HAZAL GÖÇMEN: Sık sık “sınıf bileşimi” kavramının önemini vurguluyorsunuz. “İşçi soruşturması” (workers’ inquiry) yaklaşımı, özellikle otoriter emek rejimlerinde, fiilî grevleri analiz etmeye nasıl yardımcı olur?
JAMIE WOODCOCK: Bu ilginç bir soru. Benim için işçi soruşturması fikri, temelde bilgi üretiminin —yani çalışma koşullarımız üzerine düşünmenin ve tartışmanın— nasıl da örgütlenme sürecinin bir parçası olabileceğini anlamakla ilgilidir.

Bir araştırmacı olarak şunun farkındayım: Pek çok insan, her gün işe gitmek zorunda oldukları için zaten kendi çalışma koşullarının farkında. Aslında tüm işçiler bu sürecin bir parçasına dâhiller; işinizi yapabilmek için o işin nasıl organize edildiğini anlamak zorundasınızdır. İşteki ilk gün kime rapor vereceğinizi, görevlerinizin neler olduğunu ve insanların işi kolaylaştırmak için ne gibi yollar bulduğunu çözme sürecidir.
Bu nedenle “işçi soruşturması”, çok spesifik yöntemleri veya değişmez bir işlem sırası olan kaskatı bir metodoloji değildir. O nedenle işçi soruşturmasını ele alırken, işyeri dışındaki araştırmacıların da işçilerle birlikte nasıl araştırma yürütebileceğine dair fikir yürüttüğü veya işçilerin bizzat nasıl araştırma yapabileceklerine dair geliştirilebilen bir yaklaşım olarak görüyorum.
Fiilî grevlerin dinamiklerini anlamaya çalışırken, araştırmalar genelde sendika olgusundan başlar ve oradan geriye gider. Metodoloji olarak “soruşturmanın” yararlı yanı ise işçilerden ve onların deneyimlerinden başlamasıdır. Bu yaklaşım, fiilî grevlerin neden genellikle direnişin ilk “kamusal” ânı olarak ortaya çıktığını anlamamızı kolaylaştırır. Bu eylemlerin nasıl ve neden gerçekleştiğini, işçilerin neyi başarmaya çalıştığını kavramamıza yardımcı olur. O nedenle de grevin kendisine dair daha geniş bir kavrayış sunar.
Soruşturma yöntemi işçilere emek süreçleri hakkında konuşma alanı verildiğinde nasıl ilerliyor? Bu “tanınma” hali, nasıl örgütlenmenin ilk adımlarına dönüşüyor?
Özellikle Notes from Below [1] ile çeşitli soruşturma projelerinde yer aldım. İşçi yazıları projeleri yaptığımızda, çoğu işçinin sorduğu ilk şey şudur: “kim benim işim hakkında bir şeyler okumak istesin ki?”
Kimsenin onlara işlerini sormaması ya da sorunlarını ve potansiyel çözümleri tartışacakları bir alan vermemesi çok yaygın bir durum. Bu soruşturmaların birincil amacı, insanların deneyimlerini ciddiye almak ve işlerini hem bireysel hem de kolektif olarak nasıl anlamlandırdıklarını kavramaktır. Bir bakıma bu, “örgütlenme öncesi” sorusudur.
Eğer koşullarınızı değiştirmek istiyorsanız, önce o koşulların ne olduğunu anlamanız gerekir. Bu mücadele etmenin değişmez elementlerinden biridir; neyi değiştirmek istediğinizi ve onu neye dönüştürmenin mümkün olduğunu anlamak zorundasınız. İşyerinin dışından biri olarak, bir grup işçiye gidip onlara nasıl örgütleneceklerini anlatamam. Bunu yapmanın en iyi yolunu ben bilmiyorum. Ancak, insanların konuşabileceği ve deneyimlerini anlamlandırabileceği bir alan açmak, örgütlenme sürecinin bir parçası olabilir. Bu aynı zamanda diğer işçilerin, “Bu duruma yabancı değilim. Ben de benzer bir şeyle karşı karşıyayım ve onların yaptıklarından bir şeyler öğrenebilirim,” demesini sağlar.

Genelde o ilk adımı atmak maalesef her zaman zaferle sonuçlanmıyor. İşler yolunda gitmediğinde insanlar genellikle “Denedik ve kaybettik. Neden tekrar deneyelim ki?” sorusunu sorabilir. Bir yenilgiden sonra insanları ayakta tutan şey nedir?
Bu, örgütlenmenin her zaman zor derslerinden biri olacak. Çoğunlukla şöyle düşünüyoruz: eğer örgütlenirsek önce küçük bir şey kazanırız, sonra daha büyüğünü, ve bu böyle devam eder. Gerçekte ise yaygın olan deneyim, bir şeyi denemek ve başarısız olmaktır.
Bu öğrenilmesi zor bir derstir; olumsuz deneyimlerden çok şey öğreniriz. Asıl zorluk, durup düşünecek ve işe yarar bir ders çıkaracak zamana ve alana sahip olup olmadığımızdır. “Denemeye değmezdi” sonucunu da çıkarabilirsiniz, “Nerede yanlış yaptık? Farklı olarak ne yapabilirdik?” diye de sorabilirsiniz.
Notes from Below’da, şu ya da bu sebeple başarısız olmuş kampanyaların, işe yaramamış örgütlenme hikâyelerini de anlattık. Ancak, işe yarayan hikâyeleri anlatmanın da muazzam bir değeri var. Bu, bilginin dolaşımı ile ilgilidir. Çoğu zaman bir grup işçi, başka bir grubun başarıyla örgütlendiğini bilmez çünkü bu hikâyelerin paylaşılması zordur. Bu üzerine düşünmemiz gereken bir soru çünkü çoğu ülkede emek hareketi şu anda bir “başarı fazlalığı” yaşamıyor. Bugünlerde çözmeye uğraştığımız zorluk şu: “Kazanmadığımız zamanlarda bile nasıl devam ederiz ve işaret edebileceğimiz örnekleri nasıl öne çıkarırız?”
Örgütlenmenin zor yanı bu; kazanmadığınızda ne olduğu… Ancak İngiltere’de son yıllarda demiryolu, sağlık ve eğitim alanlarında büyük bir grev dalgası gördük. Gördüklerinize dayanarak, bu durum işçilerle sendikaları arasındaki ilişkiyi değiştirdi mi?
Bu soruyu anlamak için biraz bağlam sunmak gerekir: Britanya’da yerleşik emek hareketini temsil eden ana bir Sendikalar Konfederasyonu (TUC – Trades Union Congress) var. Bir de hareketin daha yeni bir parçası olan; özellikle göçmen işçileri, taşeron çalışanları veya gig (platform) ekonomisindekileri örgütlemede mevcut emek hareketinin yetersiz kalması nedeniyle ortaya çıkan, Büyük Britanya Bağımsız İşçileri Sendikası (IWGB – Independent Workers’ Unions of Great Britain) ve Dünyanın Birleşik Sesleri (UVW – United Voices of the World) gibi daha küçük bağımsız sendikalar var. Etkili olsalar ve birçok başarı hikâyesi barındırsalar da, bu alternatif sektör hala nispeten küçük.
İngiltere’de ana akım emek hareketi uzun bir gerileme ve başarısızlık döneminden geçmişti. Ancak yakın zamanda Britanya’da, hayatımda gördüğüm en yüksek enflasyonun tetiklediği bir dizi büyük kamu sektörü grevi gördük. Kısmen, bu grevler sendika liderliği istediği için değil, greve gitmekten başka çareleri kalmadığı için gerçekleşti; üyeler geçim sıkıntısını (hayat pahalılığı krizini) derinden hissediyordu. Bu anlamda bunlar sendikalar için “gönülsüz” grevlerdi.
Büyük bir grev olduğunda —ki bir noktada demiryolu işçileri, kamu çalışanları, büyük sağlık grevleri, öğretmenler ve akademisyenler dâhil neredeyse bir milyon işçi grevdeydi— bu durum taban örgütlenmesi ve yeni bir liderliğin ortaya çıkması ihtimalinin önünü açar. Yaşananlar grevi tekrar halkın bilincinin parçası haline getirerek emek hareketinin bazı kısımlarını canlandırdı. Örneğin doktorlar oldukça düzenli bir şekilde greve gittiler ve önemli maaş artışları kazandılar.
Peki sendikaların içinde bir şeyler değişti mi? Katılımın arttığına veya iç demokrasinin güçlendiğine dair öne çıkan örnekler var mı?
Evet, bu özellikle Doktorlar Sendikası’nda (BMA) yaşandı. Bu, aynı zamanda bir meslek odası işlevi gören ve tarihsel olarak pek demokratik olmayan, yüz yıllık çok eski bir sendikadır. Grevler sırasında daha genç bir doktor kuşağı sürece dâhil oldu ve sendikanın iç demokrasisini yeniden canlandırdı. Demiryolu işçileri sendikası (RMT) ise zaten daha köklü bir katılım geçmişine sahip, çok daha demokratik bir yapıydı.
Diğer sendikalarda, örneğin benim üyesi olduğum Akademik Emekçiler Sendikası’nda (UCU), grevler olduğunda insanlar heyecanlanıyor ve katılmak istiyor, ancak sık sık sendika yapılarının sınırlarıyla karşılaşıyorlar. Bu sürtüşme, yeni örgütlenmelere alan açıyor.
İngiltere’de ana akım emek hareketi uzun bir gerileme ve başarısızlık döneminden geçmişti. Ancak yakın zamanda Britanya’da, hayatımda gördüğüm en yüksek enflasyonun tetiklediği bir dizi büyük kamu sektörü grevi gördük. Kısmen, bu grevler sendika liderliği istediği için değil, greve gitmekten başka çareleri kalmadığı için gerçekleşti; üyeler geçim sıkıntısını (hayat pahalılığı krizini) derinden hissediyordu. Bu anlamda bunlar sendikalar için “gönülsüz” grevlerdi.
Bahsettiğiniz örnekler yerleşik sendikalar. Peki ya bu yapıların tamamen dışında kalan en sömürülen işçiler; özellikle güvencesiz ve göçmen işçiler? Sizin görüşünüze göre, buradaki kırılma noktası genellikle nedir? İnsanları korku ve izolasyondan birlikte hareket etmeye taşıyan şey nedir?
Emek hareketinin temel sorusu budur: İşini ve geçim kaynağını kaybetme korkusunu ne yener?
Bu, üzerine sıkça düşündüğüm bir soru. Notes from Below’da, kötü koşulların otomatik olarak örgütlenmeye yol açacağına dair bir kural olmadığını savunuyoruz. Bunu farklı sektörlerde analiz etmeye çalışıyoruz. Eğer öyle olsaydı, küresel çapta çok daha fazla örgütlenme olurdu. Teknik detayları analiz etmeye çalışıyoruz: İnsanlar nasıl yönetiliyor? Nasıl sömürülüyorlar? Güvencesiz çalışma nasıl organize ediliyor? İşçilerin kolektif olarak ne tür tepkiler verebileceğini düşünmek için buna bakıyoruz. Zorluk şu ki, bu durum oldukça öznel.
Kırılma noktası öznel olsa ve sektörden sektöre değişse de, Marx’tan bu yana doğruluğunu koruyan bir ders var: İşin kendisi emekçileri çalışma koşullarını paylaşmaya iter, birlikte çalıştığı işçilerle topluluklar kurmaya sevk eder. İşçilerin bir aradayken her zaman yaptıkları ortak şey işten şikayet etmektir. İşten şikayet etmek ortaklık bulmayı ve dayanışma biçimleri geliştirmeyi sağlar. En güvencesiz işlerde bile bu hala gerçekleşiyor. Herhangi bir örgütlenmenin yapı taşı budur. O anlarda insanlar bir araya gelir.
İşçilere “güvencesizsin, sendikaya katıl, biz senin için hallederiz” tepeden inmeci bir yaklaşımdır ve işe yaramaz. İnsanlar kendi örgütlenmeleri üzerinde kontrole sahip olmalıdır. Zorluk şu ki, çalışmanın en güvencesiz biçimleri ve en çok sömürülen sektörler; örgütlenmeye, toplantı yerlerine erişime, iletişim kaynaklarına ve grev fonlarına ulaşımda gerçek engellerle karşılaşıyor. Kendi işimde de bununla karşılaşıyorum: Emek hareketinin bir parçası olan güvenceli bir emekçi olarak, güvencesiz işçileri desteklemek için ne yapabilirsiniz? Dayanışmadan her iki taraf da yararlanır.
Görünürlük meselesi aslında bir öznellik meselesidir: İşçiler işçi sınıfı içindeki konumlarını nasıl anlıyorlar? Bir hastane temizlikçisinin, bir yemek kuryesiyle sandığından daha fazla ortak noktası vardır. Bu ortaklığın farkına varmak, bağlar kurmanın başlangıcıdır.
O ilk kolektif adım atıldığında, bu nasıl yayılır? Küçük bir işyeri mücadelesi nasıl izole kalmayıp daha geniş bir hareketle —diğer işyerleri, diğer sektörler, daha geniş emek hareketiyle— bağ kurar?
Önemli bir zorluk, emek hareketinin mevcut kırılganlığında yatıyor; bu durum faaliyetleri genellikle bireysel desteğe odaklanmaya zorluyor. Örneğin çoğu İngiliz sendikası, bireysel vaka yönetimiyle uğraşmaktan ve sorunları tek tek ele almaktan sık sık boğulmuş durumda. Bu bireysel çalışmaların kolektif olarak yürütülmesi gerektiğini önermek kolay olsa da, bu idealden gerçeğe geçmek ciddi bir zorluk teşkil ediyor.
Britanya’da, emek hareketinde veya sendikalarda olmayan insanları, kolektif eylem konusunda tavsiye almaları için emek hareketinden birileriyle buluşturan Organise Now! adlı bir projeye dâhil olduk. Bizim için bu proje ilginç çünkü örgütlü olmayan insanlar tavsiyeye ulaşabiliyor. Britanya’daki (ve muhtemelen Türkiye’deki) çoğu insan sendikalı değil ve sendikalı kimseyi de tanımıyor. Emek hareketindeki, belki daha güvenceli işlerde çalışan, yerleşik sendikalarda işverenle tartışan insanlar, örgütlü olmayan insanlarla konuşuyor. Her iki taraf da bundan yararlanıyor. Bu proje, yerleşik sendika üyelerinin örgütlenmemiş işçilerle konuşmasına olanak tanıyor ve onlara o ilk adımları atmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor. İşçi sınıfının örgütlü ve örgütsüz kısımları arasındaki uçurumu kapatmaya yardımcı oluyor.
Başka yerlerde benzer çabalar gördünüz mü ve pratikte neyin işe yaradığı —veya başarısız olduğu— konusunda gözlemleriniz neler?
Kesinlikle. Britanya’da büyük grevlerin, medyada onları olumsuz göstermeye yönelik koordineli çabaya rağmen ne kadar popüler olduğu dikkat çekici. Sendikalara yönelik sürekli bir ideolojik saldırı var. Örgütlü ve örgütsüz işçiler arasındaki boşluğu doldurmakta bir zorluk var; özellikle de birçok sendika hala işkolu veya meslek temelinde (bölümlere ayrılmış şekilde) örgütlendiği için bu daha da zor. Bu durum, oldukça farklı iş deneyimlerine sahip insanları nasıl bir araya getireceğimiz sorusunu doğuruyor. Farklı işçi türleri arasında alışverişe imkan tanıyan alanlar açmak, bu ayrışmaya meydan okumanın bir yoludur.
Bahsettiğiniz bu ayrım —örgütlü ve örgütsüz işçiler arasındaki— platform çalışmalarında (gig economy) özellikle keskin görünüyor. Platform ekonomisi üzerine çok yazdınız. Platformlar, emek sürecini tüketiciden saklamaya, sanki bir düğmeye basıyorsunuz ve hizmet “beliriveriyormuş” gibi hissettirmeye mi çalışıyor? Ve işçiler kurye grevleri, sokak protestoları veya Amazon depolarındaki eylemlerle bu görünmezliği kırdığında ne değişiyor? Bu görünürlük anlarını emek hareketinde daha geniş bağlar kurmak adına önemli kılan nedir?
Gig ekonomisinin bazı kısımları, Silikon Vadisi’nin o görünmezlik hayaline dayanır: Bir düğmeye basarsınız ve yemek belirir. Depo işçiliği, veri etiketleme veya içerik moderasyonundaki emek genellikle gizlidir. Ancak taksi şoförlüğü veya yemek teslimatı gibi diğer kısımlar oldukça görünürdür.
Britanya’da, Deliveroo ve Uber gibi platformlarla birlikte bu illüzyon yıkıldı. Artık kimse bunların iyi koşullara sahip iyi işler olduğunu düşünmüyor. İşyerleri sokak olduğu için, direnişleri —grevler ve protestolar— son derece görünür hale geliyor.
Görünürlük meselesi aslında bir öznellik meselesidir: İşçiler işçi sınıfı içindeki konumlarını nasıl anlıyorlar? Bir hastane temizlikçisinin, bir yemek kuryesiyle sandığından daha fazla ortak noktası vardır. Bu ortaklığın farkına varmak, bağlar kurmanın başlangıcıdır.
Bağ kurmak farkındalıkla başlıyorsa otoriter emek rejimlerinde —itaatin zorla dayatıldığı ve ses çıkarmanın imkansız hissettirildiği yerlerde— ne olur? Oyunbozan olmak pratikte ne anlama gelir ve bu durum işyeri ötesinde daha geniş bir demokrasi mücadelesini nasıl besleyebilir?
Sendikalı olmayan biri için patronun kararını sorgulamak imkansız gibi gelebilir. Çoğu işyeri inanılmaz derecede antidemokratiktir. Lydia Hughes ile yazdığımız kitapta “oyunbozan” fikrini tartışıyoruz. Bize boyun eğmemiz ve işimize bakmamız söylenir, ancak çoğu işçi için sadece itaat etmek hayatta kalmaya yetmiyor çünkü ücretler yetersizdir. Sahip olduğumuz her şeyin —tatillerin, ücret oranlarının— geçmişte birileri “oyunbozan” olduğu için var olduğu fikrini hatırlamalıyız
Küresel ölçekte yeni otoriter siyasetin yükselişi, itaati dayatmakla ilgilidir. Aşırı sağın devlet aygıtları üzerindeki tahakkümü derinleştikçe, süreç toplumsal açıdan kilitleyici bir boyuta ulaşıyor. Biz, işyerinde demokrasi mücadelesinin, toplumda demokrasi mücadelesi inşa etmenin merkezinde olduğunu savunuyoruz. Kendi işiniz üzerinde kontrolünüz yoksa, yerel veya ulusal hükümet üzerinde nasıl kontrolünüz olabilir?
Sınıf gücünü inşa etmemiz gerekiyor. Bu mücadelenin bir parçası olmak için uzman veya ünlü bir figür olmaya gerek yok. Sadece işyerinizde, birlikte çalıştığınız insanlarla örgütlenmeye çalışan biri olmanız yeterli. Bu, daha geniş demokrasi mücadelesinin bir parçasıdır.
JAMIE WOODCOCK King’s College London’da Dijital Ekonomi alanında kıdemli öğretim üyesidir. Araştırmaları, işçi soruşturması (workers’ inquiry) yönteminden ilham alır; emek, gig ekonomisi, platformlar, direniş ve video oyunları üzerine yoğunlaşır. Woodcock’un kaleme aldığı kitaplar arasında Troublemaking (Verso, 2023), The Fight Against Platform Capitalism (University of Westminster Press, 2021), The Gig Economy (Polity, 2019), Marx at the Arcade (Haymarket, 2019) ve Working the Phones (Pluto, 2017) yer alır. Notes from Below ve Historical Materialism dergilerinin yayın kurullarında görev yapmaktadır.
*11 Ocak 2026 tarihinde çevrimiçi gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi Hazal Göçmen çevirdi. Söyleşinin İngilizce orijinaline erişmek için lütfen burayı tıklayın.