Yapay zekâ (AI) bağlantılı şirketlerin borsadaki değeri geride bıraktığımız on yılda ona katlandı. John Lanchester’in yakın zamanda belirttiği üzere, bir tanesini hariç tutarsak, dünyanın en büyük on şirketi gelecek değerlemelerini yapay zekâya bağlamış durumda. Bunların biri dışında hepsi Amerika menşeili ve toplam değerleri ABD ekonomisinin yarısından epey fazlasına tekabül ediyor. Yapay zekâ ‘devrimine’ dair beklentiler, son birkaç yıldır bu ABD’li teknoloji şirketlerine yapılan yatırımlarda bir patlamaya yol açtı. İnsan-sonrası yapay zekânın müstakbel atılımları ve vadettiği müthiş üretkenlik artışları yatırımcıların iştahını öylesine kabarttı ki, tam da Financial Times‘tan Ruchir Sharma’nın ifade ettiği gibi “Amerika, yapay zekâ üzerine oynanan koca bir kumara dönüştü.” Sektördeki sabit yatırımlar öylesine büyük ki, ABD’nin 2025 büyümesinin itici gücü bunlardı. Yapay zekâ modellerinin eğitilmesi ve işletilmesi için devasa veri merkezleri, bilişim ekipmanları, soğutma sistemleri, ağ donanımları, şebeke bağlantıları ve güç kaynakları gerekiyor. Teknoloji şirketlerinin, 2030’a kadarki muhtemel talebi karşılamak için 5 trilyon dolar gibi muazzam bir meblağı bu maliyetli altyapıya harcaması bekleniyor – ki bu harcama da yine büyük oranda ABD’de yoğunlaşıyor.
Sorun şu ki, hesap tutmuyor. Sektör, kendi yarattığı bu dehşetli maliyeti karşılamak adına nakit akışına ve özkaynak finansmanına dayanan bir modelden borç finansmanına dayalı bir modele geçiyor. Kâğıt üstünde bu borca yönelişi, artan kârlılık imkânlarının ve ufukta beliren refah beklentisinin bir sonucu olarak okumak da mümkün. Ne ki, giderek acayipleşen finansal işlemler bunun tam tersini gösteriyor. Bu büyük tantana; tedarikçilerin kendi müşterilerine, onların da kendi tedarikçilerine yatırım yaptığı finansal döngüler sayesinde ortaya çıkıyor. OpenAI, tam da böylesi bir vaka. Dünyanın en değerli şirketi olan Nvidia, en büyük çip tedarikçisi olduğu OpenAI’a 100 milyar dolar yatırım yapmaya hazırlanırken, esasen kendi ürünlerine olan talebi finanse etmiş oluyor. Bu esnada OpenAI, kazandığının neredeyse iki mislini, kendi hizmetlerinin çalışabilmesi için gereken bilgi işleme kapasitesini sağlayan Microsoft bulut [cloud] platformu Azure’ye harcıyor; böylelikle bir yandan borç biriktirirken bir yandan da ana yatırımcısını zengin etmiş oluyor.
Başkaca yaratıcı finansman yöntemleri de mevcut. Meta’nın Louisiana’ya devasa bir veri merkezi inşa etme planını ele alalım. 30 milyar dolarlık bu tesis, Meta ve Blue Owl denen bir yatırım şirketinin ortak girişimi olan Beignet Investor LLC’ye ait olacak. Gereken finansmanın kayda değer bölümü ne Blue Owl’ın müşterilerinden ne de Meta tarafından sağlanacak; bu kaynak, geniş bir tahvil sahipleri havuzundan karşılanacak. Meta, tesisin kullanım hakkına yönelik uzun vadeli kira sözleşmesinin esas üstlenicisi. FT Alphaville‘in aktardığı gibi, “Beignet’nin Meta’nın kredibilitesinden yararlandığı, fakat bu uzun erimli kira garantisinin yarattığı mali sorumluluğun Meta’nın kredibilitesini sihirli bir biçimde etkilemediği hin bir yapılandırma” bu.
Yine de, bu dahice kurgulanmış finans mühendisliğini mümkün kılan şey, Meta’nın bu veri merkezinin inşası için bilançosunun neredeyse %1’ini ayırmış olması. Tahvil yatırımcılarına papağan gibi tekrar edilen iddiaların aksine bunun gerçek sebebi, vadedilen süper-zekânın ve süper-bolluğun gerçekleşmemesi ihtimaline karşı Meta’nın kendisine koruma sağlamasıdır. Meta’nın veri merkezi anlaşması, bir finansal analistin “sermayeye olan devasa ihtiyaç, ihraççıların riski üstlenmekte giderek daha hevessiz oluşu ve yatırıma hazır nakitlerin bir bileşimi” olarak tarif ettiği piyasa konjonktürünün tipik bir örneği. Böylesi bir manzarada yatırım bankacılarının görevi, ne olduğunu pek de bilmedikleri riskleri üstlenmeleri için kredi verenleri ikna etmeleri. “Aynı filmi milyon kere izledik,” diye uyarıyor bir analist, ki en barizi 2008 krizine giden süreçti.
Hiper ölçekli bulut sağlayıcılarının [hyperscalers] önde gelenleri Amazon, Meta, Microsoft ve Alphabet’in sağlam bilançolarına dar bir pencereden bakıldığında, AI patlaması sürdürülebilir bir eğilime sahipmiş gibi görünebilir. Ne var ki, Oracle gibi görece zayıf aktörlerdeki ve yapay zekâ geliştirme sektörünün belli başlı alanlarındaki çatlaklar belirgin hale geldikçe, ekosistemin geneline yayılmış bu eğilimin sürmesini mümkün kılacak yeterli kârın var olmadığına dair endişeler giderek tırmanıyor. Yapay zekâya olan hücum; ABD borsasının patlama yaptığı yılların ve kendi kırılganlıklarını peşinden getiren onlarca yıllık hayalî sermaye döngülerinin ardından yaşanıyor. Bank of International Settlements’ın (BIS) bürokratik dilinin gerisinde giderek yükselen bir endişenin sezilebiliyor olması tam da bundan: “Şayet AI yatırımlarındaki düşüş ciddi bir piyasa düzeltmesi eşliğinde gerçekleşirse, bunun negatif yayılma etkileri, önceki yükseliş dönemlerinde yaşananlardan çok daha öteye geçebilir. Yatırımcılar, AI şirketlerine erişim için ABD hisselerini tercih etti, (bundan kaynaklanabilecek) gizli kaldıraç etkisi kredi piyasasında zincirleme sorunlara yol açabilir.”
Saha çalışmalarından elde edilen sınırlı bulgular, anlamlı üretkenlik artışlarının yazma, kodlama, çağrı merkezlerinde müşteri desteği sağlama gibi işlerde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Firmalar, ilk başlarda yapay zekâ kullanımını öğrenmek gibi bir gecikme maliyetini sırtlanır, fakat zaman geçtikçe uyum sağlayanlar karşılığını almaya başlar. Yapay zekânın giderek daha geniş bir alanda kullanılması, Ar-Ge süreçlerini de içine alacak şekilde yenileme ve iyileştirme süreçlerini güdülemesi beklendiğinden, ekonomik kazanımlara dair beklentiler epey yüksek. Şayet vadettiği üretkenlik artışını gerçekleştirirse, kullanıcılar şimdikinden çok daha fazlasını yapay zekâya erişim için ödemeye razı olacaktır. JP Morgan’ın hesaplamaları, sermaye giderlerinin muhtemel büyüklüğü göz önüne alındığında, yapay zekâ sağlayıcılarının %10’luk bir getiri elde edebilmeleri için kesintisiz olarak her yıl 650 milyar dolar civarında gelir elde etmesi gerektiğini gösteriyor, ki “devasa bir rakam” bu. Bu meblağ 1,5 milyar aktif iPhone kullanıcısının her birinden aylık yaklaşık 35 dolar almaya denk geliyor; ya da daha düz bir hesapla, küresel GSYİH’nin %0.55’ine tekabül ediyor. Yapay zekâ firmaları müşterileri kendilerine bağlamak için gerçek maliyetleri gizlediğinden dolayı şimdilik fiyatlar olması gerekenden düşük seyrediyor. Sahiden verimlilik artışları gerçekleşirse sorun yok, gelişen işletmeler bunu telafi etmek adına epeyce kaynağa sahip olacak. Verimlilik artışı beklenenden daha sınırlı gerçekleşse dahi yapay zekâ yatırımcılarının ceplerini doldurmaları mümkün. Birkaç yıl içerisinde yapay zekâ iş süreçlerine öylesine derinden nüfuz edecek ki sistemden çıkmanın imkânı kalmayacak. Müşteri cephesi için bu, sistemde esir kalmak ve ödeme yapmaya zorlanmak demek olacak. Yapay zekâ dünyaya kancasını atacak ve teknoloji şirketleri pek müthiş kârlar elde edecek!
Bunun Büyük Teknoloji Şirketleri’nin [Big Tech] stratejisi olduğundan ve yapay zekâ sektöründe yaşanacak fiyaskolar zincirinin dahi onları bu yoldan döndürmeyeceğinden emin olabiliriz. Kapitalizmin tarihi, krizleri takip eden çarpıcı güç yoğunlaşması momentleriyle doludur, tam da bu yüzden önde gelen teknoloji şirketleri sektördeki alt üst oluşlardan bile kâr elde edebilir. Dahası, Silikon Vadisi milyarderlerinin ABD hükümeti üzerindeki muazzam politik etkisi düşünülürse, amaçlarına ulaşmalarını sağlayacak siyasi desteği bulmak için dişle tırnakla savaşmaları muhtemeldir. Gerektiği taktirde, Prometheusvari söylemlerini jeopolitik argümanlarla yeniden ısıtıp, yapay zekâ yarışında Çin’i mağlup etmeyi ülke için bir varoluş sınavı olarak sunabilir ve ballı askerî sözleşmeleri koparabilirler.
Öyle ya da böyle, rüzgâr tersten esiyor. 30 Kasım 2022 günü ChatGPT’nin piyasaya sürülmesiyle birlikte AI kullanımı virüs gibi yayıldı ve şirketlerin değerleri tavan yaptı. Ancak işletmelerdeki yaygınlığı hiç de beklenilen seviyeye ulaşmadı. Tüm kopan yaygaraya rağmen iş yerlerinde yapay zekâ kullanımı pek de artmıyor, yavaşlıyor dahi olabilir hatta, ki bu da işgücünün yalnızca küçük bir bölümünü ilgilendiriyor. Güncel bulgular, AI kullanımının üretkenlik seviyesinde ani bir artış yaratmadığını ortaya koyuyor. Kısacası, bazı otomasyon süreçleri hâlihazırda devam ediyor olmasına rağmen, öngörülen devasa ekonomik kazançları sağlamaya muktedir bir yapay zekâ devriminin eli kulağında olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunmuyor.
Radikal eleştirmenlerin gayet iyi bildiği, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın da güçlü biçimde savunduğu gibi, verimlilik odaklı kapitalist gelişme diye bir şey yoktur. Artan teknik verimlilik, kurumsal yapıya bağlı bir makroekonomik sonuçtur. Piyasanın yapısı yatırımcıların getiri elde etmesini engelliyorsa, güçlü teknolojiler kâr getirmeyebilir ve yaygınlaşamayabilir; ayrıca kitlesel işten çıkarmalara neden olursa emekçileri de yoksullaştırabilir. Yapay zekâ ile birlikte en yakıcı tehlike, işgücünde kitlesel bir motivasyon kaybı dalgası gibi görünüyor. Araştırmalar, yoğun AI kullanımının motivasyonu düşürdüğünü, beceri kaybına yol açtığını, can sıkıntısını ve vasatlaşmayı körüklediğini gösteriyor. Üretkenlik bağlamında ‘tersinden bir J-eğrisi’ görmemiz bile olası: kısa vadeli üretkenlik artışlarının işgücü niteliğindeki bozulma nedeniyle hızla gerilemesinden bahsediyorum yani.
Bir diğer sorun ise, özel şirketlerin sektörü yönlendirmesinin ve çılgınlığa meyyal piyasaların kışkırtmasının bir sonucu olarak, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin yapay zekâ üzerine, adeta iman edercesine oynadığı bahsin yaratabileceği kaynak israfıdır. Amerika ile Çin’in yapay zekâ yaklaşımları arasındaki tezat yol gösterici nitelikte. Michael Roberts’ın vurguladığı üzere, kapitalist ekonomiler derin bir koordinasyon sorunuyla karşı karşıya: “Çin’de, ekonominin bütününü canlandıracak stratejik teknoloji hedeflerine ulaşılması için bir plan mevcut”, ne var ki “merkez kapitalist ülkelerde tüm AI yumurtaları aynı sepete konmuş vaziyette, sepetin sahibi de hiper ölçekli bulut sağlayıcıları ve dev Muhteşem Yedili’den[1] başkası değil. Bu aktörler için esas olan kârlılıktır, teknolojinin çıktıları değil.”
İlerleyen dönemde sektör üzerindeki finansal baskı artarsa, bu yapay zekâ yükselişinin ardında bırakacağı somut mirasın, geçmiş balonların bıraktıklarına denk düşüp düşmeyeceği belirsizdir. Sahiden de veri merkezi kapasitesi kurma maliyetinin yalnızca küçük bir kısmı inşaat ve altyapı giderlerinden oluşuyor; finansmanın dörtte üçü, ağırlıklı olarak gelişmiş çiplere (GPU) olmak üzere, bilgi teknolojisi (IT) ekipmanlarına harcanıyor. Dot-com döneminin fiber kablolarından ya da 19. yüzyılın demiryollarından farklı olarak AI çipleri, performansları düştükçe ve yeni teknolojiler çıktıkça sık sık yenilenmek zorunda kalıyor. Kârlılık endişeleri gibi nedenlerle yatırımların bir anda kesilmesi durumunda, mevcut bolluğuyla kıyaslandığında yapay zekâya erişimin daralması somut bir ihtimal olarak belirebilir. Teorik olarak, sermaye harcamalarındaki kısıntı AI süreçlerindeki gelişmelerden elde edilen maliyet düşüşlerini aşarsa, AI’daki yükselişin mirası uzun sürmeyecektir; yanı sıra gündelik AI kullanımını sağlayan mevcut hesaplama gücü de azalabilir.
Bu eskime sorunu, finansal açıdan oldukça önemli sonuçlar doğuruyor. Veri merkezi kredileri “neredeyse her zaman anapara ödemesiz [non-amortizing] kredilerdir: yani yapılan ödemeler, borç tutarını azaltmaya yönelik değildir. Bunun yerine bu krediler, hiç eskimeyeceği varsayılan bir varlık için sağlanan sürekli bir finansman kaynağıdır. Buradaki temel varsayım, kredi vadesinin sonuna gelindiğinde -ki kabaca 5-7 sene arasıdır bu- tüm borç bakiyesinin yeni bir krediyle yeniden yapılandırılacağıdır.” Peki ama çipler beş senenin sonunda neredeyse işe yaramaz hâle geliyorsa, ana bileşeni ıskartaya çıkmış bir varlığı kim yeniden yapılandırır ki?
Veri merkezlerini işletmek için gerekli arazi, enerji ve suya artan talebin tüm bu yapay zekâ hücumunu oturttuğu sürdürülemez zeminden bahsetmiyorum bile. Böylesi bir bağlamda, Büyük Teknoloji Şirketleri’nin uzay fethi anlatısının üstlendiği ideolojik işlev, tamamen dijitalleşmiş bir gelecek fantezisine bir tür meşruiyet kazandırmaktan ibarettir. Google’ın Project Suncatcher’ının açıkladığı gibi “yapay zekâ işlemine olan talep, ve buna bağlı olarak enerjiye olan talep artmaya devam edecek” ve “uygun yörüngedeyken bir güneş paneli, dünyada olduğundan 8 kata kadar daha fazla verimle çalışabilir, neredeyse kesintisiz şekilde enerji üretebilir, böylelikle pil ihtiyacını azaltabilir”, bu yüzden “uzay, yapay zekânın işlem kapasitesini genişletmek için gelecekte en uygun yer haline gelebilir.”
Yeryüzüne tekrar inersek, ucuz enerji ve nadir toprak elementlerine olan talep eski moda emperyalizmi harekete geçiriyor. ABD’nin yeni ulusal güvenlik doktrini, “kritik öneme sahip tedarik zincirlerini destekleyen […] bir yarımküre” istediklerini açıkça ortaya koyuyor. Trump yönetiminin Venezuela petrolüne el koyması ve teknoloji milyarderlerinin göz diktiği önemli madenler için Grönland üzerinde yayılmacı iddialarda bulunması durumun vahametini ortaya koyuyor. Şayet AI hüsrana uğramaya devam ederse, emperyal maceralar yoğunlaşabilir. David Harvey’in ‘mülksüzleştirme yoluyla birikim’ olarak isabetle nitelediği bu yeni çağda, hayalî verimlilik artışlarına yönelik dijital arayışlar, yerini maliyetlerin düşürülmesi üzerine verilen vahşi bir yarışa pekâlâ bırakabilir.
[1] Magnificent 7 şirketleri: Apple, Microsoft, Amazon, Alphabet, Meta, Nvidia ve Tesla. -ç.n.
* “After AI” başlığıyla 15 Ocak 2026 tarihinde NLR Sidecar’da yayımlanan Cédric Durand’ın bu yazısını Özgürcan Alkan Türkçeye çevirdi.