/

Hindistan’da pandemi krizi ve yoksulluk

Pınar Kahya, Hindistan siyasetinde yoksulların sesinin neden duyulmadığını, neredeyse göz göre göre binlerce insanın pandemi koşullarında ölüme nasıl terk edildiğini, Modi’nin psikolojisinden, meditasyon ve inançlardan ziyade tam da maddi koşullar zemininde tartışıyor.

Emekli maaşını almak için gideceği hükümet binasına maskesiz alınmayacağını bildiğinden kendine aşiyandan (kuş yuvası) bir maske yapan Telenganalı çoban Mekala Kurmayya. Fotoğraf: Ashish Pandey / India Today

Pandemi Artık Romantize Edilemez

Zenginler, devasa havuzlarında
Deniz kızları ya da kuğular gibi yüzdüklerinde
Edilmişti.


Zufishan Rahman[1]

Telenganalı çoban Mekala Kurmayya emekli maaşını almak için gideceği hükümet binasına maskesiz alınmayacağını bildiğinden kendine aşiyandan (kuş yuvası) bir maske yaptı. Kurmayya’nın maskesi, pandemi günlerinin maske-mesafe-hijyen koşulunu sağlamış olacak ki, dünyanın dört bir yanından “organik” maske severler kendisini sosyal medyada coşkuyla karşıladı. Pandemi şartlarına da eşitsiz ve bileşik koşullarda adapte olduğumuzu hatırlatan Kurmayya’nın maske temin edemeyecek yoksulluğu, hâlihazırda yoksulluk ve gelir eşitsizliği denildiğinde ilk akla gelen ülkelerden biri olan Hindistan’da yaşanmakta olan büyük trajedinin belki de en can acıtmayacak yüzü. Pandeminin ikinci dalgasının Arundhati Roy’un tabiriyle “insanlığa karşı bir suç”a dönüştüğü Hindistan’da yoksulluk, krematoryumlar dolu olduğu için cesetlerin yakılmak zorunda kaldığı parklardan yükselen is perdesinin karanlığında asılı duruyor. Bu makalede, yoksulluğun ve yoksullukla mücadelenin ülkesi Hindistan’da pandemi koşullarında yaşananlar ekseninde bir siyasetin yoksulluğu tartışması yapılacaktır. Özellikle, Narendra Modi yönetiminin neredeyse modası geçmiş büyümenin toplumun tamam için refah anlamına geleceği demek olan “trickle-down economics”e olan koşulsuz inancı, hem Hindistan’ı pandemide bir cehenneme çevirmiş hem de hâlihazırdaki yoksulluğu katmerlendirmiştir. Hindu milliyetçiliği ve neoliberal otoriterlik kıskacındaki Hindistan’da, yoksulluğun pandemideki seyri, ülkedeki hem sınıfsal hem de bölgesel eşitsizlikleri acımasızca gözler önüne sererken Hindistan halkının karşı karşıya olduğu felaketin bir halk sağlığı sorunu olmanın ötesinde, Modi Hükümeti ile içeriklendirilmek durumunda olan bir devlet biçimi ve sermaye birikim stratejisi sorunu olduğu açıktır. Bu çerçeveden, çalışmada öncelikle Hindistan’daki son durum ve yaşananlar özetlenecek, ardından ülkenin kronik yoksulluk ve yoksullukla mücadelesine dair başat izlekler tarif edilecek ve tespitler yapılacak, devamında Hindistan’da devlet biçimi ve sermaye birikim stratejisinin güncel krizi tartışılacaktır. Son olarak ise yoksul(suz) siyaset/ siyasetin yoksulluğu olarak tarif etmekte beis görülmeyen Hindu milliyetçisi neoliberalizmin, yoksulkıyıma varan iktidar şiddetine karşı Hindistan halkının mücadele ekseni aktarılacaktır.

Hindistan’da Pandemi ve Somutun Gösterdikleri

Dünya Sağlık Örgütü’nün 27 Mayıs tarihinde erişilen son verilerine göre, 3 Ocak 2020 ile 26 Mayıs 2021 tarihleri arasında, Hindistan’da 27 milyon 157 bin 795 Kovid-19 vakası görülmüş, 311 bin 388 kişi de Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybetmiştir. 24 Mayıs 2021 tarihiyle 1 milyar 366 milyon nüfuslu Hindistan’da, yalnızca 200 milyon 494 bin 991 doz aşı kayda geçmiştir. Aşağıda, Hindistan Sağlık Bakanlığı verilerine dayanan grafikte, Hindistan’da pandeminin seyri gözlemlenebilmektedir. Daha salgının başı sayılabilecek bir dönemde, üç haftalık kesintisiz ve hazırlıksız, dünyanın en sert kapanmasını (lock-down) ilan eden Modi hükümeti, eyalet seçimleri kazanmak gibi siyasi kaygılar ve Hindu milliyetçiliğinden taviz vermediğini kamuoyunu ikna etmek gibi ideolojik nedenlerle dinî ritüelleri sürdürmekte ısrar etmiş, böylece 2021 Bahar dönemindeki İkinci Dalga’nın çok ağır geçmesine neden olmuştur. Böylece, Hindistan küresel pandemi krizinin merkezi hâline gelmiştir. Modi Hükümeti hem pandemi yönetiminde hem de aşılama konusunda sınıfta kalmıştır. The Wire’da çıkan “Pandemi’nin En Kötü 5 Lideri” başlıklı yazıda, Indiana Üniversitesi’nden Sumit Ganguly, oksijen yetersizliği ve ilaç tedarikinin eksikliği nedeniyle hastane yataklarında ölen ve hastanelerde yer bulamayan Hindistan halkının trajedisinin tek sorumlusunun Başbakan Modi olduğunu öne sürmüştür. Ganguly, Modi’nin Nisan seçimlerinde siyasi kampanya sürdürme kararının, dinî festivalleri iptal etmemesinin ve Ocak 2021’de erken ilan edilen Kovid’e karşı zafer nedeniyle pandemiyi ciddiye almamanın ve Bilim Kurulu uyarılarını kulak ardı etmesi nedeniyle yaşananların sorumlusu olduğunun altını çizmiştir.

Modi Hükümeti’nin sorumluluğunun altını defaatle çizen analizlere Hindistan medyası ve uluslararası medyadan sayısız örnek verilebilir ancak Hindistan’daki karanlık tablonun bir kara talih gibi görülmemesi gerektiğini hatırlatmakla başlamak, siyasi ve iktisadi gelişmeleri Türkiye’de oldukça az bilinen bu ülkede yaşananlara “kültürel” bakma yanılgısından okuyucuyu kurtarmak adına gereklidir.

Aslında Hindistan’da pandeminin ilk büyük trajedisi, 2020 Nisan’ında Modi Hükümeti’nin halkın hazırlık yapmasına bile fırsat vermeden, dört saat önceden üç haftalık bir karantina ilan etmesiyle yaşandı. Birdenbire yüzbinlerce göçmen işçi ne yapacaklarını bilemez bir biçimde sokaklara döküldü. Bu durum, Prabhat Patnaik’e göre, “tarıma dayalı ekonomi ve ortak aile sistemi ile kırın, kapitalizm altında hayatın iniş çıkışlarına sürekli olarak maruz kalan milyonlarca kentli işçi için, destek üssü olmaya devam ettiğini” göstermektedir. Patnaik, yüzlerce kilometre yürüyerek köylerine dönmeye çalışan göçmen işçilerin, Hindistan kapitalizminin önemli bir gerçeğini gözler önüne serdiğini belirtmiştir; Hindistan’ın kırsal yoksulluğu “içerilmemiş”tir. Devamında ise Patnaik, oldukça önemli bir tespit yaparak, Hindistan’da kentli işçilerin pazarlık gücünün -ki bunlara örgütlü olanlar da dahildir-, tarıma bağımlı çalışan nüfusun kişi başına düşen gelirleriyle yakından ilişkili olduğunu aktarır. Patnaik’in pandeminin ilk dalgasında yaşanan göçmen işçi trajedisine dair tespitleri, aşağıda detaylı olarak tartışılacak Hindistan’daki krizin, ülkede yoksulluğun şeceresinden dolayısıyla da siyasal iktisadi koşullarından bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektedir.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), pandeminin ilk yılı olan 2020’de Hindistan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sine denk gelen 260 milyon kişinin yeniden yoksullaştığını tahmin etmektedir. Bu toplamın büyük bir kısmı özellikle kırdan kent veya eyalet merkezlerine çalışmak üzere gelen ve kapanma dönemlerinde hem işsiz hem barınaksız kalarak açlığa mahkûm edilen göçmen işçilerden oluşmaktadır. Pandeminin ikinci yılında, durum daha da kötüleşmiş, iş olanaklarını kaybeden, Hindistan’ın güvencesiz orta sınıfları da yoksullar arasına dâhil olmaya başlamıştır.[2] Elbette, Hindistan’da sayılar durumun vahametini göstermek açısından önemli olsa da yoksulların hayatta kalma mücadelesinde sağlık hizmetlerine, aşıya, hijyen ve gıdaya erişim gibi olmazsa olmaz önemdeki birçok başlıkta yaşanan sıkıntıların çerçevelenmesi, ülkede neler olup bittiğini anlamak, açıklamak ve çözümü üzerine düşünmek açısından elzemdir. Bu nedenle yazı biraz da pandeminin gösterdiklerinden yola çıkarak Hindistan’da yoksulluğun siyasetle ilişkisini göstermeyi amaçlamaktadır ki siyasetin yoksulluğunun işleri nasıl olup da yoksulkıyıma vardırdığı izah edilebilsin.

Hindistan’da Yoksulluk ve Yoksullukla Mücadele

1947 yılında bağımsızlığını kazanan Hindistan’da, kurucu liderler Nehru ve Gandhi’den başlayarak günümüze neredeyse tüm siyasi-ekonomik ajandanın gündeminde yoksulluk başat mesele olagelmiştir. Hindistan’ın en önemli politik kurullarından olan ve varlığı Modi döneminde son bulan Planlama Komisyonu’ndan uluslararası örgütler ve düşünce kuruluşlarına yoksulluk, Hindistan için öncelikli sorun olarak tarif edilmiştir. Hindistan’da kırda toprağın eşitsiz dağılımı üzerine kurulu olan üretim tarzı ve ilişkili olarak da kast, etnisite ve cinsiyet temelli ayrıcalıkların ve ayrımcılıkların varlığı kronik kırsal yoksulluğun en önemli nedenidir. Planlı kalkınma döneminde Hindistan devletinin yoksulluğa müdahalesi, kırsal yoksulluğu hedef almış, bu eksende tarımda bölüşüm ilişkilerinde topraksız yoksul köylüler ve küçük üretici çiftçiler lehine tarımsal büyüme, merkezî hükümetler tarafından hedeflenmiştir.[3] Toprak reformu tartışmaları bu dönemde söylem ve gündemden hiç düşmese de kapsamlı bir toprak reformu hayata geçirilememiştir.[4] Toprak sahipliği ve elbette karşıtı olarak topraksız yoksul köylülük sorununu mülkiyet ilişkileri çerçevesinde çözemeyen hükümetler, 1960’ların ortasından itibaren Dünya Bankası öncülü Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD) desteğiyle tarımda modernizasyona (ithal tohum, sulama kanalları, tarım ilaçları) yönelmiştir. Özellikle, Indira Gandhi hükümetlerinin[5] ivmelendirdiği Yeşil Devrim süreci tarımsal üretimi Pencap, Haryana ve Uttar Pradeş gibi eyaletlerde artırmıştır. Hindistan’ın federatif yapısı bu bölüşüm ilişkilerine müdahalelerde eyaletler arasında farklı deneyimlerin yaşanmasına neden olmuştur.[6] Diğer bir deyişle, kırsal yoksulluğun özellikle ücret ve istihdam olanakları artışlarıyla ortadan kaldırılması politikaları Hindistan’ın eyaletleri arasında eşgüdümlü olmamıştır.[7] Yine de bu sürecin, devletin yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik merkezî önemde olduğu bir bölüşüm ilişkilerine müdahale dönemi olduğu söylenmelidir. Ekonominin üretim araçlarının özel mülkiyetine dayandığı, anayasal, demokratik bir siyasi rejimde, devletin bölüşüm ilişkilerine müdahalesinin toplumsal sınıflar ve egemen sınıflar arasındaki iktidar ilişkisinde nerede durduğu ve ne ölçüde bu mücadeleden azade olduğu tartışılabilmekle birlikte, birbirlerinden farklı metodoloji, perspektif ve yaklaşımlara sahip birçok araştırmacı Kongre Partisi merkezli sömürge sonrası ulusal kalkınmacı dönemi yoksulluk açısından bir başarısızlık olarak değerlendirmek konusunda ortaklaşmaktadırlar.[8] Bu noktada, planlı kalkınma döneminde göreli olarak eşitsizlikler artmasa da, kır yoksullarının yaşam standartlarında bir iyileşme de gerçekleşmediğini belirtmek gerekmektedir.[9]

Hindistan’ın Bağımsızlık ve devamındaki kalkınma ve yoksullukla mücadele sürecine dair 1980’ler boyunca baskın olan “başarısızlık” duygusu, 1991 yılında planlı kalkınmayı bir tarafa bırakarak, liberal ekonomiye geçişle birlikte yerini, yoksulluğun biteceğine yönelik “umuda” bırakmıştır. 1980’ler boyunca özellikle ithalat ve dış borçlanma anlamında ticari ve finansal liberalizasyonu, kademeli olarak ve “kısmen” deneyimleyen Hindistan’da,[10]Finans Bakanı Manmohan Singh[11] imzalı 1991 tarihli reformlar, Hindistan’ın planlı kalkınma dönemi sonrası arayışının yönünü neoliberalizm olarak tayin etmiştir. 1991’e gelindiğinde Hindistan’da hükümet harcamaları, bütçe açığı ve liberal olmayan araçlar/mekanizmalar ekonomik sorunların esas nedeni olarak formüle edilmiştir.[12] Elbette, Hindistan ekonomisinin dönüşümü ile devletinin rolünün yeniden tanımlandığı bu süreç, sanayide lisanslamanın kaldırılmasından, uluslararası ticari engellerin azaltılmasına, finansal serbestleşme kararından, sabit döviz kuru politikasından dalgalı kura geçişe hem bu süreçlerin içerik ve kapsamlarının genişliği ve niteliği hem de sonuçları itibariyle oldukça tartışmalıdır. Yukarıda belirttiğim üzere, hükümet harcamalarının kısılması ve bütçe açığı verilmemesi temelli politika demeti, nihayetinde yoksulluğun önlenmesi noktasında kırsal bölgelerde sulama ve ulaşım gibi kamu altyapı yatırımlarını önemli ölçüde azalmasına neden olmuştur. Yeşil Devrim’in tarımsal üretimi artırmaya yönelik devlet müdahalesi neticesindeki kırda ücret ve istihdam artışı çabalarına da son verilmiştir.[13] Dünyanın pek çok ülkesinde de benzer bir biçimde deneyimlendiği üzere, bu dönüşüm “devletin geri çekilişi” olmamış, devletin vatandaşlarına asgari yiyecek, barınma, sağlık ve eğitim gibi hizmetler sunma ödevinin geri çekilişi olmuş, özellikle özelleştirmeler ile birlikte Hindistan’ın “yapısal uyum” süreci, yolsuzluklar ile ele ele ilerlemiştir.[14] Hindistan’da ayrıcalıklı ve azınlıktaki sermaye gruplarının egemenliği artmış, yoksulların siyasete müdahil olma araçları azalmıştır. Halihazırda, düşen reel ücretler ile birlikte tarımda yoksul köylülüğün sermaye birikim sürecinin merkezi konumundaki kent merkezlerinde çoğunlukla enformel istihdamı ile göçmen işçiye dönüşmeleri süreci, Hindistan’da yoksulluğun dayanak, tanım ve kapsamını değiştirmektedir. Dolayısıyla 1990’ların büyüme ve “verimlilik” vadeden ekonomik reformları, yoksulluğu ortadan kaldırmamış, yoksulluk biçimlerini dönüştürmüştür. Tarımdaki yapısal sorunlar olan toprağa erişim, ücretler ve istihdam sorunu gibi sorunlar devam etmiş, Kongre’nin merkezinde olduğu Birleşik İlerici İttifak (United Progressive Alliance/UPA) hükümetlerinin “insan yüzlü (human face) ekonomik reform” paketleri de neoliberalizmin yoksullar üzerindeki yıkımını azaltmaya yetmemiştir.[15]

Akademide, yoksulluk çalışmaları denilen alanda, neredeyse her iktisadi parametrenin yoksullukla ilişkisinin “ölçüldüğü” sayısız araştırma makalesi bulunmaktadır. Dahası, parametreleri giderek artsa da yoksulluğun ölçülebilirliği neredeyse ortadan kaldırılabilirliği ile “ölçülür” olmuştur. Bir totoloji gibi görünen bu önermede, aslında ölçebiliyor olmak bir amaç hâline gelmiştir. Bu tuhaf durumun ortaya çıkması neticesinde, yoksulluk-büyüme, yoksulluk- finansal kredilere erişim, yoksulluk-mikro kredi, yoksulluk-… başka bir çok yeni piyasa aracısı (mediator) sıralanabilir, yoksullukla mücadelede iyi yöne doğru gidişat olduğu “sezdirilmektedir”. İktisatçı Prabhat Patnaik, 1990-2020 arasındaki dönemde “yoksulluğun azalışı/düşüşü” konusunun; hükümetler, Dünya Bankası ve “ölçen” iktisatçılar arasında kendi kendini kutlayan bir sırt sıvazlamaya dönüştüğünü haklı olarak ifade etmektedir.[16] Patnaik’in önerisi, Dünya Bankası’nın günde 1,90 Dolar’ın altında kazananlar olarak tanımladığı yoksulluğun ölçülmesi kriteri yerine Hindistan’ın orijinal tanımına geri dönmektir; dolayısıyla da kırsal bölgedeki bir kişi için günde 2200 kalori, kentsel bölgedeki bir kişi için ise 2100 kalori alabilecek harcama düzeyi olması gerektiğinin altını çizmektedir. Patnaik’in bir diğer uyarısı, tüketimin borçlanma yoluyla desteklenmesinin yoksulluğu azaltmak anlamına gelmeyeceğidir. 2000’ler boyunca Hindistan’da yoksullukla mücadele ajandadan çıkmış değildir. 1980’lerde başlayan Integrated Rural Development Programme/Swarnajayanti Gram Swarozgar, 2000 tarihli Sampoorna Gramin Rozgar Yojana (SGRY) ve Pradhanmantri Gramodaya Yojana (PMGY) projelerinde amaçlanan kırsal kalkınma ve istihdam olanaklarının artması iken 2006 tarihli Ulusal Kırsal İstidam Garanti Planı (National Rural Employment Guarantee Scheme, NREGS), 100 günlük bir ücret desteği programıdır. Yine 2000 tarihli, Antidaya Anna Yojana yoksul ailelere gıda güvencesi sunarken, Jan Shree Bima Yojana, Shiksha Sahyog Yojana gibi programlarla, sosyal yardım öncelikli bir yoksullukla mücadele hedeflenmiştir. Yine bu dönemde Dünya Bankası şemsiyesi altındaki ve diğer bağımsız uluslararası örgütlerin öncülüğünde, Hindistan’da yoksulluğu ve görünümlerini azaltma gayretinde çocuk ve kadın yoksulluğunu azaltma, gıda, temiz içme suyu ve hijyen başta olmak üzere birçok uluslararası yardım kampanyası görülmektedir. Kalkınma literatüründe Washington Konsensüsü’nden post-Washington Konsensüsü’ne geçiş olarak bilinen, kurumların etkinliğini artırma vizyonunun 2004-2014 yılları arasındaki Kongre merkezli UPA hükümetlerinin siyasi programlarına egemen olduğu görülse de Hindistan’da kamu kaynaklarının ve piyasaya açılmamış alan ve sektörlerin, piyasalaşması süreci kaçınılmaz olarak yolsuzluklarla birlikte gelmiştir. Bu süreç, “insan yüzlü” ya da “inclusive” (içerici) bir kalkınma reçetesi olarak sunulsa da Hindistan’da yolsuzluk karşıtı kitlesel gösteriler ile UPA siyasi olarak oldukça yıpranmıştır. 2014 yılında Hindu Milliyetçisi BJP, Narendra Modi liderliğinde Lok Sabha’da (parlamentonun alt kanadı) mutlak çoğunluğu da sağlayarak Hindistan’ın yönetimini devralmıştır. BJP’nin iktidar vaadi “vikas” (kalkınma), yolsuzlukla mücadele ve “minimum yönetim, maksimum yönetişim” (minumum governmet maximum governance) olmuştur.

Hindistan’ın Modi”fikasyonu: Değişen ne?

Hindistan’ı, Narendra Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi (Hindistan Halk Partisi) 2014’ten bu yana yönetiyor. Hindistan siyasetinde Hindutva’nın (Hindu milliyetçiliğinin) önemli bir temsilcisi olan BJP, ulusal ve uluslararası sermaye yanlısı politikaları birer birer hayata geçirirken kitlesel desteğini Hindu milliyetçiliği ve sağ popülizmden (gerçek Hindular ve yabancı ötekiler) sağlıyor. Narendra Modi ise yürütme aygıtının tepesinde, kendisini ülkenin kurucu liderlerinden sonraki kurtarıcısı ilan etmiş durumda. 1970’lerin “kalkınma açmazının”, “kayıp 1980’lerin” ve vaat edileni vermeyen 1990’ların faturası, BJP tarafından Kongre Partisi ve geleneksel iktidar blokuna kesilmiştir. Ülkede basın ve ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasından, “Kongre’siz Hindistan” (Congress-free India) söylemine, Müslümanları dışlayan vatandaşlık yasalarına, Hindistan’ın BJP’nin otoriter rejimi altında yükselen Hindu milliyetçiliğine ilişkin acil siyasi sorunu yalnızca bir “neo-sultanizm”, “illiberal demokrasi”, “çoğunlukçu” (majoritarian) demokrasi sorunu değildir. Modi’nin iktidara gelmeden bir “Hindutva laboratuvarı” olarak kullandığı Gujarat eyaleti yöneticiliği döneminde, eyalette yerli ve yabancı sermayeye yönelik teşvikler ile sulamadan elektrik üretimine ve altyapı yatırımlarına, özellikle Hindutva ve Modi yanlısı sermaye grupları hızla zenginleşmiştir. The Economist, Hindistan’ın “Modi”fikasyon sürecini, “plütokratik makyaj” olarak nitelemiştir. Özellikle büyük holding sahipleri olan, Mukesh Ambani ve Gautam Adani, servetlerini artırmaktadır. Hindistan’da ekonomik büyüme yoksullar lehine olmadığından gelir dağılımı da halk sınıflarının aleyhine bozulmaya devam etmektedir. Modi döneminde, yoksulluk, işsizlik gibi sorunlara çözüm Modi’nin Atmanirbhar Bharat (self-reliant India, kendine yeten Hindistan) vaadiyle, sermaye gruplarına patronaj, emekçilere başlarının çaresine bakma telkini olarak iş görmektedir.[17]

Hindistan’da Modi döneminde yaşanmakta olan devlet-toplum ilişkilerinin dönüşümünü pandemi sürecindeki oksijen tüpü tedarikinde yaşanan kriz bile tek başına göstermeye yetmektedir: Hindistan’da devletin geleneksel rolünü, Amazon, Paytm ve Adani Grup üstlenmiş, bu şirketler oksijen tüpü, solunum cihazı, bipap makinesi vb. cihazların tedarikini kamu hastanelerine sağlamışlardır. Reliance Industries, Tata Çelik Ltd., Nippon Çelik gibi üreticiler de eyaletler ve hastaneler için oksijen tüpü üretimine başlamıştır. Dahası, dünyanın en büyük aşı üreticisi Hindistan’ın aşısız kalması ki elbette 3,1 milyar doz aşı gereken bir ülke olarak aşılamanın zaman alması kaçınılmaz gibi görünse de aşı üretiminin iki özel şirkete bırakılmasıyla yakından ilgilidir. Serum Institute of India (SII) ve Bharat Biotech’ın dışında kamunun da devreye girmesi beklenmektedir. Hindistan’ın aşı programı, Ocak 2020’de tüm sağlık ve saha çalışanları için ücretsiz aşılama ile başladı. 1 Mart’ta başlayan ikinci aşamada hükümet, kamu hastanelerinde aşıları ücretsiz olarak vermeye devam etti, ancak özel sağlık tesislerinin aşı ücreti olarak 250 Rs, aşı maliyeti olarak 150 Rs ve aşı hizmet ücreti olarak 100 Rs karşılığında aşı yapmasına izin verdi. İkinci dalganın ortasında, hükümet 18 yaş ve üstü herkese aşıyı açtı, aynı zamanda fiyatları da kuralsızlaştırdı. 1 Mayıs’tan itibaren, aşı üreticilerinin tedariklerinin yüzde 50’sini merkezî hükümete vermeleri şartıyla geri kalanını eyaletlere ve piyasaya satmalarına izin verildi. Hindistan Serum Enstitüsü, merkezî hükümet için 150 Rs, eyalet hükümetleri için 400 Rs ve diğer alıcılar için 600 Rs fiyat açıkladı. Bharat Biotech ise Covaxin’i merkeze 150 Rs, eyaletlere 600 Rs ve özel sektör için 1200 Rs’den satacağını duyurdu. Bu yüksek fiyatlar nedeniyle eleştirilen SII, Covishield’in fiyatını eyaletler için 300 Rs’ye düşürdü ve Bharat Biotech, Covaxin’i eyaletlere 400 Rs karşılığında satmayı kabul etti. Hindistan, 1970 tarihli Patent Yasası ve 1979 tarihli İlaç Fiyatları (Kontrol) Şartı ile aşılar da dâhil olmak üzere hemen hemen tüm ilaçlarda kendi altyapısını oluşturdu ve dünyanın farklı ülkelerine özellikle Üçüncü Dünya’ya jenerik (patentsiz) ilaçlar gönderen ana tedarikçi ülke oldu. Ancak, neoliberal politikalar ile bu altyapı aşındırıldı ve yine Modi döneminde kamu sektörü ilaç şirketleri özelleştirildi. Yine Modi döneminde, beş yıllık planlarla sağlık planlanmasından da vazgeçildi.

Modi Yönetimi, Hindistan halkı pandemi ile boğuşurken, başkenti Delhi’de kamu binalarını yenilemek üzere görkemli Central Vista projesine devam etmektedir. Türkiye’den aşina olduğumuz inşaat ve mega-projeler Hindistan’ın da gündemindedir. Neredeyse tüm devlet binaları ve bakanlıkların yenileneceği projeye pandemi döneminde ödenek ayrılması kamuoyundan tepki toplamaktadır. Dahası, yasaların ihlal edildiği, yeşil alan kaybı, çevre etki değerlendirmesinin (ÇED) geçiştirilmesi, ağaçların kesilmesi gibi nedenlerle protesto edilmektedir. Hükümetin, inşaat projelerinden çok oksijen yetersizliğinden hayatını kaybeden insanlara öncelik vermesi gerektiği dile getirilmektedir.

Çiftçi İntiharlarından Çiftçi Protestolarına Hindistan Ayakta

 Merkezî hükümet inşaat, finans ve borca dayalı sermaye birikim rejiminde ısrarcı görünürken, özellikle kırsal Hindistan’da pandemi kaynaklı ölüm oranlarının istatistiklere yansıyandan daha fazla olduğu, sağlık altyapısının yetersizliği nedeniyle kırdaki ölümlerin kayda geçirilmediği aktarılmaktadır. Aynı Hindistan kırı, pandeminin hemen öncesinde başlayan ve hâlâ devam eden modern dünya tarihinin en geniş katılımlı protestolarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Çiftçilerin, Modi’nin yeni tarım yasasını protesto ettiği eylemlere, başta Pencap ve Kuzey eyaletleri olmak üzere, sendikalardan, Güney eyaletlerinden ve Hindistan diasporasından büyük destek geldi. Peki, çiftçiler 2020 Kasım’ında neden ayaklandılar?

1980’lerde Hindistan köylüleri çiftçiye dönüştüler ve piyasaya bağımlı hâle geldiler.[18] Özellikle 1990’lar ve 2000’lerde tarımın piyasalaştırılması sürecinde Hindistan çiftçileri, sübvansiyonlar ve desteklerden mahrum kalarak ve de tarımsal üretim gelirlerinin ihracata dayalı büyüme neticesinde düşmesiyle uluslararası rakipleriyle rekabet edebilmek için krediler aracılığıyla borçlandılar. Gümrük tarifelerinin de kaldırılmasıyla uluslararası rekabete açılan Hindistan tarımı, çiftçilerin borçluluk nedeniyle intiharları ile özellikle 2000’lerde dünya medyasının gündemindeydi. Çiftçilerin büyük bir bölümü ilk kredilerini bankalardan aldılar, ancak bu kredileri ödeyebilmek için modern tefecilerden enformel borçlandılar ve nihayetinde borç zincirini kıramayan çiftçilerin bir bölümü yaşamlarına son vererek aslında bu sürece itirazlarını göstermiş oldular. Modi’nin 2020 Eylül tarihli tarım yasaları ise taban fiyatı uygulamasını esneterek ve gıda tekellerinin sözleşmeli çiftçi kiralamasına olanak sağlayarak tarımdaki küçük ve orta ölçekteki çiftçileri, “topraksız” kalma korkusuyla baş başa bırakmıştır. Hindistan kırı, piyasaya açıldıkça rekabet artmaktadır; planlı kalkınma döneminin toprak reformu yapması beklenen devleti, arazi istimlakının kolaylaştırılmasından, doğrudan arazi istimlakı ve bunun özel sermayeye devrine kendisi bir girişim sermayecisine dönüşmüştür.[19]

Yukarıda, Hindistan kırının sorunlarının, kent merkezlerindeki enformel emeğin sorunlarıyla ortak yönleri tartışılmıştır. Pandemiyle birlikte, enformel, güvencesiz, yevmiye ile geçinen işçi kitleleri ve destek oldukları kırdaki aileleri açlıkla baş başa kalmıştır.[20] Hâlihazırda altyapı, su, kanalizasyon hizmetine sahip olmayan, slumlarda (gecekondu) yaşayan göçmen işçiler, özellikle kadınlar ve çocuklar hem salgından hem de salgının neden olduğu ekonomik ve psikolojik sorunlardan en fazla etkilenen kesimler olmuştur.[21] Hindistan’daki pandemi krizi ve somutun gösterdikleri, ülkenin yoksulluk ve hatta açlık krizinin siyasetin merkezindeki BJP, Modi ve Hindistan’ın uluslararası piyasalara eklemlenmiş, çeşitli sermaye fraksiyonlarının dâhil olduğu iktidar bloku ve bunun karşısında, bu stratejik tercihin kaybedenleri açısından siyasi, toplumsal ve ekonomik boyutlarıyla yeni bir rıza tesisi mekanizma ve araçlarına ihtiyaç duyacakları açıktır. Geçtiğimiz ay Batı Bengal’de Hindu Milliyetçiliğinin eyalet seçimlerini kaybetmesi, Hindistan muhalefeti için bu anlamda sevindirici olmuştur.

Sonuç

The TIME dergisi Hindistan Başbakanı Narendra Modi’yi ilk kez kapağına taşıdığında, takvimler 2012 yılını göstermekteydi. TIME o dönem Gujarat eyaletini yöneten Modi’nin Gujarat’taki sermaye yanlısı politikalarını övüyor, Hindistan’ı yönetip yönetemeyeceğini soruyordu. 2014 seçimlerinde TIME’ın sorusu olumlu cevaplandı ve Modi seçimleri kazandı. Kaderin bir cilvesi olmalı ki, takvimler 2019’u gösterdiğinde Modi bir kez daha derginin kapağına konuk oldu, ancak bu kez “Hindistan’ı bölen” lider olarak. Gazeteci Aatish Taseer, Hindistan’ı Türkiye, Brezilya, İngiltere ve ABD gibi popülist demokrasilerden biri olarak sınıflandırdı ve Modi’nin özellikle dinî azınlıklara ve muhalefete olan yaklaşımını eleştirdi. Modi Hindistan’ı 2021’de TIME’a bir kez daha kapak olduğunda, kadrajda bu kez Modi değil, Hindistan’ın Kovid-19 nedeniyle yüksek ölüm oranlarından duyduğu umutsuzluğu gösteren bir krematoryum vardı. Başlık bu kez “Hindistan Krizde” idi ve gazeteci Rona Ayyub “Modi bizi nasıl hayal kırıklığına uğrattı?” diye soruyordu.

Hindistan’da yoksulluk Küresel Kuzey ülkelerinden farklı olarak salt bir “sosyal politika” meselesi değil, her zaman bir sermaye birikim stratejisi, bu strateji etrafında şekillenen iktidar bloku ve bu blokun toplumun geri kalanı ile arasındaki ilişkilerle örülmüş, çözüm aranan bir sorun olmuştur. Hindistan özgüllüğünde ise tarımın ve enformel sektörün hem kendi faaliyet alanlarında yoksulluğa neden olan dinamikler -sermaye fraksiyonları, sınıf içi ve sınıflar arası ilişkiler (toprak mülkiyeti, kiralama, ücretler, etnisite, kast…)- ve bunların ortadan kaldırılma (ma)sına yönelik politikalar (devlet, iktidar bloku, stratejik tercihler) hem de tarım ve enformel sektörün birbirleriyle olan ilişkileri, yoksulluğun biçimleri ve yoksullukla mücadele stratejileri anlamında önemlidir. Dolayısıyla, Hindistan’da devlet biçimi tartışması, yoksulların siyasete müdahale kanallarından bağımsız düşünülemez. Hâlihazırda, Hindistan’da siyasetin yoksulluğunu kastederek yoksulların sesinin neden duyulmadığını, neredeyse göz göre binlerce yoksul insanın ölüme terk edildiğini, Modi’nin psikolojisinden, meditasyon ve inançlarından ziyade tam olarak buralarda aramak gerekmektedir.

Sömürgecilik sonrası planlı kalkınma döneminde, yoksulluk tarımda bölüşüm ilişkilerinin düzenlenmesi aracılığıyla ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Ancak hem planlı kırsal kalkınma hem de Yeşil Devrim süreci, Hindistan kırının özellikle topraksız köylülerin yoksulluk sorununu çözmemiştir. 1980’ler ve özellikle 1991 yılından sonra sanayide lisanslamaya son veren, ticareti serbestleştiren, tarım sübvansiyonlarını azaltan Hindistan’da, sermaye yatırımlarının yoğunlaştığı kent merkezlerinde kırla hala bağını sürdüren göçmen işçilerden oluşan enformel emekçilerin gıdadan, insani koşullarda barınma, sağlık hizmetlerine erişim gibi temel insani gereksinimlerin uzağında yaşamaları, Hindistan’ın kronik kırsal yoksulluğunu, göçmen işçi yoksulluğu ile düşünmeyi gerektirmektedir. Pandemi ile ise Hindistan’da yoksulların, yoksulluğu katmerlenmiştir. Modi Yönetimi, pandemiyi neredeyse fırsata dönüştürerek, özel sektöre oksijen tüpünden, ilaca ve aşıya birçok kamu sağlığını ilgilendiren başlıkta fırsat yaratmayı tercih etmiştir. Bu dönemde Modi iktidarı, Hindu milliyetçisi söylemleri sürdürmekten geri durmamış, neoliberal paradigmaya koşulsuz bağlılığını da sorumluluğu halka, çözümü piyasaya bırakarak göstermiştir. Hindistan’da kırdaki yoksul köylüler ile kentlerin yoksul emekçileri, Kasım’da başlayan Çiftçi Protestolarında Hindu Milliyetçiliği ve Modi Hükümeti’ne karşı bir araya gelmişlerdir. Siyasetin yoksulluğuna, yoksulların siyasetiyle yanıt vermektedirler.


[1] Hindistan’da pandeminin farklı sınıflar arasındaki nasıl deneyimlendiğini çok iyi aktaran bir şiir. Kapanma, zenginler için romantik bir deneyime dönüşmüşken, yoksullar için ölüm ve açlıkla baş başa kalmak demek. Şiir için https://livewire.thewire.in/fiction-and-verse/the-pandemic-cant-be-romanticised-anymore/.

[2] India’s middle class shrinks amid COVID-19 as China sees less change | Pew Research Center .

[3] Kohli, A. (1987). The State and Poverty in India. Cambridge University Press.

[4] Chandrasekhar, C.P. ve Ghosh, J. (2006). The Market that Failed Neoliberal Economic Reforms in India. Leftword.

[5] Garibi Hatao (Yoksulluğu Yok Et) 1971 yılında Indira Gandhi’nin seçim kampanyasının ünlü sloganı.

[6] Kohli, A. (1987). The State and Poverty in India. Cambridge University Press.

[7] Sinha, A. (2005). The regional roots of developmental politics in India: A divided leviathan. Indiana: Indiana University Press.

[8] Hindistan siyasetinde kalkınma paradigması ekseninde başarı-başarısızlık vurguları hemen her ekonomik ve siyasi gündem ve tartışmada belirleyici bir değerlendirme olarak görülmesi açısından ilginçtir.

[9] Kohli, A. (1987). The State and Poverty in India. Cambridge University Press.

[10] Chandrasekhar, C.P. ve Ghosh, J. (2006). The Market that Failed Neoliberal Economic Reforms in India. Leftword.

[11] Manmohan Singh, Finans Bakanı olmadan önce, Merkez Bankası Başkanlığı (1982-1985), Planlama Komisyonu Başkanlığı (1985-1987) gibi kritik görevlerde bulunmuştur.

[12] Chandrasekhar, C.P. ve Ghosh, J. (2006). The Market that Failed Neoliberal Economic Reforms in India. Leftword.

[13] İbid.

[14] İbid.

[15] Das, R.J. (2020). Critical Reflections on Economy and Politics in India. Brill.

Utsa Patnaik’in 2004 tarihli “The Republic of Hunger”. Social Scientist. 32( 9/10). ss 9-35 makalesi, resmi yoksulluk istatistiklerine itiraz ederek, Hindistan’daki gıda krizinin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

[16] Deception on Poverty – IDEAs (networkideas.org) .

[17] As the Rich Receive State Patronage, Modi Has Left the Poor to Be ‘Atmanirbhar’ (thewire.in) .

[18] Dhanagare, D. N. (2017). Populism and Power: Farmers’ Movement in Western India, 1980-2014. Routledge.

[19] Land, agriculture, and dispossession in India: A comparative look at the ongoing farmers’ protests and the anti-SEZ movement – Senter for utvikling og miljø (uio.no) .

[20] Kesar,S.& Abraham, R.& Lahoti, R. ve diğerleri (2021) Pandemic, informality, and vulnerability: impact of COVID-19 on livelihoods in India, Canadian Journal of Development Studies / Revue canadienne d’études du développement, 42:1-2, 145-164, DOI: 10.1080/02255189.2021.1890003

[21] Abdul Azeez E P, Dandub Palzor Negi, Asha Rani & Senthil Kumar A P (2021) The impact of COVID-19 on migrant women workers in India, Eurasian Geography and Economics, 62:1, 93-112, DOI: 10.1080/15387216.2020.1843513

Pınar Kahya

ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünden 2013 yılında mezun olmuştur. ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Doktora adayıdır. 2015'ten bu yana İnönü Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak görev yapmaktadır. Uluslararası Politik İktisat, Küresel Politik Ekonomi, Hindistan Politik Ekonomisi ve Devlet üzerine çalışmaktadır. İletişim: pinar.kahya@inonu.edu.tr