan söylemek” olarak mı yoksa başka bir şey olarak mı anlamak gerekir? Çoğu zaman, komplocu aktörlerin ağındaki düğümlerden (özellikle Trump ve RFK Jr.) dışarıya sızan, hâlihazırda dolaşımda olan söylemleri yinelemektedirler. Bazı iddialar —2020 seçimlerinin çalındığına dair beyanlar gibi— birer sadakat yemini işlevi görürken, çok daha fazlası düpedüz hezeyanlı, tuhaf ve hatta patolojik niteliktedir. Nitekim ocak ayında Los Angeles’ı yakıp yıkan yangınlardan ve yine aynı ay altmış yedi kişinin yaşamını yitirdiği ölümcül uçak kazasından DEI[xi] istihdam politikalarının sorumlu tutulması bunun açık örneklerindendir. Bu tür ifadeler, yargılar ya da açıklamalar olarak ele alındığında, konuşanın bilişsel yetileri ya da ruh sağlığı hakkında soru işaretleri doğurur. Ancak belki de bunları meme’ler kategorisinde değerlendirmek daha yerinde olacaktır. Bu kişiler bir ahmak gibi görünebilirler, ancak zaman doldurmak ve içerik üretmek için nedensel açıklamaların sembolik taklitlere feda edildiği bir medya ortamının mimarları değildirler.
Ahmaklık, Trumpizm örneğinde olduğu gibi bu denli pervasız ve özürsüz bir şekil aldığında tahammül edilmez hale gelir. Arendt’in ifadesiyle, bu durum, ulusal ve küresel çıkarların yok edilmesine seyirci kalan Cumhuriyetçi Parti üyeleri gibi “zeki” addedilen insanlar arasında bile “dayanılmaz derecede incitici” bir nitelik kazanır. Ancak iktisadi alanda, keyfi öz-yıkım eylemleti gümrük vergileriyle de birdenbire ortaya çıkmış değildir. Yöneticilerin ve liderlerin, aksi takdirde düşüşe geçecekleri korkusuyla, daha fazla verimlilik, üretkenlik ve refah sağlamak için içsel çıkarlarına bağlı kaldıkları şeklindeki Whigci anlayış defalarca yanlışlanmıştır.Thorstein Veblen’in 1919 tarihli “Sabotajın Doğası ve Kullanımları Üzerine” başlıklı broşürü, sabotajı istisnai ve şiddet içeren bir eylem olarak görmeye ne denli çarpık biçimde koşullandığımızı ortaya koyar. Terimin kökensel anlamına geri dönecek olursak: Fransızca sabot kelimesinden türeyen, —giyen kişinin hareketini yavaşlatan bir tür tahta takunya— verimliliğin kasıtlı olarak geri çekilmesinin kapitalizmin sık rastlanan ve kurucu bir unsuru olduğunu kavrayabiliriz. Şirketler, kâr elde edebilmek için toplumsal verimliliği engellemeye bağımlıdır. Daha çevik rakiplerini hukuk yoluyla (örneğin patentler aracılığıyla) kısıtlamaya ve hatta Facebook/Meta’nın defalarca yaptığı gibi onları satın alarak faaliyet dışı bırakırlar. Gümrük vergileri geçmişte, (Trump’ın da belli belirsiz farkında olduğu gibi) ekonomik sabotajın işlevsel ve kârlı bir biçimi olarak kullanılmıştır. Ancak bu uygulamalar genellikle, bugünkü Amerika Birleşik Devletleri’nden çok daha erken bir endüstriyel gelişme aşamasında olan ekonomileri korumaya yönelik olmuştur.
Tahvil piyasaları, doğru türde olduğu sürece ekonomik sabotaja son derece olumlu yaklaşır. Ekonomik büyüme, devlet borçlarını yatırımcılar açısından daha az cazip hâle getirirken; ekonomik durgunluk ve kemer sıkma politikaları memnuniyetle karşılanır. Devletler, kamusal hizmetlerin finansmanını kesmek, sosyal yardım ve emeklilik bütçelerini budamak ya da kamusal varlıkları özelleştirmek gibi toplumsal sabotaj niteliği taşıyan “ahmakça” eylemlere giriştiğinde —ki bunların çoğu uzun vadede olumsuz mali sonuçlar doğurur— tahvil fiyatları yükselir, getiriler düşer. Yanis Varoufakis’in 2015 yılında Yunanistan’a dayatılan Troyka kaynaklı kemer sıkma önlemlerini, “fiscal waterboarding”[xii] olarak nitelendiren çarpıcı betimlemesi, alacaklıların “rasyonel” davranışlarının borçluların yeniden toparlanma veya gelişme kapasitesini nasıl yok edebileceğini göstermektedir. Başarılı ve üretken bir kapitalizmin geleceği, dar görüşlü bir grup sermayenin rasyonelliği tarafından sistematik biçimde ortadan kaldırılmıştır. Musk ve DOGE tarafından izlenen tekno-libertaryen mali vandalism, böylesi bir finansal gerekçelendirmeden yoksun olabilir. Ancak kapitalist sınıfın sabotaja ya da ahmaklığa karşı hiçbir hoşgörü göstermediğini göstermediğini varsaymak yanlış olur.
***
Ahmaklık üzerine düşüncelerini aktardığı aynı makalede, Arendt, “önsel” ve “hakiki” anlayış arasından bir ayrım yapar. Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde üzerinde durduğu —yokluğunu “ahmaklık” olarak nitelediği— yargı yetisi, Arendt’e göre zorunludur. Ancak yalnızca “önsel” bir anlama düzeyini temsil eder. Zira, mevcut kavram ve kuralları tikel durumlara uygulanmasını içerdiğinden, önsel anlama belirli bir döngüsellik içerir. Son derece zekice ve doğru olabilir; ancak insan eylemlerinin sahici yeniliğiyle karşı karşıya kaldığında yetersiz kalır. Bu anlamda, en kaba ahmaklıklardan kaçınmak mümkün olsa da, siyasi ve tarihsel anın önemini gerçekten anlamak mümkün olmayabilir. Tıpkı aktüerlerin ve istatistikçilerin, verileri bütünüyle geçmişten türetildiği için eşi benzeri görülmemiş ve dünya-tarihsel ölçekteki iklim değişimlerini hesaplamakta zorlanmaları gibi, en zeki birey ya da en gelişmiş sistem dahi olaylara ilişkin “önsel” bir anlama düzeyine hapsolabilir.
Arendt, yargı yetisine ek olarak, anlamanın daha sahici bir kavrayış düzeyine ilerlemesini mümkün kılan ikinci bir insani yetinin —hayal gücü— varlığından bahseder. Siyaset, gerçekten yeni oldukları için karşılaştırılamaz ve ölçülemez durumları yönetmemizi gerektirir. Bu da, Kant’ın birinci Eleştiri’sinde incelediği bilimsel yargıdan ziyade, üçüncü Eleştiri’de ele aldığı estetik yargıya daha yakın bir yetiyi zorunlu kılar. Arendt’in ifadesiyle, “sadece hayal gücü”,
bize şeyleri kendi uygun perspektifleri içinde görme imkânı verir, fazlasıyla yakın olanı belli bir mesafeye koyacak kadar güçlü olmamızı, böylece önyargı ve tarafgirlikten arınmış biçimde görebilmemizi ve anlayabilmemizi sağlar. Aynı zamanda, bizden son derece uzak olan her şeyi, sanki kendi meselemizmiş gibi görebilmemizi ve anlayabilmemizi mümkün kılacak biçimde, uzaklığın açtığı uçurumları aşacak ölçüde cömert olmamıza olanak tanır.
Arendt’in bize yönelttiği meydan okuma, hakikat ve anlam üzerine iktisatçının, finans analistinin, veri bilimcisinin ya da sosyoloğun bakış açısıyla değil; insanî olayları kırılmalar, anomaliler ve başlangıçlar dizisi içinde kavrayan tarihçinin bakış açısından düşünmektir. Platform ve piyasa gözetiminin kurduğu bu “kapalı dünya”nın sunamadığı şey tam olarak budur: saha verilerine indirgenemeyen bir tür anlama biçimi. Yapay ya da piyasa temelli “zekâ”, mevcut verilerden son derece yüksek hızlarda öğrenme kapasitesine sahip olabilir. Ancak üretebileceği olası sonuçların yelpazesi, ne kadar geniş olursa olsun, yine de sayılabilir ve dolayısıyla sınırlıdır. Bu tür “kapalı dünyaların” oyunlaştırılmış uzamında tarih sona ermiştir; geriye kalan tek şey sayısız davranıştır. Tasavvur edilebilecek her tür olay, söz veya fikir, ister piyasanın gerçek zamanlı bilgisayarında ister veri bankasının arşivinde olsun, keşfedilmeyi beklemektedir.
Trump ve yönetimi, kuşkusuz, son derece rahatsız edici ölçüde ahmaktır. Ne yaptıklarını bilememekte, herhangi bir meseleye ilişkin emsalleri ya da gerçekleri kavrayamamakta ve insanî ya da insan-dışı sonuçlara dair en ufak bir merak dahi taşımamaktadırlar. Gümrük vergileri düzenlemesine dair yaşanan fiyaskolar, yaşayan hafıza içinde iktisat disiplininin meşruiyetine yapılmış en büyük katkılardan biri olmuştur. Bir dizi çarpıcı deneysel sonuç, uluslararası ticaretin genel olarak refahı ve verimliliği artırdığını göstermiştir. Görünen o ki, makroekonominin kurucu kavramları dünyayla hâlâ belirli bir ampirik temas kurabilmekte-dir. Bu kavramları görmezden gelmek, basbayağı bir ahmaklıktır. Ne yazık ki, halk sağlığı alanında da benzer bir deneme yanılma süreci yaşanmakta. DOGE ve Kongre’deki Cumhuriyetçiler tarafından kamu sektörüne karşı yürütülen yıkım ile federal hükümetin çeşitli kanatları tarafından üniversitelere yöneltilen saldırılar, -potansiyel olarak- yapay zekâ sermayesi lehine işleyen bir sabotaj eylemi olarak açıklanabilir. Bir diğer deyişle, insanın yargı yetisinin merkeziyetini dağıtarak, ortaya çıkan ahmaklığın insan-dışı öğrenme süreçleri tarafından sömürülmesini mümkün kılmak. Ancak böylesi bir stratejinin en müsamahakâr libertaryen yorumunda dahi, toplumsal ve kültürel yıkımın son derece ağır olacağı açıktır.
Eğer ahmaklığa karşı tek alternatifimiz, bazı alanlarda ne kadar memnuniyetle karşılanacak olsa bile, “uzmanlar bilir” çizgisine dönmek ve uzman ortodoksluğunun “önsel anlama” biçimini yeniden tesis etmekten ibaretse, o zaman ahmaklığın daha geniş tarihsel koşulları üzerine düşünülmeyecek ya da çağdaş kapitalizm tarafından yalnızca tolere edilmekle kalmayıp bizzat değer atfedilen ahmakça politika ve süreçlerin kapsamı da sorgulanama-yacaktır. Yargı verme yetisini finansal piyasalara, dijital platformlara ve bu ikisi- nin çeşitli birleşimlerine devretmek, insanları ahmakça davranmaya daha yatkın hâle getirir. Bu mekanizmalar ezoterik bir matematiksel akıl tarafından işletiliyor olsa bile, sonuç değişmez. Umudu Trump’ta ya da Trumpizmde aramak elbette saçma olurdu. Ancak dünya tarihinde bu ölçekteki bir ahmaklık, en azından “hakiki” bir anlayış için bir fırsat sunabilir. Bizi kurtarabilecek olan ne piyasalar, ne botlar, ne de makinelerdir. Yalnızca hayal gücümüzdür…
[1] LLM’ler (Büyük Dil Modelleri), kendi sınırları içinde akıllı sayılabilecek; ancak bu sınırlar aşıldığında komik derecede ahmakça görünen bir yargılama biçimi de sergiler. Google’ın yapay zekâ tarafından üretilen arama özelliğinden, “you can’t lick a badger twice” veya “erase twice, plank once” gibi anlamsız ve uydurma deyimlerin anlamını açıklaması istendiğinde, sistem bunu büyük bir özgüvenle yapmaya girişmiş ve sonuçta tam bir saçmalık seli üretmiştir. Akademisyenler ise, ne çok iyi ne de çok kötü olan; fakat yapay zekâ yazısının ayırt edici özelliği sayılabilecek o tuhaf “zeki ile aptalın iç içe geçtiği” metinleri okuma deneyimine aşinadır. (yazar notu.)
* N+1’in i2025 güz tarihli, “Force Majeure” temalı 51. sayısında yayımlanan William Davies’in bu metni, Enes Akdağ tarafından Türkçeye çevrildi. Metnin tercümesine müsaade ettiği için yazarına ve N+1 editörlerine teşekkür ederiz.
Çevirmen Notları
[i] New-York merkezli N+1 dergisi için William Davies tarafından kaleme alınan “Stupidology: The Outsourcing of Judgment” başlıklı köşe yazısını Türkçeye kazandırırken, Stupidology kavramının tam karşılığına ilişkin “ahmakbilim” felsefi ve teorik düzlemde isabetli bir tercihtir. Birleşik bir kelime olan Stupidology:Stupid ve -ology son ekinden oluşmaktadır. Stupid için, “ahmak” kelimesi; -ology son eki ise “bilim”, “disiplin” karşılıkları uygun görülmüştür. Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlük’teki tanımıyla; Ahmak, aklını gereği gibi kullanamayan, anlama ve kavrama yetenekleri gelişmemiş kimsedir. Aptal yahut salak kelimelerinin yerine, “ahmak” kelimesinin tercih edilmesinde, Kantçı terminolojiyle yargı yetisininin kullanılmaması -bilinçli bir tercih- beraberinde, toplumsal, siyasal, kurumsal olarak üretilmiş bir durumu da işaret eder.
[ii] David Brooks imzalı “The Six Principles of Stupidity” başlıklı New York Times makalesinde yer alan ilkeler şu şekilde: 1.) İdeoloji anlaşmazlık üretir; buna karşılık ahmaklık ise bir ne olup bittiğini kavrayamama hâli yaratır; 2.) Ahmaklık çoğu zaman bireylerin kişisel niteliklerinden ziyade, örgütsel yapılara ve işleyiş biçimlerine içkindir; 3.) Ahmakça davranan insanlar, kötü niyetle hareket edenlerden daha tehlikelidir; 4.) Ahmakça davranan insanlar, eylemlerinin ahmakça olduğunun farkında değildir; 5.) Ahmaklıkla mücadele etmek neredeyse imkânsızdır; 6.) Ahmaklığın karşıtı zekâ değil, rasyonelliktir.
[iii] Amerikan medyasında, “Signalgate Skandalı” olarak bilinen olay, The Atlantic muhabiri Jeffrey Goldberg’in, Savunma Bakanlığı Sözcüsü Pete Hegseth tarafından, Yemen’de yapılacak askeri operasyonlara ilişkin hassas bilgilerin paylaşıldığı Signal grubuna eklenmesine işaret ediyor. Paylaşılan mesajlar, hava saldırılarının zaman çizelgesi, uçak türleri ve operasyonel detaylar gibi normalde sınıflandırılmış olması beklenen bilgiler içeriyordu. Bu durum, ulusal güvenlik uzmanları ve siyasetçiler tarafından ciddi bir “security blunder” (ulusal güvenlik hatası) olarak nitelendirildi. Jeffrey Goldberg’in ilgili köşe yazısına takip eden bağlantıdan erişebilirsiniz: https://www.theatlantic.com/politics/archive/2025/03/trump-administration-accidentally-texted-me-its-war-plans/682151/
[iv] Ahmaklık rejimi, Hannah Arendt’in ahlaki ve politik yargının askıya alındığı thoughtlessness (düşüncesizlik) kavramı da akla getirmektedir. Nitekim, kötülüğün sıradanlığı da aktörlerin şeytani bi niyete sahip olmasında ziyade, refleksif düşünmenin yokluğuyla ilişkilendirilir.
[v] Sanewashing, “aklı dengesi yerinde”, “aklı başında”, anlamına gelen sane; ve “aklama”, “yıkama” anlamına gelen “washing” kelimesinin birleşiminden oluşur. Washing, yapısal veya etik açıdan sorunlu bir gerçekliğin, söylemsel ve simgesel araçlarla meşrulaştırılması ve eleştirel değerlendirmeden arındırılması sürecidir. Sanewashing ise, en hafif tabiriyle, akıl dışı hamlelerin, akılcı bir strateji olarak sunulmasıdır.
[vi] Michel Foucault’ya göre, her toplum kabul ettiği ve işlevsel kıldığı bir ‘hakikat rejimine’ sahiptir. Bu hakikat rejiminde, hangi söylemlerin doğru sayılacağını, doğru ile yanlışın nasıl ayrılacağını, hakikatin hangi tekniklerle üretileceğini ve bu hakikati kimin söyleme yetkisine sahip olduğunu belirlenmektedir.
[vii] 1961 yılında kurulan USAID (United States Agency for International Development) ya da ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı; yoksulluğun azaltılması, ekonomik kalkınma, sağlık ve eğitim, insani yardım, demokratik kurumların desteklenmesi gibi alanlarda uluslararası projeler yürütmektedir.
[viii] Russell Muirhead & Nancy L. Rosenblum tarafından, “A Lot of People Are Saying: The New Conspiracism and the Assault on Democracy” başlıklı kitaplarında kavramsallaştırılan “yeni komplocu düşünce”; kanıt üretmeden, nedensel açıklama sunmadan ve epistemik standartlara başvurmadan, tekrar ve performans yoluyla kurumsal güveni aşındıran çağdaş bir komplo söylemi biçimidir. Tam da bu sebeple, Trumpizm’e içkin olan yeni komplocu düşünce, şeffaflık ve hesap verebilirliği ortadan kaldırarak şiddeti ve otoriterliği meşrulaştırmaktadır.
[ix] QAnon, 2017’de “Q” rumuzlu anonim bir kullanıcının çevrim içi forumlarda paylaştığı mesajlara dayanan, ABD’de siyasal elitlerin, bürokratik kurumların ve medyanın gizli bir “şer ağı” tarafından kontrol edildiği iddiasını yayan bir komplo anlatısıdır.
[x] Sandy Hook İlkokulu Katliamı, 14 Aralık 2012’de ABD’nin Connecticut eyaletindeki Newtown kasabasında gerçekleşti. Sandy Hook, yeni komplocu düşünce kapsamında merkezi bir vaka olarak yıllardır inceleniyor. Cumhuriyetçi Parti’ye yakın medya şirketleri ve tetikçi yazarlar tarafından, Sandy Hook olayının “sahte” olduğu, kurbanların, “oyuncu” olduğunu, doğrudan Obama hükümeti tarafından kurgulandığını iddia edilmiştir. Tüm bu iddialar defalarca hukuken ve fiilen çürütülmüş olsa dahi, mağdur aileler üzerinde ikinci bir travma yaratmıştır.
[xi] Türkçeye, “Çeşitlilik, Eşitlik ve Dahil Etme” olarak çevrilebilecek DEI (Diversity, Equity, and Inclusion), bir kuruluşun ya da toplumun içinde herkesin temsil edildiği, adil fırsatlara sahip olduğu ve tüm bireylerin gerçekten dahil edildiği bir ortam yaratmayı amaçlayan ilkeler bütünüdür.
[xii] Fiscal waterboarding, iktisadi terminolojinin bir parçası olmaktan ziyade, siyasal polemiklere malzeme olmuş bir metafordur. Fiscal waterboarding, bir kişi, kurum ya da toplumsal grubun; aşırı bütçe kesintileri, cezalandırıcı vergi politikaları, fonların ani ve sürekli biçimde kısılması yoluyla ekonomik olarak nefessiz bırakılmasını ifade eder.