ULAŞ TAŞTEKİN: “Otoriter emek rejimleri” meselesiyle başlamak istiyorum. Bu adlandırma, ilgili literatürde benzer dinamikleri açıklayan bazı kavramlarla örtüşüyor. Türkiyeli bir grup olarak biz “otoriter emek rejimini” çalışma ilişkilerinin düzenlenme biçimini tanımlamak için kullanıyoruz, ancak sistematik bir kavramsallaştırma ve teorik çerçevelendirmenin henüz yeterince gelişmediğini göz önüne alarak kavramı kullanırken temkinli olmaya gayret ediyoruz. Siz çalışmalarınızda, özellikle Güneyin İsyanı’nda, emek rejimlerini fiili işçi eylemleriyle ilişkilendirerek bu dinamikleri ele alıyorsunuz. 2015’te, Türkiye otomotiv endüstrisinde yaşanan kendiliğinden grevleri çalıştığım yüksek lisans tezimde, ben de benzer bir çerçeveyle yaklaşmıştım meseleye. Sizin araştırmanız, üretimin Küresel Güney’e kaydırılması ve -hem Küresel Güney’de hem de küresel ölçekte- dönüşen işçi sınıfı kompozisyonunu daha geniş bir biçimde düşünmeye teşvik etti beni. Bu dönüşümler açısından nelerin altını çizmek gerekir, bu arka planı çok kabaca nasıl değerlendirebiliriz?
IMMANUEL NESS: Üretimin refah merkezlerinden çevre bölgelere kaydırılmasının uzunca bir tarihi var aslını sorarsanız. İlk olarak dünya ekonomisinin merkezleri arasında gerçekleşen, ikinci olarak merkezden çıkarak Türkiye gibi bölgesel ekonomilere ve ücretlerin çok daha düşük olduğu çevre ekonomilere doğru ilerleyen bir kronolojik kayıştan bahsediyoruz. Bu kayış, kabaca son 50 sene içinde yaşanan lojistik kapasite artışları sayesinde mümkün oldu. Artık üretim dediğiniz şey gezegenin hemen her yerinde gerçekleşebiliyor; hatta üretimi tanımlayan bir unsura dönüştü, şüphesiz neoliberalizmle birlikte yaşandı bu.
Artık küresel bir iş bölümüne sahibiz ve üretimin kaydığı yerlerde yedek işgücü orduları çoktan konuşlanmış vaziyette. Neoliberal kapitalist üretim rejimlerine, yani uluslararası sermaye ile merkezi önemdeki ulus-devletlerin ittifakına, küresel ekonominin çoğunluğunu oluşturan işçilere karşı yıkıcı bir ortaklığa girişebilme olanağı sağlayan şey işte bu ordunun genişlemesidir. Çin, emeğin değersizleştirilmesi eğiliminin bir istisnasıdır.
Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Endonezya, Mısır gibi ülkelerde yedek iş gücü ordusu yurt içi göçü teşvik ediyor. Çevre bölgelerdeki işçilerin büyük bir bölümü, kırsal kesimlerden büyük kent merkezlerine giden iç göçmenlerdir. Bu durum Küresel Güney’in dört tarafında yaşandı; her ne kadar Dünya Bankası ve OECD tarafından orta gelirli ülke olarak tanımlansa da, Türkiye’de de yaşanan buydu. Güney’deki pek çok ülkede tarımın metalaşması, insanları hayatta kalabilmeleri adına giderek genişleyen kentsel alanlara doğru itiyor. Çevre ülkelerin, şirketlerin ve en nihayetinde Batı sermayesinin işçileri bu ölçüde sömürebilmesini mümkün kılan tam da bu göç süreci.
Üçüncü Dünya’daki hükümetlerin politikalarını ele alırken dikkatli olmalıyız. Bazı ülkelerde farklı nitelikler söz konusu ve tüm ülkelerin otoriter kapitalist politikaları takip ettiğini söylemek mümkün değil. Hiç şüphe yok ki bunun en sağlam örneği; her işçinin, tarımla geçimini sağlayabileceği memleket topraklarına dönebilme hakkına sahip olduğu Çin’dir. Dahası Çin devleti, sadece kendi üyelerine değil tüm işçilere karşı sorumlu olan sendikalarıyla Batı’nın çok ötesine geçmiş durumda.

Çin konusuna birazdan daha ayrıntılı şekilde geri döneceğiz. Fakat bundan evvel, otoriter emek rejimleri tartışmasını biraz daha genişletmek istiyorum. Tartışmayı biraz daha esnetirsek, kapitalist üretim biçimi, emeğe yaklaşımı itibariyle her zaman için otoriter bir mantığı bünyesinde barındırıyor. İşçiyi insani vasıflarından arındırarak nasıl da bir üretim girdisine dönüştürdüğünden, onun temel doğasından bahsediyorum yani. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu ya da Marx’ın Kapital‘inin özellikle ilk cildi bunu anlatan hikâyelerle dolu. Mesele neoliberalizme has değil bu anlamda.
Aynı zamanda işçi mücadeleleri de, ister Ekim Devrimi’nin etkisiyle isterse de Batı sosyal demokrasisinin yükselişiyle gerçekleşmiş olsun, emek haklarını önemli ölçüde yeniden şekillendirdi. Son kırk yılı farklı kılan şey, emeği baskılayan mekanizmaların yoğunlaşması ve küreye yayılması gibi duruyor: emeğin baskılanması yoluyla ülke ekonomisini yabancı yatırımcı adına daha cazip hale getirmek ve bunu sermaye birikim rejiminin temel bir dayanağı olarak kullanmak.
Yani sorduğum şey kapitalizmin daha evvel “otoriter” olup olmadığından ziyade, “otoriter emek rejimi” kullanımının 1980’lerden bu yana ortaya çıkan kendine özgü yapılanmayı tarif etmekte işlevsel bir yol olup olmadığı aslında; ve tüm bunların bugün gördüğümüz mücadeleci işçi hareketlerine nasıl bağlandığı.
Evet, epey önemli noktalar. Neoliberalizmin sürdürülebilirliği açısından otoriter neoliberal rejim bir ön koşul. Diğer bir seçenek ise, devletlerin, son derece verimli olan ve işçiye kıymet veren emek rejimleri üzerinden işçi haklarını tanıması. Elbette çok az sayıdaki ülke böylesi bir sosyalist devlete geçiş yolunu tutmuş durumda.
Ama evet, sunduğunuz ana fikre katılıyorum. Yatırımların küresel ekonominin periferisine, buna isterseniz Küresel Güney deyin, doğru genişlemesinin oldukça bariz bir sebebi var. Bu ülkeler, işçiden daha fazla artı değer çekip çıkarabilen ve küresel pazara çok daha ucuza satabilen emek rejimlerine sahip çünkü. Verimlilik; ya sermaye içermesinin [capital subsumption] sınırlı olduğu koşularda emeğin aşırı sömürüsü yoluyla ya da teknolojiyi sanayiye entegre edilmesine yatırım yapan devletler yoluyla artış gösterebilir; ikinci senaryoda, vasıflı işçiler daha üretken hale gelir.
Bu bağlamda, varsıl ve yoksul ülkeler arasında uluslararası ticaret üzerinden gerçekleşen eşitsiz mübadeleyi anlamak zorundayız. Marx Kapital’in dördüncü cildini yazabilseydi, bu cilt kesinlikle sömürünün kaynağını oluşturan ticaret emperyalizmi üzerine olurdu. Marx ve Engels, dünya ekonomisinin merkezlerinde bulunan işçi sınıfının giderek daha imtiyazlı hale geldiği ve buralarda sendikacılığın son derece milliyetçi bir karaktere bürünebileceği tespiti üzerinden bir ayrışmaya meylediyordu. Buraya bir ekleme yapacağım: tüm ülkelerde emekçiler sermaye tarafından sömürülüyor. Mesele, sömürünün nerde en fazla olduğu.
Sözgelimi, 1892’de yayınlanan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu‘nun ikinci baskısının önsözünde Engels, hiçbir işçinin tam olarak aynı olmadığını ileri sürer. Emek sömürüsünün düzeyleri, Avrupa ve dünya ekonomisinin merkezinde yer alan ülkelerle kıyaslandığında, o dönem büyük oranda sömürge hâkimiyeti altında bulunan çevre bölgelerde farklılık göstermektedir. Engels, merkez ülkelerdeki işçi sınıfının giderek daha fazla ayrıcalıklı ve milliyetçi bir karakter kazandığını, hatta bir anlamda da dünya ekonomisinin eşitsiz sistemini içselleştirmeleri karşılığında kapitalistlerce nasıl ‘satın alındıklarını’ tartışır; zira günün sonunda bu eşitsizlikten türeyen kazanımlar emeğin hanesine yazılmaktadır.
Engels bunları yazar ve yaklaşık 25 sene sonra, 1916’da, aynı meseleyi bir de Lenin’in ağzından duyarız. Lenin “rüşvet” tabirini kullanır ve bunun özellikle sendikaların bünyesinde gerçekleştiğini öne sürer.
Bugün elbette işçilerin sendikalara ihtiyacı var. Tüm emekçi sınıfların çıkarlarının korunması adına sendikalar hayati öneme sahip. Sosyalist geçiş ekonomilerinde dahi işçilerin demokratik çıkarlarının temsil edilebilmesi için sendikalara ihtiyaç var. Fakat Hindistan gibi sömürünün oldukça yoğun olduğu ülkelerde otoriter bir emek rejimi bulunduğu su götürmez bir gerçek. İşçilerin, sömürücü ve tehlikeli nitelikteki çalışma koşulları ya da ücretler üzerinde herhangi bir söz hakkı yok. Greve gidecek olurlarsa, her iki hâkim partinin liderlerinden onay alan polis gücü karşısında ezileceklerdir.
Hindistan önemli bir örnek. 1.4 milyarın üstünde nüfusa sahip bir ülkeden bahsediyoruz. İşçi sınıfının büyük bir bölümü sendikalı değil. Pek çok işçi sınıfı şakşakçısı yılda bir-iki kez tanık olunan kitlesel grevlerle avutuyor kendini. Ancak işçilerin çoğu bu grevleri sermayeye karşı örgütlenen bir eylem olarak değil işten kaytarmak şeklinde kavrıyor; sermaye de zaten bu “grevleri” maliyet defterine birer izin günü olarak yazıyor.
Yabancı bir çok uluslu şirket namına otomobil üreten bir fabrikaya gittiğinizde sahada muhtemelen 1.000 kadar işçi görürsünüz; fakat bunların taş çatlasın %10-15’i “gerçek” veya kadrolu işçi sayılmaktadır. Yani şayet elinizde 5.000 kişi varsa, bunların belki yalnızca 500 kadarı bir sendika üzerinden toplu iş sözleşmesi yapabiliyor demektir bu.
Dahası, Westminster tarzı hükümet sistemi ve Batı tipi sendikal örgütlenme biçimleri, Afrika, Asya ve Latin Amerika’da da oluşturuldu.
Otoriterliğin ötesine geçmek için emekçi sınıfların yeni bir siyasal rejime ihtiyaçları var, bana sorarsanız, yeni bir emek rejimine de. Biçimsel olarak liberal burjuva demokrasisi dediğimiz yönetimler, pratikte ille de demokratik olmak zorunda değildir; hatta sendikaları, sınırlarını devletin çektiği kurumsal şablonun içerisinde debelenmeye mahkum eden yapılar da inşa ederler. En nihayetinde sendikalar, çoğu zaman devlet otoriterliğine teslim oluyorlar ve günün sonunda yalnızca bir avuç sendika önderi daha ilerici bir tutum alabiliyor, ki bu vakalar da tipik olarak sosyalist ve komünist partilere bağlı olan sendikalardan çıkıyor.
Gerçi, kendini doğrudan Marksist-Leninist olarak tanımlayan sendikalar da dâhil olmak üzere bazı istisnalar da mevcut. Güney Afrika’daki metal işçileri sendikası NUMSA, kendisini Marksist-Leninist olarak tanımlayan, neoliberal kapitalist sisteme son vermeyi ve sosyalist bir devlet inşa etmeyi açıktan hedefleyen bir sendika örneğin.
Otoriterliğin ötesine geçmek için emekçi sınıfların yeni bir siyasal rejime ihtiyaçları var, bana sorarsanız, yeni bir emek rejimine de. Biçimsel olarak liberal burjuva demokrasisi dediğimiz yönetimler, pratikte ille de demokratik olmak zorunda değildir; hatta sendikaları, sınırlarını devletin çektiği kurumsal şablonun içerisinde debelenmeye mahkum eden yapılar da inşa ederler.
Sendikalara doğrudan geçiş yapmadan önce bu bölümü son bir soruyla kapatmak istiyorum. Güneyin İsyanı‘nda belirli üretim merkezlerini “militanlığın merkez üsleri” olarak tarif ediyorsunuz. Türkiye’de otomotiv endüstrisi, burjuvazi için stratejik konumda. En fazla işçi istihdam eden sektör değilse de yarattığı değer itibariyle önemli bir kâr merkezi. Daha geniş ele alırsak otomotiv, metal ve beyaz eşya gibi imalat sektörleri değer üretiminde kayda değer bir paya sahip, ki tam da bundan dolayı bu sektörlerde örgütlenmek önem arz ediyor. Bu stratejik sektörlerde kopan mücadeleler genellikle başka alanlardaki emek siyasetinin seyrini de tayin eder. Bu anlamda, Türkiye’nin metal işkolunun bileşenleri olan olan demir-çelik, otomotiv ve beyaz eşya sektörleri emek gündemini öteden beri belirleyegeldi. Bu sektörlerde halen sendikaların varlığından, ya da en azından güçlü bir örgütlenme geleneğinden bahsedebiliyoruz. Bu türden üretim merkezlerinin “militanlığın merkez üsleri” oluşunu siz nasıl anlıyor ve açıklıyorsunuz?
Bana kalırsa kâr merkezleri olan sektörlere dair yaptığınız tarif dünya ölçeğinde geçerli ve siz de bunu etraflıca ifade ettiniz zaten. Buna madencilik gibi ekstraktif sektörleri de eklemek gerek; zira madencilik en sömürücü sektörlerden biri, gelgelelim muazzam şirket kârlarının da önemli bir kaynağı. Böylesi bir üretim düzeyi; insan yaşamı için meşakkatli, zor ve yıpratıcı olan bir işyeri şiddetini gerektirmekte. Ve dünyanın pek çok yerinde, madencilik sektörü sendikalı olma eğiliminde.
Bir diğer nokta kolektif çalışma ortamıyla ilgili. Bir fabrikada çalışmak, Uber yaparak kendi hesabına çalışmaktan farklıdır misâl. Kolektif niteliği yüksek endüstriyel işyerleriyle kıyaslandığında, dijital platform çalışanlarının örgütlenme kapasiteleri oldukça sınırlı kalıyor.
Tekstil işkolunun da militanlaşmaya meyilli sektörlerden biri olduğunu not etmeliyim.
Bu sektörlerde ciddi bir artı değer üretimi yaşandığı bariz ve bu doğrudan eşitsiz mübadele meselesiyle ilintili; Arghiri Emmanuel’in Eşitsiz Mübadele [Unequal Exchange] çalışması tam da bunu anlatıyordu. Yalnızca soyut bir “otoriterlik” değil bahsedilen. Bu emek rejimleri; merkezin, yani küresel ekonominin çekirdeğinin, bu çekirdekteki kapitalistlerin artığı çekip çıkarmasını sağlamak için vardır büyük oranda. Öte yandan, sömürünün kaynağının, sermaye yatırımlarını yöneten ve çıkarları uyuşmadığı takdirde yabancı yatırımları askıya alabilen dünya kapitalist sisteminin tam göbeğinde bulunduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Yabancı yatırım arayan Küresel Güney şirketleri, kredi verenlerin isteklerine yanıt vermek zorundadır. Bu husus, UNCTAD’ın [Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı] yakın zamanlı raporunun omurgasını oluşturmakla birlikte, merkezleri Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da bulunan çok-taraflı finans kuruluşları [multilateral financial agencies] tarafından da teyit ediliyor.
Küresel ekonominin tepesine bilgi teknolojileri (BT), yapay zekâ gibi ileri teknoloji sektörleri hâkimdir. Piramidin en dibinde ise en düşük ücretlere çalışan ve en yoğun sömürüye maruz kalanları bulursunuz; BT ile yapay zekâ donanımları için elzem olan koltan gibi nadir toprak elementlerinin çıkarılması adına çocuk işçiliğinin vazgeçilmez hale geldiği Kongo’da (DKC) gördüğümüz tam da bu. Doğal kaynakları kazmadan, nadir toprak elementleri üretmeden bilgi teknolojilerine sahip olmaktan bahsedemezsiniz. Tedarik zincirinde aşağı doğru inildikçe sömürü düzeyi de artmaktadır.
Katılıyorum, Türkiye’de maden ve tekstil sektörlerinde pek çok benzer deneyime rastlamak mümkün.
Evet evet. Türkiye hakkındaki, daha ziyade madencilik sektörüne ilişkin çalışmaları takip ediyorum.

Bana kalırsa, otoriter emek rejimleri çeşitli ülke deneyimlerinde farklı özellikler taşımasına rağmen bir dizi ortak bileşene sahip: düşük ücretler, istihdam koşullarının kuralsızlaştırılması, düşük iş güvenceleri ve -çoğu zaman- ya açıktan zorbalıkla bastırılarak ya da işbirlikçi, patron yanlısı (sarı) sendikalar teşvik edilerek rejim için “işlevsel” kılınan bir sendikal yapı.
Siz Güneyin İsyanı‘nda, özel ekonomik bölgelerin (ÖEB) ve serbest bölgelerin (SB) çoğunlukla sendikal hakları budamak, kolektif hareketi sınırlamak için tasarlandığını ileri sürüyorsunuz. Bazı akademisyenler bu bölgeleri egemenliğin kısmî olarak askıya alındığı, çalışanların vatandaşlık haklarının bilfiil devre dışı bırakıldığı mekanlar olarak tarif ediyor.
1990’ların ortalarında, ki bu dönemde sendikalar artık sisteme yönelik bir tehdit olarak görülmemeye başlamıştı, Dünya Bankası da işyeri sendikacılığının belli formlarını “çalışma barışı” adı altında teşvik etmekteydi. Bu dönüşümü nasıl anlamak gerek? Ne tür bir sendikacılık bu teşvik ettikleri? Hangi yollarla otoriter emek rejimini istikrara kavuşturuyor, hatta mümkün kılıyor?
Bence önemli sorular bunlar. Ve evet, sendikalar arasında bir ayrıma gitmek gerekiyor. Pekala çok başarılı işler yapan sendikalar olduğu gibi; en ufak bir kazanıma imza atmıyor olmalarının yanında işçileri her fırsatta baskı altında tutan patron uşağı sarı sendikalar da var. Afrika, Asya ve Latin Amerika da dâhil olmak üzere çok fazla yerde şahit oluyoruz bunlara.
ÖEB ve SB‘ye yeniden dönersek, bu bölgelerde anlamlı bir devlet egemenliği pratiğinden bahsetmek çok zor. Ücret düzeyleri düzenli biçimde tespit edilmiyor ve işçi hakları çok büyük oranda kısıtlanıyor. Ücretlerin dipte seyrettiği, rezil çalışma koşulların hüküm sürdüğü Küresel Güney SB‘lerinde özellikle barizdir bu.
ÖEB ve SB‘ler kendi içlerinde büyük bir çeşitliliğe sahip. Hepsi farklı farklı. Kimisi için iş kanunu uygulamak asli bir dert değil, bunlar her zaman sömürü koşullarının devamlılığını sağlayacak yollar arar. Ülkeden ülkeye de farklılık gösterirler. Hindistan’ın SB‘lerinde yaptığım araştırmada sömürü düzeyinin olağanüstü olduğunu görmüştüm örneğin. O çalışmada, çoğu işçi açısından bu bölgelerdeki “çalışma hayatının” gençlik yıllarına sıkıştığı sonucuna varmıştım. Kabaca 15 yaşlarında başlayıp 20’lerin ortasına kadar devam ediyor ve işçinin atıllaşıp ve ikame edilebilir hale gelmesiyle sona eriyor.
Hindistan SB‘lerini ziyaret eden birisi işçilere reva görülen hoyratça muameleye tanık olabilir. Barınma koşulları öylesine sarsıcıdır ki, genellikle ne içme suyu ne de doğru düzgün bir kanalizasyon sistemi bulunur. Distopik ve zalimane bir emek rejiminin ete kemiğe bürünmüş hali adeta.
Peki, şirketler buralara niçin yatırım yapıyor? Çünkü burada işçileri çok daha fazla sömürebiliyor ve çok daha yüksek düzeyde artı değere el koyma şansı buluyorlar. Tüm dertleri, maliyetleri olabildiğince aşağı çekmek. Üretim sürecinin parçalanabildiği elektronik tedarik zincirlerinde görüldüğü üzere, bir metanın her bir parçasının üretilmesi için işçiye ödenecek ücretin kararını New York, Londra ve Paris gibi finans merkezleri verir. Nitelikli üretimi daha ucuza mâl etmeyi vadeden şirketler yatırımı koparır. Yatırımcılara fiilen ücretleri belirleme yetkisi veren işte bu fiyatlandırma gücüdür.
SB‘lerde iş yapan çok sayıda şirketin hızlı biçimde atıl hale geldiğini de fark ettim. Teknoloji gelişiyor ve şirketler bu teknolojinin sanayi üretimine uygulanmasına, kelimenin tam anlamıyla ayak uyduramıyorlar. Çoğu bölge kalkınmaya sağlam şekilde katkıda bulunmuyor. Bazı vakalarda, şirketler tası tarağı topladıktan sonra, boş bina kalıntılarından ibaret bir hayalet şehir kalıyor geriye.
Başka yerlerde de ucuz işgücü bir gerekli koşul, fakat hikâye bundan ibaret değil. Hindistan’daki koşullar bana Bhattacharjee’nin kullandığı Türkçe’ye beden kemiren çalışma koşulları olarak çevrilebilecek ‘body mining’ kavramını hatırlattı. Özellikle geçim düzeyinin altında maaş alan konfeksiyon işçisi kadınların, bedenlerini tıpkı bir “maden” gibi kazıyıp tüketerek çalıştıkları Bangladeş tekstil sektörünü anlatmak için kullanıyordu kavramı.
Kesinlikle. Tam da bu yüzden titiz ayrımlara ihtiyacımız var, sadece üretim bölgeleri bağlamında değil aynı zamanda otoriter emek rejimlerindeki sendikal yapılar için de.
Bağımsız sendikalar hayati roller oynayabilirler ve şüphesiz işçilerin koşullarını daha iyiye götürebilirler. Fakat can alıcı soru şu: bu sendikalar siyasal ve yapısal olarak sizi nereye kadar götürebilir? Geçici olarak koşulları iyileştirebilirler, hatta genellikle de bunu gayet etkili şekilde yaparlar; fakat sömürü sisteminden bütünlüklü bir kurtuluş daha kapsamlı bir mesele.
Güneyin İsyanı‘nda, otoriter emek rejimlerine karşı işçilerin üç yolla cevap verebildiklerini söylüyorsunuz: işçi meclisleri, bağımsız sendikalar ve geleneksel sendikalara baskı kurmak. Fakat diğer kitabınız Organizing Insurgency‘de örgütlülüğün öneminin altını kalınca çiziyor ve örgütsüz taban hareketlerinin romantize edilmesine karşı uyarıda bulunuyorsunuz. Örneğin, 2015’te Türkiye otomotiv sektöründe yaşanan kendiliğinden grevlerde, hareketlerin temel dinamiği pek çok yerde sendikayı işyerinden kovma mücadelesi biçiminde gelişmişti. Çin örneğindeki gözlemlerinizle benzer şekilde, bazen bizzat sendikanın kendisi hedef haline gelebiliyor, ki bu tarihsel olarak görece yeni bir gelişme gibi duruyor. Geçmiş kavgalar sendikayı işyerine sokabilmek üzerine veriliyordu zira.
Şimdi ise sendikayı pek de kale almayan, hatta bazen hedefe onu koyan ya da alternatif sendikalar kurmak ve meclisleşmek gibi daha bağımsız bir örgütlenme pratiğini inşa etmeye çalışan hareketlerle karşılaşıyoruz. Kimi zaman geleneksel sendikalar, varlıklarını devam ettirebilmek adına işçilerin talepleriyle uzlaşma yoluna gidiyor. Bunla alakalı gözlemleriniz neler? Bu konudaki kavrayışınız zaman içinde nasıl değişti?
Sorduğunuz isabet oldu, çünkü 2023 kasımında Work in the Global Economy dergisine yazdığım makalede kavrayışımın nasıl değiştiğine dair birkaç kelâm etmiştim. O yazıda, emek çalışmaları alanında sendikaların sıklıkla nasıl romantize edildiğini ya da tamamen bu alandan dışlandığını yeniden ele alıyorum.
Özellikle bazı analistlerin, işçilerin, arkalarında herhangi bir örgüt olmadan sendikanın yaptığı işi layıkıyla kotarabileceği fikrini romantize etme eğiliminde olduğunu görüyoruz. Ama işçi meclisi bir sendika değildir. İşçi meclisi bağımsız bir güç olabilirse de çoğu zaman sağlam bir stratejiden yoksundur, kurumsal kapasitesi yoktur ve uzun soluklu bir yapısal pazarlık gücüne sahip değildir. Son 10-15 senedeki deneyimler incelendiğinde, bu tür oluşumların genellikle kazanımları korumakta bocaladıkları ve sonrasında dağıldıkları görülecektir.
Türkiye’de de böyle oldu.
Evet. Dahası, sendikaların artık tam anlamıyla demode hale geldiğini ileri süren ve dağılmalarını olumlu karşılayan bir literatür de mevcut; Maurizio Atzeni, sendikaları fetişleştirdiğimizi söyleyenlerden yalnızca bir tanesi. Bu çıkarımlara katılmıyorum.
Bağımsız sendikalar önemsiz demiyorum, fakat ülkeden ülkeye farklılık gösteriyorlar. Bazı örneklerde, büyük ve güçlü sendikaların sahip olduğu kaynaklara, hukuki nüfuza, kadrolara ve kurumsal altyapıya sahip olmadıkları için yasal ve kurumsal açıdan zayıf kalabiliyorlar. İşçileri temsil etmek ve iş sözleşmelerinin tam anlamıyla uygulanmasını sağlamak için gereken örgütsel yetkinlik genellikle hafife alınıyor.
Türkiye’de, özellikle tekstil ve madencilik alanında, bağımsız sendikalar işçi hareketlerinin itici gücü konumunda. Sarı sendikalar ise rejimin elini fazlasıyla rahatlatıyor. Madenlerde çok büyük facialar yaşanmış olmasına rağmen, isyan bayrağını istikrarlı şekilde yükselten tek güç bağımsız sendikalardı. Kazanımları büyütmenin bağımsız sendikalarla mümkün olduğunu gördükçe işçiler de giderek bu yapıları benimsemeye başladı.
Katılıyorum buna. Bağımsız sendikalar hayati roller oynayabilirler ve şüphesiz işçilerin koşullarını daha iyiye götürebilirler. Fakat can alıcı soru şu: bu sendikalar siyasal ve yapısal olarak sizi nereye kadar götürebilir? Geçici olarak koşulları iyileştirebilirler, hatta genellikle de bunu gayet etkili şekilde yaparlar; fakat sömürü sisteminden bütünlüklü bir kurtuluş daha kapsamlı bir mesele.
Yolsuzluk meselesinde ise titiz olmak gerektiğini düşünüyorum. Sendika başkanın iyi bir arabaya biniyor oluşu bunun bir sendikal yolsuzluğa tekabül ettiğine doğrudan delalet etmez. Batılı bazı eleştirmenler “başkanın lüks bir arabası var, demek ki yolsuz biri” minvalinde sığ yaklaşımlarda bulunuyor. Bunun ciddiye alınacak bir tarafı yok. Sendika yönetimi işçilerin safını mı tutuyor yoksa işçilerin hilafına idareyle iş mi çeviriyor, esas soru budur.
Türkiye’deki eleştiriler büyük oranda sendika yöneticileriyle üye işçiler arasındaki maaş farkına vurgu yapıyor. Bazı yöneticilerin, üye aidatlarıyla döşedikleri şatafatlı makam odalarına şahit oluyoruz; iş pazarlığa ve mücadeleye geldiği zaman ortalıkta görünmüyorlar ve sonra da işçileri patrona satıyorlar zaten.
Kesinlikle. Sendika yönetimlerinin doğrudan patronlarla iş birliği yapması, işçinin önüne taş koyması ve hatta grev kırması neredeyse bir kaide haline geldi. Fakat gücün doğrudan yozlaşma anlamına gelmediğinin farkında olmak gerekir. Dürüst ve hesap verebilir olduğu sürece, bir sendikanın zengin kaynaklara sahip olması her zaman için daha iyidir.
Ayrıca, Joshua Clover gibi insanların da içinde bulunduğu geniş bir güruh şöyle bir iddiayı dillendiriyor; deniyor ki, toplumsal ayaklanmalar ve anlık patlamalar artık mücadelenin temel direği haline gelmiştir. Ben, sağlam bir örgüte sahip olmadıkları sürece işçilerin patronları masaya oturtamayacağı kanaatindeyim. Pazarlık edebilecek, talepleri dayatabilecek haysiyetli bir sendikaya ihtiyacınız var. Kendiliğindenciliğin [spontaneity] Marksist eleştirisini yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Kavrayışımın değiştiği doğru, çünkü kapitalizm değişiyor. Emek araştırmacıları içerisinde, en iyi modelin bağımsız sendikalar, işçi meclisleri ve hatta sendikasızlık olduğunu dile getiren bir akım ortaya çıktı. İtirazım tam da buna. Bu yapılar sizi nereye götürüyor ki? Genellikle hiçbir yere. İşçinin ihtiyacı olan öz irade ve örgütlü bir güçtür. Tamam, ola ki bir iş davasını kazandılar. Ya sonrası?
Hele ki devlet karşıma dikiliyorsa, az sayıdaki yoldaşımla birlikte romantik bir kendiliğindencilik rüzgarına kapılmaktansa, güçlü ve demokratik bir sendikada yer almayı yeğlerim. 2012 Ağustos’unda, Güney Afrikalı madencilerin uğradığı Marikana Katliamı, işçi meclislerine dönük şiddetli baskının boyutuna dair fikir vericidir. Yine de, işçi sınıfın kendi kültür ve geleneği karşısında dayatılan Batı tipi sendikacılığı desteklediğim düşünülmesin.
Sendika meselesine ele alışınıza büyük oranda katılıyorum. Ne var ki Türkiye’de, kısmen de Mısır’da, mücadeleci işçi hareketlerinin çoğu zaman için sendikanın çeperlerinde veya dışında gerçekleştiğini görüyoruz. İşçiler, giderek öz girişimlerine dayanan kendiliğinden grevlere yöneliyorlar.
Ben bunu resmi temsil mekanizmalarının baskılanması, düzen içileştirilmesi ya da tamamen çökmesi anlamında otoriter emek rejimlerinin temel bir niteliği olarak ele alıyorum. Bu mekanizmalar çöktüğü anda fiili mücadeleler tırmanıyor. Türkiye’de Emek Çalışmaları Topluluğu’nun topluluğun yayınladığı raporlarda, fiili grevlerin son yıllarda %20-30 oranlarına çıkarak Türkiye’deki en yaygın protesto biçimlerinden biri haline geldiğine değiniliyordu. Benzer şekilde, Mısır’da da fiili hareketlerin arttığını gözlemliyorum. Otoriter emek rejimlerindeki bu mücadeleci hareketleri nasıl anlamak gerekir?
Kesinlikle haklısınız. Sahici bir kırılmanın mümkün görülmediği koşullarda, mevcut emek ilişkilerinin çizdiği sınırlar içerisinde mücadele yürütmek zorunda kalırsınız. Geleneksel sendikalar yozlaşmış, düzenle bütünleşmiş ya da kestirmeden söylersek işlevsiz hale gelmişlerse, işçiler için eldeki malzemeyle başının çaresine bakmak dışında bir yol yoktur. Bağımsız sendikalar, işçi merkezleri, enformel komiteler…Direnişi sırtlanabilecek örgütlenme biçimi hangisiyse tek çıkış yolu da o olacaktır. Her şeye rağmen, sırf militanlık adına yürütülen bir direniş, kalıcı bir örgütlenmenin önünü açmayacaktır.
Maaşlarda, çalışma koşullarında ve gelecek beklentilerinde hiçbir ilerleme sağlanmadığı sürece işçiler baskıcı yönetimlere baş kaldırmaya devam edecektir. Her şeye rağmen, mücadeleyi bir adım daha ileri taşımak için bir tür mekanizmaya, bir örgütlenme merkezine ihtiyaçları var. Yoksa direniş dediğiniz şey zaten insanlığın olağan bir parçası, ki hayatın her yerinde de karşımıza çıkıyor.
Özellikle platform işleri gibi, üretim sürecinin parçalanmış olduğu sektörlerde bulunan işçiler güçlü sendikalar inşa edebilseler ya da mevcut olanlara üye olsalar fena olmaz mıydı?
Şüphesiz iyi olurdu.
Fakat genellikle böyle bir seçenek bulunmuyor masada, işçiler eldeki avuçtaki imkânlarla direnişe geçiyorlar. Bugünün emek araştırmacıları açısından en yakıcı meselelerden biri tam olarak budur.
Fakat her şeyi “kontrol” meselesine sıkıştırmanın akademik dürüstlükle bağdaştığını düşünmüyorum. Böylesi bir bakış, hakiki bir sosyalist projeyi ileri götürmekten ziyade Çin’in devrilmesine yönelik bir arzunun dışavurumu gibi duruyor sanki, ki ben ilkinin gerçekleşmesini isterim.
Fiili mücadeleler ile diğer mücadele biçimleri arasındaki ilişkiye dair fikirlerinizi sormak istiyorum. Dayanışma, birlik olma, kooperatifleşme, gündelik geçim stratejileri gibi biçimlerden bahsediyorum. Türkiye’de “birlik, mücadele, dayanışma” gibi bir sloganımız var hatta. Mücadele ânını, birlik ve dayanışma gibi süreçlerle ilişkilendirmeyi kastediyorum esasen. Bu pratikleri nasıl anlamak gerekir?
Kapitalist ekonomiler dönüştükçe bu konudaki fikirlerim de değişiyor. Kooperatifleri ele alalım örneğin. Arjantin’deki kooperatiflerin sayısının, 2010’lardaki hacmini kabaca ikiye katlayarak 450’nin üzerine çıktığını öğrendim geçenlerde. Ki bunun 20.000 civarındaki işçiyi kapsadığını söyleyebiliriz. Bu, önemli ve takdire şayan bir gelişme.
Bununla eşzamanlı biçimde, işsizlik ve işten çıkarmalar yüzbinler, milyonlar halinde ilerliyor. Yani şöyle toparlayayım, kooperatifler iyi hoş da, bunların ölçeğini nasıl büyüteceğimizi konuşmak zorundayız. Kitlesel işsizlik ve yedek işgücü ordusunun büyümesine dair ne yapacağız?
Birlik ve mücadele de önemli tabi ama dayanışma kesinlikle vazgeçilmez bir unsur. Dayanışma olmadan dişli bir emek hareketi öremezsiniz. Cılız ve tümüyle özerk mücadele biçimlerinin muzaffer olabileceğini varsayan romantik yaklaşımlara dair inançsızlığım da tam olarak bundan kaynaklanıyor. Tümüyle anlamsızlar demiyorum, ama örgütsel yetkinlik ve dayanışma hala hayati unsurlar. İşçilerin ve insanlığın kazanımlarını genişletmek adına daha köklü bir mücadeleyi ancak ve ancak uluslararası dayanışmayla mümkün kılabiliriz.
Bu noktada yavaş yavaş Çin’e yönelebiliriz. Hem jeopolitik olarak hem de emek tartışmaları bağlamında Çin’in konumlandırılma biçimi üzerinden yürütülen Batılı liberal propaganda göz önüne alındığında, Çin hikâyesine daha özenli yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum.
Akademik veritabanlarda “otoriter emek rejimi” kavramıyla arama yaptığınızda ya Türkiye’deki araştırmacıların çalışmalarını ya da Çin’e dair yapılmış birkaç çalışmayı görebiliyorsunuz. Bir yanda ülke dünyada sendikalaşma oranının en yüksek olduğu ülke, öte yanda bir karşı argüman bu sendikal aygıtın Çin’deki işçileri kontrol etmek üzere işlev gördüğünü öne sürecektir.
Türkiye solunda da Çin’i nasıl değerlendirmemiz gerektiği konusunda bir tartışma var ve bu konuda birbirine zıt görüşler mevcut. Sol, Çin’e nasıl yaklaşmalı? Söz konusu batılı liberal ideolojik çerçeveyi yeniden üretmeden, Çin’deki emek rejimini ve sendikaları nasıl konumlandırmalıyız?
Türkiye’de böylesi bir tartışma yürüyebildiğini, tek bir görüşün hâkim olmadığını duymak sevindirici. Batı’da bu konuda tek görüş egemen: Çin baskıcı ve sendikalar da yalnızca insanları kontrol altında tutma işlevi görüyor. Türkiye’de bu sakat mantığın tartışıldığını bilmek bile umut verici.
Çin’deki sendikalar üzerine iki buçuk yıldan uzun süredir çalışıyorum. Gördüğüm şey şu, Batı akademisindeki çok sayıdaki “solcu”, hiç değilse örgütlülüğün varlığını teslim ederek bunu titizlikle sahada gözlemlemeye çalışan Harvard’lı Profesör Richard Freeman gibi kerli ferli ekonomistlere kıyasla, Çin’deki sendikalara daha acımasız eleştiriler yöneltebiliyor. Yapmamız gereken şey incelemek; varsayımlarımızla ilerlemek değil.
Basit sorularla yaklaşmamız gerekiyor. İşçilerin greve çıkma hakkı var mı? Yaşadığı sorunları çözebilecek mekanizmalara sahipler mi? Tüm Çin Sendikalar Federasyonu (ACFTU) yalnızca işçileri mi kontrol ediyor yoksa onların taleplerini de temsil ediyor mu? Cevap şu ki, işçilerin greve çıkma hakları var ve yönetimle olan ihtilaflarını çözebilecek somut mekanizmalara da sahipler. Her şeyin mükemmel olduğu ütopik bir dünyada yaşamıyoruz ama ACFTU’nun buna en çok yaklaşan yapı olduğu kesin.
Güneyin İsyanı‘na dönersem, kitapta yer verdiğim, 2014 yılında Donnguan’da bir Adidas ayakkabı imalatçısında gerçekleşen grev, bir başarı hikayesidir. İşçiler grevi kazanmıştı ve sendikaları değişen somut koşullara ayak uydurarak bu kazanımın ortaya çıkmasında pay sahibi olmuştu. Fabrikadaki çalışma koşulları o günden sonra ciddi şekilde iyileşmişti.
Tam o bölümü yazdığım esnada, kitabın yayımcısı Çin’i “devlet kapitalizmi” olarak adlandırmam konusunda ısrar ediyordu. Açıkçası bunu yapmaya pek gönüllü değildim, zira henüz bu tartışma nihayete ermemişti ve benim yazdığım bağlamla da pek ilgisi yoktu. Batı akademisinde teksesli bir yapı var, bunu söylemeye çalışıyorum aslında. Yaptığın araştırmanın bulgusu ne olursa olsun “Çin kötüdür” sonucuna bağlaman bekleniyor. Birer koro elemanı gibi hepsi aynı notaya basıyor.
Çin karşıtı çerçeveye sahip Fransızca bir makaleye denk geldim. Çevirisini de yaptım. İlginç şekilde, vaka incelemesinin kendisi, ekonominin yeni alanlarındaki işçi başarısını ortaya koyuyordu. Buna rağmen yazar, yine malum basmakalıp sonuçlara varıyor: “tepeden inmeci, baskıcı…”. Eldeki bulgular ortada bir başarı olduğunu gösteriyor, fakat varılan sonuç milim şaşmıyor. Entelektüel haysiyete sığdığını düşünmüyorum bunun.
Şunu netleştirelim şimdi, sendika devletle bağlantılı, buna hiçbir şüphe yok. Çin Komünist Partisi (ÇKP), Çin Halk Cumhuriyeti’nde hâkim bir konumda, bu da doğru. Ama aynı zamanda işçi sınıfı özerkliğe de sahip, şüphe duyulamayacak şeylerden biri de bu. Benim açımdan bu bir “ya o ya da şu” meselesi değil, hem tepeden inmeci [top-down] hem de tabanın yukarıyı şekillendirdiği [bottom-up] bir sistemden bahsediyoruz. Mücadele tabanda başlar. Sendika buna karşılık verir. Bazen doğrudan uzlaşmaların hayata geçmesi için baskı yapabildiği gibi bazen de pek ortada görünmeyebilir, katı bir disiplinle yönetime anlaşmaları dayatması da ihtimal dâhilindedir.
ÇKP’nin ve ACFTU’nun kuruluş metinlerine baktığınızda, işçi sınıfı çıkarlarının temsilinin ve geliştirilmesinin temel bir ilke olarak belirtildiğini görürsünüz. Sendikanın icraatlerini, işçiyi her zaman için ikincilleştiren Batılı kıstaslarla değil bu ilkeye ters düşüp düşmediklerine göre değerlendirmek gerekir.
Oradaki işçilerle yaptığım görüşmelerde işçilerin çoğu sendikasından memnun görünüyordu. Dijital işlerde çalışanlara da baktım. Henüz üye değillerse de çoğu ACFTU’nun yerel sendikalarına katılmak istiyordu.
Bir diğer farklılık finansman sistemiyle alakalı, sendika aidatlarını işçiler ödemiyor. Sendikal faaliyetler için gereken bütçe işverenlerden karşılanıyor. İşçilerin bu sendikalara mecbur bırakıldığı yönünde eleştiriler var bu anlamda. Son yaptığım araştırmadan hareketle bu karalama kampanyasının aslı astarı olmadığını söyleyebilirim.
Geliştirilebilir mi? Kesinlikle. Fakat her şeyi “kontrol” meselesine sıkıştırmanın akademik dürüstlükle bağdaştığını düşünmüyorum. Böylesi bir bakış, hakiki bir sosyalist projeyi ileri götürmekten ziyade Çin’in devrilmesine yönelik bir arzunun dışavurumu gibi duruyor sanki, ki ben ilkinin gerçekleşmesini isterim.
Üretim bölgeleri bahsine dair küçük bir ekleme yapayım. Çin’deki ÖEB’leri veya büyük sanayi bölgelerini gezme şansınız oldu mu? Gözlemlerinize dayanarak, buralardaki çalışma koşullarını diğer örneklerle nasıl kıyaslarsınız? Pek çok tartışma açısından, Apple’ın tedarikçisi Foxconn’da yaşanan işçi intiharları, “Çin’deki çalışma koşullarını” genellemenin bir yoluna dönüşmüş durumda. Amazon gibi işyerlerindeki şartlar da son derece baskıcı ve zorlayıcı olmasına rağmen ABD’nin çalışma koşullarının genelini düşünrken referans alınmıyor. Çin’e dair çizilen tablo bir hayli ideolojik. Peki sizin sahadaki gözlemleriniz neler? Çalışma koşulları zaman içinde değişti mi ve bu koşullar sektöre/bölgeye göre ne ölçüde farklılık gösteriyor?
Shenzhen’deki Foxconn üzerine çalışma yürüten tanıdığım insanlar var. Ben de Guangdong’daki başlıca bölgelere gitmiştim. İlk olarak şunu söyleyeyim, evet, bir dönem koşullar şimdikiyle kıyaslanamayacak kadar ağırdı. Sorumlu kim peki? Sorumlu Foxconn’dur. Fakat her nasılsa Batı akademisi, bu hakikat ile sendikanın suç ortaklığını birbirine karıştırıyor.
Öyleyse sıradaki soru şu: Koşullara tepki göstermek ve değiştirmek için elimizde hangi araçlar var? Sendikanın ne kadar hayati olduğunu bu soru bağlamında düşünmek gerekir. Koşullar da zaman içerisinde değişti ayrıca. Çoğu insan hikayeyi 2010’daki haliyle dondurdu ve bunu değişemez bir veri olarak ele alıyor.
Dahası, işyerlerindekiler de dâhil olmak üzere intiharlar her gün ABD’de de yaşanıyor. Bir imajın nasıl araçsal hale getirildiğine dair uyanık olmak zorundayız. Bu Foxconn’da yaşananları inkâr etmek demek değil, yalnızca bunun nasıl olup da bir propaganda sembolü haline getirildiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Ölümlü iş kazası oranında ABD başı çekiyor.
ÖEB bahsine dair de şunu söyleyeyim. Shenzhen bu bölgelerden biriydi ve bugün Çin’in, hatta dünyanın en müreffeh kentlerinden biri haline gelmiş durumda. Emek alanında halen çok sayıda anlaşmazlık var, yüzbinlerce işçi-işveren çatışması mevcut, fakat bunların çoğu iş mahkemeleri aracılığıyla çözülebiliyor. Çin; arabuluculuk, hakemlik, iş mahkemeleri gibi bu anlaşmazlıkları çözebilecek çok kapsamlı mekanizmalara sahip.
Hak arama mücadelesinde en iyi anın grevin yapıldığı an olduğuna dair yerleşik bir inanç var bir de. Anlaşmazlıklar çözümlenebiliyor ve işçiler tatmin edilebiliyorsa bu çok daha iyi bir sonuçtur halbuki. Grev sayısının azlığı bazen baskıdan ziyade çözümün var olduğuna delalet eder.
Foxconn hadisesinden sonra işçiler, adil ve özgür şekilde liderlerini seçtikleri bir sendika kurdular. Artık faaliyet göstermiyor olsa da, Çin yönetimine muhalifliğiyle bilinen China Labour Bulletin bile bunu teyit etmişti vaktiyle. İşçiler liderlerini seçtiler. Sosyalist piyasa ekonomisi sınırları içerisinde demokratik bir pratik olarak değerlendiriyorum bunu.
Yani evet, Çin karmaşık bir yer. Baskıcı dönemler yaşandı; fakat şartlar olgunlaştığında kurumlar buna vaziyet alabilecek güce sahip. Sendikaların işçileri yalnızca kontrol altında tutmak üzere oluşturulduğuna dair herhangi bir kanıt görmüyorum ortada. Hakiki çatışmaların üzerinde yükselen bir sistem görüyorum bunun yerine; ancak aynı zamanda anlaşmazlıkları çözebilen, kimi durumlarda da koşulları daha da iyiye götürmeye muktedir bir sistem bu.
Dahası, işyerlerindekiler de dâhil olmak üzere intiharlar her gün ABD’de de yaşanıyor. Bir imajın nasıl araçsal hale getirildiğine dair uyanık olmak zorundayız. Bu Foxconn’da yaşananları inkâr etmek demek değil, yalnızca bunun nasıl olup da bir propaganda sembolü haline getirildiğine dikkat çekmeye çalışıyorum. Ölümlü iş kazası oranında ABD başı çekiyor.
Ülke dışındaki Çin sermayesinin dış pazardaki tutumuna dair ne söylersiniz? Türkiye’de de Çinli firmalar var ve 2020’de Chen Solar’daki sendika kırıcı faaliyetler geliyor hemen aklıma. Genel eğilimleri nasıl yorumlarsınız?
Bu meseleye dair sistematik bir bilgim yok. Konuyla ilgili birkaç yazı okudum ama Türkiye hikayesinin detaylarına vakıf değilim. Yönetim kimin elindeydi, yöneticiler Çinli miydi yoksa Türk müydü, vesaire. Bu konuda tutarlı bir araştırmaya ve teorik çerçeveye ihtiyacımız var bence. Çinli firmalar, mevcut işçi-işveren ilişkilerine müdahale etmezler genellikle. Fakat bir çatışma veya grev gerçekleşirse, eğilimleri işçileri desteklemek yönünde olur.
Toptancı bir şekilde her şeyin kötü olduğunu söylememek gerekir. Ortada sömürü var mı? Muhtemelen var, özellikle madencilik gibi sektörlerde. Fakat bir şey demek için tam olarak ne yaşandığına dair dikkatli verileri görmek isterim yine de.
Yurtdışındaki Çin projelerini bu titizlikle çalışan araştırmacılar mevcut. Sözgelimi, Tsinghua University‘den Heirong Yan ve Hong Kong Institute for Science and Technology‘den Barry Sautman, Afrika ve Güney Asya üzerine çalışıyorlar. Sri Lanka’daki büyük bir liman projesini de inceliyorlar araştırmalarında. İddiaları, bu yatırımların liman projesindeki verimliliği artırdığı yönünde. Şüphesiz kira sözleşmelerine ve denetleme mekanizmalarına dair tartışmalar sürüyor. Fakat en azından bir kıyaslama yapabiliriz, zira çok sayıda Batılı şirket de aynı şekilde (başka ülkelerdeki) altyapıları kiralıyor ve limanları yeniden yapılandırıyor. Mevcut işçi-işveren ilişkilerine müdahale etmek oldukça zordur. Bu mesele yakıcı bir öneme sahip ve uluslararası işçi sınıfı dayanışması fikrinin de tam göbeğinde yer alıyor. Neticede Çinli şirketler işyerlerine yatırım yapıyorlar, kendi işçi sınıflarına ya da sendikalarına değil.
Yani evet, şayet öyle diyorsanız, muhtemel ki Türkiye’deki bir fabrika işçilere kötü muamele ediyor. Eğer vaziyet buysa, bunun son bulması gerekir. Yine de buna, tüm sistemi niteleyen ya da Türkiye ve Çin’deki iş hukukunu bir arada açıklayabilen bir kanıt muamelesi göstermemek gerekir. Yine de dürüst olmam gerekir, bu konuda kapsamlı yargılarda bulunabilecek kadar bilgi sahibi değilim.
Son sorum, değişimlerin Küresel Güney ve Kuzey’deki işçi sınıflarına olan etkilerine dair. Güneyin İsyanı‘nda siz bahsediyorsunuz, keza Benjamin Selwyn de Kalkınma Mücadelesi başlıklı çalışmasında değiniyor, Küresel Güney’deki baskıların ücretleri aşağı çekmesinden dolayı Küresel Kuzey’de de işçilerin pazarlık gücünü zayıflattığına dair bir gözlem var. Küresel Kuzey’deki durumu nasıl görüyorsunuz?
Büyük bir soru bu, olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım.
Söyleşinin başında, Kuzey’de işçi aristokrasisin ortaya çıkışından hareketle Engels, Lenin ve belli biçimlerde Marx’ı anmıştım. Bugün ABD’de, muhtemelen Kanada’da da, yani bizzat Kuzey’de artan bir eşitsizlik var. Bu artan eşitsizlik sağ siyasetin, hatta faşizmin yükselmesine katkıda bulunuyor, ki özellikle Amerika’da şahit oluyoruz buna.
Sendikacılığın gerilemesi, işçi sınıfının fail olma kabiliyetini elinden alıyor bana kalırsa. İnsanlar, sığınabilecekleri bir limanın, bir kolektif gücün olmadığını hissederlerse Trump gibi sağcı milliyetçi figürlerin peşine takılacaktır. Avrupa’da da benzer eğilimleri görebiliyoruz.
ABD’de özel sektördeki sendikalaşma oranı oldukça düşük, %5 civarında aşağı yukarı. Bu düzeyde bir zayıflık, işçileri kurumsal bir özne olma gücünden mahrum bırakır. Bu ortadan kaybolursa boşluğu otoriter siyasetler doldurur.
Emek alanındaki kimi yorumcular, Batı’da sendikaların yeniden canlandığından dem vuruyor. Ben büyük bir canlanma görmüyorum; aksine bir geriye gidiş, bununla bağlantılı olarak da otoriterliğin tırmandığını görüyorum. Selwyn’in değindiği nokta enteresan, fakat esas mesele, merkez ülkelerdeki yüksek maaşlı işçilerin Küresel Güney’deki geniş kitlelerle nasıl dayanışma göstereceği.
*7 Kasım 2025’te çevrimiçi gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi Özgürcan Alkan Türkçeye çevirdi.