Bugünden geriye bakınca, neoliberalizmin zafer sarhoşluğu yaşadığı 90’lar sonu, emek (çalışmaları) açısından da oldukça kasvetli görünüyor. Küreselleşme söylemi “tarihin sonu” anlatısıyla birleşip sermayenin sınır tanımaz ve aşındırıcı hareketliliği karşısında emeğin mevzileri birer birer düşerken; sendikalı oranlarının gerilediği, reel ücretlerin eridiği bu yıllarda “dibe doğru yarış” anlatısı, neredeyse tartışmasız bir gerçeklik halini almıştı. Kuşkusuz, Andre Gorz gibi isimleri derinden etkileyen ve onları “işçi sınıfına elveda” etmeye zorlayan da bu toksik atmosferin ta kendisiydi: Sermayenin mekânsal, ürünsel ve teknolojik manevra kapasitesi öylesine üstün görülüyordu ki, emeğin yapısal bir güç olarak sahneden çekildiği varsayımı giderek daha ikna edici sayılıyordu. Ancak tarih, aceleci cenaze törenlerini, oldu bittiye getirilen elvedaları sevmez. 1990’larda elden ele dolaşan gazetelerin, kimilerinde umut ve heyecan yaratan, kimileriniyse sinirden küplere bindiren manşetleri bunun bir ispatıdır. 1995’te Fransa’da ilan edilen genel grevler Batı basınında “küreselleşmeye karşı ilk isyan” olarak duyurulmuş; hemen ardından gelen 1999’da Seattle’daki DTÖ protestoları ise bu ateşi daha da harlamıştı.
Beverly J. Silver’ın 2003 tarihli Emeğin Gücü (Forces of Labor) çalışması, tam da bu karmaşanın ortasında, literatüre yeni bir paradigma öneriyordu. Çalışma hem ortaya çıktığı tarihsel moment hem de günümüzle kurduğu temas bakımından üç özgün hamleyle öne çıktı. Bunlarının ilki, “işçi sınıfı güç mü kaybediyor?” sorusunu dar bir döneme ve tekil ülke deneyimlerine hapsetmeden, ölçeği hem tarihsel hem de coğrafi olarak genişleterek sormasıydı. Bu hamlenin bizlere söylediği basit ama temel şey şuydu: sermaye nereye giderse çatışma da oraya gider. İkinci özgünlük, çalışmanın tarihsel bir tuzaktan kaçışında yatıyordu. Bu kitapla Silver, anaakım siyasal iktisadın Batı merkezli çerçevelerine -Korpi esinli kapitalizm çeşitleri [varieties of capitalism] literatürüne de küreselleşme anlatılarının döneme özgü parıltılarına da- kapılmadan sarih bir analiz yapılabileceğini gösteriyordu. Bunu yapabilmesinin bir sırrı, o dönem terk edilmeye yüz tutmuş “emperyalizm” kavramını küreselleşmenin tarihine başarılı bir biçimde yeniden entegre etmesiydi. Silver burada başka bir yöntemsel tuzaktan daha kaçındı: ne basitçe sermaye hareketlerini mekanik biçimde takip eden bir yeni emperyalizm analizine yaslandı, ne de işyeri emek süreçlerinin özgünlüğüne kapılarak sınıf analizini daralttı. Eserin, bugün hâlâ esin veren belki de en güçlü yönü, her yüzyılda tespit ettiği paradigmatik sektörler üzerinden şekillenen sınıf oluşumlarını ve çatışma dinamiklerini görünür kılmasıydı. Aşağıda daha derinlemesine bir diyalogla açmaya çalışacağımız üzere bu perspektif, emek tartışmalarını yeniden düşünmek için sağlam bir zemin sundu.
Tarihin tahterevallisi
Kitabın ortasından, belki de en ufuk açıcı kavramsal ayrımından başlayalım: işçi huzursuzluklarının karakterine dair yapılan Marx-tipi ve Polanyi-tipi ayrımı. En basit biçimde özetlemek gerekirse, Silver’a göre Marx-tipi huzursuzluklarüretim sürecinin kalbinde filizlenen, sömürü oranına ve ücretlere karşı yürütülen, yapısal güç kaynaklarını kullanan daha “ofansif” mücadelelerken; Polanyi-tipi huzursuzluklar ise piyasanın metalaştırıcı etkisine karşı toplumun kendini koruma refleksi olarak ortaya çıkan, daha “defansif” bir karakter taşıyan ve çoğu zaman kural koymaya, sınırlamaya ve düzenlemeye dönük talepler etrafında biçimlenen mücadelelerdir. Silver’a göre bu iki eğilim, basit bir sınıflandırma olmanın ötesinde, küreselleşmenin farklı tarihsel evrelerinde emek hareketlerinin hangi biçimlerde öne çıktığını okumak için bir anahtar sunar. Başka bir deyişle, emek hareketinin ritmi ve baskın repertuarı, sermayenin genişleme ve yeniden yapılanma dalgalarıyla birlikte salınır; kimi momentlerde üretim merkezli Marx-tipi çatışmalar yoğunlaşırken, kimi momentlerde piyasanın toplumsal yıkıcılığına karşı Polanyi-tipi “defansif” tepkiler güçlenir. Tam da bu nedenle Silver, küreselleşmeyi günümüze özgü tekil bir oldu-bitti olarak değil, dalgalar halinde işleyen tarihsel bir süreç olarak düşünür. Günümüz küreselleşme ve neoliberalizm tartışmalarının kimi anlarda arap saçına dönmesinin önemli nedenlerinden biri, onun “özgünlüğüne” gereğinden fazla anlam yüklenmesidir. Bu yöntemsel açmaz karşısında Silver, Jameson’ın tanıdık düsturuna sığınır: daima tarihselleştir. Yazarın 19. yüzyılın sonundaki küreselleşme dalgası ile günümüzü kıyaslarken kurduğu çerçeve de bu noktada anlam kazanır: yapısal gücün zayıfladığı dönemlerde Polanyi-tipi (savunmacı/toplumsal) hareketler öne çıkarken; yapısal gücün yoğunlaştığı momentlerde ise Marx-tipi (üretim merkezli) mücadeleler belirginleşir. Tam da bu noktada, tartışmayı derinleştirmeden önce, Silver’ın “yapısal gücü” ve diğer güç kaynaklarını nasıl kullandığını kısaca netleştirmekte fayda var.

Silver, analizini inşa ederken Erik Olin Wright’ın kavramsal setini ödünç alıp onu küresel bir tarih okumasına uyarlar. Bu bağlamda ilk olarak kurulan temel ayrım örgütsel güç (sendika, parti vb. kolektif yapılar) ile yapısal güç arasındadır. Silver’ın asıl katkısı, yapısal gücü ikiye ayırarak yaptığı analizde belirginleşir: Piyasa pazarlık gücü (düşük işsizlik, yüksek beceri gibi nedenlerle işçinin emek piyasasındaki gücü) ve İşyeri pazarlık gücü. Yazar bu ayrımı yalnızca analitik bir titizlik için yapmaz; “işyeri pazarlık gücü”nün somut bir karşılığı vardır. Bu güç, işçilerin üretim sürecindeki stratejik konumlarından kaynaklanır. Söz gelimi, bugün lojistik sektöründe sıkça karşılaştığımız gibi, karmaşık bir üretim ağının belirli bir düğümündeki işçilerin işi durdurması tüm sistemi felç edebiliyorsa, bu işçilerin “işyeri pazarlık gücü” yüksek demektir. Silver bu kavram setini, 19. yüzyıl tekstil işçileri ile 20. yüzyıl otomotiv işçilerini karşılaştırırken kullanır. Tekstil sektöründe üretim sürecinin görece az entegre olması işçilerin işyeri kaynaklı yapısal gücünü sınırladığı için mücadele daha çok “örgütsel güce” ve sokak eylemlerine yaslanma eğilimindedir (Polanyi-tipi). Buna karşılık otomotiv işçileri, Fordist montaj hattının birbirine bağımlı ve kesintiye hassas yapısı sayesinde devasa bir “yapısal güce” sahiptir (Marx-tipi).
Silver’ın kitap boyunca sıkça başvurduğu bir yöntemi izleyip günümüze bir sıçrama yapacak olursak, tartışmayı şu soruyla sürdürebiliriz: Bugün dünyada ve Türkiye’de gördüğümüz hareketler, bu sarkacın veya tahterevallinin hangi noktasında duruyor? Türkiye bağlamı ile dünyanın çeşitli noktalarındaki bağlamlar aynı sonuçları mı üretiyor; yoksa birbirine çarpan ama tam olarak örtüşmeyen, farklı sonuçları mı doğuruyor? Dünyanın birçok yerinde, ekseriyetle de Küresel Güney’de sermaye hareketlerinin ve “sermaye çözümlerinin” yıkıcılığı çoklu krizleri derinleştirdikçe, anti-kapitalist mücadele de üretim noktasından çıkıp bütün hayata yayılıyor ve bir ölüm-kalım mücadelesine dönüşüyor. En temel düzlemlerde verilen “yaşam alanı savunusu” veya “güvencesizliğe karşı isyan” biçiminde gelişen hareketler, Silver’ın şemasında Polanyi tarafına daha yakın görünüyor.
Ne var ki aynı dinamik, yaşam mücadelesinin çok daha yakıcı hissedildiği Türkiye gibi örneklerde bile tek biçimde işlemez; farklı sektörlerde farklı güç bileşimleri üretir. Marmara Havzası’ndaki otomotiv endüstrisi (Ford, Renault vb.) bunun iyi bir örneği: Silver’ın tarif ettiği gibi sıfır stoklu (just-in-time) üretime dayalı bu yapıda, bir metal işçisi grubunun şalteri indirmesi, dakikalar içinde milyonlarca dolarlık zarara ve üretimin durmasına yol açabilir. Bu, işçilerin üretim sürecindeki stratejik konumundan doğan işyeri pazarlık gücünün doğrudan bir izdüşümüdür. Benzer biçimde, liman işçilerinin tabi tutulduğu güvenlik soruşturmaları ve çalışma sahalarının askerî kompleksleri andıran düzeni -dikenli teller, kartlı girişler, katı denetim rejimleri- bu işçilerin tarihsel olarak taşıdığı işyeri pazarlık gücünün bir yansımasıdır. Sermaye, bu noktalarda en ufak bir aksamaya tahammül edecek konumda değildir. Taşımacılık bağlamında genelden özele, limandan şehre inecek olursak uluslararası örneklere gitmemize dahi gerek yok: Trendyol işçilerinin direnişi, kısa sürede şirket açısından kayda değer maliyetler üretebilmiştir. Şehir-içi bir talep ve teslimat akışında bile aksamaya tahammülü olmayan sermaye grupları, bu tür direnişleri bastırmak için hem yukarıdan aşağı dolaysız baskı araçlarını hem de algoritmaların bir ‘kara kutu’ gibi işletildiği, süreci opaklaştırarak disiplin kuran dolaylı baskı biçimlerini aynı anda devreye sokabilir.
Yönümüzü kuzeyden güneye, Marmara’dan başka bir yöne çevirdiğimizde ise bu defa bambaşka bir manzara ile karşılaşırız. Denizli’de ve “Anadolu Kaplanları” etrafında oluşan ihracat havzalarının merdiven altı tekstil atölyelerinde veya fason üretim ağlarında çalışan işçiler, Marmara’daki otomotiv ve liman örneklerinde gördüğümüz türden bir yapısal güçten büyük ölçüde yoksunlar. Onların mücadelesi, “üretimden gelen güç”ten ziyade, insanca yaşam talebiyle şekillenen ve toplumsal alana yayılan bir direniş hattını zorunlu kılıyor. Dayıbaşı öncülüğünde, bir tür ‘komünite’ mantığıyla işleyen ve çoğunlukla cinsiyet ayrımına dayalı atölyelerde çalışan bu işçilerin yapısal gücü, üretim noktasını terk ettiklerinde oluşacak bir aksamadan ziyade, tam da bu komünite oluşlarından kaynaklanıyor. Bu enformel yapı içerisinde, işgücü piyasasını ayakta tutan hemşerilik ve akrabalık ilişkileri direniş alanlarında da kendini gösteriyor.
Ne var ki Türkiye’de bu tür direnişlerin biçimi ve karakteri, tek bir paragrafa sığmayacak kadar geniş; ayrı bir yazının, hatta belki başlı başına bir dosyanın konusu. Şimdilik şu kadarı yeter: Eğer yaşadığımız coğrafya bu iki momentin -bir yanda yüksek işyeri pazarlık gücü taşıyan stratejik sektörlerin, öte yanda yapısal gücü sınırlı ama toplumsal alana taşan yaşam mücadelelerinin- çakışmasını aynı anda görünür kılıyorsa, “taşları yerine oturtmak” için sermayenin bu çakışmaya verdiği yanıtları, yani geliştirdiği çözümleri ve disiplin tekniklerini kısaca açıklamak gerekecek.
Sermaye çözümleri ve antagonizma ithali
Bahsettiğimiz gibi, Silver’ın anlatısında sermaye işçi huzursuzluğu karşısında pasif bir aktör değil. Sermaye, kâr oranlarını korumak ve militan emekten kaçınmak için -David Harvey’den ödünç alınan terimle- başta “mekânsal çözüm” (spatial fix) olmak üzere bir dizi “çözüm” stratejisine başvurur. Otomotiv endüstrisinin 20. yüzyıl boyunca Detroit’ten (ABD Kuzeyi) sendikasız Güney eyaletlerine, oradan Brezilya’ya, Güney Afrika’ya ve Güney Kore’ye taşınması bunun en net örneklerinden biridir. Benzer biçimde, güneydoğu Asya her ne kadar bu konuda öne çıkmış olsa da Anadolu’da oluşan, ekseriyetle tekstil merkezli “küresel fabrika” da bu stratejinin önemli çıktılarından.
Silver bu noktada yalnızca sermaye çözümü ve hareketlerini analiz eden meta anlatılarla yetinmez, diyalektik bir ters çevirme yapar. Sermaye, “ucuz emek” ve cansız gibi hesaplanan “uysal işgücü” arayışıyla coğrafya değiştirdiğinde, üretim ilişkilerini ve sömürü mekanizmalarını da beraberinde götürür. Sonuç, gidilen bölgedeki endüstriyel ilişkilerin dokusuna bağlı olarak farklılaşsa da sıklıkla aynı yere çıkar: “ucuz” diye gidilen yerde işgücü canlı olduğunu ispat eder ve çoğunlukla sermaye kendini yeni, güçlü ve militan bir işçi sınıfı ile karşı karşıya bulur. Güney Kore otomotiv işçilerinin 1980’lerin sonundaki büyük grev dalgası, sermayenin krizden kaçarken krizi bohçasında taşıdığının en büyük ispatlarındandır. Dolayısıyla süreç “dibe doğru yarış”tan ziyade, çatışmanın sürekli yer değiştirdiği, sermayenin aşırı üretim krizlerini ertelemek için başvurduğu bir köşe kapmaca gibi görünmekte. Tam da bu noktada Silver’ın en güçlü sezgisine -“paradigmatik sektörler” fikrine- geri dönmek gerekiyor. Silver’ın anlatısında 20. yüzyılın paradigmatik çatışma sahası büyük ölçüde otomotiv montaj hattı üzerinden görünür oluyorsa, bugünün karşılığı nerededir? Yanıt bizi üretimin “kalbinden” dolaşımın “sinir sistemine”, yani lojistik ve perakendeye götürüyor.
Lojistik çağı
Silver’ın otomotiv üzerinden kurduğu çerçeve, 20. yüzyılın paradigmatik sektörü olarak montaj hattını merkeze alıyordu. Silver, her ne kadar bir üretim ve yönetim biçimi olarak Toyotizmin otomotiv sektöründeki mücadeleyi baltalayabildiğini ve esnek üretime yol verdiğini söylese de, bu tespit, kitabın sonunda 21. yüzyılın paradigmatik endüstrisinin ne olacağına dair yaptığı beyin fırtınasına net bir aday çıkarmak için yeterli bir arka plan sunmaz. 2003’te henüz bugünkü yoğunluğuna ulaşmamış olsa da, paradigmatik düğüm hızla üretimden dolaşıma kayıyor, üretim ve dağıtım arasındaki sınır silikleşmeye başlıyordu. Silver buralardaki atılımı, hatta kimileri için “lojistik devrimini” teğet geçer.
87’de bu atılıma öncülük ederken Walmart, döneminin en büyük özel uydu sistemine yaptığı yatırımlarla veri ve koordinasyon avantajı yaratmıştı. Tüketicinin mağaza içi dolaşımından -park bilgilerinden stantlarda harcadığı vakte kadar- edindiği o güne dek özel sektörde bu ölçekte görülmemiş bir veri birikimi, Walmart’a tedarik zincirinin geri kalanına karşı ciddi bir pazarlık üstünlüğü sağladı. Şirket, benzer ve yaygın imalat ürünlerini mağazada yığmak yerine, hızla erişebildiği ve hemen satabileceği, tüketicinin ‘tercih’ ettiği ürünleri sipariş etmeye yöneldi; kendi sistemine uymayan imalat noktalarını ise terk etmekle tehdit etmeye başladı. Toplu tüketim paradigmasının sonuna gelindiği bu paradigmada, Walmart gibi hem müşteri verisine hem dağıtım altyapısına sahip bir perakendeciyi kaybetmek, pek çok imalatçının göze alamadığı bir riskti. Bu durum, rekabeti ve ürün döngülerini tarihte hiç görülmediği kadar hızlandırdı; ürünlerin gemilere yüklenişinden taşınmasına (konteynerlaşma), depolanmasından teslimatına kadar bütün bir üretim süreci üzerinde çok ciddi bir baskı yarattı. Marx’ın deyimiyle, ‘zamanın mekân tarafından imhasına’ yakınsayan bir sonuç üretti. Artık aynı türden ve renkten ürünlerin günlerce rafta kaldığı, teknik iş bölümünün daha basit olduğu ‘atıl’ depoların yerini, kullanıcı verisinin takibiyle belirlenen; talebe ve tüketime göre stratejik olarak konumlandırılmış, binlerce farklı ürünün bulunduğu dağıtım merkezleri almaya başladı. Çünkü sermaye açısından şu gerçek de giderek daha çıplak hale geliyordu: “Envanterde tutulan nihai mamuller veya ham maddeler… depolanan kılık değiştirmiş dolar banknotlarından başka bir şey değildir.” Özetle, bu potansiyel banknotların olabildiğince süratle gerçeğe dönüşmesi, meta dolaşımının hızına, yani, dolaşımın herhangi bir noktasında oluşabilecek risklerin neredeyse askeri tekniklerle sıfırlandığı bir bağlama göbekten bağlıdır. Bunun kaçınılmaz çıktısı, bütün tedarik zincirini bir ünite olarak algılayan süreç haritalandırması [process mapping] gibi teknikleri, algoritma ve veri havuzuyla mükemmelleştirme çabasıdır. Walmart, bu eşikte yine paradigmatik bir örnek olarak ‘datanın yeni hammadde’ olduğu dönemin yolunu döşemiştir.
Bugün Amazon veya Türkiye’de Trendyol gibi platformlar, veriyi yeni hammadde olarak kullanmakta ve algoritmik yönetimle emeği denetlemektedir. Ancak bu “kusursuz” görünen dijital makinenin, Silver’ın işyeri pazarlık gücü kavramıyla açıklanabilecek devasa bir yumuşak karnı var: Akış. Sermayenin riski azaltmak ve hızı artırmak için kurduğu bu devasa tedarik zinciri ağında, zincirin en zayıf halkası hala canlı emek, yani insan emeği. Lojistik işçisi (kurye, depo çalışanı), meta dolaşımının tamamlanması için zorunludur. Ulaşım işçisi, A noktasından B noktasına ürünü taşıyarak, onun meta olarak değerini bulma sürecinde kritik bir rol oynar. Tam da bu sebeple, taşıma işi, üretken emektir ve değer üretir. Dolayısıyla taşıma, üretim sürecinden bağımsız bir ünite olarak gözükse de gerçekte dolaşım sürecinin içindedir. Kapital’in ikinci cildinde uzun uzadıya tartışıldığı üzere, taşıma işçisi, yer değişimini ürün olarak satar: taşıma işçisinin işyeri bütün dolaşım ağıdır.
Silver’ın otomotiv işçileri için yaptığı “entegre üretim hattı kırılganlığı” tespiti, bugün tedarik zincirleri için geçerlidir. Amazon gibi şirketler, belki de daha önce hiçbir kapitalistin sahip olmadığı bir güce sahipler. Bu şirketler, eski paradigmaya kıyasla bizzat üretimde olmasalar da fason üretim ağları üzerinden geniş bir banda erişebiliyorlar. Amazon, ürünü üretim merkezinden alma, depolama, dijital pazaryerinde tanıtma ve satma, paketleme ve dağıtım; ürünün son noktasında teslim alınıp depoya getirilmesi ve tüketiciye iletilmesi, yani ürünün meta olarak değerinin son biçimini alması sürecinde, yani neredeyse bütün üretim sürecinde söz sahibidir. Ne var ki, zamanla mekânın bu vahim imhası, yani, kelimenin ironik olmayan anlamıyla Amazonlaşma bir bedelle gelir. Meta döngüsünü bir an önce tamamlama arzusu, akışın herhangi bir noktasındaki duraksamaya karşı aşırı kırılgandır, zira: “Dolaşım süreci; sermayenin değer büyüklüğünden bağımsız olan ve onun verimlilik derecesini, genişlemesini ve daralmasını belirleyen yeni kuvvetleri harekete geçirir.” Yani, “metanın dolaşım hızı (sermayenin meta-biçiminden sıyrılıp para-biçimine büründüğü o kendine has hız) birikim sürecinde hayati bir rol oynar.” Bu durum, güvencesiz ve örgütsüz görünen lojistik işçilerine, henüz tam potansiyeli kullanılmamış muazzam bir yapısal güç bahşetmektedir. Bu yapısal güç, sermayenin tarihsel olarak korkulu rüyası, bir lojistik epistemesine ve algoritmik hesaplamalarına hapsedemediği canlı emeğin öngörülemezliği ile birleşince, Amazon işçilerinin direnişte kullandığı o meşhur slogan anlam kazanır: Biz birer robot değiliz .
Emeğin Gücü, bir emek tarihi anlatısının ötesinde; bugünün “akış” rejiminde nerede güç biriktiğini görmemizi sağlayan bir kavramsal pusuladır. Sermaye nereye kaçarsa kaçsın -hangi mekânsal çözüme, hangi algoritmik denetime, hangi tedarik zinciri mimarisine sığınırsa sığınsın- meta dolaşımını tamamlayacak canlı emeğe bağımlılığından kurtulamaz. Tam da bu yüzden, bugün kuryelerin, depo işçilerinin ve liman emekçilerinin ellerinde tuttuğu şey yalnızca paketler değil; sermayenin hız ve risk takıntısıyla kurduğu bütün ağın en kırılgan düğümleridir. Ne var ki bu potansiyel güç kendiliğinden siyasal bir bileşime dönüşmez. Sınıfın parçalı görünümü, Polanyi-tipi “yaşam mücadelesi” repertuarları ile Marx-tipi “işyeri pazarlık gücü” momentlerini eklemlemenin önündeki en büyük engellerden biridir. O halde kapanışı şu soruyla yapmak yerinde olur: Yeni emperyalizmin çoğu kez zor yoluyla ördüğü bu tedarik zincirinde, baş ile sonu -üreteni, taşıyanı, depolayanı, dağıtanı- “dünyanın bütün paradigmatik işçileri” nasıl aynı mücadele ufkunda buluşturabilir?