//

Korona günlerinde Arjantin

Arjantin, ekonomik kırılganlıkları açısından Türkiye’ye benzerlikleriyle oldukça dikkat çeken bir ülkeyken, pandemi yönetimi açısından Türkiye ile iki zıt kutbu temsil ettiklerini söyleyebiliriz.

Korona günlerinde Arjantin: “Pandemi, yeni krizler yaratmanın ötesinde Arjantin’in mevcut krizlerini görünür kılıyor”

Ivana Claudia Socoloff[1] ile söyleşi

Arjantin’de ilk Covid-19 vakası, 3 Mart 2020 tarihinde İtalya’dan ülkeye dönüş yapmış bir vatandaşta saptandı. 5 Mart tarihinde, yurtdışından dönmüş insanlarla irtibat halinde olan ikinci vaka bildirildi. Bu tarihten, karantinanın ilan edildiği 20 Mart 2020 tarihine kadar her gün yeni vaka bildirilmeye devam edildi. Karantinanın ilan edildiği tarihte toplamda 128 vaka bulunmaktaydı. Covid-19 sebebiyle 3 vatandaş hayatını kaybetmişti. İlk etapta, iki hafta olarak ilan edilen karantina, 18.05.2020 tarihi itibarıyla hala devam etmektedir. Geçen bu sürede toplamda 8068 vaka tespit edilmiştir. Bu vakaların 2625’i tedavileri tamamlanmış ve taburcu edilmişken, halen 5069 aktif vaka bulunmaktadır. 374 vatandaş ise hayatını kaybetmiştir. Ülke genelinde 85.369 test uygulanmıştır. Karantinan başladığı günden 18.05.2020 tarihine kadar geçen sürede Arjantin pesosu, ABD doları karşısında yaklaşık olarak %6,96 değer kaybına uğramıştır.

Arjantin, ekonomik kırılganlıkları açısından Türkiye’ye benzerlikleriyle oldukça dikkat çeken bir ülkeyken, pandemi yönetimi açısından Türkiye ile iki zıt kutbu temsil ettiklerini söyleyebiliriz. Aşağıda okuyacağınız röportajda, Arjantin’de Covid-19 sürecinin nasıl yönetildiği ve bu süreçteki ana gündem maddeleri etrafında şekillenen bir tartışma bulacaksınız.

Kübra Altaytaş: Başlangıç olarak, Covid-19 Arjantin’e gelmeden önceki atmosferi sormak istiyorum. Pandemi henüz ülke sınırlarına ulaşmamışken, temel ekonomik ve politik gündem neydi?

Ivana Socoloff: Arjantin’de ilk vaka, 3 Mart 2020 tarihinde saptandı. Bu dönemde, ülkenin bir dönüşüm süreci içerisinde olduğu söylenebilir. Bahsettiğim bu dönüşüm, Alberto Fernandez’in 10 Aralık 2019 tarihinde başkanlığı devralmasıyla başlayan bir süreci işaret ediyor. Hükümetin Mauricio Macri yönetiminden Fernandez yönetimine geçmesi, genel olarak politik alandaki, özel olarak da ekonomik-politik ajanda içerisindeki önceliklerin yeniden belirlendiği bir süreç bu anlamda. Ocak 2020’ye gelindiğinde, Macri yönetiminden devralınmış ve deyim yerindeyse ülkenin başına musallat olmuş bir enflasyon problemi, reel ücretlerde %50 oranına varan bir düşüş mevcuttu. 2019 yılı boyunca, ülkedeki ekonomik faaliyetler %2,1 oranında daralmıştı. Dolayısıyla, pandemi Arjantin’e geldiğinde, ekonomik restorasyon ana gündem maddesiydi.

Buna paralel olarak, IMF ile görüşmeler yeniden başlamıştı. Bu görüşmelerde, Arjantin’in mevcut borcunun yeniden yapılandırılması planlanıyordu. Burada kritik olan nokta ise, kendi yönetiminde geçen 4 sene boyunca sürdürülebilir olmayan bir biçimde Macri hükümetinin almış olduğu borçlar. Dolayısıyla bu dönüşüm sürecinin, Macri hükümetinin güttüğü borcun giderek genişlediği politikalara karşı sosyal politikaların genişlediği bir yönetim anlayışına geçişi de içerdiğini söylemek mümkün. Fakat, Fernandez hükümetinin bu anlayışı, mevcut ekonomik koşullar altında uygulamak zorunda olduğunu da eklemek gerekir. Aynı zamanda bu dönüşüm süreci, her ne kadar iktidar değişikliğinin üzerinden çok kısa bir süre geçmesi dolayısıyla uygulanan politikalarla kanıtlanmış olmasa bile, oluşturulan bürokratik kadrolardan ve Fernandez’in seçim kampanyası söylemlerinden anlaşılabileceği üzere, ekonomik ajanda içerisindeki önceliğin küçük ve orta ölçekli işletmelerin üretkenliğinin arttırılmasına ve onların desteklenmesine verilmesini de kapsıyor diyebiliriz.

Kaynak: Reuters/ Agustin Macarian. Dış Borç Ödemesine Hayır, IMF Defol-  Şubat 2020, Buenos Aires Otonom Şehri IMF karşıtı protestolardan.

Kübra Altaytaş: Virüsün bu gündem üzerindeki etkisi hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Pandemi etkisiyle değişen küresel koşulların, ana gündem maddesi olarak vurguladığınız Arjantin’in borcunun yeniden yapılandırılması bağlamında yarattığı avantajlar ve/veya dezavantajlardan bahsedebilmek mümkün mü?

Ivana Socoloff: Pandeminin etkisiyle birlikte, ekonomi çevresinde şekillenen bu gündem, hızlı bir biçimde sağlık sistemine odaklandı. Fakat, burada da sağlık sisteminin konuşulduğu bağlamı iyi anlamak gerekiyor. Yine, Macri dönemine dönmek gerekiyor çünkü bu dönemin de uzantısı olarak mevcut sağlık isteminin aksaklıklarından, hatta krizinden söz etmek mümkün. Dolayısıyla, Arjantin’in humma epidemisiyle[2] savaştığı bir dönemde ve halihazırdaki sağlık sistemi içerisinde ortaya çıkan bir pandemi durumu, mevcut ekonomik hareketliliğin radikal biçimde sınırlandırılmasını ve ülkeyi kapatma, ya da konuştuğumuz haliyle karantina diyebiliriz, haline geçilmesini zorunlu kılıyordu. Dolayısıyla, bu sene için hedeflenen ekonomik veriler üzerine, ki burada enflasyonun düşürülmesi, mevcut borcun ödenmesi, reel ücretlerde iyileşme, ekonomik faaliyetlerdeki artış, gayrisafi milli hasıla için hedeflenenlerden bahsediyorum, yeniden düşünülmesi gereken bir başka sürece girildi.

Pandemi durumunda belki de olumlu sayılabilecek tek gelişme, hem Arjantin için hem de gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değerlendirilen diğer ülkeler için, dış borcun ana gündem maddesi olarak belirlenmesini (ya da ülkelerin buna zorlanmasını) tartışmaya açması oldu. Bir yandan, uluslararası yardım fonlarının arttırıldığını görüyoruz. Fakat burada Arjantin açısından daha da önemli olan dinamiği şu şekilde özetleyebiliriz sanıyorum: pandemi durumu, borcun restorasyonu üzerine yapılan görüşmelerin, Arjantin’in lehine olacak biçimde daha esnek ve tartışmaya daha açık bir zeminde yürütülmesini sağlayacak bir meşruiyet yarattı.

Tabii ki burada, uluslararası fonların ya da IMF’nin başka bir ivme kazandığını; ya da pandemi ile birlikte IMF gibi kurumların, büyük yatırımcıların ‘daha az neoliberal’ olduklarını söylemeye çalışmıyorum. Başka bir şekilde ifade edersem, pandeminin kapitalizmin merkez ve çevre ülkeleri arasındaki ilişkinin mevcut zeminini dönüştürdüğünü kesinlikle düşünmüyorum. Buna paralel biçimde de, Arjantin’in borcu, hala bir iktidar mekanizması aracı olarak ve uluslararası sermaye lehine işleyecek biçimde, mevcut ilişkilerin ana eksenini belirliyor. Burada söylemeye çalıştığım, pandeminin yüzümüze vurduğu gerçeklikle beraber, özellikle bazı kurumların neo-klasik iktisadi söylemi radikal biçimde olmasa bile geri plana çekmek zorunda kaldıkları. Mesela, Arjantin’in borcunun sürdürülebilir ya da geri ödenebilir olmayı çoktan geçtiği yönünde birtakım belgeler yayınlayan, bu yönde söylemleri olan kurumlar mevcuttu[3]. Dolayısıyla, talep edilen geri ödemelerle birlikte kamu harcamalarını, halihazırda gündemde olan sağlık sistemini iyileştirmenin mümkün olmadığı yönünde bir kısıtlılıktan, bu yönde bir algının varlığından söz etmek mümkündü. Toparlamam gerekirse, pandemi süreci, Arjantin’in veya küresel sermaye ile Arjantin benzeri eklemlenme ilişkisi olan ülkelerin uluslararası para fonları karşısında güç kazandığı bir süreci kesinlikle işaret etmiyor. Ama öte yandan, pandemi sürecinin, söylem düzeyinde bile olsa, borcun yarattığı gerilimi ve geri ödenmesi/ yapılandırılması eksenindeki baskıları daha makul bir düzeye çektiğini söyleyebiliriz. Ki öncesinde, iplerin tamamıyla uluslararası fonların elinde olduğunu ve de sürecin Arjantin’in talepleri açısından tamamen kapalı olduğunu söylemek mümkün.

Kübra Altaytaş: Siz, mevcut ekonomik hareketliliğin radikal biçimde sınırlandırılması demişken, bunun üzerine bir soru sormak istiyorum. Arjantin’de 20 Mart 2020 tarihinde başlayan bir karantina söz konusu. Fakat, aynı zamanda temel ihtiyaçlar da bir kesintiye uğramadan giderilebiliyor. Buenos Aires şehrinin özgünlüğü olarak, mahallelerde bulunan marketlerin Çinliler; manavların ve çamaşırhanelerin Bolivyalılar veya Perular tarafından işletildiğini görüyoruz. Bu işletmeler, aynı zamanda aile işletmeleri ve bu noktada kayıt-dışı çalışan ücretsiz aile emeğinden de bahsetmek mümkün. Dolayısıyla, karantina sürecinde göçmenlerin ve kayıt-dışı çalışanların koşulları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle, karantina döneminde göçmenlerin durumuna dair henüz bir çalışma yapılmış/yayınlanmış değil ne yazık ki diyerek başlayayım. Yine başlarken, Arjantin’de kayıt dışı istihdamın diğer ülkelerle kıyasladığımızda oldukça yüksek olduğunu ekleyeyim. Yine Kirchner dönemleri boyunca, kıtanın diğer ülkelerinden göç alma politikasının uygulandığını da söylemek gerekli.

Kayıt-dışı göçmenliğin ve istihdamın bu denli yüksek olmasının sebeplerinden biri olarak gösterilen oldukça Arjantin’e özgü bir durum var aslında. Göçmen statüsüne ya da oturum iznine sahip olsun veya olmasın, Arjantin’de herkesin temel toplumsal hizmetlerden yararlanma hakkı var. Herhangi biri, Arjantin’de bulunduğu süre boyunca göçmenlik statüsünden veya iş sahibi olmasından bağımsız olarak, kamu hastanelerinden, kamu okullarından faydalanma hakkına sahip. Yani, kayıt-dışı olmanın veya olmamanın temel hizmetlere erişim bakımından bir fark yaratmamasından bahsediyorum.

Pandemi durumunda uygulanan politikalar açısından bakıldığından, göçmenlerin durumuna dair en önemli farklılaşma son senelerde ülkeye gelenler ile iki seneden daha uzun bir süredir ülkede yaşayanlar arasında oluşuyor diyebiliriz. Ülkenin son senelerde ağırlıklı olarak Venezüella’dan göç aldığını düşünürsek; Venezüellalılar ile diğer göçmenler arasında bir farklılaşma resmi çıkaracak bu da karşımıza. İki sene vurgusu neden önemli? Pandemi durumunda, düşük gelir grubunda olan emekçiler açısından uygulanan temel ekonomik yardım politikası “Acil Durum için Aile Geliri” ve “Evrensel Çocuk Ödeneği”. Bu ödeneklerden faydalanmak için Arjantinli olup olmamanızın hiçbir önemi yok. Yalnızca tek bir koşul var: son iki senedir ülkede yaşıyor olmak. Dolayısıyla, oldukça görünür bir biçimde pek çok Venezüellalı göçmenin bu yardımlara erişemediğini söyleyebiliriz. Bir yanıyla sağlık hizmetlerinden pandemi durumu olsun veya olmasın halihazırda herkes faydalanabiliyor. Diğer yandan, içinden geçtiğimiz olağanüstü durumda uygulanan ekonomik yardım politikalarından özellikle Venezüellalı göçmenler ve iki seneden daha kısa süredir ülkede yaşayan göçmenler faydalanamıyor. Dolayısıyla, son dönemde gelmiş olan göçmenlerin marjinalleştirilmesinden bahsedebiliriz.

Diğer ülke göçmenlerine dönecek olur isem, dediğim gibi, Arjantin uzun bir göç tarihine sahip bir ülke. Dolayısıyla, Bolivyalı, Kolombiyalı ve Çinli göçmenler açısından uzun senelerde ortaya çıkmış göçmen toplulukları hali hazırda mevcut idi ve bu topluluklar, genellikle en az iki kuşağı kapsıyor diyebiliriz. Hem uygulanan göç politikası hem de geçen uzun süre göz önüne alındığında, bahsettiğimiz topluluklar zaten halihazırda Arjantin’in bir parçası. Bu nedenle, pandeminin etkisiyle göçmenlerin toplumun geri kalanının yüzleştiği zorluklara ek olarak başka tür zorluklara maruz kaldığından bahsetmek mümkün değil, iki seneden daha kısa süredir ülkede yaşayan göçmenler hariç. Dolayısıyla, pandemi durumuna özgü geliştirilen sosyal politikaların dışında kalıp, toplumun en kırılgan kesimini de temsil edenler son iki senede ülkeye giriş yapmış olanlar.

Özetle, halihazırda Arjantin’de uygulanan politikalar ve temel hizmetlere erişim açısından hiçbir zaman Arjantinli vatandaş veya göçmene farklı bir uygulama yapılmadı. Bunun bir uzantısı olarak, göçmen gruplar özelinde uygulanan spesifik politikalardan bahsedemeyiz. Bunun yerine ülkede yaşayan herkesi kapsayan politikalardan bahsediyoruz. Şimdi bu hikâyenin kâğıt üstündeki kısmıydı. Hukuki olarak, herkes aynı şekilde temel hizmetlerden eşit derecede faydalanma hakkına sahip. Vatandaş olmak veya olmamak gibi bir ayrım söz konusu değil Arjantin anayasasına göre. Bir de hikâyenin mikro-dışlanma açısını konuşmamız gerekiyor. Lokal seviyelerde, bu belli bir mahalle düzeyinde de olabilir belli bir şehir düzeyinde de olabilir, tamamıyla o bölgenin toplumsal ilişki biçimleriyle ilişkili olacak şekilde, yine özellikle son senelerde arttığı gözlemlenen mikro-dışlanmalardan bahsedebiliriz. Fakat yine de, temel hakların evrenselliği ilkesi hukuki olarak korunduğu için; herkes pandemi durumu olsun olmasın kamu hastanelerinde tedavi görebiliyor, ilaç erişimi tabii ki mevcut.

Kübra Altaytaş: Siz ufak bir giriş yapmışken, meselenin diğer ayağı olan Arjantin’de mevcut sağlık sistemini sorarak devam edeyim.

Kıtanın diğer ülkeleriyle birlikte de düşününce, aslında Arjantin’in diğer ülkelerden biraz farklılaşan bir sağlık sistemi olduğunu söylemek mümkün. Söylediğim gibi, Arjantin’de sağlık hizmetlerine ‘herkes’ erişebilir. Dolayısıyla, evrensel sağlık hizmeti anlayışının uygulandığı bir ülkeden bahsediyoruz. Fakat aynı zamanda, ‘üçlü yapı’ olarak adlandırılan, üç farklı sağlık sistemi yapısının aynı anda uygulandığını söylemeliyiz. Peki bu ‘üçlü yapı’ tam olarak ne demek? Burada birinci yapı, tamamıyla kamusal olan sağlık sistemini işaret ediyor. İkinci yapı, tamamıyla özel olan sağlık sistemi. Tedaviyi almadan önce ödemesini yaptığın, özel hizmet olarak sunulan sağlık sisteminden bahsediyorum. Üçüncü yapı ise, sendikaların idaresinde olan ve sendika ödenekleriyle devam ettirilen işçi sigortası diyebileceğimiz sistemden oluşuyor. Buna yarı-kamu sistemi diyeceğim çünkü bahsettiğim gibi esas olarak sendika ödenekleri üzerinden yürütülüyor. Üst sınıflar, sürpriz olmayacak şekilde özel olan sağlık sistemini kullanıyorlar. Sigortalı olan emekçiler, işçi sigortası üzerinden işleyen sistemi kullanıyorlar. Burada, kayıt-dışı istihdamın güncel bir sorun olduğunu unutmamak adına sigortalı olarak çalışan emekçiler vurgusu önemli. Dolayısıyla kamusal sağlık sistemini kullananlar ise, sigortası bulunmayan alt sınıflar.

Bu bahsettiğim özel, yarı-kamusal ve de kamusal yapıların işleyişleri tamamen devlet tarafından düzenleniyor. Gerekli düzenlemeler devlet tarafından yapılıyor. Dolayısıyla, bu yapıların üçü de hastalıklara uygulanan tedaviler bakımından aynı. Her üçü de aynı tedavileri uyguluyor. Dolayısıyla, evet, herkes sağlık hizmetine erişebiliyor ama özellikle özel sağlık sistemine baktığımızda, üst düzey klinik koşullardan bahsediyoruz. Diğer yandan, halk sınıflarının ulaşabildiği sağlık hizmetlerine yapılan kamu harcamaları, Macri döneminde geçen dört senede kesintiye uğradı. Yani, herkes sağlık sistemine erişebiliyor ama herkes aynı koşullarda sağlık sistemine erişemiyor diyebiliriz.

Önemli olan bir diğer nokta olarak, aynı dönemde sağlık bakanlığının kurumsal olarak ‘yeniden yapılandırıldığını’ söylemeliyiz. Nasıl bir yapılandırılmadan bahsettiğimin daha iyi anlaşılabilmesi adına, sağlık bakanlığının adeta sağlık başkanlığı statüsüne indirildiğini söyleyebilirim. Yani, bakanlığın yetki kapsamı, işlevi, kurumsal gücü, bütçesi ve görev tanımı tamamıyla kesintiye uğratıldı. Ortaya çıkan sonuç, sağlık sisteminde ciddi serbestleşme ve özel sağlık işletmelerine ciddi bir alan açılması oldu. Dolayısıyla, Covid- 19 ile beraber mevcut hükümet öncelikli olarak, sağlık bakanlığına pratikte kaybettiği sağlık ‘bakanlığı’ statüsünü geri verme kararı aldı. Bakanlığın eski görev kapsamına yeniden kavuştuğunu söyleyelim burada. Bu da, pandemi durumunda alınacak kararların, önlemlerin, tedavilerin daha merkezi bir biçimde uygulanmasını ve esnekleştirilememesini sağladı. Tıbbi kaynaklara ve malzemelere erişimin de merkezileştirilmesini kapsıyor tabii bu. Dolayısıyla, pandemi durumunda bu kaynak ve malzemelerin nasıl kullanılacağına da bakanlığın karar verebilmesi demek. Örneğin, özellikle respiratör cihazlarının bölüşümü açısından kritik bir öneme sahipti bu verilen karar. Ülkede vaka yoğunluğuna göre, belli bir eyaletten diğer eyaletlere cihazların taşınması sağlandı bu sayede. Eyaletlerin ekonomik koşullarından ve eyalet hükümetlerinin kararlarından bağımsız olarak, bir pandemi durumunda bu cihazlara erişimin sağlanabilmesi demek oluyor bu da.

Şimdi, yukarıda bahsettiğim üçlü yapı ile birlikte düşünüldüğünde bir de üzerine uzun süredir devam eden ekonomik krizin yansıması olarak sağlık sisteminin krizi de eklendiğinde, ön-ödemeli özel sağlık sistemi, yarı-kamusal ve de kamusal sağlık sistemi arasında bu gibi müdahalelerin, ihtiyaca göre yeniden bölüşümlerin yapılabilmesi de oldukça karmaşık bir ilişkiler ağını doğuruyor. Geldiğimiz noktada, bu gibi önemlere rağmen pandemi tedavisinin koşullarının, sınıfsal farklılıklara göre değiştiğini söylemeliyiz. Tabii ki, imkanlara erişim bakımından üst sınıflar ayrıcalıklara sahip oluyor.

Yine de, sağlık sisteminde serbestleşmenin yaşandığı son seneler ile karşılaştırarak değerlendirdiğimizde, pandemi ile başlayan bu kısa dönemde, hükümetin önleyici grip aşısını, tıbbi malzemelere erişimi garantilediği; sağlık alanına ve bilimsel çalışmalara yatırım yaptığı söylenebilir. Buna bir örnek olarak, humma sorununu düşünebiliriz mesela. Macri hükümeti döneminde yaşanan dönüşüm sonrasında, ulusal düzeyde bu epidemiye karşı herhangi bir önleyici tedbir alabilmek mümkün değildi. Dezenfeksiyon çalışmalarının kritik önemi olan bir salgın aynı zamanda humma. Fakat, bu gibi önlemler ulusal düzeyde alınmayıp; eyaletlerin bütçelerine ve aldıkları kararlara göre uyguladıkları veya uygulamadıkları önlemler olarak kalıyordu. Toplumun ekonomik olarak marjinalleşen kesimlerine, gecekondulara da diyebiliriz, bu önlemlerin ulaştığını söylemek oldukça zordu. Mesela, Buenos Aires şehrinde alınan önlemler, yapılan çalışmalar, orta- üst sınıf mahalleleriyle sınırlı kalıyordu. Bu epidemiden de aynı pandemide olduğu gibi aynı derecede etkilenmemize rağmen. Dolayısıyla, mevcut hükümetin uyguladığı değişikliklerle ve sistemin merkezileştirilmesi ile birlikte, yani kararların ulusal düzeyde alınıp ulusal düzeyde uygulanmasıyla birlikte, bu marjinal bölgelere de bu gibi çalışmaların genişletildiğini söyleyebiliriz.

Kübra Altaytaş: Gecekondularla devam edelim isterseniz. Arjantin’de ilk vakanın görülmesiyle birlikte hem kamu spotlarında görülen hem de toplumda da sahiplenildiğini söyleyebileceğimiz ‘hep birlikteyiz; birlikte pandeminin üstesinden geleceğiz’, ‘virüs ile mücadelede, hepimiz sorumluyuz’ gibi söylemler ön plana çıktı. Başka bir deyişle, toplumsal dayanışma ve birlik ruhu bir anda oldukça güçlü bir dinamizm kazandı. Fakat, bu yukarıda bahsettiğim söylemlerden azade olan, özellikle başkentte yoğunlaşan belli bölgeler var. Bahsettiğiniz gecekondu bölgeleri açık bir biçimde görünmez statüde. Dolayısıyla, ‘hep beraberiz’ söylemine halihazırda gecekondular dahil ediliyor durumda değil. Böyle bir görünmezlikten ülkenin bölgesel eşitsizlikleri bağlamında da bahsedebilmek mümkün mü?

Kaynak: TELAM/ Silvina Caputo. Buenos Aires Otonom Şehri, Gecekondu 31 (La Villa 31)

Açıklanan son verilere göre, Arjantin’de 3 milyon insan gecekondularda yaşıyor. Bu bölgeler, aynı zamanda bildiğimiz önleyici tedbirlerin uygulanabilirliğinin olmadığı bölgeler çünkü evsizlik gibi, tek göz odayı çok fazla insanın paylaşmak zorunda olması gibi, şebeke suyu da dahil olacak biçimde temel servislere erişimin olmaması gibi ciddi problemlerden bahsediyoruz. Dolayısıyla bu bölgelerde ulus devlet düzeyinde alınan ilk tedbir, “toplum temelli önleme programları” diyebileceğimiz uygulamalardı. Fakat, bu bahsettiğim tedbir, adeta iki ucu keskin bir bıçak diyebiliriz. Bir yanıyla, pandemi durumunda, ivedilikle uygulanabilirliği olan tek çözüm buymuş gibi durabilir. Fakat, diğer yanıyla, Buenos Aires şehri hükümeti de gecekondu bölgelerinde vaka sayısının katlanarak arttığını elbette ki görüyor durumda. Virüsün bu bölgelerde, şehrin geri kalanından iki kat daha hızlı yayıldığını söyleyebiliriz. Bu da virüsün halk sınıfları arasında, orta ve üst sınıfların arasında yayıldığından iki kat daha hızlı yayılmasına denk düşüyor aynı zamanda. Orta ve üst sınıflar halihazırda virüsten korunaklı, hijyenik bir ortama sahipken, bunu hem evlerinde kalabilmeleri açısından hem de sağlanan lokal hizmetler açısından söylüyorum, bunu kesinlikle halk sınıfları için söyleyebilmek mümkün olmuyor bu durumda. Özellikle gecekondu bölgelerinde yaşayanların günlerce, hatta haftalarca demek de abartı olmaz, suya erişimleri olmadan, virüsle mücadelenin en önemli ayaklarından biri olan teste erişimleri olmadan, lokal otoritelerin dikkatini çekebilmekten çok uzakta yaşamlarını sürdürmeye çalışmak zorunda kalabiliyor. Bu durumda da, virüsün yayılımının bu bölgelerde günler içinde üssel bir biçimde arttığına şahit olduk. Bu artış sonrasında ve yaşanan durumun görünürlük kazanmasıyla birlikte, ulusal hükümet bölge yönetiminde daha aktif rol almaya başladı. Alınan ulusal tedbirler bağlamında, şu an bu bölgelerde su ve gıda erişiminin garantiye alındığını söyleyebiliriz. Bu bölgelerde yaşayan ve risk grubunda tanımlanan 65 yaş üstü insanların ve tespit edilmiş hastaların izolasyonu sağlanmaya çalışılıyor. Yani, bu bölgelerde yaşayan herkesin güvende olduğu bir ortamdan değil de; risk tanımına göre uygulanan kısmi bir izolasyondan bahsedebiliriz.

Fakat, bana sorarsanız, böyle bir adım atılmak için çok geç kalındı. Pandemi başladığı andan itibaren, bu insanlar kendi kaderlerine bırakılmıştı. Burada, Buenos Aires şehrinin şehirleşme sürecinde yatan oldukça derin bir problem var. Gecekonduların varlığı özellikle bu şehir için yeni bir fenomen değil. Hala, burada yaşayan nüfusun hayat kalitesini arttırmaya yönelik politikalardan çok uzaktayız. Zaten halihazırda var olan konut, temel gıda erişimi, su, elektrik gibi hizmet erişimlerinin çok sınırlı olduğu bölgelerden bahsediyoruz. Tüm bu sorunları tarihçelerine bakılmaksızın, bir pandemi anında çözebilmek zaten mümkün değil. Dolayısıyla, şunu söyleyebilirim. Pandemi, bu bölgelerde yeni krizler yaratmak yerine, mevcut olan krizleri görünür kılıyor.

Bölgesel farklılıklara gelirsek, Arjantin özelinde konuşurken şu noktanın kesinlikle vurgulanması gerektiğini düşünüyorum. Kıta içerisinde çok göze çarpacak bir biçimde, Arjantin’de nüfusun yaklaşık olarak %96’sı kentsel bölgelerde yaşıyor. Tersinden söylemek gerekirse, kırsal nüfus, Arjantin’de fazlasıyla düşük. Dolayısıyla, Arjantin’i konuşurken kıtanın bazı ülkelerinde görülebilecek türden bir kent/kır ayrımı üzerinden gitmek yerine; kentler arasındaki hiyerarşi üzerinden okumak gerekiyor hikâyeyi. Büyükşehirlerde nitelikli kamu hizmetlerine erişilebilirken, respiratör bulunmayan küçük şehirler de mevcut. Covid bağlamına çekebilmek adına, dataların bize söylediklerine geri dönerek konuşayım. Veriler gösteriyor ki, vaka sayısının yoğunlaştığı bölgeler aynı zamanda bu büyükşehirler. Arjantin’de bu genellemenin dışında kalan tek bir bölge var, o da ekonomik ve nüfus açısından büyük olarak değerlendirilemeyecek Chaco[4]. Yine sayısal olarak, Arjantin’de esas tehlikeli ve kritik durumda olan Buenos Aires şehri[5]. Pek çok kırsal bölgede hiç vaka bildirilmedi. Dolayısıyla, kırsal bölgelerde hastane erişimi olmasa ve bölgesel gelişmişlik düzeyleri farklı olsa bile; Covid bağlamında konuştuğumuzda, kentsel bir sorundan bahsediyoruz. Kent içi eşitsizlikler daha da görünürlük kazanıyor diyebiliriz.

Kübra Altaytaş: Ülkenin özel politik tartışmalarına doğru bir geçiş yapmak adına, şöyle bir soru soracağım. Bir yandan, yaşadığımız bu sürecin askeri darbe geçmişi olan bu ülkede, o günlerin baskıcı ortamını hatırlattığına dair şeyler de yazıldı/konuşuldu. Toplum içerisinde, karantinanın kişisel özgürlüklere ket vurucu veya baskı ortamı yaratıcı olarak değerlendirildiğini söyleyebilmek mümkün mü?

Ivana Socoloff: Meselenin çeşitli kırılma anlarıyla birlikte konuşulması gerektiğini düşünüyorum. İlk kırılma anı, karantinanın ilan edildiği ilk ana işaret edecek. Bu momentte, silahlı kuvvetlerin toplum içinde sembolik olarak güç kazandığı bir durum söz konusu. Silahlı kuvvetler, askeriyeden ziyade polis güçleri düşünülmeli, kimlik bilgilerine kolaylıkla erişebiliyor; sokağa çıkmak için gerekli evraklara sahip olup olmadığını kolaylıkla kontrol edebiliyor ve bu durumda da sembolik olarak bir güç artışı olduğunu yüzümüze vuruyor. Bu kırılma anının yüzümüze vurduğu iki gerçeklik söz konusu. İlki, Macri hükümeti süresince, güvenlik güçlerinin yetki kapsamı ve güç uygulama sınırları genişletildi. Bir yandan, gücün orantısız kullanılmasını arttıran ve hatta bunu yer yer teşvik eden bir yönetim mevcuttu. Dolayısıyla, darbe hatıratları ve diktatörlüğün yarattığı baskı ortamından ziyade; akla gelen durum, sokakta da kimlik kontrollerini yapma yetkisi doğrudan poliste olunca, polis güçlerinin yetkilerinin artışı oluyor. Fakat diğer yandan, ikinci gerçeklik olarak, Macri sonrasında yaşanan dönüşüm sürecinde ülkenin güvenlik bakanlığına antropolog ve kadın bir bakan seçildi, Sabina Andrea Frederic. Kendisinin konuşmalarında, güvenlik güçlerinin toplum içerisindeki rolü üzerine, bu güçlerin sosyal baskı unsuruna dönüşmesine, ya da silahlı güçlerin devletin toplum üzerindeki baskını sembolize etmesine yönelik eleştirel ve mevcut atmosferi dönüştürmeye yönelik birçok element mevcuttu. İkinci kırılma anı da, karantinanın ilerleyen günlerinde ortaya çıkan, silahlı güçlerin toplumdaki rolü üzerine ideolojik bir yönetimsel tutum farkını işaret edecek.

Gecekonduların varlığı özellikle bu şehir için yeni bir fenomen değil. Hala, burada yaşayan nüfusun hayat kalitesini arttırmaya yönelik politikalardan çok uzaktayız. Zaten halihazırda var olan konut, temel gıda erişimi, su, elektrik gibi hizmet erişimlerinin çok sınırlı olduğu bölgelerden bahsediyoruz. Tüm bu sorunları tarihçelerine bakılmaksızın, bir pandemi anında çözebilmek zaten mümkün değil. Dolayısıyla, şunu söyleyebilirim. Pandemi, bu bölgelerde yeni krizler yaratmak yerine, mevcut olan krizleri görünür kılıyor.

Bu ikinci kırılma anıyla birlikte, karantinanın ilk haftalarında mevcut olan toplumsal baskı korkusunun, sürecin devletin toplum üzerinde evde kapalı kalmaya yönelik bir baskı uygulayabileceği korkusunun olduğu bir halden, tersi bir hale kaydı mevcut yönetimin ideolojik yaklaşımıyla. Şimdi bir yanıyla, Arjantin’de silahlı kuvvetlerinin toplum üzerinde uyguladığı baskıcı muameleler oldukça yaygın. Daima, bu silahlı güçlerin kapasitesi, yetki kullanımı, otoriterliği konuşulan meseleler. Özellikle toplumun marjinal kesimleri söz konusu olduğunda, güç yetkisinin kolaylıkla sınırlarını aştığına dair o kadar çok örnek bulabiliriz ki Arjantin tarihinde. Fakat, toplumdaki silahlı güçlerin görevi ideolojik olarak yeniden tanımlandığında ortaya farklı bir tablo çıkıyor. Bir yandan, Macri yönetimi gibi sağcı bir hükümetin ideolojik angajmanında, bu güçlerin baskı unsuruna dönüşmesine hem imtiyaz sağlandığı hem de bunun adeta teşvik edildiği bir durumdan; eleştirel bir perspektiften bu güçlerin toplumdaki rolünün yeniden tanımlandığı, gücün kötüye kullanılmasının ve de sınırlarını aşmasının illegal olarak tanımlandığı bir sürece geliyoruz. Dolayısıyla, Arjantin tarihinde bulunan silahlı kuvvetlerin baskıcı imajının da iyileştirilmeye çalışıldığı bir toplum çalışmasına dönüşüyor pandemi süreci ve karantinada bu güçlerin aldığı görevler. Bir de Arjantin deyince, sağcı hükümetler tarihçesine de bakınca, yalnızca silahlı güçlerin marjinal olarak tanımlanan gruplar üzerinde baskı unsuruna dönüştüğü bir hafızanın ötesinde; komşunun da komşusu üzerinde mikro düzeyde baskı uygulamasına göz yumulduğu, hatta buna teşvik edildiği yönetimler görüyoruz. Böyle bir toplumsal hafızanın yarattığı korkuları gidermek elbette ki kolay değil. Söylemeye çalıştığım şey şu, pandemi yönetiminde silahlı güçlerin aldıkları roller ve onların görev kapsamları eleştirel bir pozisyonla yeniden tanımlanıyor[6].

Kübra Altaytaş: O zaman, karantinaya yönelik eleştiriler ve Macri ile devam edelim isterseniz. Uluslararası Özgürlük Vakfı, “Pandemi, Otoritaryanizm için Ön-Hazırlık Olmamalı” başlığıyla bir bildiri yayımlandı. Macri, mevcut hükümetin bu süreci devletçiliği ve devletin ekonomiye olan müdahalesini arttırmak için bir araç olarak kullandığını da ekleyerek bu bildiriyi imzaladı. Bu gibi eleştirilerin, toplumsal karşılığını sormak istiyorum.

Bir de yine aynı bağlamda, Arjantin’de gündeme gelen bir yasa değişikliği hakkında soru soracağım. Arjantin parlamentosunda, ülkenin en zengin 10.000 kişisi üzerinde toplumsal destekleri arttırabilmek adına ek vergiler uygulanması yönünde bir yasa oylamaya sunuldu. Bu yasa da müdahaleciliğin bir diğer işareti olarak değerlendirilip, muhalefet oylarıyla reddedildi. Bu tartışmaların toplumsal etkileri/karşılıkları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Ivana Socoloff: Macri’nin attığı imza ile gündeme gelen bildirinin toplumsal olarak etki alanının çok sınırlı olduğunu söyleyerek başlayayım o halde. Zaten bu imzanın altında da, toplumsal etkisi hesaplanarak ortaya çıkmış bir motivasyondan çok politik bir motivasyon olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, sadece pandeminin ve hükümetin aldığı önlemlerin konuşulduğu bir gündemde, Macri de politik sahnede daha az görünür olan, adı pek de anılmayan bir figüre dönüşmekteydi. Bu ‘anti-müdahaleci’ söylemin altında yatan iki gerilim var. İlki, Latin Amerika tarihinde oldukça köklü bir geleneği de olan eyaletlerin bağımsız karar alabilmek yetkisi. Macri kanadından seçilmiş eyalet hükümetlerinin Macri’nin kendisinin tercih edeceğinden çok daha fazla müdahaleci önlemler almak zorunda kaldığı bir süreç yaşanıyor. Müdahalecilik bağlamında yatan ikinci gerilim ise mevcut hükümetin yaptığı sosyal yardımlar ekseninde şekilleniyor. Fakat, Macri döneminde de benzer bütçelerin zaten harcandığını görüyoruz. Kendi hükümet döneminde de benzer bütçelerle, neoliberalizmin sınırları içerisinde ve onu teşvik edecek biçimde başka tür müdahalelerde bulunuyordu. Dolayısıyla gerçekliği kolaylıkla sorgulanabilecek bir söylem bu anti-müdahalecilik. Dolayısıyla, bu belgenin imzalanmasının altında kendisini pandemi durumunda karşılık bulmayan bir müdahalecilik söylemi ile tekrardan görünür kılma çabası mevcut.

Bunun tam tersi olarak ise, sunulan kanun tasarısının toplumsal yansıması oldukça güçlüydü. Kutuplardan birini, basın tekelleri temsil etti. Burada basın tekellerinin, mevcut hükümet karşıtı temel muhalefete dönüştüğünü gördük hızlı bir biçimde. Bu gruplar, pandemi dönemi boyunca uygulanan ekonomik politikaları eleştirmek konusunda bir adım geride kalmıştı fakat bu kanun tasarısıyla birlikte söylemleri ve yöneltilen eleştiriler bir anda radikalleşti. Basın tekellerinin aynı zamanda neoliberalizmle göbekten bağı olan sektörleri temsil ettiğini söylemeye gerek yoktur sanıyorum burada. Dolayısıyla, pandemi yönetiminin de ötesinde Fernandez hükümetinin eleştirisine döndüğü bir süreç başladı. Zenginler üzerinde ek vergi uygulanması da, ekonomik geri dönüşlerinden veya toplumsal hayata geçirilip geçirilememesinden bağımsız olarak özellikle politik çizgide sembolik bir kırılmayı temsil etti bu bağlamda. Büyük servetler üzerinde uygulanmak istenen bu vergi teklifiyle beraber, mevcut vergi sisteminin yeniden yapılandırılmasının ve de sermayenin ülkeden kaçışının kontrolünün sağlanmaya çalışılacağının bir sinyali verilmiş oldu. Diğer yanıyla da bu teklifin parlamentonun gücünü, sınırlarını görünür kılması açısından sembolik bir değeri vardı. Mevcut durumda, bu verginin uygulanması bağlamında bir konsensüs sağlanmadı. İlerleyen süreçlerde, büyük sermayenin bilimsel çalışmalara, sağlık sistemine veya daha genel olarak toplumsal hizmetlere daha geniş oranda vergi ödemesi yönünde tartışmalar süreceğe benziyor mevcut atmosferde.

Kübra Altaytaş: O halde, iktidar kanadına geri dönerek bir soru sorayım. Son yayımlanan anket çalışmasına göre, karantina süresinde Başkan Alberto Fernandez’in toplumsal imajı daha da yükselmiş ve kendisine olan toplumsal destek %91’e ulaşmış. Yani, pandemi yönetiminin Fernandez’e yardımcı bir resim çizdiği söylenebilir. Fakat, diğer yandan da ülkede özellikle enflasyon bağlamında etkileri hissedilen bir ekonomik kriz mevcut. Mevcut ekonomi kriz ve bunun politik sahneyle eklemlenişi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Ivana Socoloff: Arjantin’da dair ilk not düşülmesi gereken bir nokta bu. Anket sonuçlarına ve sayılara güvenmemek lazım eğer Arjantin’den bahsediyorsak çünkü toplum aşırı dinamik ve bu rakamlar haftalar gibi kısa sürelerde bile değişebilir. Mesela, üç hafta sonra yüzde kırklarda bir rakam açıklansa da bu sizin için şaşırtıcı olmamalı, daha da ötesinde analiz malzemesi olarak düşünülmemeli. Fernandez’e geri dönersek, her konuşmasında ekonomiyi kurtarmaktansa, her bir yurttaşın yaşam hakkını savunmanın önemini vurgulamasıyla, sadece Arjantin için değil dünya genelinde dikkat çeken bir imaja sahip olduğunu söyleyebiliriz içinden geçtiğimiz pandemi günlerinde. Eleştirel bir duruş sergiliyor ve kapitalist ekonominin söylediğinin aksi bir yöne gidiyor.

Arjantin özeline dönersem, şunu açıkça söyleyelim: yaşanan ekonomik kriz ile Fernandez yönetimi arasında bir lineerlik kurulmuyor. Yani krizin sorumlusu olarak Fernandez düşünülmüyor ve bu durum da Arjantin’in yaşadığı diğer krizlerle birlikte düşünüldüğünde, gerçekten çok özgün bir örnek olarak karşımızda. Ekonomik krizlerin faturaları genellikle mevcut hükümetlere kesilirken; Fernandez ve onun başkanlığında kurulan kabine, bu krizin suçlusu ilan edilmiyor. Bu durumun arkasında yatan önemli bir faktör de pandemi durumunun yarattığı özgünlüklerin ötesinde, Arjantin’in zaten dört senedir krizde olması. Dolayısıyla, mevcut hükümet krizde olan bir ekonomiyi devraldı ve krizin sorumlusu, Macri yönetiminin ekonomik ajandası olarak anılıyor. Kendisinin diğer bir ‘şansı’ da diyelim, pandemi krizinin başkanlığı devralmasının hemen peşi sıra vuku bulması. Ekonomik programını henüz hayata geçirmeye başlayamamış bir kabine, kendisini pandemi yönetiminin içerisinde buldu. Dolayısıyla, krizin mimarı Fernandez olmaktan çok uzakta. Fakat, süreçten Fernandez gerçekten bu pozitif imajla mı çıkacak, bu sürecin ve krizin etkileri politik olarak nasıl olacak görebilmek için 2021 senesi içerisinde, yasama seçimleri için yeniden kurulacak sandıkları beklemek lazım.

Fakat, pandemi sonrası krizin etkilerine dair her ne kadar pesimist bir yaklaşımın daha gerçekçi olduğunu düşünsem bile, içerisinden geçtiğimiz sürecin sağlık sisteminin krizleri, ekonomik kırılganlık, bilimsel harcamalar, barınma hakkı ve hayatın akışını sağlayan temel sektörlerde çalışan işçilerin ne kadar kritik öneme sahip olduğunu göstermesinin yanı sıra; kapitalizmin sınırlarını görmemiz açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum

Öte yandan, pandeminin söylediği çok net bir şey var. Bu süreci, kazananları ve kaybedenleriyle küresel kriz olarak anacağız. Küresel kapitalizm içerisinde sermaye hacminin küçüldüğü bir süreç yaşanıyor. Krizin etkileri, en kırılgan sektörlerde ve de ülkelerde elbette ki daha şiddetli hissediliyor ve hissedilecek. Kapitalist ekonomiyle eklemlenmiş herhangi bir ülkede, böylesi küresel bir krizin etkilerinden kaçabilmek için herhangi bir çıkış yolu zaten yok. Fernandez’in ‘pro-kapitalist’ ya da progresif ekonomi yönetimi de bu etkiden azade kalamayacak dolayısıyla. Pro-kapitalist ya da progresif demişken şunun da altını çizmek istiyorum. Bu kavramlar, özellikle Latin Amerika bağlamında ideolojik angajmanları içerisinde çok çeşitli görüntüler kazanabiliyor. Oldukça basite indirgeyerek söyleyecek olursak, benim burada kastettiğim, Néstor Krischner, Kristina Krischner ve şu an Alberto Fernandez’in devam ettirdiği, ekonomide üretkenliğin arttırılmasının savunulduğu, sosyal içermenin de sağlandığı ekonomik büyümeyi hedefleyen, popüler sektörlere öncelik veren bir ajanda. Yapılan tercihler, süregelen görüşmeler şunu gösteriyor ki, Fernandez yönetimi krizin negatif etkilerinden orta ölçekli sektörleri de kapsayacak biçimde popüler sektörleri korumaya yönelik adımlar atacak.

Diğer yandan da, ulusal ölçekte değerlendirmeler yaptığımızda, Arjantin’in bu gibi adımların atılabilmesi için gerekli olan sermayeye ve kamu bütçesine sahip olmadığı çok açık. Şu an için beklenen, ekonomik faaliyetlerde %6’nın üzerinde bir düşüş. Bu rakam, dört senedir krizde olan bir ülkenin üzerinden kalkmasının çok güç olduğu bir rakam. Bu rakamla beraber işsizliğin yükselmesini engelleyecek, birçok orta ve küçük ölçekli kobinin batmasının önüne geçecek çözümü her ne kadar progresif bir yönetim anlayışına sahip olsan bile; mevcut küresel kapitalist ekonomi içerisinde bulabilmen zaten mümkün değil.

Her ne kadar kıtanın diğer ülkelerine baktığımızda, Arjantin’in bu krizden alacağı yaralar ‘daha az kötü’ olacak diyebilsek bile; bu durum, ileriki yıllarda yaşanmaya devam edilecek krizin etkilerinin aşırı yıkıcı olacağı gerçeğini değiştirmiyor. Arjantin gerçekten, bu sene ve önümüzdeki sene krizin etkilerini temizlemeye yönelik çok zorlu bir sınav verecek. Arjantin bağlamında hem mevcut borç gerilimlerinden ötürü hem de politik çizgiden ötürü, bu krizden çıkışı finanse edebilmek adına uluslararası kaynaklara dönülemez. Kıta içerisinde kurulmuş olan sosyo-ekonomik birliklerden ya da diğer ülkelerden, yardım ya da dayanışma bekleyemez çünkü dönüp baktığınızda diğer kıta ülkeleri de aynı durumda. Dolayısıyla, ortaya çıkan durum oldukça karmaşık ve mevcut sınırlar içerisinde bu kriz için uygulanabilir duran bir çıkış görebildiğimi söyleyemem.

Fakat, pandemi sonrası krizin etkilerine dair her ne kadar pesimist bir yaklaşımın daha gerçekçi olduğunu düşünsem bile, içerisinden geçtiğimiz sürecin sağlık sisteminin krizleri, ekonomik kırılganlık, bilimsel harcamalar, barınma hakkı ve hayatın akışını sağlayan temel sektörlerde çalışan işçilerin ne kadar kritik öneme sahip olduğunu göstermesinin yanı sıra; kapitalizmin sınırlarını görmemiz açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tartışma da kriz sonrası senaryonun nasıl çizileceği açısından gerçekten oldukça önemli.

Son olarak, Arjantin toplumunun kriz ile kurduğu bağa yönelik birkaç şey söyleyip sonlandırayım. Arjantin toplumunun krize yönelik çok taze bir hafızası var. Toplumun büyük çoğunluğu halihazırda üç veya dört kriz görmüş durumda. Söylemenin oldukça üzücü olduğu bir gerçeklik yaratıyor bu durum: Arjantin toplumu, krize, kriz senaryolarına hızlı bir biçimde adapte olma sanatını biliyor diyeyim. Bu durumda da, hızlı biçimde örgütlenen toplumsal dayanışma ağları görüyoruz. Toplum içerisinde yurttaşların birbirini korumaya yönelik aldığı önlemler bir anda görünür oluyor geçmiş deneyimlerden ötürü. Dolayısıyla, kriz anlarında toplumsal dinamiğin, aktivizmin önemini de es geçmemiş olalım.

Kübra Altaytaş: Son olarak, pandemi yönetimindeki Arjantin’in bize öğrettikleri; Arjantin’den çıkarabileceğimiz dersler nelerdir diye bir kapanış sorusuyla bitireyim o halde.

Ivana Socoloff: Arjantin deneyimi öncelikli olarak, pandemi durumunun getireceği sosyal krizleri önlemeye yönelik politikaların hızlıca hayata geçirilebileceğini, toplumsal ihtiyaçlara cevap verilebileceğini, ulusal sınırlarda yaşayan herkesin yaşam hakkını savunmak adına gelen bir merkezileşme ile sürecin yönetilebileceğini gösteriyor. Yine kıtanın diğer ülkeleriyle birlikte düşündüğümüzde, böyle bir pandemi durumuyla ulusal düzeyde savaşmanın ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Ulusal yönetim ve eyalet yönetimlerinin arasındaki koordinasyonsuzluk hali, mevcut durumu bir insanlık krizine sürüklüyor. Örneğin Brezilya’ya baktığımızda, eyalet yönetimlerinin ve ulus devletin arasında ciddi bir çatışma alanının doğduğunu görüyoruz şu an için.

Bu merkezileşmenin ya da devletin merkezi olarak pandemiyle mücadele etmesinin otoriteryanizm ya da müdahalecilik gibi başlıklarla birlikte anılmasının, gayet ideolojik bir yorum olduğunun daha net karşımızda durduğu bir dönemden geçiyoruz. Kurumsallaşma ya da otoriteryan bir görünüm kazanma iki farklı şeyler. Arjantin için bahsedilen, sağlık bakanlığının ve toplum sağlığı hakkında verilen kararların Arjantin sınırları içerisinde yaşayan herkesin erişimine açılması. Zaten ülkede halihazırda eyalet temelli bir başkanlık sistemi var; eyalet hükümetlerinin kendi yetkileri var; genel resim içerisinde devlet başkanının yetkilerinin çoğu parlamenter sistem içerisinde olduğundan daha sınırlı yetkileri var. Gücün başkanın elinde toplanması tartışmaları, Latin Amerika ülkelerinde özellikle 90’lar boyunca süregelen tartışmalardı esasına bakarsak. Özellikle, başkanın acil durum kararnameleri çıkarabilme yetkisi bağlamında konuşuluyordu. Menem de Néstor Krischner de Kristina Krischner de sonrasında Macri de bu yetkiyi defalarca kullandı. Bu yetki yeri geldi başkanlığa verilmiş demokratik bir hak olarak yorumlandı; yeri geldi buna müdahalecilik dendi. Burada, içeriğine bakmadan biçimsel bir biçimde değerlendirip, otoriterlik ya da müdahalecilik gibi sıfatlar eklenmesi oldukça sorunlu. Şu an ne güçler ayrılığı ilkesinde, ne parlamentonun yetkilerinde ne de yerel hükümetlerin yetki kapsamlarında bir aşınmanın olduğu politikalar uygulanmıyor. Macri’nin bu yasal sınırlar içerisinde, Yüksek Mahkeme’nin içeriğiyle ya da kurumların özerkliğiyle nasıl oynadığına bakarsak kimin otoriter olduğuna cevap vermek daha kolay olur sanıyorum.

Yine, Arjantin’in gösterdiği bir diğer kritik gerçeklik, insan hayatını her şeyin önüne koyabilmek politik bir tercih ve bunu yapabilmek mümkün. Arjantin’den gelen veriler, ekonomi veya diğer değişkenler içerisinden yaşam hakkının savunulmasının önemini gösteriyor bize. Kapitalizm savunmasını mı yapacağız yoksa toplumun temel haklarını mı savunacağız arasında bir tercih yapıldı. Bununla ilişkili olarak, temel sektörlere ve de sağlığa kaynak aktarımının kritik önemi karşımıza çıkan bir diğer gerçeklik.

Sadece Arjantin için değil, küresel ölçekte de olan temel bir gerilim mevcut. Kapitalizmin işlerliği ve onun temel enstrümanları açısından oldukça güçlü tartışmaların yapılması gereken bir dönemden geçiyoruz. Ya da şöyle bir soru olarak ifade edeyim: bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için anahtar olan şey nedir? Bu bağlamda da, kapitalizmin herkese eşit şekilde sunmaktan çok uzak olduğu, sağlık gibi, bilimsel yatırımlar gibi, konut hakkı gibi, temel tüketim malzemeleri gibi başlıklar olmadan toplum olarak yaşayabilmemiz mümkün mü? Diğer yanıyla, kapitalizmin ikincilleştirdiği bu başlıklar yalnızca bir toplumun vazgeçilmezleri değil; aynı zamanda sistemin savunduğu ekonominin işlerliğinin de ana garantisi olarak karşımızda durmuyor mu? Bu temel haklar olmadan, kapitalizmin kendisinin de gayet kırılgan olduğunu göstermiyor mu bu pandemi durumu?

[1] Arjantin Bilimsel ve Teknik Araştırma Merkezi’nde (CONICET), finansallaşma ve şehir çalışmaları alanında çalışmalarını sürdürmekte; Latin Amerika ve Karayip Çalışmaları Enstitüsü (UEALC) ile Buenos Aires Üniversitesi’nde (UBA) dersler vermeye devam etmektedir. Arjantin’de Konut Piyasasının Finansallaşması ve Ev Kredileri; Arjantin Özelinde Kentsel Üretimin Finansallaşması; Neoliberal Yönetim Sanatı, Finans-Kapital ve Şehirler gibi başlıklarla yayımlanan pek çok akademik çalışması bulunmaktadır.

[2] Dang humması ya da Dang ateşi adıyla da bilinen, belirli bir tip sivrisinekten bulaşan ve öldürücü olan bir epidemiden bahsedilmektedir. Arjantin’de, Covid-19 ile mücadelenin yanı sıra bu epidemi ile de eş zamanlı mücadele edilmektedir. 7 Mayıs 2020 tarihiyle, ülkede 25.764 dang humması vakası bulunmaktadır.

[3] 12-19 Şubat 2020 tarihleri arasında IMF heyetinin Arjantin’e yapmış olduğu ziyaret sonrası IMF söyleminde örneği bulunabilir. Bknz: https://www.imf.org/en/News/Articles/2020/02/19/pr2057-argentina-imf-staff-statement-on-argentina

[4] Chaco, en çok vakanın bulunduğu üçüncü bölgedir ve 18.05.2020 tarihiyle bulunan toplam vaka sayısı 578’dir.

[5] 18.05.2020 tarihiyle, şehirde toplam 3172 vaka tespit edilmiş olup; iyileşen hasta sayısı 695; vefat eden sayısı ise 122’dir.

[6] Burada bahsedilen silahlı kuvvetlerin toplumsal rollerinin yeniden tanımlanması üzerine, 17 Mart 2020 tarihinde resmi gazetede yayımlanan, ulusal hükümetin aldığı Covid-19 salgınının ülkedeki etkilerini azaltmayı amaçlayan ve Arjantin sakinlerinin ‘hayatını ve özgürlüğünü’ garanti altına alabilmesi adına, silahlı kuvvelerin de sağlık desteği görevlerine katılması kararı örnek gösterilebilir.