1969’da Alpagut’ta yaşanan “fiili durum,” 1980’de Yeni Çeltek’te hayata geçirilen “fiili üretim,” 1989 Bahar Eylemleri ve daha niceleri… Bunlardan her biri, kurumsal yollardan hak aramaları çeşitli biçimlerde engellenen işçilerin kendi öz-güçlerine dayanarak, fiilen harekete geçtikleri ve doğrudan eylemler vasıtasıyla çeşitli kazanımlar elde etmeyi başardıkları tarihsel uğraklar. Yer yer kendiliğinden patlak veren (veya kendiliğindenliğin yüceltildiği) vakalar olarak değerlendirilseler de farklı bir bakışla aslında bunlardan hiçbirinin tam anlamıyla kendiliğinden gerçekleşmediği görülebilir. Zira bu eylemler, kendiliğinden gelişen tepkiler veya eğilimler üzerine inşa olmuş olsalar da bu potansiyeli içerip geliştiren ve ona özgürce serpilebileceği bir alan açan örgütsel mekanizmaların taktiksel veya stratejik olarak seferber edilmesi sayesinde mümkün olabilmiştir. Belki de burada bir deyişle, hayatın gündelik akışının hasbelkader sürdüğü bir durumdan ziyade bir çeşit örgütlü kendiliğindenlik halinden söz edilebilir. Ki bu da ne örgütlerin bürokratik yanlarının eylemin yaratıcılığını ve kararlılığını boğduğu ne de eylemin gündelik hayatın akışı içerisinde yalnızlaşarak sönümlenip gittiği bir duruma işaret eder. Bana kalırsa, bahsi geçen tarihsel örneklerden de görebileceğimiz üzere böylesi bir durumun örgütlenmesinde işçi komiteleri, konseyleri ve meclisleri gibi prefigüratif siyaset organlarının oynadığı ve oynayabileceği rol dikkat çekicidir. Bu tarihsel örneklere göz atmak, günümüzde gözle görülür bir şekilde artan ve kimisi kendiliğinden gelişiyor gibi görünen fiili işçi eylemlerinin izleyebileceği olası istikametleri değerlendirmek açısından faydalı olabilir.
Bu düşüncelerden hareketle bu yazı, kendiliğinden geliştiği iddia edilebilecek doğrudan eylemlerin nasıl değerlendirilebilecekleri ve nasıl desteklenip geliştirilebilecekleri üzerine düşünmeye çalışıyor. Bu doğrultuda; bir mücadelenin resmi-kurumsal kanallar dışında gerçekleşiyor olmasının onun kendiliğinden vuku bulduğu anlamına gelmeyeceğini, görünürde böyle anlaşılan süreçlerin ardında çeşitli örgütsel birlikteliklerin ve gündelik pratiklerin yattığını ifade eden görüşlerden[1][2] yola çıkıyor. Böylelikle kendiliğindenlik ve örgütlülük arasındaki keskin ayrımı sorgulayarak en saf kendiliğindenliğin bile bir düzeyde örgütlülük barındırdığının ve en saf örgütlülüğün de bir düzeyde kendiliğindenlik üzerine inşa olduğunun altını çiziyor. Özellikle Carl Boggs’un çalışmalarını temel alarak kendiliğinden olan ile örgütsel olanın nasıl eşgüdüm halinde çalışabileceğini ve birbirini besleyebileceğini tartışıyor. Bunun için prefigüratif siyaset anlayışını öne çıkarıyor ve bu anlayışa dayanan taktik ve stratejilerin bu bağları nasıl ve ne ölçüde kurabileceklerini irdeliyor. Bu noktada ise Türkiye tarihinden çeşitli örnekleri ziyaret ederek günümüzdeki fiili işçi eylemlerinin seyri açısından bu örneklerin hatırlanmasının önemini vurguluyor.
Carl Boggs ve Gramsci’de prefigüratif siyaset
“Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramı: Sosyalist devletin nüvesi” başlıklı makalesinde Boggs, “prefigüratif mücadele” anlayışını teorik olarak ilk formüle edenlerden birinin Gramsci olduğunu yazar. Gramsci’nin kuramsal ve pratik çabalarını tarif ederken “yeni düzenin prefigürasyonları,” “prefigüratif organlar,” “geleceğin sosyalist devletinin nüvelerinin bugünden prefigüre edilmesi” gibi ifadeler kullanır. ‘Prefigürasyon’ (veya onun sıfat hali olan ‘prefigüratif’) terimi ile İtalya’daki fabrika konseylerini ve diğer “ikili iktidar” yapılarını niteler; ki bunları da “manevra savaşı” ile iç içe geçmesi gerektiği düşünülen “mevzî savaşı”nın, yani ideolojik hegemonya mücadelesinin asli unsurları olarak görür.
Bu ifadeler, bugünlerde toplumsal hareket literatüründe genişçe yer tutmaya başlayan ‘prefigüratif siyaset’ kavramının ilk örneklerinden birini ortaya koyuyor olmaları itibariyle son derece önemlidir. Bu kavramsal müdahale aynı zamanda, kendiliğinden tepkilerin nasıl örgütlenebileceğine ve siyasal bir iradeyle eşgüdüm halinde geliştirilebileceğine ilişkin bir tartışmanın da kapılarını aralar. Bu çaba hem siyasal strateji tartışmaları açısından hem de toplumsal dönüşümün nasıl gerçekleştiği ve gerçekleşebileceğine ilişkin analiz araçları sunması açısından faydalı olabilir. Bu da günümüz Türkiyesi’nde fiili işçi eylemlerinin arttığı, bağımsız sendikaların tabandan etkinliklerinin yoğunlaştığı ve çeşitli siyasal örgütlenmelerin stratejik ve taktik arayışlar içerisinde olduğu bir dönemde bu olguların anlaşılması için naçizane bir katkı sunabilir.
Prefigüratif siyaset
Prefigürasyon veya prefigüratif terimleri “Latince praefigurare fiilinden türetilmiştir; prae (önceden) ve figurare (tasvir etmek, biçimlendirmek) sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Sözcük, gelecekte ortaya çıkacak olanın önceden temsil edilmesi ya da biçimlendirilmesi anlamına gelir.”[3] Sözlük anlamının da altında yatan bu kullanım Hristiyan teolojisine dayanmaktadır:[4]
Bu kullanımlar çok kısa ve genel bir açıklamayla şöyle özetlenebilir: geçmişte veya şu anda yaşanan bazı olaylar (veya kişiler) bu tarihten sonraki bir zamanda gerçekleşmesi beklenen olayların (veya kişilerin) habercisi, işaretçisidir; yani, bunlar gelecekteki bir figürün veya figürasyonun ön habercisi, pre-figürasyonu, olarak görülebilir. Örneğin, Mesih’in dönüşünü “müjdeleyen” çeşitli kişiler ve olayların varlığı bu bağlamda bazı prefigürasyonlar olarak değerlendirilir.[5]
Boggs’un kullanımları da yer yer bu anlamlara yaklaşsa da makaledeki çabası bu terimi kavramsallaştırmak ve somut bir analiz aracı haline getirerek geçmiş ve güncel siyasal deneyimler arasında bir bağlantı kurarak bunların daha iyi anlaşılmasını sağlamak yönündedir. Nitekim, Gramsci’de bulduğu prefigüratif mücadele temasıyla 1960’ların siyasal mücadeleleri arasındaki bağa işaret etmesi bu nedenledir. Bu çaba, daha sonraki yıllarda kaleme aldığı iki makalede daha da olgunlaşarak ‘prefigüratif gelenek’ kavramsallaştırmasına dönüşecektir.
Daha sonraki metinlerde olgunlaşan bu kavramsallaştırmada, ‘prefigüratif’ ile kastedilen, “bir hareketin, nihai olarak ulaşmayı hedeflediği toplumsal ilişki, karar alma kültürü ve insani deneyim formlarını hâlihazırda ortaya koymakta olduğu siyasi pratikler içerisinde somutlaştırarak hayata geçirmesidir.” Bu tanım güncel literatürdeki birçok çalışma için bir kalkış noktası oluşturacak ve kavramın güncel siyasal bağlamda yeniden tanımlanmasının önünü açacaktır. Örneğin, güncel bir tanıma göre prefigüratif siyaset “arzulanan toplumsal ilişkilerin kasten ve deneysel olarak hemen şu anda, bugünden hayata geçirilmesidir.”[6] Bu tarz bir siyaset anlayışı, bir siyasal öznenin gelecek toplum tahayyülüne dair ipuçlarını içeren prototipleri veya nüveleri bugünkü pratikleri vasıtasıyla hayata geçirerek örneklemesini esas alır. İşçi konseyleri, sovyetler, kooperatifler, komünler veya daha güncel örneklerde gözlemleyebileceğimiz feminist klinikler, bilinç yükseltme grupları, işgal evleri, eko-köyler ve dayanışma ekonomileri gibi doğrudan demokratik işleyişe dayanan pratikler bu tür bir siyasetle ilişkilendirebileceğimiz somut örneklerdendir.
Bu eylemler çok farklı ideolojik ve stratejik eğilimlere –dolayısıyla da farklı gelecek toplum tahayyüllerine– dayanabilirler ancak benzer veya ortak bir anlayış etrafında hayata geçirildiklerini tartışmak da mümkündür: “demokratik bir amaca demokratik olmayan araçlar vasıtasıyla ulaşılamaz, çünkü bu amaçlar demokratik olmayan araçlar tarafından yozlaştırılabilirler.”[7] Bir diğer deyişle, amaca giden her yol mübah değildir, zira bu yollardan bazıları amaçları yozlaştıracaktır. Yani siyasal pratiklerin zorunlu olarak etik olması gerekmeyebileceği düşünülmemelidir çünkü bu stratejik ve politik açıdan bir sorun teşkil edebilir. Bunun ötesinde, kullanılan araçlar bir ölçüde amaçları yansıtmalı, bu amaçlarla ilkesel bir uyum içerisinde olmalıdır; yani, siyasal ve etik pratikler birbiriyle –tamamıyla olmasa da– bir ölçüde iç içe geçmelidir. Ki bu da yalnızca etik bir sorumluluğu değil stratejik bir gerekliliği de ifade etmektedir.[8]
Prefigüratif siyaset anlayışı (doğrudan bu kavrama referansla olmasa da) I. Enternasyonal’den beri[9] siyasal strateji tartışmalarında önemli yer tutmasına rağmen literatür uzunca bir süre prefigüratif siyaseti “stratejik siyasetin” dışında yer alan, onu tamamen dışlayan bir kategori olarak ele aldı. Bu durum 2000’lere gelindiğinde, karşı küreselleşme hareketi ve meydan/işgal hareketlerinin (Arap Baharı, Occupy!, Indignados ve Gezi gibi) etkisiyle değişti; kavram, bu küresel mobilizasyonların fikirsel ve örgütsel temellerini tartışmak için sıkça başvurulur hale geldi.[10] Bir anlamda bu anlayışın stratejik önemi teslim edildi ve daha fazla tartışılmaya başlandı.[11] Ancak Boggs’un çalışmalarından da görebileceğimiz üzere bu stratejik yönelimin kökleri ve buna dair tartışmalar çok daha eskilere, özellikle işçi sınıfının mücadelelerine dayanmaktadır. Bu kökleri keşfederek günümüzle bağlantısını kurmaya çalışmak açısından Boggs’un çalışmalarına daha detaylıca bakmak yerinde olacaktır.
Gramsci: araçsal olanla prefigüratif olanın bir bileşimi
Daha önce de belirtildiği üzre Boggs prefigüratif siyaseti bir gelenekle ilişkilendirerek tartışır. Bu da prefigüratif siyasete yönelik artan ilgi yeni olsa da bu anlayışı temel alan pratiklerin köklerinin hiç de yeni olmadığına dikkat çekmesi açısından önemlidir.[12] Bu gelenek 19. yüzyıl anarşistleri ile başlar ve sendikalistler, konsey komünistleri ve yeni sola kadar uzanır. Ona göre bu farklı pozisyonlar arasında ortak olan belirli bir stratejik yönelim vardır. Eğer bu ortaklık bir ideal tip gibi düşünülürse, bu geleneği var eden stratejik eğilim temel olarak üç mesele etrafında anlaşılabilir:
(1) hiyerarşik otorite ilişkilerini yeni bir ideolojik mantık adı altında yeniden üretme korkusu; (2) merkezi biçimleri, devrimci mücadelelerin temelini çürütecek bir şekilde eski iktidar ilişkilerini yeniden ürettiği için siyasal partilere ve sendikalara yönelik eleştiri; (3) gelecek özgürleşmiş toplumu yansıtan yerel ve kolektif yapılar aracılığıyla demokratikleşmeye bağlılık.[13]
Böylesi bir ideal tipin en iyi örneklerinden biri anarşist-komünizm olarak gösterilebilir. Zira anarşist-komünist hareket için prefigüratif siyaset anlayışı asli bir stratejik öneme sahiptir ve harekete ideolojik karakterini veren prefigüratif siyasal eylemler ve örgütlenme biçimleridir. Ancak bu eğilimin farklı stratejik veya taktik yönelimlerle iç içe geçebileceği ve farklı ideolojik ifadeler bulabileceği unutulmamalıdır. Ki Boggs’a göre gerekli olan ve Gramsci’nin bir ölçüde başarabildiği şey de budur: Jakoben olan ile prefigüratif olan unsurların bir bileşimi ya da bir diğer deyişle araçsal stratejik vazifelerle prefigüratif vazifelerin birbirine eklemlenmesi. Araçsal olan, “her şeyden önce siyasal iktidarı ele geçirme ve sürdürme mücadelesini” ifade ederken; prefigüratif olansa, “bizzat devrimci sürecin nihai amaçlarını ifade eder: yani, halkın kendini özgürleştirmesi, kolektif toplumsal ilişkiler ve otorite ilişkileri, sosyalist demokrasi.”[14]
Ona göre, üç arketipik stratejik yönelim de –Leninizm, yapısal reformizm ve anarşist-komünizm– tarihsel olarak bu iki boyutu birbirine entegre etmeyi başaramamıştı. Ancak Gramsci’nin formülasyonlarında bunun kuramsal olanaklılığını görmek mümkündür: “Gramsci’nin kuramsal çalışmalarında, sosyalist halk demokrasisinin birer organı olarak fabrika konseylerini ve sovyetleri, bir koordinasyon ve yöneticilik mekanizması olan devrimci parti ile birleştiren yapısal bir ikilik (dualism) karşımıza çıkar.”[15] Yani, “Onun temel kaygısı, bu iki düzeyi karşı karşıya koymak değil, sentezlemektir: Örgütsel olanla kendiliğinden olanı, siyasalla ekonomiyi, partiyle konseyleri bir araya getirmek.”[16] Bu anlamda Boggs, İtalya’da yükselen fabrika konseyleri deneyimini bir ‘prefigüratif mücadele’ olarak tanımlar; ve bu bağlamda, Gramsci’nin bu tür mücadeleleri araçsal siyasal mücadelenin belli açılardan ötesine geçen ancak onunla mutlaka bütünleşmesi gereken bir karakterde gördüğünü belirtir.
Konseylerin –veya biz bunu daha da genelleştirerek prefigüratif mücadele olarak da düşünebiliriz– üç bakımdan araçsal siyasal mücadelenin ötesine geçtiği söylenebilir. Öncelikle bunlar, “toplumsal ilişkileri ve otorite ilişkilerini organik biçimde dönüştürebilecek ‘devletsel yaşamın yeni biçimlerinin’ inşa edilmesi”; yani, “işçi sınıfına özgü toplumsal yaşam kurumlarında potansiyel olarak zaten var olan” fabrika konseyleri gibi gelecek toplumun nüvelerinin bugünden örgütlenmesi (prefigüre edilmesi) ve yarınlara aktarılması açısından elzemdi. Ayriyeten, bu tür organlar bağımsız bir şekilde varoluşlarını sürdürebildikleri ölçüde “her büyük ölçekli örgütte ortaya çıkabilecek bürokratikleşme ve Jakobenleşme eğilimlerine karşı bir denge unsuru olacaklardı” ve “devrimci hareketin burjuva kurumları karşısındaki özerkliğini ve kimliğini çok daha etkin bir biçimde koruyacak, böylece sosyal demokrat hareketleri baştan beri kemiren ılımlılaştırma/uysallaştırma ve “burjuvalaşma” ihtimallerini sınırlamaya yardımcı olacaklardı.”[17] Ki bu hususlar siyasal mücadelenin önemini yadsımıyor; aksine, onun devrimci karakterini koruma ve sürdürme gayesi taşıyordu.
Bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki Boggs’un belirttiği üzere bu ilişkinin nasıl kurulabileceğine dair sorular tam olarak yanıtlanamamış, bu tartışmalar Gramsci’nin yazılarında sistematik bir olgunluğa ulaşamamıştır:
[Gramsci] Kimi anlarda mutlak bir Leninist modeli benimsiyor gibidir; kimi anlarda ise konseyler üzerine yoğunlaşması, büyük ölçekli örgütlenmenin işlevini neredeyse tümden göz ardı etmesine yol açar. Yine de Ordine Nuovo yazılarının genel yönelimi, gündelik toplumsal yaşama kök salmış ve konseylerle organik bağlar kuran geniş tabanlı bir kitle partisi fikrine doğru seyreder.[18]
Ancak “belli kritik açılardan (önder kadrolar ve entelektüeller yetiştirme, strateji formülasyonu gibi) parti, sürecin itici gücü değil, kitle mücadelelerinin birikimiyle ortaya çıkan bir doruk noktası olmalıdır.”[19] Bu anlamda, kitlelerin üretim alanındaki denetim ve demokratik katılım mücadelelerinin siyasal iktidar mücadelesinin üstünde yer alması; partinin de işlevinin buna riayet edecek bir tarzda tasarlanması gerekmektedir. “Gramsci, devrimci sürecin ‘yeraltında, fabrikanın karanlığında ve kapitalizmin yasalarına tabi kıldığı sayısız çoklukların bilincinin karanlığında’ geliştiğini yazar.”[20] Parti (veya siyasal örgüt) de “bu devrimci gelişimin biçimlenmesine yardım olur, fakat onu hiçbir şekilde bizzat ‘yaratmaz.’”[21]Bu noktada da gündelik hayata sirayet etme ve buralardaki –adeta– gizil gücü ve duyguları örgütleme kapasitesine erişebilecek bir prefigüratif mücadelenin önemi öne çıkar. 1920 İtalyası’nda tomurcuklanan fabrika konseyleri tam da böylesi bir mücadeleye işaret etmekteydi ve “yeraltında birikmiş devrimci bir dinamiğin bir anda bütün açıklığıyla gün yüzüne çıktığı yeni ve büyük bir tarihsel olayın ifadesiydi”:
Konseyler, partilerin ve sendikaların bürokrasisine ve sözleşmeci yasallığına karşı koyarak, işçilerin kendiliğinden tepkilerini seferber etme ve böylece başkaldırının kapsamını ve itiş gücünü genişletme açısından çok daha büyük bir potansiyele sahip olacaktı. Gramsci, konseylerin proletaryanın gündelik yaşamıyla kurduğu yakın ilişkide, kitle inisiyatifinin ve psikolojik bir uyanışın kaynağını görüyordu; işçilere ilk kez devrimci bir amaç duygusu verecek olan da buydu. Konseyler, proletaryanın ekonomiyi denetimi altına alabileceği ve tarih yaratma özgürlüğünü gerçekleştirebileceği kurumlar olacaktı. Bu anlamda, burjuva hegemonyasıyla mücadelede başlıca organlara dönüşeceklerdi.[22]
“Kendiliğinden” gelişen doğrudan eylemlerin seyri
Burada konseyler gibi prefigüratif organların “kendiliğinden” gelişen tepkilerin seferber edilmesine aracı olması vurgusu önemlidir. Herkesin eşit katılımını önceleyen, dayanışmayı esas alan ve küçük ölçekli yapıları itibariyle konseyler, kendiliğinden yükselen doğrudan eylemlerin serpilip gelişebileceği önemli mekanizmalar sunabilirler. Nitekim, toplumsal hareketler literatürü de âdem-i merkeziyetçi ve katılımcı demokratik örgütlenmelerin doğrudan eylem taktiklerinin hayata geçirilmesine katkıda bulunduğuna vurgu yapar.[23] Bu türden eylemler ise hem gündelik hayata doğrudan sirayet ederek bazı kazanımlar elde etmenin önünü açmaları hem de bunu yaparken devrimci bir tahayyülün gelişmesine katkı sunma ihtimali taşımaları açısından elzemdir. Bu anlamda işçi konseyleri –veya daha da genişletecek olursak prefigüratif siyasi eylemler– zaman zaman kendiliğinden gelişen doğrudan eylemlerin daha güçlü ifade bulmalarını ve görece süreklileşmelerini bir ölçüde sağlayabilirler.
Doğrudan eylem, öznelerin bir otoriteye başvurmadan veya ondan herhangi bir şey talep etmeden; başka türden aracılara başvurmadan, kendi öz-güçlerini kullanarak harekete geçip doğrudan hedefleri olan eylemi icra ettikleri (veya engelledikleri) bir eylem tarzıdır. Bu anlamda protesto, lobicilik, imza kampanyası gibi eylem biçimlerinden ayrılır. Zira bu tür “dolaylı” eylemler toplumsal dönüşümü, devletler gibi otoriteleri muhatap alarak; onlardan bir şeyler talep ederek veya belli aracı kurumlar vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışırlar. Çeşitli sorunları çözmek veya bunlara dikkat çekmek için bazı talepler üretmek önemli olsa da mücadelenin yalnızca bu taleplerle sınırlı kalması, esasen sorunun kaynağı olan kesimlerden âtıl bir şekilde çözüm beklemekle yetinen, dar bir talep siyasetine sıkışılmasına yol açabilir.[24] Doğrudan eylem ise bu dolayımı ortadan kaldırır ve gündelik hayatta kimseden bir şey beklemeden, hemen şimdi bazı somut kazanımlar elde etmeye odaklanır. Eylemin özneleri eylemin sonucundan bizzat etkilenmekte olan kişilerdir—milletvekilleri, profesyoneller veya bürokratlar değil. Ki bu da bir toplumsal sorundan mustarip olan kişilerin veya kesimlerin politik anlamda özneleşmesinin önünü açar ve böylelikle bir talep siyasetinin ötesinde bazı olanaklara işaret eder.
Doğrudan eylem, gündelik hayatın içinde ve işyeri mücadelesinde çok farklı biçimler alabilir. En bilinen türleri işgal, fiili grev, blokaj, sosyal merkezler, kooperatifler ve komünler olarak sıralanabilir. Blokaj, fiili grev, işyeri işgali gibi biçimler ‘savunmacı doğrudan eylemlere’ örnek olarak gösterilebilirken; sosyal merkezler, kooperatifler, dayanışma ağları gibi biçimler ‘kurucu doğrudan eylemlerden’ sayılabilir. Bu anlamda işçi komite/konseyleri, meclisleri veya çeşitli inisiyatifleri ekonomik alanda, üretim sahasında demokratikleşmeyi talep etmenin veya belli ekonomik çıkarları savunmanın ötesine geçerek bu demokrasinin gereklerini doğrudan uygulamaları, üretimin denetimi için mücadeleyi ön plana çıkarmaları ve doğalında bir karşılıklı yardımlaşma ağı oluşturuyor olmaları itibariyle birer kurucu doğrudan eylem olarak da değerlendirilebilirler.
Bu tür eylemler “hem belirli bir duruma pratik bir yanıt verir, hem de daha geniş bir toplumsal dönüşüm ufkunun sembolü işlevi görür.”[25] Yani, bir işçi konseyi veya bir fiili grev hem bir işyerinin güncel durumdaki koşullarına pratik anlamda müdahale eder, hem de bu müdahalenin kendisi daha eşit ve adil bir düzen arzusunu içinde barındırır; dolayısıyla da arzulanan toplumsal düzene ilişkin bazı nüveler içerebilir. David Graeber’ın de ifade ettiği üzere doğrudan eylemin “en gelişmiş halinde, kişinin kendi eyleminin yapısı bir çeşit mikro-ütopyaya dönüşür; yani, onun özgür bir toplum tasavvuru için somut bir model haline gelir.”[26] Yukarıda belirtildiği üzere bu türden kurucu, prefigüratif biçimlerin savunmacı eylemlerin de önünü açması beklenebilir ancak böylesi bir bağın otomatik olarak kurulması beklenemez. Boggs’un Gramsci okumasına göre işte tam da bu türden kurucu modeller veya nüveler örgütlenmeli ve siyasal mücadeleye yön verecek bir şekilde onunla bütünleştirilmelidir.
Bu biçimler “kendiliğinden” ortaya çıkabileceği gibi belirli bir örgütlenme tarafından da hayata geçirilebilirler. Ne var ki en hakiki kendiliğindenliğin bile bir düzeyde örgütlülük içerdiği ve en hakiki örgütlülüğün de bir düzeyde kendiliğindenlikten yükseldiği unutulmamalıdır: en nihayetinde “kendiliğindenlik…her zaman bir yerde başlar ve her daim onu örgütleyen bazı insanlar vardır”[27] veyahut “örgütlenme kendi üstüne akseden kendiliğindenliktir.”[28] Bana kalırsa Gramsci’nin çabası ise doğrudan eylemlerin seyrinde bu türden bir dengeyi tutturmak; kendiliğinden olan ile örgütsel olanı sentezlemek yönündedir.
Boggs’a göre Gramsci, böylesi bir irade ve örgütlenmeyi özellikle koordinasyon işlevi üstlenebilecek bir çeşit siyasi örgütlenmenin – bu mücadelelere üstten dayatılmadığı sürece – sağlayabileceğini belirtir. Bir yandan kendiliğinden gelişen tepkiler, duygular, görüşler ve eylemlerin özerk ifadelerini bulabileceği ve öz-güçlerini pekiştirebileceği prefigüratif organlar olarak doğrudan demokratik örgütlenmeleri (konseyler) öne çıkarırken, diğer yandan bu unsurları koordine edebilecek ve siyasal-toplumsal bir dönüşüme yönlendirebilecek bir yapı olarak siyasal örgütlenmenin (parti) önemini vurgular. Bu anlamda kendiliğinden olanla örgütsel olanı birbirini dışlayan bir ikilik olarak görmek yerine birbirinin tamamlayıcısı olarak görür. Özetle, bu teorik bağlantıyı açıkça dile getirmese de özünde vurguladığı mesele, “kendiliğinden” gelişen doğrudan eylemleri örgütlemek, prefigüratif organlar vasıtasıyla onların kurucu niteliğini açığa çıkarmak ve siyasi bir iradenin koordinasyonuyla bunların sürekliliğini ve birliğini sağlamak olabilir.
Öte yandan, Boggs ve Gramsci sendikaların etkinliğine genel olarak eleştirel yaklaşsalar da “kendiliğinden” tepkilerin örgütlenmesinde sendikaların veya sendikacıların oynayabileceği roller de göz ardı edilmemelidir. Zira sendikal örgütlenmeler, sundukları kaynaklar ve mücadelenin resmi-kurumsal yollardan yürütülmesindeki etkilerinin yanı sıra; işçi komite/konseyleri gibi prefigüratif organların inşasında da ön açıcı olabilirler. Böylelikle de fiili grevler gibi doğrudan eylemlerin örgütlenmesinde etkili olan enformel örgütlenmelerin daha kalıcı ve sistematik yapılar haline gelmelerine destek olabilirler. Ayriyeten, siyasal örgütlenmelerle veya hareketlerle eşgüdüm halinde çalıştıklarında da daha karmaşık birer örgütsel ekosistemi meydana getirebilirler.
Türkiye’deki prefigüratif siyasetten bazı örnekler
Peki bu kuramsal tartışmalar sonrasında nasıl hayat buldular veya şimdilerde niçin önemli olabilirler? Elbette bu soruları cevaplamak çok daha kapsamlı bir araştırma gerektiriyor ve –benim gibi– daha çok kuramsal uğraşları ön planda olanlardan ziyade bizzat siyasal eylemin öznesi olanlardan bir değerlendirme bekliyor. Zira kâğıt üzerinde kusursuz görünen bir modelin, sokaktaki karşılığı ya da bir direniş odağındaki yankısı ancak o deneyimin içinden süzülerek anlam kazanabilir. Bu noktada kuram, belki de haritayı çizendir; ancak yolun engebelerini anlatacak olan, bilfiil o yolda yürüyenlerdir. Elbette bu teorik ve pratik uğraşların birbirini dışladığı anlamına gelmez; aksine, bu uğraşlar –Gramsci’de olduğu gibi– iç içedirler ve iç içe geçmelidirler. Ancak şimdilerde böylesi bir yolda yürümeyen biri olarak bu sınırlılığı peşinen ifade etmenin gerekli olduğunu düşündüm. Yine de bu hususları elimden geldiğince, Türkiye’den bazı örneklere referansla tartışmaya çalışacağım.
Modern Türkiye’de prefigüratif organların “kendiliğinden” yükselen bazı mücadelelerde oynadığı rollerin izlerini sürmek için özellikle boykot ve işgal gibi doğrudan eylemlerin yükselişe geçtiği yıllar olan 1960’ların sonuna dönerek başlayabiliriz. Bu yıllar, bir yandan tarımda makineleşmenin getirdiği yapısal çelişkilerin bir sonucu olarak toprak işgallerinin “kendiliğinden” bir köylü hareketine yol açtığı;[29] öte yandan çalışma koşullarına isyan eden[30] ya da sendikal hak ve özgürlüklerini savunan[31] işçilerin işyeri işgallerine giriştiği; gençlerin ise eğitim hakkı mücadelesini üniversite işgalleriyle yeni bir noktaya taşıdığı zamanlar oldu. Bu zamanlarda “ilkin öğrenciler ve daha sonra işçilerden seyyar satıcılara, köylülerden küçük burjuva katmanlarına, kız enstitülülerden hemşirelere dek çok farklı toplumsal kesimler, farklı boyutluk ve yaygınlıkta bir ‘fiili isyan’ duygusunu yaşadılar.”[32] Bu fiili isyan durumunun oluşmasında prefigüratif organların ve deneyimlerin oynadığı rol de yadsınamazdı.
İstanbul Üniversitesi İşgali
Örneğin, 1968 Haziranı’nda “demokratik üniversite” ve “eğitimde devrim” şiarıyla[33] İstanbul Üniversitesinde başlayan işgal, örgütlenme biçimi ve ortaya çıkardığı pratikler açısından böylesi bir deneyime işaret etmekteydi. Ragıp Zarakolu’nun anlatımına göre öğrenciler 1967 yılından itibaren çeşitli taleplerle boykotlar düzenlemeye başlamış, takvimler 12 Haziran 1968’i gösterdiğinde başlayan boykot ise kısa süre içerisinde ivmelenerek bir işgale dönüşmüştü.[34] Bu boykotun ve işgalin örgütlenmesindeki başlıca rolü ise devrimci öğrenciler ile İşgal Komiteleri Konseyi üstlenecek, – Gramsci’nin tarif ettiğini andıran bir biçimde – siyasal öncüler ile prefigüratif organların etkinliklerinin iç içe geçtiği bir hâl meydana gelecekti:
İşgalin öncülüğünü Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Devrimci Öğrenci Birliği yapıyordu. Öğrenciler kısa zamanda örgütlendiler ve fakülte alt birimlerinden başlayarak her fakültede Boykot ve İşgal Komitelerini seçtiler. Onların da temsilcilerinden oluşan kurula İ.Ü. Boykot ve İşgal Komiteleri Genel Konseyi adı verildi, Konsey bir de İcra Komitesi seçti. Bu komite eylemde daimi toplantı halindeymiş gibi kararlar alıyordu, Konsey de sık sık toplanıyordu. Eyleme dair her husus tartışılıp kolektif olarak karara bağlanıyordu.[35]
Bu deneyim toplamda 15 gün sürmüş olsa da neticede ortaya çıkan, bir tür ‘öğrenci iktidarı’ modeliydi ve bu yönüyle adeta gelecekteki toplumun bir nüvesini teşkil ediyordu. Kurulan bu mikro-toplumda “Savunmadan iaşeye, folklordan sinema gösterilerine ve üniversite içi ‘radyo’ yayınına dek birçok faaliyet başarıyla yürütüldü.”[36] Bu faaliyetler, eylemin yalnızca dışsal bir talebe odaklanmadığını, aksine eylemin kendi pratikleri aracılığıyla bir toplumsal düzeni “şimdi ve burada” inşa etmeye çalıştığını göstermeleri açısından önemliydi. Diğer taraftan da daha sonraları işçi mücadelelerinde de etkin rol almaya başlayacak olan komite/konsey örgütlenmelerinin bir öncülünü ortaya koyuyor olmaları dikkate değerdi.
Alpagut İşgali ve Özyönetimi
Prefigüratif organların oynadığı rol itibariyle bu anlamda dikkat çeken bir başka örnek ise 1969 yılında Çorum’da bulunan Alpagut Linyit İşletmesi’nin işgali ve bunun sonucu olarak bir süreliğine özyönetimle idare edilmesiydi. Bu süreç, yöredeki tarıma elverişli arazilerin linyit madenciliği için istimlak edilmesine bağlı olarak yöre halkının işçileştirilmesi sonucunda başlamıştı.[37] Tarım yaptıkları toprakların ellerinden alınmasıyla bu maden işletmesinde çalışmak durumunda bırakılan işçiler, zorlu çalışma koşullarının yanı sıra yetersiz ve düzensiz ücretlerle boğuşuyor; iş güvenliği açısından da ciddi sorunlar yaşıyordu.[38] Bu sebeplerle bir sendikal örgütlenmeye de yönelen işçiler, 1967-1968 yıllarında çeşitli grevler ve eylemler gerçekleştirecek,[39] ancak bu yolla da bir sonuç alamayınca 13 Haziran 1969 günü işletmeyi işgal edeceklerdi. Böylelikle işçilerin yönetime el koyduğu ve üretimi yeniden organize ettiği bir “fiili durum”[40] başlayacaktı. Bu fiili durum içerisinde işletme 34 gün boyunca prefigüratif bir organ olarak değerlendirebileceğimiz bir işçi konseyi tarafından idare edildi: “Bütün işçilerin katılımıyla oluşturulan “işçi genel kurulu” herkesin oy ve karar sahibi olduğu bir eylem meclisi haline getirildi. Bu meclis içinden “işçi konseyi”ni seçti…İşçi konseyi, işletme yönetim kurulu gibi çalışmaya başladı.”[41]Böylece işçiler üretimi kendilerinin ve toplumun yararına olacak şekilde yeniden şekillendirdiler. Bu çerçevede gerçekleştirilen faaliyetler ise şöyle sıralanabilir:
Kömür satışı oluşturulan satış komiteleri aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Üretim sekizer saatlik üç vardiya halinde yeniden örgütlenmiştir. Vardiyası biten işçiler, sekiz saat daha fabrikada kalıp olası bir saldırıya karşı nöbet tutmaktadır. Yüksek ücret alan yöneticilerin işine son verilmiştir. Büro işçileri, teknik personel ve muhasebeciler de konseyin denetimi altında çalışmaya başlamışlardır.[42]
Oluşturulan yeni düzende kısa sürede işletmenin üretimi artmış, işçilerin alacaklarının önemli bir kısmı ödenmiş ve işletmenin tüm temel gereksinimleri karşılanmıştı. Ne var ki bu fiili durum iktidarın devreye girerek işgali bastırmasıyla son bulacaktı. İşgal sona ermesine rağmen pasif direnişlerini çeşitli yollarla sürdüren işçiler önemli kazanımlar elde ettiler ve böylelikle bu mücadele işçi sınıfı tarihi açısından önemli bir miras bırakmış oldu.[43]
Kısa süre içerisinde ortaya konan bu özyönetim pratiği hem önemli gündelik kazanımlar elde etmeyi başarması hem de alternatif bir üretim modeli ortaya koyarak yeni bir toplum tahayyülünü güçlendirmesi açısından önemli gözüküyor. Öte taraftan konsey türü prefigüratif organların araçsalcı bir siyasal iradeden yoksun bir şekilde de gelişip sürdürülebileceğini; böylelikle bazı kazanımlar elde edebileceğini, dolayısıyla da işçi sınıfının öz-gücüne dayalı eylemlere dikkat verilmesi gerektiğini gösteriyor.[44] Bu anlamda yer yer[45] “kendiliğinden” gelişen bir süreç olarak değerlendirilse de bu eylemin gidişatında – sendika yönetimi olmasa da – özellikle bazı sendikacıların ciddi bir rol oynadığını belirtmeden geçmeyelim.
Örneğin, Özgür Narin “Sendika, işgal ve üretimi yönetme süreci boyunca işçilerin hareketini tepeden belirlemeye çalışmışsa da ileride sendikada bölge düzeyinde yükselecek olan işletmenin işçi liderlerinden Mehmet Kocatüfek ve önde gelen işçiler etkili gözükmektedirler” şeklinde aktarıyor. Benzer şekilde Ergün İşeri de konsey başkanı olarak belirlenen, Çorum ve Havalisi Birleşik Maden İşçileri Sendikası şube başkanının (Mehmet Kocatüfek) eylem süresince işletme müdürü olarak tanımlandığı için bu durumun bazı kaynaklarda yanlış yorumlandığını söylüyor.[46] Bu, sendika yönetiminin süreci tepeden belirlemeye yönelik tutumunu ve eylemin bir ölçüde sendikaya rağmen geliştiğini[47]değiştirmese de bazı sendikacıların oynayabileceği rolü de gözden kaçırmamak gerektiğini gösteriyor.
Bu örnekler, prefigüratif siyasetin kolektif bir politik-stratejik yönelimden ziyade münferit birer eylem biçimi olarak uygulandığı durumlar olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda her iki örnek de bu tür eylem biçimlerinin tamamıyla “kendiliğinden” ortaya çıkmadığını ya da o şekilde sürmediğini, her daim – bireysel veya kolektif – örgütleyici bir irade tarafından hayata geçirildiğini gösteriyor. Bu anlamda bu tür deneyimleri hasbelkader gelişen ve kendi kaderine terk edilen olgular olarak değil, kasıtlı bir şekilde hayata geçirilen ve bir gelecek toplum vizyonuna dayanan taktiksel hamleler olarak görmek daha yerinde olabilir. Böylelikle bu taktiklerin farklı bağlamlarda ve koşullarda nasıl hayata geçirilebileceğini ve nasıl stratejik yönelimler ortaya çıkarabileceğini de tartışabiliriz.
Nepstad & Vinthagen taktik ve strateji arasındaki ayrımı şu şekilde tanımlar: “Taktikleri, tek bir kampanyayı (çarpışmalardan yalnızca birini) kazanmaya yönelik araçlar ve planlar; stratejiyi ise mücadelenin tamamını (savaşın tümünü) nasıl kazanacağımıza dair genel bir plan olarak tanımlıyoruz. Dolayısıyla taktikler, hareketin küçük ölçekli repertuvarını ve alt hedeflerini kapsarken; strateji, bir hareketin nihai hedeflerine nasıl ulaşacağıyla ilgilidir.”[48] Bu tanımı esas alacak olursak; stratejik yönelimlerin, kimi zaman birbiriyle tam bir uyum içerisinde görünmeyen çeşitli taktik ve eylem biçimlerinin birbirine eklemlenmesiyle oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu eklemleme içerisinde bazı eylemler tekrar tekrar hayata geçirilirken (protesto ve doğrudan eylem gibi) bazıları ise görece daha az sıklıkla vuku bulabilirler (prefigüratif siyasal eylemler gibi). Ki protesto gibi “rutin” eylemler belirli bir sürekliliği sağlarken, bu “nadir” görülen prefigüratif eylemler hareketin nihai tahayyüllerini somutlaştırır. Bunlar ise neticede belirli örüntüler oluşturarak kolektif aktörlerin yönünü tayin etmelerine yardımcı olan stratejik yönelimleri meydana getirebilirler.
Devrimci Yol, Yeraltı Maden-İş ve Yeni Çeltek Özyönetimi
Prefigüratif siyaset anlayışına dayanan taktiklerin 1970’lere gelindiğinde, diğer eylem biçimleriyle eklemlenerek bir örgütlenmenin veya hareketin stratejik yöneliminin önemli unsurlarından biri haline geldiği örneklere rastlamak mümkündür. Bu anlamda öne çıkan en önemli örneklerden biri Devrimci Yol olabilir. Morgül’e göre Dev-Yol’un devrimci stratejisinin sacayakları temel olarak çekişmeci, prefigüratif ve yaşam tarzı siyaset performansları üzerine kuruluydu.[49]Çekişmeci siyaset çeşitli gösterileri ve doğrudan eylemleri, prefigüratif siyaset bahsettiğimiz gelecek toplumun nüvelerini şimdiden inşa etmeye yönelik pratikleri ve yaşam tarzı siyaset ise halkın değerleriyle iç içe olan kültürel ve gündelik pratiklerin ön plana çıkarılmasını ifade ediyordu. Bu da Boggs’un ifade ettiğini andıran bir biçimde araçsal siyasi vazifelerle prefigüratif vazifelerin iç içe geçtiği bir hale işaret ediyordu.
Burada, prefigüratif unsurların bu stratejik yönelimin nasıl bir parçası haline geldiği, yukarıda yürütülen kuramsal tartışmalar açısından dikkat çekicidir. Bu, en açık ifadesini direniş komitelerinin oluşumunda bulur. Zira Devrimci Yol dergisinin çeşitli sayılarında belirtildiği üzere direniş komiteleri “devrimci halk iktidarının birer nüveleri”[50] olarak değerlendirilmekte, “halkın kendi iktidarı kavramını ve merkezi otoriteye bir alternatif yaratılması zorunluluğunu”[51]somutlayacak organlar olarak görülmekteydi. Devrimci Yol’un 1978 tarihli 13. sayısında bu komitelerin oluşumuna dair şöyle yazılıyordu:
Faşist güçlerin, halk yığınlarını yıldırmaya yönelik saldırıları, geniş halk yığınları arasında bir savunma ihtiyacının doğmasına neden olmakta; çatışmanın genişleyip yaygınlaşması, anti-faşist bir dayanışma eğiliminin doğmasına ve gelişmesine neden olmaktadır. Direniş komiteleri bu eğilimin devrimci bir doğrultuya kanalize edilmesi, bağımsız bir Devrimci Hareket’in, halk iktidarını hedefleyecek şekilde ve tüm anti-faşist halk güçlerinin birleşik devrimci savaşının örgütlendirilmesi doğrultusunda kavranılmasının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır.[52]
Bir başka sayıda ise bu anlatım şöyle devam ettiriliyordu: “Direniş komiteleri de, (hayattan kopuk “görüşler”in değil) hayatın kendisinin ortaya attığı bir “öneri”dir. Bizim yapmaya çalıştığımız da, bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sorunları doğal olarak çözmeye; bu suretle bu gelişmelerin bize yüklediği devrimci görevleri yerine getirmeye çalışmaktan başka bir şey olmamıştır.”[53] Bana kalırsa bu yaklaşım, Gramsci’nin de bahsettiği bazı “kendiliğinden” gelişen eğilimleri içererek geliştirme, onlara prefigüratif organlar vasıtasıyla kurucu bir nitelik kazandırma ve siyasi bir irade vasıtasıyla bunların birliğini sağlama anlayışıyla örtüşüyor gibi gözüküyor.
Ancak bu noktada dikkat çekici bir fark, bu prefigüratif organlarla bir partinin değil de bir siyasal hareketin iç içe geçtiği bir ikili iktidar stratejisinin ortaya çıkmış olmasıdır. Diğer bir yandan, Yeraltı Maden-İş sendikası örneğinde görülebileceği gibi, bu komitelerin üretim alanında oluşturulan işçi komite ve konseyleri gibi sendikal ve prefigüratif organlarla iç içe geçerek daha karmaşık bir örgütsel ekosistemi ve stratejik yönelimi oluşturdukları söylenebilir. Bu da emekçilerin üretim alanlarındaki mücadelelerin yaşam alanlarındaki mücadeleleriyle bütünleştiği ve birbirini destekler hale geldiği bir durumun açığa çıkmasını sağlamıştır: “İşçi komiteleri, köylerdeki ve mahallelerdeki işçiler kanalıyla mahalle ve köy komitelerine dönüşmüş; mahalle ve köy komiteleri iş yerlerini etkilemiş, işçiler antifaşist mücadeleye katılmış, direniş komiteleri bu hemhal oluş içinde hayat bulmuştur.”[54] Burada, direniş komiteleri Dev-Yol militanları tarafından örgütlenen ve daha ziyade onların inisiyatifiyle işleyen[55] prefigüratif organlarken, işçi komite/konseyleri sendika tarafından örgütlenen ancak ondan bağımsızlaşarak ilerleyen[56] prefigüratif organlardır. Bu organların eşgüdümlü çalışması ve Dev-Yol vasıtasıyla birbirine eklemlenmeleri, özellikle Amasya’nın Yeni Çeltek havzasında ayrıksı bir özyönetim deneyiminin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Esasen Yeraltı Maden-İş’in Yeni Çeltek havzasında örgütlenmeye başlaması ve işçi komite/konseylerini gündeme getirmesi Dev-Yol’dan daha öncesine dayanır. Bu süreçte özellikle de Çetin Uygur’un belirleyici bir rolü vardır. Komite/konsey örgütlenmeleri ilk defa 1976’daki toplu sözleşme ve grev sürecinde hayat bulsa da tam anlamıyla işlerlik kazanmaları ve direniş komiteleriyle eşgüdüm halinde çalışmaya başlamaları 1978 yılından itibaren mümkün olabilmiştir.[57][58] Ki bu da Dev-Yol’un kendinden önceki deneyimleri “hem devam ettirerek hem de aşarak” şekillendiğinin göstergelerinden biridir.[59]
Yalçın Bürkev bu süreci 1976-1978, 1978-1980 ve 1980’den darbeye kadar olan süreç olmak üzere üç döneme ayırarak değerlendirir: “Toplu sözleşme ve grevle başlayan ilk dönem, sendikal mücadelenin önde olduğu dönemdir. İkinci toplu sözleşme ve grev dönemi, bölgedeki siyasal hareketin önünü açar.”[60] Ki bu dönem komite/konsey örgütlenmelerinin de belirli bir olgunluğa ulaştığı, böylelikle de toplu sözleşmelerde dahi bir yer edinmeye başladığı bir dönem olur. Üçüncü olarak ise “1980 baharındaki özyönetim ve onu takip eden fiili grev dönemi de işçilerin karşılaştıkları işyerinin kapatılma saldırısını politik bir saldırı olarak görüp politik bir cevap verdikleri bir döneme tekabül eder.”[61] Bu üç dönem boyunca da işçi komite/konseyleri bu deneyimin fikren ve pratikte belkemiğini oluşturur.
Yeraltı Maden-İş çalışmalarında komite/konseyler; hem iş güvenliği, ücretler, çalışma koşulları ve eğitim gibi bazı gündelik sorunlara müdahil olan hem de toplu sözleşme ve grev gibi süreçlerdeki karar alma iradesini üstlenen birer örgütlenme mekanizması olarak işlev görür. Bu amaçlarla, “Yeraltı Maden-İş’in örgütlü olduğu iş yerlerinde en fazla yirmi kişiden oluşan komiteler kurulmuştur. Her komiteyi temsilen bir kişi işyeri konseyine katılır. Kararlar ortaklaşa alınır, eğitim ve etkinlikler bu organlarca planlanır. Haberleşme bu organlar yoluyla sağlanır. Konsey ve komite sözcüleri belli aralıklarla değişir.”[62] Bu organların en önemli özelliği emekçilerin kendi hayatlarını ilgilendiren konulardaki kararları bizzat kendilerinin alıp uygulaması ve bu yolla da siyasal birer özne olarak politikleşmeleridir. Nitekim “Komite-konsey fikrinin temelinde, hayatın her alanından yansıyan bir politizasyonla kendisini aktif bir özne olarak konumlandırmayı başaran işçilerin kolektif üretkenliklerini yansıttıkları bir zemin düşüncesi yatar.”[63] Böylesi bir siyasal öznelik gündelik iş hayatının içerisindeki meselelere kolektif bir yanıt ararken kurulur ve kendisini çeşitli direnişler ve mücadeleler içerisinde ifade eder.
Bu siyasallaşma, bölgede Dev-Yol’un faaliyetlerini arttırmasının ardından yeni bir nitelik kazanmış ve Yeraltı Maden-İş’in sendikal çalışmaları ile direniş komitelerinin yerel faaliyetleri birbirini destekler hale gelmiştir. Zeynep Öztürk bu hali “kömür dolaşımının kontrolü, işgücünün kontrolü, gösteriler ve gündelik yaşamla ilgili konularda kararlar almak” başlıkları altında özetliyor.[64] İlk olarak, kömür dolaşımı önceleri karaborsa tarafından belirlenir ve çıkan kömürün bir kısmı devlete ait şeker fabrikasına satılırken, Yeraltı Maden-İş ve Dev-Yol’un örgütlenmelerini güçlendirmelerinin ardından kömürün üretim alanından çıkışı işçi komiteleri tarafından organize edilmeye; dağıtımı ise yerellerdeki direniş komiteleri ve Devrimci İşçi Köylü Gençlik Dernekleri tarafından denetlenmeye başlanmıştı. Buna ek olarak işçi konseyleri ve sendika, emek süreçlerinin denetimini üstleniyor, işe alımlarda söz sahibi oluyor ve özellikle yoksullara iş imkânı sağlanmasını ve emek düşmanlarının işe alınmamasını gözetiyorlardı. Aynı zamanda, direniş komiteleri ve dernekler havzada madencilerin grevlerine destek eylemleri gibi çeşitli gösteri ve etkinlikler düzenliyor, böylelikle üretim alanındaki mücadelenin havza genelinde de yankı bulmasını sağlıyordu. Son olarak da direniş komiteleri ve dernekler doğrudan eylemler vasıtasıyla (ör. okul inşası, cami onarımı, kamusal etkinliklerdeki kuralların değiştirilmesi) gündelik hayatta karşılaştıkları sorunlara çeşitli çözümler üreterek bazı taleplerin somut olarak karşılanmasını sağlıyordu. Neticede, birbiriyle girift bir biçimde iç içe geçen bu farklı mücadeleler ve eylem biçimleri Boggs’un Gramsci’de de zımnen bulunduğunu ifade ettiği, “yalnızca fabrikaların değil, insan etkinliğinin tüm alanlarının halk tarafından denetimini”[65]hedefleyen genelleşmiş özyönetim fikrini andıran bir örneği hayata geçirecekti.
Yine Yalçın Bürkev’in aktarımına göre, 1980 yılına gelindiğinde toplu sözleşme sürecinin uyuşmazlıkla sonuçlanmasıyla işçiler greve gitmiş; bunun ardından bir de işletmenin zarar ettiği iddiasıyla kapatıldığının resmen açıklanmasıyla direniş kararı alınmıştı.[66] Böylelikle, 26 Nisan 1980’den itibaren, üretim fiilen işçilerin denetimine girecek ve bir özyönetim hali başlayacaktı. Bu durumda:
İş yeri açıkmış gibi işçiler kendi vardiyalarında gelirler, kendi vardiyalarını kapatırlar, üretim devam eder. Her biri 20 işçiden oluşan komiteler, işletmeyi kâra geçirir ve haftada 2,5 milyon TL kâr sağlandığı açıklanır. Hesaplar tüm denetlemek isteyenlere açıktır. Bir ay boyunca fiili üretimi işçilerden üç kişilik bir komite yönetir. Bunlar üretimden elde edilen gelirleri yine işverenin kasasına aktarırlar. Bu fiili üretim döneminde kömür de satılır. İşçilerin maaşları ödenir, işletme giderleri karşılanır.[67]
Buna paralel olarak bölgedeki direniş komitelerinin ve derneklerin de faaliyetleri ivmelenir, karşılıklı bir etkileşim ve dayanışma hali başlar. Bu da işletmede başlayan özyönetim anlayışının işletmeyle sınırlı kalmadığı, bölgedeki işsizlerin ihtiyaçları başta olmak üzere daha geniş sorunlarla da ilgilendiğinin bir ifadesidir:
Yeni işçi ihtiyacı olduğunda köy komiteleri ve bölgedeki derneklerin ihtiyaca göre belirlediği insanlar seçilir. İşçi ihtiyacı madendeki panoda duyurulur, öz yönetim ve köy komiteleri birlikte karar verir. Hangi partiye oy verildiğinden bağımsız olarak emekçi olması ve direnişi desteklemesi yeterlidir. Öz yönetim sürecinde düzenli olarak yapılan iş güvenliği ve iş sağlığı eğitimleriyle kazalar azalır.
Bu gelişmelerin ardından olaya müdahale eden merkezi otoritenin kömür kamyonlarıyla işçi servislerine el koyması ve işletmenin telefonlarını kesmesiyle beraber iş güvenliği konusunda çeşitli problemlerle karşılaşacağını düşünen işçiler özyönetim eylemini bir ayın sonunda greve çevirirler. Daha sonraları, 1980 Temmuz’undaki Fatsa nokta operasyonunu müteakiben Yeni Çeltek’e de bir operasyon yapılır. Buna rağmen madendeki direniş bir süre daha devam etse de 12 Eylül darbesiyle birlikte tamamen bastırılır ve böylelikle bu deneyim de sona ermiş olur.
Geçmişten geleceğe bir bakış
Tarihsel olarak devrolunan toplumsal koşullar gibi, mücadelenin araçları ve tahayyülleri de yarınlara aktarılırlar. Sayısız sohbet, karmaşık duygular, bitmeyen toplantılar, direnişler, grevler, protestolar ve çok daha fazlasının girift bir bileşimi, tarihsel bir birikimidir neticede bugün olanlar. Bu anlamda, bahsi geçen deneyimler kısa ömürlü olsalar dahi bu durum onların tamamen yok olup gittikleri anlamına gelmez. Hafıza aktarıldığı müddetçe, bu deneyimlerin ortaya koyduğu fikir ve pratikler bir şekilde etkisini sürdürmeye; gelecekteki özgür toplumun nüvelerini oluşturmaya devam eder. Böylece hafıza, toplumsal hareketlerin en önemli uzun erimli sonuçlarından ve geleceğe yön verme araçlarından biri haline gelebilir.[68] Dolayısıyla bugün, fiili işçi eylemlerinin yeniden ivme kazandığı bir dönemde bu geçmişi hatırlamak ve hatırlatmak önemli olabilir.
Özellikle 2022’den itibaren ciddi bir artış gösteren fiili grevlerin 2025 itibariyle de bu eğilimi sürdürdüğü ve bu eğilimin ülke geneline yayılmaya başladığı düşünülürse,[69] şimdilerde bir tür doğrudan eylem dalgasına tanıklık ediyor olabiliriz. Daha önceki örneklerde olduğu gibi, gerçekleşmekte olan bu eylemlerin de bir kısmının kendiliğinden geliştiği iddia edilebilir, ancak bu eylemlerin her birinde, her daim örgütleyici bir irade olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Bu irade kimi zaman bir sendika, kimi zaman işyerindeki tanımsız örgütlenmeler veya kolektifler, kimi zaman da bir siyasal hareket veya parti ile eşgüdüm halinde hareket eden işçiler tarafından ortaya konuyor olabilir. Bu iradi çabalar “kendiliğinden” yükselen tepkilerin ve eğilimlerin örgütlü ifade bulabilmesi ve kolektif eylemlere dönüşebilmesi açısından çeşitli olanaklar yarattığı ölçüde desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Tarihteki örneklerden görebileceğimiz üzere bunu sağlayabilecek mekanizmalardan biri ise – işçi komite/konseyleri gibi – prefigüratif organlar olabilir. Bu tür organlar, hem gündelik hayattaki somut problemlerin çözümü için bir alan oluşturmaları hem de alternatif bir toplum vizyonunu ete kemiğe büründürmeleri ve yaratıcılığı desteklemeleri bakımından eylem dalgaları içerisinde önemli roller üstlenebilirler. Herkesin eşit katılımını önceleyen, dayanışmayı esas alan ve küçük ölçekli yapıları itibariyle de kendiliğinden yükselen tepkilerin serpilip gelişebileceği özgün mekanizmalar sunabilirler. Diğer yandan, daha büyük ölçekli siyasal ve sendikal örgütlenmeler veya hareketler vasıtasıyla eşgüdüm halinde çalışabildiklerinde ise tekil mücadeleler olmanın ötesine geçip toplumsal dönüşümün kaldıracı olabilecek önemli birer aktör haline gelebilirler. Günümüzde artan fiili işçi eylemlerinin önemi ve olası rolü de belki de bu bağlamda da tartışılabilir; elbette doğrudan eylemlerin aldığı yeni biçimleri keşfederek ve onları destekleyebilecek siyasal ve sendikal mücadele araçlarının imkanlarını ve sınırlılıklarını göz önünde bulundurarak.
[1] Gök, Cem. 2023. Endüstrinin Yaban Kedileri: Sendika Dışı Üç Grev. Sarmal Kitabevi, s. 8-9.
[2] Birelma, Alpkan. 2025. “Yurtta Grev, Dünyada Grev: Alpkan Birelma Ile 2023 Uluslararası Grev Raporu Üzerine.”https://textumdergi.net/yurtta-grev-dunyada-grev-alpkan-birelma-ile-2023-uluslararasi-grev-raporu-uzerine/
[3] Çeğin, Güney, ve İsmail Tufan Yılmaz. 2025. “Takdim”. Şimdi ve Burada Kurulan Anarşi: Prefigüratif Politika, Direniş ve Tahayyül Üzerineiçinde. Phoenix Yayınevi s.7.
[4] Gordon, Uri. 2025. “Prefigüratif Politika: Etik Bir Pratik ile Kaybolmuş Bir Vaat Arasında”. Şimdi ve Burada Kurulan Anarşi: Prefigüratif Politika, Direniş ve Tahayyül Üzerine. Phoenix Yayınevi, s. 147-174;
Scholl, Christian. 2016. “Prefiguration”. Keywords for Radicals. The Contested Vocabulary of Late Capitalist Struggle. AK Press.
[5] Bkz. Marksizm, Prefigüratif Komünizm ve İşçi Denetimi Sorunu’na “düzeltme notu.”
[6] Raekstad, Paul, ve Sofa Saio Gradin. 2020. Prefigurative Politics: Building Tomorrow Today. 1st ed. Polity Press.
[7] Gordon, Linda. 2013. “Socialist Feminism: The Legacy of the ‘Second Wave’”. New Labor Forum 22 (3): 20-28.https://doi.org/10.1177/1095796013499736.
[8] Maeckelbergh, Marianne. 2011. “Doing Is Believing: Prefiguration as Strategic Practice in the Alterglobalization Movement”. Social Movement Studies 10 (1): 1-20. https://doi.org/10.1080/14742837.2011.545223; Breines, Wini. 1982. Community and Organization in the New Left: 1962-1968 the Great Refusal. Praeger J. F. Bergin.
[9] van de Sande, Mathijs. 2023. Prefigurative Democracy: Protest, Social Movements and the Political Institution of Society. Taking on the Political. Edinburgh University Press.
[10] Graeber, David. 2002. “The New Anarchists”. New Left Review 13. https://newleftreview.org/issues/ii13/articles/david-graeber-the-new-anarchists; Van De Sande, Mathijs. 2025. “Tahrir Meydanı’nın Prefigüratif Politikası – 2011 Devrimlerine Dair Alternatif Bir Perspektif”. Şimdi ve Burada Kurulan Anarşi: Prefigüratif Politika, Direniş ve Tahayyül Üzerine. Phoenix Yayınevi; Uncu, Baran Alp. 2022. “Embedding the Prefigurations of the Gezi Protests”. Public Space Democracy, ed. Nilüfer Göle. Routledge. https://doi.org/10.4324/9781003193753-5.
[11] Yates, Luke. 2025. “Prefigüratif Politika ve Toplumsal Hareketler Stratejisi: Toplumsal Hareketlerin Yeniden Üretimi, Mobilizasyonu ve Koordinasyonunda Prefigürasyonun Rolü”. Şimdi ve Burada Kurulan Anarşi: Prefigüratif Politika, Direniş ve Tahayyül Üzerine. Phoenix Yayınevi; Maeckelbergh, “Doing Is Believing: Prefiguration as Strategic Practice.”
[12] Demem o ki Indignados, Occupy!, Arap Baharı veya Gezi gibi deneyimlerin gelecek toplumun örneklerini ortaya koyan, prefigüratif bir karakter taşımaları –yalnızca– “kendiliğinden” olmadı ve bütünüyle yeni bir şey değildi. Bu karakter, geçmişte verilen mücadelelerin ve tartışmaların evrilerek bugüne aktarılması, birbirlerini etkilemesi ve en nihayetinde bir ifade alanı bulması yoluyla gerçekleşti. Buna ilişkin daha detaylı bir tartışma için bkz. Flesher Fominaya, Cristina. 2015. “Debunking Spontaneity: Spain’s 15-M/ Indignados as Autonomous Movement”. Social Movement Studies 14 (2): 142-63. https://doi.org/10.1080/14742837.2014.945075
[13] Boggs, Carl. 2025. Marksizm, Prefigüratif Komünizm ve İşçi Denetimi Sorunu. https://www.yeryuzupostasi.org/2025/02/15/marksizm-prefiguratif-komunizm-ve-isci-denetimi-sorunu-carl-boggs/.
[14] Boggs, Carl. 1977. “Revolutionary Process, Political Strategy, and the Dilemma of Power”. Theory and Society 4 (3): 359-93.
[15] Boggs, Carl. 2026. “Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramı: Sosyalist devletin nüvesi”. çev. Halil Can İnce. Textum Dergi.
[16] A.g.y.
[17] A.g.y.
[18] A.g.y.
[19] A.g.y.
[20] A.g.y.
[21] A.g.y.
[22] A.g.y.
[23] Taylor, Verta, ve Nella van Dyke. 2004. “‘Get up, Stand up’: Tactical Repertoires of Social Movements”. The Blackwell Companion to Social Movements. Blackwell Publishing Ltd.
[24] Canıvar, Coşkun. 2020. “İşçi sınıfı için hayati bir gereksinim: İşçi denetimi”. Sendika.Org Dergi. https://dergi.sendika.org/sayi-2/isci-sinifi-icin-hayati-bir-gereksinim-isci-denetimi-597529.
[25] Franks, Benjamin. 2003. “Direct action ethic”. Anarchist Studies 1: 13-41.
[26] Graeber, David. 2009. Direct Action: An Ethnography. AK Press, s. 210.
[27] Nunes, Rodrigo. t.y. “Örgütlenme Üzerine Üç Tez”. https://gezibrosur.wordpress.com/brosur-xxx-xxxx/orgutlenme-uzerine-uc-tez-rodrigo-nunes/
[28] Nunes, Rodrigo. t.y. “Devrimi Örgütçüler Yapar. https://www.kostebek-kolektif.org/devrimi-orgutculer-yapar-rodrigo-nunes/
[29] Fırat, Begüm Özden. 2019. “Köylüler, Devrimciler, Toprak, İşgal: Bitmeyen ‘68’”. İsyan, Devrim, Özgürlük: 50 Yıl Sonra 1968. Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
[30] Narin, Özgür. 2011. 1969 Alpagut olayı. https://sendika.org/2011/12/1969-alpagut-olayi-ozgur-narin-60937
[31] Aydın, Zafer. 2021. Geleceğe Yazılmış Mektup: 1968 Derby İşgali. Sosyal Tarih Yayınları.
[32] Zarakolu, Ragıp. 1988. “’68’in Mirası”. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, 7. Cilt. İletişim Yayınları, s. 2098.
[33] İşgal, 40 Yıl Sonra, Yeniden, İstanbul Üniversitesi’nde. 2008. https://bianet.org/haber/isgal-40-yil-sonra-yeniden-istanbul-universitesi-nde-107576
[34] Zarakolu, “’68’in Mirası.”
[35] Kızılcık. 2008. “1968 Türkiyesi”. https://kizilcik.org/dergiler?view=article&id=1563:1968-tuerkiyesi&catid=45.
[36] Zarakolu, “’68’in Mirası,” s. 2098.
[37] Narin, “1969 Alpagut olayı.”
[38] Gök, Endüstrinin Yaban Kedileri, s. 32.
[39] İşeri, Ergün. 2024. “Bir Fiili Durum Hali: Üretenlerin Yönettiği Alpagut 1969”. Çetin Uygur Kitabı. NotaBene Yayınları, s. 475.
[40] Özgür Narin’e göre “Fiili durum sözü önemlidir. Zira 1968’lere doğru İstanbul gibi büyük şehirlerde gelişen işçi grevlerinde, işgallerde sık sık kullanılan ve çalışanların hareketlerinin kendi meşruiyetlerini anlatan bir terimdir.”
[41] İşeri, “Üretenlerin Yönettiği Alpagut 1969,” s. 475.
[42] Gök, Endüstrinin Yaban Kedileri, s. 33.
[43] İşeri, “Üretenlerin Yönettiği Alpagut 1969,” s. 476.
[44] Alpagut İşgali üzerine yapılan çalışmalar konseyin oluşumu üzerine detaylı bilgiler içermese de hiçbiri siyasal bir iradenin varlığına da değinmiyor.
[45] Devrim, M. 2020. Alpagut işgal ve direnişi 51. yılında. https://kizilbayrak85.net/ana-sayfa/kizil-bayrak-yazilari/sinif/alpagut-isgal-ve-direnisi-51-yilinda
[46] İşeri, “Üretenlerin Yönettiği Alpagut 1969,” s. 475.
[47] Gök, Endüstrinin Yaban Kedileri, s. 32-33.
[48] Nepstad, Sharon Erickson, ve Stellan Vinthagen. 2012. “Strategic Choices in Cross-National Movements: A Comparison of the Swedish and British Plowshares Movements”. Strategies for Social Change. Social Movements, Protest, and Contention, vol. 37. University of Minnesota Press.
[49] Morgül, Kerem. 2019. “Performing Revolutionary Populism: The Revolutionary Path Movement in Turkey”. Qualitative Sociology 42 (2): 273-97. https://doi.org/10.1007/s11133-019-9416-4.
[50] Devrimci Yol. 1978. “Faşizm ve faşizme karşı mücadele sorunu üzerine (2): Sömürge, yarı-sömürge ülkelerde ve Türkiye’de faşizm”. Devrimci Yol, Ocak 15, s. 11.
[51] Devrimci Yol. 1978. “Parti-Cephe İlişkileri”. Devrimci Yol, Mart 20, s. 9.
[52] Devrimci Yol. “Faşizm ve faşizme karşı mücadele sorunu üzerine,” s. 11.
[53] Devrimci Yol, “Parti-Cephe İlişkileri,” s. 9.
[54] Devecioğlu, Ayşegül, ve Yalçın Bürkev. 2024. “İşçi Sınıfı, Devrimci Yol ve Çetin Uygur”. Çetin Uygur Kitabı. NotaBene Yayınları, s. 164
[55] Bozkurt, Sümercan. 2008. “The Resistance Committees: Devrimci Yol and the Question of Revolutionary Organization in Turkey in the Late 1970s”. Middle East Technical University.
[56] Bürkev, Yalçın. 2024. “Yeraltı Maden-İş”. Çetin Uygur Kitabı. NotaBene Yayınları, s. 86.
[57] Gümüş, Güneş. 2023. “Yeni Çeltek Direnişi: Madenden Bölgeye Yayılan İşçi Özyönetimi Yeni Çeltek Direnişi: Madenden Bölgeye Yayılan İşçi Özyönetimi”. Çalışma ve Toplum 1 (76): 455-86. https://doi.org/10.54752/ct.1241252.
[58] Devecioğlu ve Bürkev, “İşçi Sınıfı, Devrimci Yol ve Çetin Uygur,” s. 165.
[59] A.g.y., s.164.
[60] Bürkev, “Yeraltı Maden-İş,” s. 90.
[61] a.g.y., s. 90.
[62] A.g.y., s. 85.
[63] A.g.y., s. 85.
[64] Öztürk, Zeynep. 2024. “Öz Yönetimi Örgütlemek: Dayanışma Pratikleri ve Adalet Arayışları Üzerinden Bir Değerlendirme”. Çetin Uygur Kitabı. NotaBene Yayınları, s. 468-469.
[65] Boggs, “Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramı.”
[66] Bürkev, “Yeraltı Maden-İş,” s. 100-101.
[67] A.g.y., s. 101.
[68] Daphi, Priska, ve Lorenzo Zamponi. 2019. “Exploring the Movement-Memory Nexus: Insights and Ways Forward”. Mobilization: An International Quarterly 24 (4): 399-417. https://doi.org/10.17813/1086-671X-24-4-399.
[69] 2025 Fiili Grevler Raporu. 2025. https://www.yabankedileri.org/rapor/2025-fiili-grevler-raporu.