Komployla avunmak

Gabriel Rockhill’in Who Paid the Pipers of Western Marxism? [Batı Marksizminin Bedelini Kim Ödedi?] kitabı, İngilizce konuşulan dünyadaki Marksistler arasında hatırı sayılır bir yankı uyandırdı. Kitap henüz Türkçede yok, ama gerek tartıştığı meseleler gerekse sunduğu açıklama çerçevesi Türkiye’de de epey karşılık bulur cinsten. Bu eleştiri yazısıysa, Rockhill’in tezinin sınırlarını göstermekle kalmıyor; Batı Marksizmi, sınıf konumu, entelektüel üretim ve komünist örgütlenme arasındaki ilişkiyi düşünmek için daha geniş bir yöntemsel çerçeve öneriyor. Scott Patrick’ten ufuk açıcı bir müdahale...
25 Nisan 2026
Kültürel Özgürlük Kongresinin (CCF) idari sekreteri ve aynı zamanda gizli bir CIA görevlisi olan Michael Josselson (kameraya bakan), solunda muhtemelen Gerald Stern, sağında ise W. H. Auden ile René Tavernier olduğu düşünülen kişilerle birlikte, CCF’nin 1952-1954 yılları arasındaki bir yıldönümü partisinde. (Kesin tarih belirtilmemiş.) Fotoğraf, Rockhill’in kitabının 390. sayfasından alınmış, yapay zekâ ile çözünürlüğü artırılmıştır.

ABD komünizmi materyalist bir açıklamayı gerektiren örgütsel bir krizle karşı karşıya. Kapitalizme karşı işçi sınıfının artan hoşnutsuzluğu büyüyor; grev dalgalarında, gerileyen yaşam standartlarının yarattığı yaygın memnuniyetsizlikte ve egemen sınıfın cezasızlığı karşısında biriken öfkede bunun izlerini açıkça görüyoruz. Ama bütün bunlara rağmen marjinal ve parçalanmış halde olan komünist örgütler bu öfkeyi devrimci bilinç ve örgütlenmeye dönüştüremiyor. Elimizde kitlesel bir komünist parti yok. İş yerlerinde, mahallelerde ve kitle hareketlerinde sürdürülebilir çalışmalar yürütebilecek istikrarlı örgütsel formlarımız yok. Emperyalist merkezde devrimci gücü inşa etmek için tutarlı bir stratejimiz yok. Tırmanan ekonomik, ekolojik ve siyasi krizlerin ortasında bu başarısızlıkların sürmesi, yalnızca örgütsel formlarımızı değil, aynı zamanda geçmişteki yenilgileri kavrayışımızı şekillendiren analitik çerçevelerimizi de yeniden gözden geçirmemizi zorunlu kılıyor.

Böylesi bir tarihsel materyalist açıklama, işçilerin yaşamlarının somut koşullarından, toplumun sınıf yapısından ve hareketimizin imkânlarını ve engellerini şekillendiren ekonomik ilişkilerden yola çıkmalıdır. Bu, belirli fikirlerin neden belirli tarihsel anlarda, belirli toplumsal kesimler arasında ortaya çıktığını ve kabul gördüğünü analiz etmek anlamına gelir. Bilinci, kendi iç mantığına göre gerçekliği şekillendiren özerk bir güç olarak değil, toplumsal varoluşun bir ürünü olarak ele almak anlamına gelir. Marksistler için temel ilke bu olmalıdır. Ancak çağdaş Marksist literatürde kaygı verici bir eğilim baş göstermiş durumda: Batı Marksizminin emperyalizmle uzlaşmasının temel açıklaması olarak, sınıf çözümlemesinin yerini kurumsal komplo teorilerinin alması.

Gabriel Rockhill, Who Paid the Pipers of Western Marxism? (New York: Monthly Review Press, 2025).

Gabriel Rockhill’in yakın zamanda yayımlanan Who Paid the Pipers of Western Marxism? başlıklı kitabı, bu yaklaşımın bir örneği.[1] Yüzlerce sayfalık arşiv belgeleriyle Rockhill, ABD istihbarat teşkilatlarının ve egemen sınıf vakıflarının Frankfurt Okulu’nu kendi deyimiyle “uyumlu bir sol” olarak adlandırdığı bir akım olarak desteklediğini gösteriyor; yani, “nihai olarak kapitalizmle ve ABD emperyalizminin çıkarlarıyla uyumlu” kalacak bir sol.[2] CIA’nın Kültürel Özgürlük Kongresi, kapitalist dünyada entelektüelleri, dergileri, konferansları ve yayınları finanse eden devasa bir paravan örgüt olarak faaliyet gösteriyordu. Rockhill, bu faaliyetin “otuz beş ülkede ofisler kurduğunu, yaklaşık 280 kişilik bir çalışan ordusunu harekete geçirdiğini, dünya çapında elli kadar prestijli dergiyi yayımladığını veya desteklediğini, 135 uluslararası konferans ve seminer planladığını veya sponsorluğunu üstlendiğini, en az 170 kitap yayımladığını [ve] raporları beş milyon okuyucuya ulaşan bir basın servisi yönettiğini” belgeliyor.[3]Buna göre, Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri — Theodor Adorno, Max Horkheimer, Herbert Marcuse ve diğerleri — istihbarat ajanlarıyla işbirliği yaptı, CIA tarafından finanse edilen dergilerde yazılar yayımladı ve CIA’in sponsorluğunda komünizme karşı yürütülen kültürel savaşa katıldı.[4] Belgeli olan bu gerçekler tarihsel açıdan önemlidir. Savaş sonrası entelektüel tarihi anlamaya kendini adamış hiç kimse bunları görmezden gelemez.

Rockhill’in tezi bu kurumsal ilişkileri belgelemenin ötesine geçiyor. Ona göre CIA operasyonları sadece tesadüfen işine yarayan entelektüelleri desteklemekle kalmadı, Batı Marksizmi’nin gelişimini de aktif olarak şekillendirdi. CIA, emperyalist çıkarlara hizmet eden teorik eğilimleri—işçi sınıfının devrimci potansiyeli hakkında karamsarlığı, Sovyet komünizmini faşizmle eşdeğer görmeyi, siyasi örgütlenmeden ziyade kültürel eleştiriye odaklanmayı— stratejik finansman ve tanıtım yoluyla kurumsallaştırdı. Bu bakış açısından, Frankfurt Okulu’nun uzlaşmacı tutumu, bireysel yaşam öyküsünün ya da sınıf konumunun tesadüfiî ürünü değil, “teori endüstrisine” yönelik kasıtlı bir emperyalist müdahalenin sonucuydu. Batı Marksizmi’nin devrimci siyasetten neden bu kadar keskin bir şekilde saptığını açıklayan net ve belgelenebilir bir açıklama sunmasıyla bu tezin çekiciliği dikkate değer. Eğer CIA, anti-komünist bir Marksizmi teşvik etmek için on yıllarını ve milyonlarca doları harcadıysa, teorik yozlaşmanın somut kurumsal mekanizmasını tespit etmiş oluruz. Düşman görünürdedir, paranın izi takip edilebilirdir; böylece görev, açıklamaktan ziyade ifşa etmeye indirgenir.

Ancak bu inceleme, Rockhill’in nedensellik ilişkisini tersine çevirmeyi öneriyor: İdeolojik yönelimi belirleyen şey sınıf konumudur ve emperyalist üstyapı, kendi çıkarlarına hizmet eden eğilimleri fark ederek güçlendirir. CIA operasyonları sınıf dinamiklerinin birer nedeni değil, sonucudur. Bu ayrımı anlamak, devrimci strateji açısından önemlidir. Geçmişteki başarısızlıkların nedenini yanlış belirlersek, çareyi de yanlış belirleriz ve devrimin önündeki gerçek engeller ele alınmazken, sınırlı kaynakları yanlış mücadelelerde boşa harcarız. Batı Marksizmi’nin teorik zayıflıklarının birincil nedenini, sınıf konumuna dayanan eğilimlerin güçlendirilmesi olarak değil de CIA operasyonları olarak ele alan bu yaklaşım, günümüz komünistlerine örgütsel başarısızlık için cazip ama politik açıdan zararlı bir açıklama sunar. Bu yaklaşım, zayıflığımızın sorumluluğunu geçmişteki kurumsal manipülasyonlara yükleyerek dışsallaştırmamıza olanak tanır; böylece dikkati, emperyalist merkezdeki ciddi bir komünist örgütlenmenin ele alması gereken maddi engellerden ve stratejik sorulardan uzaklaştırır. Solun başarısızlıkları öncelikle CIA’nın sabotajlarından kaynaklanıyorsa ve kendi yetersizliklerimizden —işçilerin katılmak isteyeceği örgütler kurmadaki beceriksizliğimizden, farklı koşullar için geliştirilmiş modelleri mekanik bir şekilde uygulamamızdan, sekter parçalanmamızdan— kaynaklanmıyorsa, o zaman köklü bir özeleştiriye gerek kalmaz. Sorun, örgütsel yeniden yapılanma ve stratejik gelişimle ilgili zorlu dersleri öğrenmekten ziyade, ifşa etme (kötü niyetli düşmanın entrikalarını ortaya çıkarma) meselesine dönüşür.

Rockhill’in eserlerinde ortaya çıkan (ve Domenico Losurdo’nun Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn [Batı Marksizmi: Nasıl Doğdu, Nasıl Öldü, Nasıl Yeniden Doğabilir] adlı kitabında farklı vurgularla paylaşılan) komplo odaklı çerçeve, ampirik belgeciliği sahiden diyalektik bir çözümlemenin yerine geçirmek gibi geniş kapsamlı bir metodolojik hatayı yansıtmaktadır. Bu yazarlar tarihsel sonuçları devrimci eylemliliğin hâlâ mümkün olduğu bir sınıf mücadelesinin ürünü olarak değil, kurumsal güçler tarafından belirlenmiş olarak ele almaktadır. Geçmişteki yenilgilerin kaynaklarını yanlış teşhis edersek, bunları aşmak yerine yeniden üretmiş oluruz.

Yanlış teşhisin siyasi sonuçları

Rockhill’in metodolojisini ayrıntılı olarak incelemeden önce, ortadaki siyasi iddiayı netleştirmeliyiz. Frankfurt Okulu’nun uzlaşmacı tavrı esas olarak CIA’nın manipülasyonuyla açıklanırsa, teorik zayıflıkları sınıf konumlarından ve karşılaştıkları sorunlardan ziyade istihbarat teşkilatlarına atfedilirse ne olur? Bu yaklaşımın çağdaş Marksist entelektüellerdeki karşılığı, teorik ve stratejik meseleler üzerine yoldaşça bir tartışma yürütmek yerine, finansman kaynaklarına, kurumsal bağlantılara ve olası “ilişkilere” dönük bir kuşkuculuğun öne çıkmasıdır. Kimin hangi vakıflardan hibe aldığını, hangi yayınevlerinden yayınlar çıkardığını ve hangi konferanslarda konuşma yaptığını takip etmeye adanmış makalelerle ve sosyal medya paylaşımlarıyla çağdaş sol söylemde de sürekli karşılaşıyoruz. Bu araştırma faaliyetinin altında, finansal ilişkilerin ve kurumsal konumların siyasi içeriği belirlediği varsayımı yatıyor: Para akışını deşifre edebilirsek, birinin siyasi çizgisinin neden hatalı olduğunu da kavrayabiliriz. Sorun CIA’nın manipülasyonundan ibaretse, sızmalara karşı daha uyanık olmak yeterli olacaktır.

Bu yaklaşım, devrimci stratejinin gerektirdiği kolektif teorik çalışmayı değil, paranoyayı besler. Komünistleri, argümanlar üzerinde derinlemesine tartışmak yerine birbirlerinin finansman kaynaklarını araştırmakla vakit harcamaya teşvik eder. Entelektüel çalışma, özellikle akademik kurumlar içinde yürütüldüğünde veya vakıflar tarafından desteklendiğinde, başlı başına şüpheli hale gelir. Bunun pratikteki etkisi, anti-entelektüalizmi pekiştirmek ve koşullarımıza uygun bir strateji geliştirmek için gerekli olan sabırlı, kolektif teorik emeği zayıflatmaktır.

Örgütsel yetersizliklerden kaynaklanan sapma bundan da derine uzanıyor. Batı Marksizminin başarısızlığını CIA’nın desteğine indirgediğimizde asıl sorumluluğumuz, ABD’li komünistlerin neden işçi sınıfında karşılık bulmayan yapılar inşa ettiğini, miadı dolmuş modelleri neden mekanikçe uyguladığını ve sekter parçalanmışlığın neden ABD Marksizminin temel karakteri haline geldiğini araştırmaktan ziyade, kurumsal manipülasyonları gün yüzüne çıkarmaktan ibaret kalır. CIA ne 1950’lerde ABD Komünist Partisini (CPUSA) kendini feshetmeye zorladı, ne 1960’larda Yeni Sol’un parti yapısını dışlamasına yol açtı, ne de 1970’lerden beri süregelen rakip örgütlerin çoğalmasına neden oldu. Bu seçimlerin arkasında sınıf yapısı, örgüt kültürü ve stratejik kafa karışıklığından kaynaklanan maddi nedenler yatıyordu. Komplo çerçevesi, bizi bu gerçekleri çözümlemekten alıkoyuyor.

Komplo çerçevesi, ayrıca, emperyalist merkezde devrimci örgütlenmenin karşı karşıya kaldığı ve her ciddi stratejinin hesaba katmak zorunda olduğu maddi engelleri de görünmez kılar. ABD’li işçiler, çevre ülkelerdeki işçilere kıyasla daha yüksek ücretler, yurtdışındaki aşırı sömürü sayesinde ucuzlayan tüketim malları ve Küresel Güney’den değer aktarımıyla sübvanse edilen yaşam standartları aracılığıyla emperyalizmden maddi olarak fayda sağlar. Bu maddi konum, işçilerin “satın alınmış” olmasından değil, onların dolaysız maddi çıkarlarının emperyalizmin sürdürülmesiyle iç içe geçmesinden ötürü uzlaşmaya dönük nesnel bir basınç üretir. Daha yüksek ücretler, emperyalist süper-kârlara dayanır. Ucuz tüketim, çevrenin sömürülmesine bağlıdır. İstikrarlı istihdam, Amerikan şirketlerinin küresel ölçekteki tahakkümüne yaslanır. Bunlar, emperyalist merkezdeki sınıf yapısına dair nesnel olgulardır; işçi bilincini biçimlendirir ve devrimci siyaset açısından gerçek engeller üretir.

Komplo teorisi çerçevesi, bu maddi gerçeklerle yüzleşmekten de kaçınmamıza neden oluyor. Eğer ABD’li işçiler maddi çıkarlarından ziyade CIA propagandası yüzünden muhafazakârsa, o zaman çözüm karşı propaganda, ifşa ve daha iyi bir “anlatı oluşturmak”tır. Devirmeye çalıştığımız sistemden yararlanan işçiler arasında devrimci bilinci nasıl inşa edeceğimizi, antiemperyalizmi işçi mücadeleleriyle nasıl bağlayacağımızı ya da bu maddi engellere rağmen uzun vadeli çalışmayı sürdürebilecek örgütsel biçimleri nasıl geliştireceğimizi incelememize gerek kalmaz. Bunlar, görünürde bir cevabı olmayan zor stratejik sorulardır. Komplo teorileri ise bunlardan kaçmamıza yol açar.

Belki de en temel düzeyde bu çerçeve, yenilgiyi kurumsal güçlerin kaçınılmaz bir ürünü olarak ele alıp onu doğallaştırıyor. CIA operasyonları, Marksist teorinin karakterini belirleyecek kadar güçlü bir şekilde Batı entelektüel yaşamını seksen yıl boyunca şekillendirdiyse, bugün devrimci teori ve örgütlenme için ne gibi bir olasılık vardır? Kapitalizme dair sofistike anlayışlarına rağmen Frankfurt Okulu’nu yozlaştırabildiyse, bugün komünistlerin ne şansı olabilir? Komplo çerçevesi geçmişteki başarısızlıkları açıklar gibi görünür, fakat kurumsal gücü öylesine ezici gösterir ki emperyalist çekirdek içinde gerçek bir devrimci teori ve örgütlenme neredeyse imkânsızmış gibi görünmeye başlar ve böylece gelecekteki olasılıkları da ortadan kaldırır.

Bu yaklaşım, bilimsel sosyalizmin gerektirdiği bakışla çelişmektedir: çelişkileri, sonuçları peşinen tayin eden sabit kısıtlamalar olarak değil, dönüşüm için fırsatlar olarak kavramak. Kapitalizm, devrime hem engeller (işçi aristokrasisi, ideolojik hegemonya ve baskı aygıtı aracılığıyla) hem de fırsatlar (ekonomik kriz, emperyalistler arası rekabet, yeni sektörlerin proleterleşmesi ve sermayenin yeniden üretimini baltalayan ekolojik felaketler aracılığıyla) yaratır. Komünist örgütün görevi, tam da bu çelişkileri tespit edip bunlardan yararlanmak, kapitalizmin gelişiminin açtığı gediklerde güç biriktirmektir. Bu da muazzam engellere rağmen devrimci dönüşümün mümkün olduğuna dair bir güven gerektirir. Ama bu güven, naif bir iyimserliğe değil, kapitalizmin iç çelişkilerinin müdahale için nasıl alan yarattığına dair materyalist bir çözümlemeye dayanmalıdır.

Komplo teorisi çerçevesi, işte tam da bu güvenin altını oyuyor. Eğer düşman Batı Marksizmi’ni seksen yıl boyunca kontrol edecek kadar güçlüyse, ne umudumuz olabilir? Sonuçları sınıf mücadelesi değil de kurumsal manipülasyon belirliyorsa, örgütlenmenin ne anlamı kalır? Rockhill’in niyeti ne olursa olsun, ortaya çıkan sonuç radikal bir deşifre kılığına bürünmüş siyasi bir felç halidir. Bu siyasi sorunlar, ayrı bir incelemeyi hak eden metodolojik bir hatadan kaynaklanıyor. Rockhill’in çerçevesi iki açıdan başarısızdır: birincisi, yukarıda özetlendiği gibi stratejik çıkarımlarında, ikincisi ise diyalektik çözümlemenin yerine ampirik belgeciliğe başvurmasında. Bu ikinci başarısızlığı anlamak, düşünce tarihine yönelik gerçek anlamda materyalist bir yaklaşımın neleri gerektirdiğini de açıklığa kavuşturacaktır.

Materyalizm kılığına girmiş empirisizm

Rockhill’in temel iddiası oldukça açık: CIA, Frankfurt Okulu’nu emperyalist çıkarları yaymak için bir araç olarak belirlemiş ve finansman, kurumsal destek ve kültürel Soğuk Savaş operasyonları yoluyla Batı Marksizmi’nin gelişimini aktif olarak şekillendirmiştir. Frankfurt Okulu’nun önde gelen isimleri, CIA tarafından finanse edilen dergilerde yazılar yayınlamış, CIA’dan para almış, İkinci Dünya Savaşı sırasında istihbarat teşkilatları için çalışmış ve anti-komünist psikolojik savaş programlarıyla işbirliği yapmıştır. O halde onların teorik uzlaşmacılığı (Sovyet komünizmini faşizmle eşdeğer görmeleri, işçi sınıfının devrimci potansiyeli hakkındaki karamsarlıkları, politik ekonomi ve devlet iktidarından ziyade kültür ve bilince odaklanmaları) esas olarak burjuva sınıf konumlarının değil, CIA’nın manipülasyonunun bir sonucudur.

Bu argüman, Rockhill’in Domenico Losurdo ve benzer çalışmaları olan başkalarıyla paylaştığı metodolojik bir hatayı barındırıyor: diyalektik çözümlemenin yerine ampirik belgeciliğin ikame edilmesi. Losurdo, Batı Marksizminin emperyalizme uyum sağladığını gösteren etkileyici kanıtlar biriktirerek, Soğuk Savaş döneminde Frankfurt Okulu mensuplarının ve benzer entelektüellerin iktidarla nasıl aynı çizgiye geldiğini ortaya koyuyor. Bu uyumu ise işçi aristokrasisine dayandırıyor. Losurdo’nun savunduğu gibi, “emperyalist entelijansiya ile anti-komünist ideoloji arasında çoğu zaman güçlü bir çıkar örtüşmesi vardır.”[5] Rockhill, istihbaratın Frankfurt Okulu’nun kariyerlerine ve kültürel Soğuk Savaş operasyonlarına müdahalesini kanıtlayan kapsamlı CIA dosyaları, FOIA belgeleri ve arşiv materyalleri topluyor. Her ikisi de bu kanıt birikimini başlı başına materyalist bir çözümleme olarak ele alıyorlar.

Sorun, sundukları kanıtların yanlış olması değil. İşçi aristokrasisi, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfı bilinci üzerinde derin etkileri olan gerçek bir olgu. CIA, Sovyetler Birliği’ne ve küresel komünist harekete karşı yürütülen kültürel savaşın bir parçası olarak anti-komünist entelektüellere gerçekten de finansal destek sağladı. Bunlar belgelenmiş, hayati öneme sahip gerçeklerdir. Asıl sorun, bu gerçekleri devrimin önündeki engeller, sınıf bilincinin aşılmaz bariyerleri olarak görmek. Bu, Marksizm ya da komünizm değil, materyalist bir dilin arkasına gizlenmiş kaderciliktir. Bilimsel sosyalizm, temelde farklı bir şey talep eder. Maddi koşullar devrime engel oluşturur. Kurumsal iktidar, entelektüel üretimi şekillendirir ve fikirlerin dolaşımını kısıtlar. Baskıcı devlet aygıtı devrimci örgütlenmeyi sekteye uğratır. Ancak diyalektik yöntem, tüm bunları, sonuçları önceden belirleyen sabit kısıtlamalar olarak değil, bilinçli devrimci örgütlenme yoluyla aşılması gereken çelişkiler olarak kavrar.

Bunun neden metodolojik bir hata olduğunu anlamak için, diyalektik materyalizmin bir analiz yöntemi olarak gerçekte ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmak gerek. Diyalektik materyalizm, bir tezi kanıtlamak için olguları yığmakla ilgili değildir. Mesele, olguların iç çelişkilerini kavramak, çelişkilerin gelişimi ve değişimi nasıl yönlendirdiğini anlamak ve bu çelişkili süreçlere bilinçli müdahale yoluyla devrimci dönüşümün olasılığını fark etmekle ilgilidir. Marx sermayeyi analiz ederken, sömürüyü sadece belgelemekle kalmadı. Sömürüyü, aynı anda hem zenginlik hem de yoksulluk yaratan, üretici güçleri geliştiren ve kitleleri proleterleştiren, sermaye birikimini üreten ve kendi mezar kazıcılarını yaratan çelişkili bir süreç olarak kavradı. Mesele, işçilerin sömürüldüğünü kanıtlamak değil (bu zaten açıktır), sömürünün devrimin maddi temelini nasıl oluşturduğunu, yani kapitalizmin kendisini yıkabilecek bir sınıf olarak proletaryayı nasıl geliştirdiğini anlamaktı.

Lenin de benzer biçimde, işçi aristokrasisini incelediğinde, bunu devrimci olasılığı ortadan kaldıran sabit bir engel olarak değil, belirli örgütsel önlemler yoluyla anlaşılması ve ele alınması gereken bir çelişki olarak değerlendirdi. Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması eserinde, “sayısız sanayi kolundan birinde, sayısız ülkeden birinde vb. kapitalistler tarafından elde edilen yüksek tekel kârlarının, işçilerin belirli kesimlerini —ve bir süreliğine oldukça hatırı sayılır bir azınlığını— rüşvetle elde etmelerini ve onları burjuvazinin safına çekmelerini ekonomik olarak mümkün kıldığını” analiz etmiştir. Ancak bu aynı emperyalizm, işçi aristokrasisinin maddi konumunu zayıflatabilecek ve devrimci siyasete fırsatlar yaratabilecek krizler —emperyalistler arası savaş, sömürge direnişi, ekonomik çöküş— üretir. İşçi aristokrasisi sabit bir kısıtlama değil, dönüşüme açık çelişkili bir olgudur.[6]

Lenin’in örgütsel yenilikleri, işçi aristokrasisine rağmen devrimci bilinci inşa etmek üzere tasarlanmıştı. Bu yenilikler, emperyalizmin kendisinin yarattığı çelişkileri kullanıyordu. Anlık ekonomik mücadelelerinin ötesinde işçilere devrimci bilinci aşılayabilecek bir öncü parti; işçilerin anlık maddi çıkarlarını yansıtan reformist eğilimlerle mücadele etmek için teorik netlik; emperyalizmin maddi temelini sarsabilecek sömürgelerdeki anti-emperyalist mücadelelerle uluslararası dayanışma; ve parlamentoda ve sendikalarda yürütülen yasal çalışmalar ile yasadışı devrimci örgütlenmenin birleştirilmesi bu örgütsel yeniliklerdendi. Mesele, devrimin neden gerçekleşmediğini açıklamak değil, önemli engellere rağmen devrimi gerçekleştirmek için gerekli bilinci, örgütü ve stratejiyi geliştirmekti.

Losurdo ve Rockhill’in yöntemleri, Marx ve Lenin’inkinden farklı. Bunlar devrime engel teşkil eden unsurların (işçi aristokrasisi, CIA operasyonları) kanıtlarını biriktiriyorlar ve bu engelleri de sonuçları belirleyen faktörler olarak ele alıyorlar. Losurdo’nun çerçevesi, emperyalist merkezdeki maddi koşullar göz önüne alındığında Batı Marksizmi’nin emperyalizme uyum sağlamak zorunda kaldığını ima eder. İşçi aristokrasisi devrimci bilinci imkânsız hâle getirdiği için, gerçek bir alternatif yoktur. Rockhill, CIA operasyonlarının bu sonucu garanti altına aldığını, uzlaşmacılığı kurumsallaştırdığını ve devrimci seçenekleri bastırdığını söyler. Her ikisi de bu kısıtlamalar göz önüne alındığında, emperyalist merkezde devrimin imkânsız olduğu sonucuna varır. Bu, geçmişi bilinçli müdahaleyle farklı sonuçların mümkün olduğu bir mücadele alanı olarak kavrayan diyalektik materyalizm değil, kaçınılmaz olarak yaşanmış bir süreç olarak ele alan tarihsel kaderciliktir.

Bu ortak metodolojiyi aydınlatan benzer bir örneği ele alalım: Grover Furr’un Stalin ve Moskova Duruşmaları üzerine yaptığı arşiv çalışması. Furr, Sovyet arşivlerinde belgeleri bulup çok sayıda kanıt ortaya çıkararak etkileyici bir arşiv çalışması gerçekleştirmiştir. Hruşçov’un Yalanları adlı kitabında, “Kruşçev’in Konuşması’nın sahte niteliğini ortaya koymak için, esas olarak eski Sovyet arşivlerinden derlediği, bulabildiği en iyi kanıtları sunmayı” kendine görev edinmiştir.[7] Rockhill’in CIA üzerine yaptığı arşiv çalışması gibi, Furr’un belgesel araştırması da kapsamlı ve ayrıntılıdır. Losurdo’nun Batı Marksizmi analizlerindeki materyalist tona benzer şekilde Furr da Stalin’in pratiğine dair materyalist bir zemin inşa eder: Sovyetler Birliği’nin emperyalizm destekli somut karşı-devrimci komplolarla karşı karşıya olması, hainlerin tasfiyesini kaçınılmaz kılmıştır.

Ancak belgelerin anlamlı bir bütün oluşturabilmesi için teorik bir çerçeve şarttır. Furr, arşiv araştırmalarına dayanarak Kruşçev’in gizli söylevinde “altmış bir adet asılsız iddia saptadığını” ve “doğrulanabilir olduğu iddia edilen bu ‘ifşaatların’ neredeyse tamamının aslında yalan olduğu” sonucuna vardığını belirtir.[8] Furr, tarihsel kanıtları kullanarak siyaseten işine gelen bir pozisyonu savunur: Stalin’in tasfiye kararı isabetliydi; çünkü hainler gerçekti, şiddet kaçınılmazdı ve başka bir alternatif yoktu. Kitabının alt başlığı da bu iddiayı açıkça mühürler: “Stalin’in (ve Beria’nın) ‘Suçları’na Dair Her Bir ‘İfşaatın’… Kanıtlanabilir Şekilde Yanlış Olduğuna Dair Kanıtlar.”[9]

Sorun, Furr’un bu arşiv belgelerini olduğu gibi kabul etmesinden ibaret değildir – gerçi bu konuda da açıkça kusurludur. Asıl sorun, belgesel kanıtları, teorik çözümleme gerektiren siyasi ve stratejik meseleleri kendi başına çözüyormuş gibi ele almaktır. Sovyet istihbaratı gerçek tehditlerle karşı karşıya mıydı? Stalin’e ve tasfiyelere karşı olan tarihçiler bile bunun böyle olduğu konusunda hemfikirdir. Stalin’in tasfiyeleri, Sovyetler Birliği’nin faşizme direnme kapasitesini güçlendirdi mi, yoksa zayıflattı mı? Bu soru, belge yığarak yanıtlanamaz. Hangi örgütsel biçimlerin, liderlik seçimlerinin ve siyasi kültürlerin sürdürülebilir devrimci mücadele verebilecek hareketler ürettiğini çözümlemek gerekir. Furr’un yöntemi ise bu soruyu çoktan yanıtlanmış varsayarak böylesi bir çözümlemenin önünü tıkıyor: Ona göre belgeler Stalin’in haklılığını kanıtlamaktadır, öyleyse Stalin’i tartışmaya gerek bile yoktur.

Aynı şekilde Losurdo’nun çerçevesi de Batı Marksizminin başarısız olduğu sonucuna varır; çünkü işçi aristokrasisi bu başarısızlığı kaçınılmaz kılmıştır. Rockhill ise Frankfurt Okulu’nun emperyalizme hizmet ettiğini ileri sürer, çünkü CIA onları kontrol etmiştir. Üçü de —Furr, Losurdo ve Rockhill— diyalektik çözümlemenin yerine belgeciliği ikame eder. Üçü de maddi veya kurumsal kısıtlamaları değişmez belirleyiciler haline getirerek mutlaklaştırır. Her üçü de devrimci özneyle (iradeyle) yüzleşmek yerine, sorunları dışsallaştıran sonuçlara ulaşır: Stalin’in tasfiyeleri gerekliydi çünkü komplolar gerçekti; Batı Marksizmi uzlaşmacıydı çünkü işçi aristokrasisi onu bu hale getirdi; Frankfurt Okulu emperyalizme hizmet etti çünkü onu CIA yarattı. Tarihsel aktörlerin seçeneği yoktu; ezici güçler sonuçları önceden belirlemişti ve çözümlemenin görevi de bu belirlenmişlikleri belgelemekten ibaretti.

Ancak bu metodolojik hata kaçınılmaz değildir. Marksist gelenek içinde ve bu gelenekle uyumlu olarak çalışan düşünürler, kadercilik tuzağına düşmeden maddi koşullar ile entelektüel üretim arasındaki ilişkiyi nasıl analiz edebileceğini göstermişlerdir. İronik bir şekilde, Rockhill de bu tür bir yaklaşımı kabul etmekte, ancak ondan ders çıkarmak yerine onu bir kenara itmektedir.

Rockhill, Pierre Bourdieu’nün Martin Heidegger’in Nazizm ile ilişkisine dair çözümlemesini tartışırken, Bourdieu’nün hem “felsefi metnin mutlak özerkliği” fikrini (yani düşüncelerin maddi koşullarla hiçbir ilişkisi olmaksızın, sırf kendi iç mantıklarına göre geliştiği varsayımını) hem de “metnin doğrudan üretim koşullarına indirgenmesi”ni (yani fikirlerin ekonomik altyapının veya siyasi gücün mekanik yansımalarıymış gibi ele alınmasını) reddettiğini belirtir.[10] Bourdieu, felsefi alanın maddi koşullar tarafından yapılandırıldığını, ancak bunlar tarafından mekanik olarak belirlenmediğini, kendi nispeten özerk mantığıyla işlediğini savunmuştur. Akademik alanda, manipülasyon veya determinizm tarafından şekillendirilen (ancak bunlara indirgenemeyen) dolayımlar, entelektüel söylemin kendine özgü mantıkları ve sembolik sermaye mücadeleleri vardır.

Rockhill bunu, Bourdieu’nün Marksizm’den kopması, materyalizmi terk ederek idealizme savrulması olarak yorumluyor. Oysa bu eleştiri, tam da Rockhill’in kendi metodolojik hatasını ele vermektedir. Bourdieu materyalizmi terk etmiyor, aksine onu rafine ediyor. Bizzat Marx’ın da vakıf olduğu bir gerçeği vurguluyor: Toplumsal yaşamın farklı alanları (ekonomi, siyaset, kültür, felsefe) maddi koşullara dayansa da, basit bir belirlenimciliğe indirgenemeyecek kendilerine has mantıklara sahiptir. Peki, bu ‘görece özerk mantık’ pratikte ne anlama gelir? Bourdieu’nün orijinal örneği olan Heidegger’in Nazizmle ilişkisine bakalım: Heidegger Nazi Partisi’ne katıldı ve Nazi yönetimi altındaki Freiburg Üniversitesinde rektörlük yaptı. Felsefesi, belirli yönleriyle Nazi amaçlarına hizmet etti: Alman halk ruhunun mistifiye edilmesi, Aydınlanma rasyonalizminin reddi ve kozmopolit moderniteye karşı otantik köklülüğün yüceltilmesi. Evet, Heidegger bir Nazi’ydi ve felsefesi Nazizm’e hizmet etti. Ama bundan, Heidegger felsefesinin Nazi ideolojisinden ibaret olduğu sonucu çıkmaz.

Ancak bu yaklaşım, Heidegger felsefesinin neden Nazizm’in çok ötesinde bir etki yarattığını; neden Marcuse gibi Heidegger’le çalışmış Marksistler de dâhil olmak üzere pek çok entelektüelin onun eserini ciddiyetle ele aldığını, ya da neden Varlık, fırlatılmışlık, sahicilik, ihtimam gibi kavramlarının faşizmle ilgisi olmayan bağlamlarda da karşılık bulduğunu açıklayamaz. Bunu anlamak için felsefenin kendi iç mantığına göre işlediğini kabul etmek gerekir; yani önceki felsefi birikimden devralınan sorunlar ve felsefe camiası tarafından dayatılan titizlik ölçütleri burada belirleyicidir. Tüm bu değişkenler, siyasi yararlarından bağımsız olarak, hangi fikirlerin felsefi açıdan başarıya ulaşabileceğini şekillendirir. Heidegger’in felsefesi felsefi düzlemde işliyordu (fenomenoloji içindeki belli sorunlara yanıt üretiyordu) ve aynı zamanda siyasal düzlemde de işlev görebiliyordu (Nazi amaçları doğrultusunda seferber edilebiliyordu). Felsefi çalışma ile siyasi işlev arasındaki ilişki, felsefi söylemin özerk mantığı aracılığıyla dolayımlanmıştı.

Rockhill bu teorik kavrayışları pek dikkate almasa da, Herbert Marcuse maddi koşullar ile entelektüel özerklik arasındaki bu diyalektik ilişkiyi kavramıştı. Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde Marcuse, “felsefi kavramların, nesnel dünyayı gerçekte olduğu gibi, yani tüm olguların tarihsel bir süreklilik içindeki olaylar ve varlıklar olduğu bir dünya haline getiren bilim öncesi arabuluculukları (günlük pratik, ekonomik örgütlenme ve siyasi eylemin işleyişi) nasıl muhafaza ettiğini ve açıkladığını” anlatır.[11] Felsefi kavramlar pratik deneyimden —gündelik pratikten, ekonomik örgütlenmeden ve siyasi eylemden— doğar; ancak bu deneyimi teorik soyutlama yoluyla dönüştürerek, kendilerini var eden maddi koşullara indirgenemeyen, içsel mantıksal gerekliliklere göre geliştirirler. Bu dolayım, doğrudan bir belirlenimcilik potasında eritilemez.

Rockhill’in yöntemi (Bourdieu’nun ifadesiyle “metnin üretiminin en genel koşullarına doğrudan indirgenmesi”), entelektüel üretimi, akademik alanların özgün mantığı ve düşünsel mücadeleler tarafından dolayımlanan karmaşık bir süreç olarak değil, devlet gücünün pasif bir yansıması olarak ele alır. Bu, istihbarat servisleri alanına nakledilmiş kaba bir ekonomizmdir. Bu yaklaşım, Frankfurt Okulu teorisinin neden tam da o özgün biçimi aldığını açıklayamaz: Neden belirli felsefi çerçeveler (eleştirel teori, negatif diyalektik, psikanalitik Marksizm) devreye sokuldu? Diğer olası antikomünist yönelimler yerine neden kültür ve bilince odaklanıldı? Devrimci özneye dair karamsarlık neden tam da o felsefi şekle büründü? Tüm bunları anlamak, felsefi söylemin mantığını, Frankfurt Okulu entelektüellerinin Alman idealizminden ve Batı Marksizminden devraldığı sorunları, içinde çalıştıkları akademik bağlamları ve felsefe camiası tarafından dayatılan titizlik ölçütlerini [rigor] analiz etmeyi gerektirir.

CIA, mevcut teorik eğilimleri emperyalist çıkarlarla örtüşen entelektüelleri özenle seçmiş ve felsefi alanın o kendine has, özerk mantığını kullanarak bu çıkarları perçinlemiştir. Frankfurt Okulu, Hegel, Marx, Freud ve Weber ekseninde, felsefi disiplinin titizlik ölçütlerini karşılayan, gerçek teorik sorunlarla hesaplaşan ve siyasi pragmatizmin ötesine geçerek felsefeye özgün katkılar sunan sofistike çerçeveler inşa etmişti. Tam da bu içsel ve tutarlı mantığı sayesinde Frankfurt Okulu’nun çalışmaları, Sovyet komünizmini faşizmle bir tutmak veya devrimci dönüşüm karşısında karamsarlığı körüklemek gibi antikomünist amaçlar için birer araca dönüştürülebildi.

CIA’nın teorik terminolojisini dayatmasına ya da felsefi çalışmalarını bozmasına gerek yoktu. Tek yapması gereken, bu çalışmaların emperyalist çıkarların hizmetinde olduğunu kabul etmek ve bunları finansman, yayıncılık ve kurumsal konum aracılığıyla güçlendirmekti. Bu üretim, felsefi düzlemde başarılıydı -titizdi, sofistikeydi, büyük düşünürlerle ciddi bir hesaplaşma yürütüyordu- ama aynı anda siyasal düzlemde de belirli bir işleve sahipti: devrimci komünizmin altını oyuyor, Batılı liberal demokrasiyi tahkim ediyordu. Heidegger örneğinde olduğu gibi, felsefi incelik ile siyasal işlev arasındaki ilişki, entelektüel söylemin görece özerk mantığı üzerinden dolayımlanıyordu.

Doğru bir diyalektik çözümleme bu gerilimleri muhafaza eder. Frankfurt Okulu teorisi emperyalizme uyum sağlamıştı; ancak bunun sebebi CIA’nın onlara emir vermesi değildi. Frankfurt Okulu’nun eserleri, hem hakiki eleştirel içgörüleri (otoriteryenizm ve faşizm incelemeleri, araçsal aklın eleştirisi, kültür endüstrisinin toplumsal kontroldeki rolünün tahlili) hem de ideolojik kısıtlılıkları (devrimci dönüşüme dair karamsarlık, her türlü kolektif örgütlenme biçimini otoriteryenizme indirgeme, ekonomi politikten kültürel eleştiriye geri çekilme) bir arada barındırıyordu. Sınıfsal konumları hem bir teorik sofistikeleşme (seçkin bir felsefe eğitimine erişim, karmaşık argümanlar geliştirecek zamana sahip olma, kesintisiz araştırma için kurumsal kaynaklar) hem de siyasi uzlaşmacılık (burjuva kurumlarına bağımlılık, işçi sınıfı mücadelesinden kopukluk, sistemin istikrarındaki maddi çıkarlar) üretti. CIA bu uzlaşmacı unsurları parlatıp büyütürken, okulun eleştirel içgörülerini marjinalleştirdi. Tüm bunlar, doğrudan bir kurumsal kontrolle değil, akademik alanların ve söylemlerin karmaşık dolayımları aracılığıyla gerçekleşti.

Diyalektik materyalizmi hem idealizmden hem de mekanik materyalizmden ayıran şey budur. İdealizm, bilinci maddi koşullardan bağımsız olarak ele alır; sanki “doğru” fikirlerin varlığı, maddi koşullar ne olursa olsun gerçekliği dönüştürebilirmiş gibi. Materyalizm ise maddi koşulları, sanki fikirler hiçbir arabuluculuk veya özerklik olmaksızın sadece ekonomik temeli yansıtıyormuş gibi, bilinci mekanik olarak belirleyen unsurlar olarak ele alır. Diyalektik materyalizm bu ilişkiyi çelişkili olarak kavrar: bilinç maddi koşullardan ortaya çıkar, ancak bunlar tarafından mekanik olarak belirlenmez; bilinçli müdahale ise maddi koşulların kendisini dönüştürebilir. Bu, devrimci eylemlilik için ve engellere rağmen sistemi dönüştürmek için kapitalizm içindeki çelişkileri kullanan bir örgütlenme için alan yaratır.

Rockhill’in çerçeve yaklaşımı, niyeti ne olursa olsun, bu özerklik alanını bir kenara bırakır. CIA operasyonlarını Batı Marksizmi’nin gelişimini belirleyen unsurlar olarak ele alırken ve emperyalist merkezdeki entelektüel üretimin istihbarat kurumları tarafından o kadar sıkı bir şekilde kontrol edildiğini, bu nedenle bağımsız bir devrimci teorinin ortaya çıkamayacağını öne sürerek, geçmişteki yenilgilerin kaçınılmaz, gelecekteki zaferlerin ise imkânsız olduğunu ima eder. Bu durum siyaseten felç edicidir. Eğer Rockhill’in çerçevesini ciddiye alırsak, bunun sonucu ne olur? Üniversitelerde çalışan ya da vakıf fonlarından yararlanan her Marksist entelektüele şüpheyle mi bakmalıyız? CIA “teori endüstrisini” kontrol ettiği için, emperyalist merkezde devrimci bir teorinin geliştirilemeyeceği sonucuna mı varmalıyız? Örgüt inşa etmek ve strateji geliştirmek yerine, yalnızca kurumsal manipülasyonları deşifre etmeye mi odaklanmalıyız?

Komplo değil, sınıfsal konum

Materyalist alternatif, CIA operasyonlarıyla değil, sınıf analiziyle başlar. Theodor Adorno ve Max Horkheimer’in ideolojisi CIA’nın varlığına ihtiyaç duymuyordu. Bu ideoloji, onların sınıf konumlarından ve emperyalist merkezdeki entelektüel üretimin maddi koşullarından doğrudan kaynaklanıyordu.

İkisi de varlıklı ailelerden geliyordu. Adorno’nun babası, Theodor’un maddi sıkıntı çekmeden felsefe ve müzik çalışmalarına devam etmesini sağlayan, rahat bir yaşam sunan varlıklı bir şarap tüccarıydı. Horkheimer’in babası ise Max’ın eğitimini ve ilk entelektüel çalışmalarını finanse eden bir milyoner ve başarılı bir tekstil fabrikası sahibiydi. İkisinin de sosyalist siyasi yaşamla bir bağı ya da parti üyeliği bulunmuyordu.[12] İkisi de doğuştan burjuva entelektüellerdi; aile serveti, seçkin bir eğitim ve kültürel sermaye tarafından şekillendirilmişlerdi. Sınıfsal konumlarını yansıtan felsefi ve estetik projeler gibi ‘kişisel meselelere’ odaklanmak adına, Perry Anderson’ın ‘siyasi infial yaratan olaylar’ olarak betimlediği durumlardan titizlikle uzak durdular.[13]

Bu, onların teorik yönelimlerini anlamak açısından ne anlama geliyor? Küçük burjuva entelektüeller olarak —emekleri fiziksel değil zihinsel olan, çalışma koşulları onlara göreli bir özerklik sağlayan, gelirleri ve statüleri onları işçi sınıfının yaşamından ayıran profesyonel-yönetici tabakasının üyeleri olarak— işçi sınıfı örgütlenmesini ve parti disiplinini CIA’nın emriyle değil, parti disiplini kendi özerkliklerini tehdit ettiği için reddettiler. Çünkü parti disiplini, entelektüel faaliyeti siyasal talimatlara göre değil, mesleki ölçütlere göre sürdürme serbestilerini sınırlandırıyordu. Horkheimer’ın “Lenin, Lukács ve Bolşeviklerin eleştirel teorinin işçi sınıfında ‘kök salması’ gerektiği yönündeki tutumunu” açıkça reddetmesinin nedeni buydu.[14] CIA’nın manipülasyonu değildi bu, teorik bir ifade bulan bir sınıf tutumuydu.

Profesyonel yönetici sınıf (PYS) kapitalist toplumsal ilişkiler içinde çelişkili bir konuma sahiptir. Ehrenreich çifti bu terimi 1977’de ortaya atmış olsa da, terimin tanımladığı sınıf oluşumu bu kavramdan daha eskiye dayanır.[15] Weimar Almanyası’nda genişleyen üniversiteler, araştırma enstitüleri ve kültür endüstrileri, daha sonra PYS olarak teorileştirilecek olan mesleki tabakayı –kurumlara bağımlı ancak nispeten özerkliğe sahip maaşlı entelektüelleri– tam da bu şekilde yaratmıştı. Bu sınıfın üyeleri ne kapitalistler gibi üretim araçlarına sahiptirler, ne de işçi sınıfı deneyimini niteleyen doğrudan üretken emeği gerçekleştirirler. Ücret karşılığında çalışırlar, ancak bu ücretler genellikle işçi sınıfınınkinden daha yüksektir ve çalışma koşulları onlara önemli ölçüde özerklik ve kontrol sağlar. Sermayenin çıkarlarına işçileri denetleyerek, eğitim ve medya yoluyla kapitalist ideolojiyi sürdürerek ve sömürüyü artıran teknolojiler üreterek hizmet ederler. Ancak bir sınıf olarak kendi yeniden üretimi için de kapitalizmin devamlı işleyişine bağımlıdırlar. Bu durum, hem kapitalist denetime hem de işçi sınıfı idaresine karşı çıkan bir uzmanlık ve mesleki özerklik inancını, statülerini sarsabilecek devrimci bir dönüşüm yerine kademeli reform tercihini ve siyasi örgütlenme ile sınıf mücadelesi yerine kültürel ve eğitsel çözümlere yönelme eğilimini beraberinde getirmektedir.

Frankfurt Okulu teorisi bu sınıf eğilimlerini mükemmel bir şekilde yansıtıyordu. Politik ekonomi ve devlet iktidarından ziyade kültür ve bilince odaklanmaları, üretim süreci üzerindeki doğrudan denetimden çok kültürel sermaye ve eğitimsel yetkinliklerin önemli olduğu PYS deneyiminin bir ifadesidir. İşçi sınıfının devrimci potansiyeline dair karamsarlık, PYS’nin işçi sınıfının yaşamından ve mücadelesinden uzaklığını gösterir. Her türlü “tahakküm” biçiminin (kapitalist ve komünist, faşist ve Sovyet) “araçsal akıl”ın ifadeleri olarak eşitlenmesi, PYS’nin kapitalist hiyerarşiye ya da komünist parti gibi herhangi bir kolektif disipline tabi olma konusundaki endişesini ifade eder. Siyasi örgütlenmeden kopuk felsefi eleştiriye çekilme, PYS’nin herhangi bir dış yönlendirmeden bağımsız entelektüel özerkliğe verdiği önemi gösterir.

Yine de —ki burası kilit noktadır— onların teorik çalışması, açıklama gerektiren gerçek bir meseleyi ele alıyordu: Kapitalizm, nasıl olmuştu da Marx’ın Kapital’deki öngörülerini boşa çıkaracak kadar büyük bir dayanıklılık sergilemişti? Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfı, sömürünün giderek artmasına rağmen neden devrimci bir bilinç geliştirmemişti? Neden Almanya ve İtalya’da kapitalist krizden proleter devrim yerine faşizm ortaya çıkmıştı? Amerika Birleşik Devletleri’nde kitle kültürü radikal bir muhalefet doğurması gereken nesnel koşullara rağmen işçi sınıfını kapitalist toplumsal ilişkilere nasıl entegre etmişti?

Bunlar, teorik bir inceleme gerektiren gerçek sorulardı. Birinci Dünya Savaşı sonrası Marksizm’in krizi çok derindi. Devrimci hareketler Avrupa genelinde yenilgiye uğramıştı. Sosyal demokrat partiler emperyalist savaşı desteklemek için enternasyonalizme ihanet etmişti. Sovyetler Birliği izole bir durumda kalmış, ekonomik yıkım ve düşmanca kuşatma koşullarında sosyalizmi inşa etmek zorunda kalmıştı. Faşizm büyük Avrupa ülkelerinde zafer kazanmıştı. Gelişmiş kapitalist Batı’daki işçi sınıfı, kapitalizmin çelişkilerinin kaçınılmaz olarak devrimci bir bilinç yaratacağı yönündeki öngörülere rağmen, böyle bir bilinç geliştirmemişti. Frankfurt Okulu entelektüelleri bu sorunlarla yüzleşti ve bunları açıklamak için teorik çerçeveler geliştirdi.

Onların yanıtları, sınıfsal konumları nedeniyle son derece sınırlıydı. Ancak, bu isimlerin sorduğu soruları CIA destekli birer ihanetmiş gibi reddetmek, çabalarının özünü ıskalamak demektir: Onlar, kapitalizmin neden tahmin edilenin aksine yıkılmadığını ve yapısal çelişkilerin devrime yol açması gereken yerde sistemin kendini nasıl idame ettirdiğini kavramaya çabalıyorlardı. CIA’nın bu yönelimi yaratmasına gerek yoktu. Bu yönelim zaten oradaydı; sınıf konumundan ve o konumdaki entelektüellerin karşılaştığı sorunlardan doğmuştu. CIA, mevcut teorik yönelimleri emperyalist çıkarlara hizmet eden entelektüelleri tanıdı ve finansman, yayın ve kurumsal destek yoluyla onları güçlendirdi. Hegemonya tam da böyle egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden eğilimleri tanıyarak ve destekleyerek işler.

Nazi döneminde Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünün Amerika Birleşik Devletleri’ne taşınması sırasında neler olduğunu bir düşünün. Rockhill, enstitünün “yerel akademik çevrelerin ya da şirketlerin hassasiyetlerine uyum sağlamak için kendi geçmiş ve güncel çalışmalarını sansürlediğini” ve yayınlarından “Marksizm”, “devrim” ve “komünizm” gibi kavramları sildiğini belgeliyor.[16] Walter Benjamin’in ünlü “Teknik Olarak Yeniden-Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı” eserinde, komünizmin sanatı siyasallaştırması ile faşizmin siyaseti estetize etmesi karşılaştırıldığında, Enstitü Amerikan yayınında “komünizm” ifadesini “insanlığın kurucu güçleri” olarak değiştirdi. Bu, CIA’nın zihin kontrolü değildi. Yeni bağlamlarında finansman ve saygınlık arayan, kurumsal konumlarını korumak için dil ve politikalarını yumuşatmaya istekli entelektüellerin fırsatçı bir şekilde uyguladıkları oto-sansürdü.

Rockhill bunu ayrıntılı bir şekilde belgeliyor, ancak bunu maddi çıkarlar yerine öncelikle CIA’nın etkisine bağlıyor. Peki hangisi neden, hangisi sonuç? CIA devrimci entelektüelleri yozlaştırdı mı, yoksa anti-Sovyet tutumları ve uzlaşmacı politikaları sayesinde zaten kullanışlı hale gelmiş olanları mı destekleyip güçlendirdi? Rockhill’in kendi kanıtları ikinci görüşü desteklemektedir. Enstitü, kapsamlı istihbarat işbirlikleri gelişmeden önce zaten kapitalizme uzlaşmacı bir tutum sergiliyordu, Komünist Parti’nin örgütlenmesini reddediyordu, işçiler hakkında karamsarlık ifade ediyordu ve dilini yumuşatıyordu. CIA emperyal çıkarlarına hizmet eden mevcut yönelimleri buldu ve güçlendirdi. Onları yaratmadı.

Bu durum, Batılı entelektüellerin konumuna ilişkin sahiden materyalist bir açıklamanın kapısını aralar. Onlar, maddi refahı emperyalist süper-kârlara bağlı olan profesyonel yönetici tabakasını oluşturur. Kapitalist vakıflar, kurumsal bağışçılar ve devlet hibeleriyle finanse edilen üniversitelerde çalışırlar. Kâr amacı güden işletmeler olarak faaliyet gösteren kapitalist yayınevleri kitaplarını yayımlar. Sömürülen çevre ülkelerin işçileri tarafından üretilen malları tüketirler: Çin fabrikalarında üretilen ucuz elektronik eşyaları kullanır, Bangladeş’te korkunç çalışma şartları altında üretilen ucuz giysileri giyer, Meksikalı tarım işçilerinin ürettiği ucuz gıdayı yerler. Emperyalizmin Küresel Güney’den sömürdüğü değerle sübvanse edilen yaşam standartlarının (ev sahipliği, sağlık sigortası, emeklilik birikimleri, uluslararası seyahat) tadını çıkarırlar. Çocukları ise nesiller boyu sınıf konumunu yeniden üreten seçkin okullara gider.

Bu maddi konum, emperyalizme uyum yönünde nesnel bir baskı yaratır. Entelektüellerin para uğruna ilkelerine bilinçli olarak ihanet ettiği kaba bir “satılık olma” durumu değil; maddi çıkarların hangi soruların temel, hangi cevapların makul ve hangi siyasi tutumların gerçekçi göründüğünü belirlediği yapısal bir uyumdur bu. Mortgage’ı üniversitedeki işine, emekliliği borsa getirilerine, çocuklarının geleceği ise sınıf konumunu korumaya bağlı olan bir entelektüel, bu maddi koşulları tehdit eden anti-emperyalizmi sürdürmekte zorlanacaktır. Sınıf konumlarını tehdit etmeyen çeşitli ilerici davaları (ırk adaleti, LGBTQ hakları, çevre koruma) destekleyebilirler. Ancak emperyalizmi ve bununla birlikte maddi güvenliklerini gerçekten sarsacak devrimci siyaseti desteklemek? Bu çok daha zordur.

Bu maddi bağlamda, bazı entelektüeller Marksist eleştiriler geliştirirler, ancak bunu ekonomik konumlarını tehdit etmeyecek biçimlerde yaparlar. Sonuçta ortaya çıkan şey, Frankfurt Okulu’nun “eleştirel teorisi”dir: Radikal bir izlenim bırakıp entelektüel itibarını korumak için yeterince Marksist, vakıf fonları ve üniversite kadrolarını garantilemek için ise kapitalizmle yeterince uyumlu bir teoridir. CIA tam da bu dinamikleri fark etti ve bundan yararlandı; devrimci komünizme alternatif olabilecek anti-komünist Marksizmi finanse etti ve politik görüşleri işine yarayan entelektüelleri öne çıkardı.

Tarihsel materyalist bir analiz, Rockhill’in nedensellik ilişkisini tersine çevirir. Sınıf konumu ideolojik yönelimi belirler. Emperyalist üstyapı, pratik yönelimleri fark eder ve bunları güçlendirir. CIA operasyonları sınıf dinamiklerinin sonucudur, nedeni değil. Bu nedensellik ilişkisini doğru anlamak, strateji açısından önemlidir. Eğer Batı Marksizmi’nin uzlaşmacılığına yol açan şey CIA’nın manipülasyonuduysa, o hale bizim görevimiz kurumsal manipülasyona karşı uyanık olmak, finansman kaynaklarını ortaya çıkarmak ve kurumsal bağlantıları olan entelektüellere karşı şüpheci davranmak olacaktır. Ama eğer uzlaşmacılığı üreten şey sınıf konumuysa ve CIA’nın yaptığı bunu sadece güçlendirmekse, o zaman bizim görevimiz devrimci entelektüelleri işçi sınıfı mücadelesiyle birleştiren örgütsel yapılar kurmak, akademik kariyerlerden ziyade kitle örgütlenmesine gerçekten dayanan teorik çalışmalar geliştirmek ve entelektüellerin çıkarlarının sistemin sürdürülmesinden ziyade devrimci dönüşümle uyumlu hale geldiği maddi koşullar yaratmaktır.

Komünist örgütlenme için stratejik sonuçlar

Losurdo ve Rockhill’in paylaştığı determinizm (ister işçi aristokrasisi determinizmi, ister CIA determinizmi şeklinde ortaya çıksın), devrimci stratejiyi sınırlamaktadır. Eğer emperyalist merkezdeki maddi koşullar kaçınılmaz olarak uzlaşmacı bir Marksizm doğuruyorsa, devrimci örgütlenmeye bir alan kalır mı? Ne Losurdo ne de Rockhill bu soruya yanıt verir, çünkü ortak çerçeveleri bu soruyu ele almayı imkânsız kılar. Batı Marksizmi’nin neden başarısız olduğunu açıklamak için materyalist bir analiz kullanırken, devrimci örgütlenmenin nasıl başarılı olabileceğine dair bir strateji geliştirmezler.

Bu, çağdaş solun devrimci gerekliliklerinden ziyade onun psikolojik ihtiyaçlarına hizmet eden bir yönelim olarak yenilgi siyasetini doğurur. Batı Marksizminin zayıflığını aşılmaz yapısal kısıtlara (işçi aristokrasisi) ya da kurumsal manipülasyona (CIA) atfetmek, örgütsel başarısızlığın sorumluluğunu dışsallaştırmaya olanak tanır. Zayıflık bizim suçumuz değildir. Kendi örgütsel yetersizliğimizi, işçilerle bağ kuramayışımızı, sekterlik ve dogmatizmimizi ya da Marksizm-Leninizmi ABD koşullarına uyarlayamayışımızı incelememize gerek kalmaz. Sorun, başarıyı imkânsız kılan maddi koşullar ya da CIA operasyonlarıdır. Bu psikolojik olarak rahatlatıcı, ancak stratejik olarak felç edicidir.

Oysa başarılı devrimci hareketler bunun tam tersini göstermektedir. Bu hareketler, ABD’li komünistlerin karşılaştıklarından çok daha büyük maddi engellerle karşı karşıya kalmış, ancak üstün örgütlenme, stratejik netlik ve ulusal koşullara gerçek anlamda uyum sağlama sayesinde başarıya ulaşmışlardır.

Bunu anlamak, devrimci strateji açısından önemlidir. Eğer entelektüel üretim yalnızca kurumsal manipülasyon ya da ekonomik temel tarafından belirleniyorsa, o zaman bizim görevimiz ifşa etmek ve uyanık olmaktır. Ancak entelektüel üretim, maddi koşullardan beslenen fakat bunlara indirgenemeyen, görece özerk mantıklar çerçevesinde işliyorsa, görevimiz daha da çetrefilli demektir. Görevimiz, teorik titizlikle ve derinlikten ödün vermeden, köklerini gerçekten işçi sınıfı mücadelesine salmış bir entelektüel çaba sarf etmek; burjuva akademik kriterlere boyun eğmeksizin devrimci düşünce üretimini besleyebilecek kurumlar yaratmak ve hem nitelikli kuramsal faaliyeti hem de kitle örgütlenmesiyle kurulan organik bağı bünyesinde birleştiren kadrolar yetiştirmektir.

Başarılı devrimci hareketlerin tarihsel sicili, maddi engellere karşı temelde farklı bir yaklaşımı ortaya koyar. Bolşevikler, örgütlenme için hiçbir yasal alanın bulunmadığı, aktivistlerin hapis, sürgün veya idamla karşı karşıya kaldığı Çarlık otokrasisi altında faaliyet gösteriyorlardı. İşçi sınıfı, ezici çoğunluğu köylülerden oluşan bir toplumda küçük bir azınlığı oluşturuyordu. Hareket içindeki oportünist eğilimler devrimci siyaseti sürekli tehdit ediyordu. Yine de, on yıllar süren sabırlı yeraltı çalışmaları sayesinde, acımasız baskıya rağmen devrimci faaliyetleri sürdürebilecek örgütsel biçimler (demokratik merkeziyetçilik, parti basını, hücre yapısı) oluşturdular. Ne Yapmalı? ve Bir Adım İleri, İki Adım Geri gibi eserlerde geliştirilen, devrimci partinin doğası ve işçi sınıfıyla ilişkisi hakkındaki teorik netlikleri, yasal ve yasadışı çalışmaları, devrimci ilkelerle parlamenter katılımı ve köylü ittifaklarını işçi sınıfı hegemonyasıyla birleştiren stratejik esnekliğin temellerini oluşturdu.

Çin Komünist Partisi, endüstriyel işçi sınıfının son derece sınırlı olduğu bir tarım toplumu olmasından ötürü ortodoks Marksizm tarafından bir proleter devrim için elverişsiz görülen koşullarla karşı karşıyaydı. Yurt içindeki devlet baskısının ötesinde, iç savaşta Japon işgali ve ABD destekli Kuomintang güçleriyle karşı karşıya kaldı. Mao, Sovyet modellerini mekanik olarak uygulamak yerine, “kitle çizgisi”ni geliştirdi. Bunu, “kitlelerin fikirlerini (dağınık ve sistematik olmayan fikirleri) alıp yoğunlaştırmak (çalışma yoluyla bunları yoğun ve sistematik fikirlere dönüştürmek), ardından yeniden kitlelere gidip bu fikirleri kitleler kendi fikirleri olarak benimseyene kadar yaymak ve açıklamak” olarak tanımladı.[17] Bu yaratıcı uyarlama, kırsal bölgelere, Çin koşullarına uygun uzun süreli bir halk savaşına, geniş ittifaklar kurarken baş düşmanları izole eden birleşik cephe siyasetine ve köylü toplumuna uygun örgütsel biçimlere (düzeltme kampanyaları, eleştiri ve özeleştiri) olanak sağladı. 1927 katliamından sonra kentsel bölgeleri elinde tutmanın imkânsız olduğu anlaşılınca, kırsal bölgelere çekildiler ve bir kırsal devrim geliştirdiler.

Vietnamlı komünistler, devrim tarihinin belki de en ezici askerî güç dengesizliğiyle karşı karşıya kaldılar: Fransız sömürge güçleri, Japon işgali, yeniden fetih girişimleri, ardından ABD’nin halı bombardımanı, kimyasal savaş ve muazzam kara birlikleri konuşlandırmaları. General Vo Nguyen Giap, stratejik yaklaşımlarını şöyle ifade etti: “Vietnam halkının kurtuluş savaşı, hem güçlü hem de acımasız bir düşman karşısında zaferin ancak işçi-köylü ittifakı ve geniş ulusal birleşik cephesi çatısı altında tüm halkı birleştirerek mümkün olabileceğini kanıtlıyor.”[18] Onlar, on yıllarca sürecek mücadeleye uygun örgütsel biçimler aracılığıyla, siyasi ve askerî çalışmaları birleştirerek, işçi sınıfının liderliğini korurken köylüleri seferber ederek, uluslararası dayanışmayı inşa ederek ve olağanüstü acılara rağmen devrimci amacını koruyan kadrolar yetiştirerek, soykırım niteliğindeki şiddete rağmen devrimci örgütlenmeyi sürdürdüler.

Tüm bu hareketler bugün Amerikan solunun maruz kaldığından katbekat ağır bir baskı altında mücadele etti—sistematik cinayetler, işkence, bombalamalar ve kimyasal savaş… Hepsi de üstün örgütlenme, stratejik netlik ve ulusal koşullara gerçek anlamda uyum sağlama sayesinde başarıya ulaştı. Hiçbiri maddi kısıtlamaları belirleyici bir faktör olarak kabul etmedi. Bunları diyalektik çelişkiler olarak kavradı ve devrimci örgüt için belirli görevler oluşturdu. Hepsi, hareketler uygun örgütsel biçimler, stratejik netlik ve teorik çerçeveler geliştirdiğinde, devasa engellere rağmen devrimci dönüşümün mümkün olduğunu gösterdi. ABD’li komünistlerin sorunu, karşı karşıya olduğumuz koşullarda devrimci iktidarı inşa edebilecek örgütsel biçimleri, stratejik yönelimleri ve teorik çerçeveleri henüz geliştirmemiş olmasıdır.

Bilimsel sosyalizm, mevcut kapitalizmdeki çelişkileri devrimi imkânsız kılan sabit engeller olarak değil, devrimci müdahale için fırsatlar olarak kavramayı gerektirir. Emperyal merkezdeki işçi aristokrasisi, emperyalist süper-kârların devamına bağlıdır. Ancak emperyalizme karşı küresel direniş ve ekonomik kriz, bu maddi temeli sarsabilir. Emperyalist merkezlerdeki tüketim kapitalizmi, anti-kapitalist siyasete zemin hazırlayan hoşnutsuzluklar ve ekolojik felaketler yaratır. Emperyalist şovenizm, sabırlı siyasi çalışma yoluyla geliştirilebilecek işçi sınıfı enternasyonalizmi ile çatışır. Devletin baskısı, burjuva demokrasisinin altında yatan şiddeti ortaya çıkarır ve bu baskıya maruz kalanları radikalleştirebilir. Bu çelişkiler, devrimci bilincin gelişmesi için fırsatlar yaratır.

Buradaki görev, devrimin neden henüz gerçekleşmediğini belgelemek değildir. Görev, günümüz kapitalizmindeki çelişkileri kullanarak devrimci gücü şimdiden inşa edebilecek örgütsel biçimler ve stratejik yaklaşımlar geliştirmektir. Bu, yenilgiyi kaçınılmazmış gibi gösteren deterministik çerçeveyi (ister işçi aristokrasisi determinizmi olsun, ister CIA determinizmi) aşmayı gerektirir. Bu, kapitalizmin çelişkilerinin materyalist bir analizine ve bilinçli örgütlenmenin bunları nasıl kullanabileceğine dayanan devrimci olasılığa olan güveni gerektirir.

Devrimci pratik için cevaplanmamış sorular

Komplo odaklı bu çerçeveye yönelik eleştiri, kitlesel ve demokratik bir komünist hareket inşa etmek isteyen ciddi bir stratejinin yanıtlaması gereken zorlu soruları beraberinde getiriyor. Bu sorular yalnızca tarihsel yorumlarla cevaplanamaz. Bunlar, örgütsel denemeler, pratiğe dayalı teorik gelişme ve neyin işe yarayıp neyin yaramadığına dair acımasız bir özeleştiri gerektirir. Bunlar olağanüstü zorlu, ancak imkânsız olmayan koşullar altında devrimci bir örgüt inşa etmenin zorlu emeklerini gerektirir.

Emperyalizmden maddi olarak fayda sağlayan işçiler arasında devrimci bilinci nasıl inşa edebiliriz? Tarihsel çözümlemenin kendi başına yanıtlayabileceği bir soru değildir bu, maddi engele rağmen günümüz koşullarının nasıl yeni fırsatlar yaratabileceğinin somut bir incelemesini gerektirir. ABD’li şirketler maliyetleri düşürmek için üretimi yurt dışına taşıdığında, üretkenlik artışına rağmen ücretler yerinde saydığında, konutlar erişilemez, emeklilik ise imkânsız hale geldiğinde, bu durum işçilerin emperyalizme olan bağını zayıflatır mı? İklim felaketi —kuraklıklar, seller, yangınlar, sıcak dalgaları— emperyalist tüketim kalıplarını nasıl sarsar ve ekolojik hayatta kalmayı anti-emperyalizmle birleştiren anti-kapitalist siyaset için nasıl fırsatlar yaratır? Siyah radikal geleneğin, içerideki baskı ile küresel emperyalizm arasında bağ kuran uzun tarihinden, daha geniş işçi sınıfı kesimleri içinde anti-emperyalist bir bilinç inşa etmek için nasıl yararlanılabilir? Acil ekonomik mücadeleler etrafında işyerinde örgütlenmeyi, daha geniş anti-kapitalist ve anti-emperyalist siyasetle nasıl bağlayabiliriz? Bu sorular sınıf bileşiminin, ekonomik koşulların ve siyasi müdahale olanaklarının somut bir çözümlemesini gerektirir.

ABD’li Marksistler işçilerin katılmak istemediği örgütleri tekrar tekrar neden kurmuşlardır? CPUSA, sekterlik ve Amerikan koşullarına uygun olmayan Sovyet direktiflerine körü körüne boyun eğme yoluyla kendi kendini yok etti. Halk Cephesi döneminde, devrimci örgütlenmeyi liberal koalisyon kurmaya tabi kıldı ve bir nesil kadroya Demokratik Parti’yi sınıf düşmanı değil, müttefik olarak görmelerini öğretti. Stalin döneminde, Moskova’nın paranoyasını yansıtan cadı avlarında kendi üyelerini tasfiye ederek gerçek devrimci örgütlenmeyi baltalayan bir kuşku ortamı yarattı. Kruşçev’in gizli konuşması yapıldığında Parti çöktü çünkü kum zemin üzerine inşa edilmişti ve üyelerinin sosyalizme bağlılığı, ABD koşullarının çözümlemesine değil, Sovyetlerin yanılmazlığına bağlıydı.

Yeni Sol ise parti yapısını tamamen reddetti; sanki Lenin’in “ekonomizm”e ve anarşizme yönelik eleştirileri hiç yazılmamış gibi, kendiliğindenciliği ve yatay örgütlenmeyi benimsedi. Students for a Democratic Society [Demokratik Toplum için Öğrenciler], sekter bölünmeler sonucu içten çöktü; Weathermen gibi fraksiyolar, devletin baskıcı gündemine herhangi bir FBI sızıntısından çok daha etkili bir şekilde hizmet eden maceracı şiddet eylemlerine girişti. Günümüz oluşumları da marjinal, mezhepsel ve işçi sınıfının yaşamından kopuk kalmaya devam ediyor. Amerika Demokratik Sosyalistleri, birçok başarısına rağmen, esas olarak Demokrat Parti’nin sol kanadı olarak işlev görüyor. Troçkist fraksiyonlar çoğalıyor ve işçi sınıfının gücünü inşa etmekten çok doktrinsel ayrıntılar üzerinde birbirlerine saldırmak için daha fazla enerji harcıyorlar. Maoist oluşumlar, “halk savaşı” kavramlarını, yüzyıl ortası Çini’nden radikal olarak farklı bağlamlara mekanik bir şekilde uyguluyorlar.

Bu durum, esas olarak CIA sabotajını değil, örgütsel yetersizliği yansıtıyor. İmparatorluk merkezinde uzun erimli devrimci çalışmayı hangi örgütsel formlar sürdürebilir? İşçilerin günlük mücadeleleriyle organik bir bağ kurarken, aynı zamanda onlara devrimci bilinci taşıyabilecek kadroları nasıl yetiştirebiliriz? İdeolojik berraklıkla siyasi esnekliği, devrimci ilkelerle taktiksel uyumu, teorik derinlikle seçkin bir eğitim almamış işçiler için erişilebilir örgütleri nasıl inşa edebiliriz? Kesintisiz bir çalışma için gereken disiplini, hatalardan ders çıkarmayı sağlayan bir demokrasiyle harmanlayan örgütsel kültürü nasıl yaratabiliriz? Bürokratik hantallaşmaya veya kişi kültüne saplanmadan, stratejik doğrultuyu tayin edebilecek bir önderliği nasıl geliştirebiliriz?

Diğer bağlamlardan gelen modelleri mekanik bir şekilde uygulamak yerine, imparatorluk merkezindeki koşullara uyarlanmış bir Marksist teoriyi nasıl geliştirebiliriz? Lenin, Mao ve Ho; Rockhill’in kendisinin de “pratik sorunları çözmek ve yeni ufuklar açmak için özün yenilenmesi” olarak tanımladığı şeyi ortaya koydular.[19] Lenin, Marksizmi Rus otokrasisine uyarlayarak, Marx’ın incelemediği koşullara uygun emperyalizm, işçi aristokrasisi ve devrimci parti teorilerini geliştirdi. Mao, Marksizm-Leninizmi Çin’in tarımsal koşullarına uyarlayarak, uzun süreli halk savaşı, kırsal devrim ve kitle çizgisi teorilerini geliştirdi.

ABD’li Marksistler ise bu dönüşüme büyük ölçüde ayak uyduramayarak bir tür ‘şabloncu Marksizm’ ürettiler; yani, sanayisizleşmiş, finansallaşmış ve hizmet sektörüne dayalı 21. yüzyıl Amerikası için özgün bir kuram geliştirmek yerine, tarım toplumları veya erken dönem sanayi kapitalizmi için kaleme alınmış metinleri mekanik bir biçimde alıntılamakla yetindiler. İmalat sektöründeki istihdamın dramatik bir şekilde azaldığı, hizmet sektörü ve lojistiğin merkezî sektörler haline geldiği, istikrarsız “gig ekonomisi” düzenlemelerinin istikrarlı istihdamın yerini aldığı, finans sermayesinin hâkim olduğu, kitlesel hapis cezasının işgücü kontrolü ve fazla nüfus yönetimi işlevi gördüğü koşullarda devrimci strateji neye benziyor? “İşçi sınıfı”nın çok farklı maddi koşullara ve bilincine sahip Amazon depo işçilerini, Uber sürücülerini, Starbucks baristalarını, sağlık çalışanlarını, öğretmenleri ve teknoloji çalışanlarını içerdiği bir ortamda bir işçi sınıfı örgütü kurmak ne anlama gelir? Geleneksel kategoriler tam olarak uymadığında ve işçilerin büyük bir kısmı kendilerini “işçi sınıfı” olarak tanımlamadığında, sınıf bileşimini nasıl çözümleriz?

Dar grupçu eğilimlere ve teorik farklılıklara rağmen sürdürülebilir bir çalışma yürütebilecek birleşik bir komünist hareketi nasıl inşa edebiliriz? Birbiriyle rekabet hâlindeki örgütlerin mantar gibi çoğalması —ki her biri gerçek devrimci bilincin tek temsilcisi olduğunu iddia ederken işçiler hepsine sırtını dönmektedir— bu yapıların örgütsel hamlığını ve çoğu ‘sosyalist’ grubun küçük burjuva karakterini yansıtmaktadır. İnce teorik ayrıntıları tartışmak üzere yetiştirilmiş olan entelektüeller, siyasi örgütlenmeyi sadece kendi entelektüel derinliklerini, Marksist külliyata olan hâkimiyetlerini ve başkalarının ‘oportünizmine’ kıyasla ne kadar ‘saf’ kaldıklarını sergileyebilecekleri bir başka vitrin olarak görmektedirler. Profesyonel-yönetici sınıf (PYS) pozisyonlarından aldıkları maddi güvence ise, devlet baskısının yaratacağı o zorunlu birleşme basıncından muaf kalmalarına ve dolayısıyla dar grupçu bağlılıklarını konforlu bir şekilde sürdürmelerine olanak tanımaktadır.

Kitle çalışması için gerekli olan geniş birliği sağlarken, aynı zamanda teorik netliği de koruyan örgütsel biçimler geliştirebilir miyiz? Ayrı örgütlenmeyi gerektiren ilkesel farklılıklarla, örgütsel olgunluktan yoksunluğu yansıtan sekter ayrılıkları birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Eylemde birliği korurken, strateji ve taktik hakkında yoldaşça tartışmalara imkân tanıyan siyasi kültürü nasıl yaratabiliriz? Anlaşmazlıkları ayrılık veya tasfiye gerektirmeden çözebilecek mekanizmaları nasıl geliştirebiliriz? Teorik farklılıklara rağmen koordineli çalışmanın mümkün hâle gelmesi için, örgütsel sınırların ötesinde güveni nasıl inşa edebiliriz?

Bu soruların kesin cevapları yoktur. Bütün bunlar, her şeyden önce pratik denemeler yapmayı; yani farklı örgütlenme modellerini, stratejik yaklaşımları ve teori ile pratiği kaynaştırmanın yeni yollarını test ederek neyin işe yarayıp yaramadığını bizzat deneyimlemeyi zorunlu kılar. Yine bunlar, pratiğe dayalı bir teorik gelişimi gerektirir; içinde bulunduğumuz özgün koşullara uygun kavram ve stratejiler üretebilmek için somut örgütlenme deneyimlerini titizlikle çözümlemek şarttır. Ayrıca, sürdürülebilir bir devrimci mücadele için elzem olan kadro yapısını ve kitle bağlarını inşa edecek bir sabır gösterilmelidir. En temelde ise; başarısızlığı CIA operasyonlarına ihale eden komplo teorileri ile işçi sınıfının ‘satın alınmışlığını’ öne sürerek yenilgiyi kaçınılmaz gören kaba materyalist determinizmin reddedilmesi şarttır.

Her ikisi de bize devrimin geçmişte neden gerçekleşmediğini anlatıyor, ancak gelecekte bunu nasıl gerçekleştirebileceğimizi söylemiyor. Her ikisi de yenilgiyi kaçınılmaz bir durummuş gibi gösteriyor ve çelişkileri müdahale fırsatları yerine sabit kısıtlamalar olarak ele alıyor. Her ikisi de devrimci zorunluluklardan ziyade psikolojik ihtiyaçlara (açıklamanın verdiği rahatlık, sorumluluktan kurtulma) hizmet ediyor.

Sonuç: Devrimci stratejiye doğru

Rockhill’in arşiv çalışmaları, Frankfurt Okulu teorisiyle ilgilenen öğrencilerin ve akademisyenlerin bilmesi gereken CIA’nın savaş sonrası entelektüel yaşamdaki rolüne dair önemli gerçekleri ortaya koyuyor. İstihbarat teşkilatlarının faaliyetlerinin boyutu, anti-komünist entelektüellerin finanse edilme ve desteklenme mekanizmaları ile kültürel Soğuk Savaş’ın kurumsal altyapısı… Tüm bunlar tarihsel açıdan önemlidir ve ciddiyetle ele alınmayı hak eder. Bu katkı, imparatorluk merkezindeki entelektüel üretimin maddi koşullarını inceleyen tarihçiler tarafından takdir edilmeli ve bu katkının üzerine inşa edilmelidir.

Ancak Rockhill’in belgelere dayattığı yorumlama çerçevesi, daha önce incelenen siyasi sonuçları doğurur. Bu çerçeve, tartışma yerine gözetimi teşvik etmekte, dikkatleri kurumsal yetersizliklerden uzaklaştırmakta, maddi engelleri karartmakta ve yenilgiyi farklı sonuçların mümkün olduğu bir mücadele alanı olarak kavramak yerine, onu kaçınılmazmış gibi doğallaştırmaktadır.

Bilimsel sosyalizm, maddi kısıtlamaları, olasılıkları ortadan kaldıran bir kader zinciri olarak değil, bilinçli örgütlenme yoluyla dönüşüme açık çelişkili süreçler olarak kavramayı gerektirir. İşçi aristokrasisi gerçektir ve işçilerin bilincini şekillendirir, ancak ekonomik kriz ve emperyalizme karşı küresel direniş onun maddi temelini sarsabilir ve devrimci siyaset için fırsatlar yaratabilir. CIA operasyonları ve devlet baskısı somut birer gerçektir, bunlar örgütlü mücadelenin önünü keser. Fakat aynı zamanda, burjuva demokrasisinin maskesi altındaki o şiddeti de açığa çıkarır ve bu baskıya maruz kalanların daha radikal bir çizgiye kaymasını sağlar. Çoğu sosyalist örgütün küçük burjuva yapısı gerçektir ve sekterlik ve işçilerden kopukluk yaratır, ancak zamanla gerçek bir kitle çalışması inşa etmek, örgütsel yapıyı ve kültürü dönüştürebilir. Rockhill’in çerçevesindeki hata, nedensellik ile ilgilidir: O, CIA operasyonlarını Batı Marksizminin uzlaşmasının nedeni olarak ele alırken, materyalist bir çözümleme bunları emperyalist kurumların güçlendirdiği sınıf dinamiklerinin sonuçları olarak görür.

Amerika Birleşik Devletleri’nde kitlesel bir demokratik hareket inşa etmeye kararlı komünistlerin önündeki görev, öncelikle geçmişteki CIA operasyonlarını ifşa etmek değildir. Bu görev, çağdaş kapitalizmin çelişkilerini kullanabilmek ve muazzam engellere rağmen devrimci gücü inşa edebilmek için gerekli olan örgütsel biçimleri, teorik netliği ve stratejik yaklaşımları geliştirmektir. Bu, devrimci pratiğin yerine tarihsel yorumu koyan çerçeveyi, yenilgiyi kaçınılmazmış gibi gösteren açıklamaları ve kendi başarısızlıklarımızla yüzleşmek yerine onları dışsallaştıran yaklaşımları aşmayı gerektirir.

Başarılı devrimci hareketlerin nasıl parti kurduğunu incelemek ve bu dersleri emperyalist merkezin gerçeklerine uyarlamak hayati bir önem taşıyor; tıpkı günümüz ABD kapitalizmi, ırksal oluşum ve sınıf yapısı üzerine titiz bir çözümleme üretmenin hayati önemi gibi. Modern işçi sınıfı neye benziyor? Farklı kesimler sermayeyle ve birbirleriyle nasıl ilişkileniyor? Çeşitli gruplarda bilincin maddi temelleri nelerdir? Siyasi müdahale için fırsatlar yaratan çelişkiler nerede? Ekonomik kriz, ekolojik felaket ve emperyal gerileme istikrarlı savaş sonrası kapitalizmden farklı koşulları nasıl yaratmaktadır?

Teorik çalışma, kurumsal konum nedeniyle kaçınılmaz olarak taviz vermiş olduğu şüphesiyle bakılmak yerine, devrimci pratiğin vazgeçilmez bir bileşeni olarak ele alınmalıdır. Lenin bir teorisyendi. Mao bir teorisyendi. Devrimci hareketler, koşulları analiz eden, strateji geliştiren ve siyasi eğitim sağlayan teorik çalışmalara ihtiyaç duyar. Frankfurt Okulu teorisinin sorunu, teorik olması değil, devrimci pratikten kopuk olması ve onu burjuva sınıf konumunun şekillendirmesiydi. Görev, titizliği ve inceliği koruyarak, işçi sınıfı mücadelesine gerçekten kök salmış bir teorik çalışma inşa etmektir; anti-entelektüel aktivizm uğruna teoriyi terk etmek değil.

Komplo odaklı bir bakış açısı, işte bu stratejik soruların es geçilmesine neden oluyor. Oysa emperyalist merkezde komünizmi inşa etme konusunda ciddiysek, yüzleşmemiz gereken sorular da yine bu sorulardır. Rockhill’in kitabı, arşivsel katkılarına rağmen, yüzleşmek yerine kaçınmayı teşvik ediyor. Kitap, gerçek bir devrimci yenilenmenin gerektirdiği acı verici özeleştirinin yerine, başarısızlığı dışsal manipülasyonlarla açıklayarak, psikolojik bir rahatlık sunuyor. Bilimsel sosyalizme ve kitlesel demokratik örgütlenmeye bağlı komünistler için bu durum, kitabın devrimci strateji yolunda bir araç olarak kullanışlılığını kısıtlamaktadır.

ABD solu, empirisist belgeciliği diyalektik çözümlemenin yerine koymaktan, tarihsel determinizmi devrimci faaliyetin yerine geçirmekten ve yenilgiyi açıklayan karmaşık şemaları örgüt inşa etmenin zorlu emeğine tercih etmekten vazgeçmedikçe marjinal kalmaya devam edecek. Başarısızlıklarımızdan CIA’yı ya da “federalleri” sorumlu tutmayı bırakmalı ve devrimci dönüşüm için gerekli olan partiyi, kadroyu, stratejiyi, işçilerle bağları ve teorik netliği inşa etmeye başlamalıyız. Çağdaş kapitalizmin çelişkilerini, devrimi imkânsız kılan sabit kısıtlamalar olarak değil, müdahale fırsatları olarak kavramalıyız. Muazzam engellere rağmen devrimci olasılığa olan güvenimizi korumalıyız; bu güven, naif bir iyimserliğe değil, kapitalizmin çelişkilerinin devrimci gücü inşa etmek için nasıl bir alan yarattığına dair titiz bir çözümlemeye dayanmalı. Bunlar başarı garantisi olmayan karmaşık görevlerdir. Ancak devrimci koşulların ciddiyetle kavranması, tam da bu görevleri önümüze koyar. Rockhill’in kitabı ise bunları başarmamıza yardımcı olmuyor.


*“The Comfort of Conspiracy: A Review of ‘Who Paid the Pipers of Western Marxism?’” başlığıyla 14 Nisan 2026 tarihinde Cosmonaut’ta yayımlanan Scott Patrick’in bu yazısını Hazal Göçmen çevirdi. Metnin tercümesine müsaade ettikleri için Cosmonaut editörlerine teşekkür ederiz.


Scott Patrick, Washington, D.C.’de öğretim üyesi. Siyaset bilimi doktorasına sahip olan Patrick’in çalışmaları, kapitalist üstyapının toplumsal kuruluşu, ABD hegemonyasının gerileyişi ve devrimci hareketlerin tarihi üzerine yoğunlaşıyor.


[1] Gabriel Rockhill, Who Paid the Pipers of Western Marxism? (New York: Monthly Review Press, 2025).

[2] Rockhill, Who Paid the Pipers, 119.

[3] Domenico Losurdo, Western Marxism: How It Was Born, How It Died, How It Can Be Reborn, ed. Gabriel Rockhill, trans. multiple translators (New York: Monthly Review Press, 2024), 25-26.

[4] Rockhill, Who Paid the Pipers, 26, 179.

[5] Losurdo, Western Marxism, 151.

[6] V.I. Lenin, Imperialism, the Highest Stage of Capitalism, in Collected Works, Vol. 22 (Moscow: Progress Publishers, 1964), 280-281.

[7] Grover Furr, Khrushchev Lied: The Evidence That Every “Revelation” of Stalin’s (and Beria’s) “Crimes” in Nikita Khrushchev’s Infamous “Secret Speech” to the 20th Party Congress of the Communist Party of the Soviet Union on February 25, 1956, is Provably False (Kettering, OH: Erythros Press and Media, 2011), 15.

[8] Furr, Khrushchev Lied, 14-15.

[9] Furr, Khrushchev Lied, baş sayfa.

[10] Rockhill, Who Paid the Pipers, 76-77; Pierre Bourdieu, The Political Ontology of Martin Heidegger, çev. Peter Collier (Stanford, CA: Stanford University Press, 1991), 2.

[11] Herbert Marcuse, One-Dimensional Man: Studies in the Ideology of Advanced Industrial Society, ikinci baskı. (London: Routledge, 2002), 126.

[12] Thomas Wheatland, The Frankfurt School in Exile (Minneapolis: University of Minnesota Press, 2009), 24, 13.

[13] Perry Anderson, Considerations on Western Marxism (London: Verso, 1989), 33; Steven Müller-Doohm, Adorno: A Biography, çev. Rodney Livingstone (Cambridge: Polity Press, 2005), 94.

[14] John Abromeit, Max Horkheimer and the Foundations of the Frankfurt School (Cambridge: Cambridge University Press, 2011), 42

[15] Barbara Ehrenreich and John Ehrenreich, “The Professional-Managerial Class,” Radical America 11, sayı 2 (March–April 1977): 7–31.

[16] Rockhill, Who Paid the Pipers, 144.

[17] Mao Zedong, “Some Questions Concerning Methods of Leadership” (June 1, 1943), Selected Works of Mao Tse-Tung içinde, Vol. III (Peking: Foreign Languages Press, 1965), 119.

[18] Vo Nguyen Giap, People’s War, People’s Army (New York: Praeger, 1962), 103.

[19] Rockhill, Who Paid the Pipers, 339.