HAZAL GÖÇMEN: Türkiye’de yasal grev sayısı zaten sınırlı, fiilî grevler ise çoğu zaman çok kısa sürüyor. Şunu sorarak başlayalım: grevde kalınan süre, grev öncesindeki işyeri örgütlülüğü ve sendikanın tutumu kazanımı ne ölçüde belirliyor?
CEM GÖK: Grev süresinin uzun olması, çoğu zaman işçilerin lehine olan bir durum değil zaten. İşyerindeki işçilerin birliğinin sağlam olduğu, üretimi gerçekten etkileyebildiği koşullarda grevler kısa sürelerde kazanımla sonuçlanabiliyor. Örneğin güncel olarak Temel Conta’da bir yılı aşkın süredir devam eden bir resmî grev var. Orada gerçekten işçilerin çoğunluğunun katıldığı, üretimi durduran bir grev olsa patron bu kadar süre dayanabilir mi? İşçilerin de o kadar uzun süre greve dayanması mümkün değil. Dolayısıyla kâğıt üzerinde bir greve dönüşmüş durumda. Toplu iş görüşmeleri neticesinde anlaşmaya varılamaması nedeniyle sendikanın yetkiyi kaybetmemek için başlatmak zorunda kaldığı, ancak kâğıt üzerinde kalan çok sayıda resmî grev örneği var. Tüm bu örneklerde bir işyerinde bir sendikanın yetkisi olmasının, o işyerindeki işçilerin örgütlü olması anlamına gelmediğini görmüş oluyoruz.

Öte yandan fiili grevler de uzun sürebiliyor. Örneğin 2014’teki Greif Çuval Fabrikası grevi 60 gün sürüyor. Fakat dediğim gibi, sürenin uzaması çoğu durumda işçilerin çıkarına değil. Çünkü insanlar bir ay maaş almadığında evlerini geçindiremez hâle geliyor. Greif örneğinde, burası uluslararası bir şirket olduğu için patron son noktada “kapatırım, giderim” diyebiliyor. İşçiler bakımından ise bu süre içinde görüş ayrılıkları ve çözülmeler başlıyor, birlik bozuluyor. Ama dediğiniz gibi fiili grevler; işçiler arasındaki birliğin gücü, patronun hazırlıklı olup olmadığı ya da talepleri karşılama esnekliğinin bulunup bulunmadığı gibi etkenlere bağlı olarak çoğu zaman birkaç gün içinde olumlu ya da olumsuz biçimde sonuçlanıyor. Zaten burada genellikle ücret artışı, belirli çalışma şartlarının düzeltilmesi, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi ya da işten çıkarılan arkadaşlarının geri alınması gibi somut bir-iki talep söz konusu oluyor.
Sendikaların tutumunun etkisi konusuna gelirsek, fiili grevler birçok örnekte sendikasız işyerlerinde ya da sendika olsa bile işyerinde yetkili bir sendikanın herhangi bir olumlu rolü olmaksızın, hatta engellemeye çalışmasına rağmen gerçekleşiyor. Greif grevi DİSK Tekstil’e, 2015’teki metal işçilerinin grevleri Türk Metal’e, Çimsataş Birleşik Metal’e rağmen oluyor mesela. Öte yandan 2022’deki Migros Depo, 2024’teki CarrefourSA Depo örneklerinde DGD-Sen’in bir yönlendiriciliği var ama yetkili sendika değil. Çeşitli inşaatlarda gerçekleşen grevlerde de İnşaat-İş ya da Dev Yapı-İş gibi sendikaların yönlendiriciliği olabiliyor, fakat orada da yetkili bir sendika söz konusu değil. Antep’teki tekstil işyerlerindeki fiili grevlerde de Birtek-Sen’in rolü bir düzeye kadar benzer. Buralarda, sendikalara tanınmış ve özgülenmiş yasal haklara dayalı bir müdahaleden ziyade; bu konularda deneyimli, politik, örgütlü insanların işçilerin örgütlenmesi ve mücadele yöntemleri konusunda yönlendiriciliği, hukuki destek sunması ya da sosyal medya gibi kanallarda grevin duyurulması gibi etkilerinden söz edebiliyoruz. Bazı örneklerde bunu yapan grubun adı bir sendika olmuyor; bir dernek, bir dergi çevresi ya da tüzel kişiliği dahi olmayan kolektifler de olabiliyor.
Yetkili sendikaların olduğu bazı örnekler de var tabii. Birincisi, ücretlerin ödenmemesi nedeniyle, daha çok DİSK’e bağlı Genel-İş’in yetkili olduğu belediyelerde gerçekleşen fiili grevler. Burada da aslında yetkili sendikanın uygulamaya soktuğu grevler söz konusu değil. İş Kanunu’nda, ücretlerin ödeme gününden itibaren 20 gün içinde ödenmemesi hâlinde işçilere iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınma hakkı tanınmış. İşçiler buna dayanarak çalışmıyor. Bu, sendika olmasa da kullanılabilecek bir hak. Bu örneklerde sendika, daha çok işçiler adına patronla pazarlık yapma işlevi görüyor.
Bir başka ve eşine az rastladığımız örnek ise 2024 yılının sonunda Birleşik Metal-İş ile MESS arasında, yanılmıyorsam İstanbul ve Kocaeli’deki beş işyeriyle ilgili gerçekleşen TİS görüşmelerinde anlaşma sağlanamaması üzerine, sendika tarafından başlanacağı ilan edilen grevlerin Cumhurbaşkanlığı tarafından başlamadan yasaklanmasına rağmen uygulamaya konulmasıydı. Bunlar başlangıçları itibarıyla sendikal grevler olsalar da yasaklanmalarıyla, kanundaki tanımıyla “yasadışı”, bizim tanımımızla ise fiili greve dönüşmüş oldu. Bu metal işyerlerinde yıllardır varlığını gördüğümüz mücadeleci işçi dinamiğinin sendikayı tabandan zorlamasının bir sonucu. Sonuç olarak hiçbir işçi işten atılmadı ve grevler kazanımla sonuçlandı.
Burada iki şey aynı anda görünüyor: Bir yandan yasal alan daraldıkça fiilî biçimler öne çıkıyor; öte yandan ücret talebiyle başlayan mücadele çok hızlı biçimde devletle de karşı karşıya geliyor. Buradan “otoriterleşme” meselesine bağlayayım: Ücret mücadelesi etrafında gelişen grevler, bugünkü siyasal iklimle nasıl bir ilişki kuruyor?
Türkiye’de rejimin otoriter olmadığı bir dönem olmadı. Grev yasakları ve işçi eylemlerine yönelik polis saldırıları hep vardı. Yasalar da işçilerin örgütlenmesi ya da grev hakkı açısından bugün olduğundan daha geniş haklar tanımıyordu. Yani etkili grevlerin ancak yasal sınırların aşılmasıyla mümkün olması, AKP dönemine özgü bir durum değil. 1960–80 arasında işçiler, çok daha ağır baskı koşullarına rağmen fiili grevler, işgaller ve sokak gösterileriyle bir sınıf olarak tarih sahnesine çıktı. 1980 sonrasında da darbe koşullarına rağmen Netaş Grevi, 1989 Bahar Eylemleri, Zonguldak madencilerinin yürüyüşü gibi tarihsel örnekler, yasal sınırların kitle dinamiğiyle aşılması sayesinde ortaya çıktı. 1990’larda ise kamu emekçileri, grev hakkı bir yana sendika kanunları dahi olmadan, polis saldırılarına rağmen kitlesel grevler ve sokak eylemleri gerçekleştirdiler.
Bir işyerindeki örgütlenme kendini yasalarla sınırlandırdığı, yani resmî sendikaya dönüştüğü anda, mücadele etmesi neredeyse imkânsız hâle geliyor. Gelinen noktada, gerek işçi gerekse kamu emekçileri sendikaları bakımından mevcut konfederasyonların tamamı bu duruma gelmiş durumda. Elbette kamu emekçilerinin mücadelesi açısından KHK’lar gibi saldırıların, etkili her grevin doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından yasaklanabiliyor olmasının ya da 2018’deki 3. Havalimanı işçilerinin grevi gibi militan işçi eylemlerinde, ayrıca 2025 yılında Antep’teki fiili grevler sürerken Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen örneğinde olduğu gibi tutuklama gibi ağır tedbirlere başvurulabiliyor olmasının, AKP iktidarının sınıf hareketine yönelik doğrudan saldırıları olarak çarpıcı örnekler olduğu söylenebilir. Bu nedenle ücret mücadelesi etrafında şekillenen grevler, otoriterleşen iktidarın yasal alanı daraltması ölçüsünde fiili biçimler almakta ve doğrudan siyasal bir nitelik kazanmaktadır. Ancak bunlar yeni olmadığı gibi, rejim açısından AKP öncesi dönemlerden niteliksel bir kopuş yaşandığı anlamına gelmiyor. Bu saldırılara ancak işyerlerinde tabana dayalı, informal örgütlenmeler ve yasal sınırları aşan fiili mücadelelerle cevap verilebilir.
Bunda yasal sınırlamaların yanı sıra sendikaların tarihsel rolünün de etkisi var. Tarihsel rolünden kastım, resmî sendikaların mücadele aygıtı olmaktan çıkıp işçileri patronlarla uzlaştıran ve kontrol altında tutan aygıtlar hâline gelmiş olmaları. Bu, Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Türkiye’ye özgü olan kısım ise, işçi hareketinin köklü bir geleneğe sahip olmaması ve sendikaların ortaya çıktıkları dönemden itibaren sermaye ve devlet kontrolünde aygıtlar olarak şekillenmiş olmaları olabilir. Dolayısıyla işçilerin, belli haklar elde etmek ya da mevcut haklarını korumak için yasal sınırları aşarak fiili grevlerle mücadele etmekten başka bir çaresi yok. Fiili grevlerin, krizin görünür hâle geldiği 2022 yılından itibaren artış göstermesinin nedeni de bana göre bu.
Sendikaların “tarihsel rolü” dediğiniz yere gelmişken… Bunu biraz daha güncele bağlayarak sorayım: Otoriter emek rejimi inşasında AKP-Erdoğan iktidarının sınıf içerisindeki hegemonya kurma stratejisinde işçi sendikalarının rolü sizce nedir? İktidar işçi sendikaları (DİSK/Türk-İş/Hak-İş) ile ilişkisini nasıl kuruyor? Son asgari ücret belirlenme sürecinde masada sendikaların yer almaması devlet-sınıf ilişkilerinin geleceğine dair Türkiye için ne gösteriyor?
Biraz önce ifade ettiğim gibi, Türkiye’de günümüze kadar gelen sendikal gelenek doğrudan sermaye ve devlet kontrolünde ortaya çıktı ve bu bağlılıktan köklü bir kopuş yaşanmadı. 1960’lara kadar sınıf hareketi yok denecek kadar azdı. Osmanlı’nın son döneminde, 1908 grevleri gibi muazzam ve giderek kitleselleşen işçi mücadeleleri olsa da bu deneyimler Cumhuriyet dönemine aktarılmadı; 1960’lara kadar belirgin bir işçi mücadelesi ve dolayısıyla bir mücadele geleneği ortaya çıkmadı. Bunun çeşitli nedenlerinden söz edebiliriz. Bunlardan biri, bu dönemde kentli işgücünün ve aynı zamanda sözünü ettiğimiz mücadelelere öncülük eden işçilerin çoğunluğunu oluşturan gayrimüslimlerin izinin, Birinci Dünya Savaşı ile Cumhuriyet’in ilan edildiği yıllar arasında soykırımlar ve tehcirlerle silinmiş olmasıdır. Bir diğeri ise 1908 grevlerinin ardından yürürlüğe giren Tatil-i Eşgal Kanunu gibi sendikaları ve grevleri yasaklayan yasal düzenlemeler ve baskı politikalarıdır.
İşçi hareketlerine ve sosyalist partilere yönelik baskı politikaları Cumhuriyet’le birlikte artarak devam etti. Yalnızca devletin kontrolünde olan, ulus inşası politikalarını işçi sınıfı içinde uygulamakla görevli örgütlenmelere izin verildi. İşçileri milliyetçileştirerek toplumun milliyetçileştirilmesi politikası izlendi ve bu da doğrudan sendikalar aracılığıyla yapıldı. Öyle ki, örneğin 6–7 Eylül pogromunun örgütlenmesinde sendikalar önemli bir rol oynadı. Türk-İş’i kuran sendikalar, bir mücadele aygıtı olmaktan ziyade adeta bir devlet kurumu gibiydi. Türk-İş’ten ayrılan sendikacıların kurduğu DİSK de hiçbir zaman bundan bütünüyle bağımsız olmadı. 1980 öncesinde DİSK, 12 Mart Muhtırası’nı ve Kıbrıs işgalini açıkça destekledi, seçimlerde CHP’ye oy verme çağrısı yaptı.
AKP iktidarı döneminde de sendikalar ile devlet arasındaki bu ilişki sürüyor. Sözünü ettiğiniz konfederasyonların ve bağlı sendikaların her birine farklı roller düştüğünü düşünüyorum. Yoğun biçimde hissedilen yoksullaşmaya, ekonomik krize ve sayısız soruna rağmen, sözünü ettiğiniz tekil fiili grevler dışında geniş çaplı bir toplumsal tepkinin ortaya çıkmamasında Türk-İş’in, DİSK’in ve Hak-İş’in ve bağlı sendikaların işçi sınıfının farklı kesimlerini kontrol altında tutuyor olmasının önemli bir etkisi var. Türk-İş’e ve kısmen de Hak-İş’e bağlı sendikalar daha geniş bir üye tabanına sahip, daha büyük işyerlerinde örgütlü. Dolayısıyla devlet ve sermaye adına işçileri kontrol etme görevleri daha doğrudan. DİSK’e bağlı sendikalarda ise daha çok CHP’li belediyelerde yetkili olan Genel-İş ve metal iş kolunda Birleşik Metal-İş dışında kitlesel bir sendika bulunmuyor. Dolayısıyla belediyeler gibi tekil örnekler haricinde işçileri doğrudan kontrol edebilmelerinin koşulu yok. Ancak DİSK’in —KESK, TMMOB ve TTB ile birlikte— farklı politik örgütlenmelerle ve toplumsal hareketlerle de simbiyotik bir ilişkisi var. Bu nedenle, örgütlü olduğu işyerleri dışında da belirli zamanlarda toplumsal mücadeleleri etkileyebiliyor, yönlendirebiliyorlar. Kriz döneminde gördüğü işlev ve 1 Mayıs’taki Taksim tartışmaları bunlardan birkaçı.
Asgari ücret komisyonu ise bir tiyatrodan başka bir şey değil. Önceki yıllarda da masada, sözde işçiler adına en fazla üyeye sahip konfederasyon olan Türk-İş ve ona bağlı sendika temsilcileri yer alıyordu. Burada sendikaların görüntüyü kurtarmak dışında bir rolü zaten yoktu. Dolayısıyla sendikaların orada var olmasıyla olmaması arasında gerçek bir fark bulunmuyor. Sermaye ve devlet, işçileri kontrol etmek için her zaman sendikalara ihtiyaç duyacak. Sendikalar da her defasında bu görevi yerine getirmeye hazır olduklarını gösteriyorlar.
Tekil işyeri mücadelelerinin birleşik bir sınıf hareketine dönüşmemesinde yasak ve baskıların payı olsa da, bunu yalnızca bunlarla açıklamak mümkün değil. Resmî sendikaların işçiler için etkili mücadele aygıtları olmaktan çıktığı koşullarda, farklı işyerlerindeki işçiler birbirlerinden bağımsız biçimde mücadele etseler de yan yana gelebilecekleri, dayanışabilecekleri ve ortak mücadeleler sürdürebilecekleri tabana dayalı, militan bir örgütlenme alternatifi ortaya çıkmış değil. Bu koşullarda mücadeleler başlıyor, bitiyor; ancak arkasında kalıcı bir birikim bırakmıyor.
Buradan, fiilî grevlerin kendisine dönelim. Fiilî grevler etkisini koruyor; hatta sayıca da artıyor. Ama buna rağmen çoğu hâlâ tekil ‘işyeri direnişi’ olarak kalıyor; 2015 Metal Fırtınası gibi örnekler bile kalıcı bir sektörel dalgaya dönüşmedi. Sizce bu eylemlerin birleşememesini ve işyeri sınırını aşamamasını ne belirliyor? Bir de ekonomik taleplerin bastırıldığı koşullarda, grevlerin daha belirgin bir politik içerik kazanma ihtimalini nasıl düşünüyorsunuz?
Metal, bir yandan kitlesel üretimin yapıldığı, bir yandan da mücadele geleneğinin bulunduğu bir sektör olması nedeniyle daha büyük çaplı grevlere sahne oluyor. Bu gelenek 1980 öncesine uzanıyor. 2015 yılındaki boyutta olmasa da 1998 ve 2012 yıllarında da ciddi eylemlilikler yaşandı. Buna rağmen, 2015 yılında metal sektöründe gerçekleşen fiili grev dalgasında da işyeri sınırlarının aşıldığını söylemek zor. Türk Metal sendikasına karşı birikmiş öfkenin patlamasıyla Renault’dan başlayarak farklı farklı işyerlerinde çalışan işçiler, birbirlerini görerek fiili grevler gerçekleştirdiler; ancak bu grevler yan yana gelmedi, ortak eylemler biçimini almadı. Burada mayıs sonundan eylül ayının ortalarına kadar, farklı zamanlarda başlayan ve çoğu işyerinde bir-iki günü geçmeyen grevlerden söz ediyoruz.
Tekil işyeri mücadelelerinin birleşik bir sınıf hareketine dönüşmemesinde yasak ve baskıların payı olsa da, bunu yalnızca bunlarla açıklamak mümkün değil. Resmî sendikaların işçiler için etkili mücadele aygıtları olmaktan çıktığı koşullarda, farklı işyerlerindeki işçiler birbirlerinden bağımsız biçimde mücadele etseler de yan yana gelebilecekleri, dayanışabilecekleri ve ortak mücadeleler sürdürebilecekleri tabana dayalı, militan bir örgütlenme alternatifi ortaya çıkmış değil. Bu koşullarda mücadeleler başlıyor, bitiyor; ancak arkasında kalıcı bir birikim bırakmıyor. Bunda, daha önce de bahsettiğim gibi, sınıf hareketinin köklü bir geleneğe sahip olmamasının ve içinde bulunduğumuz dönemde genel olarak toplumsal hareketlerin zayıflığının da etkisi var elbette. Ama bunun kolaycılığına kapılmamak gerekir. Fiili grevler kendiliğinden gelişebiliyor ancak kalıcı örgütlülük iradi bir çabayı gerektiriyor. Bugün, resmi sendikaların işçi sınıfının mücadele aygıtları olmadığını tespit ederek, işyerlerindeki tabana dayalı informal birliklerin birleşmesine dayanan politik ve militan bir sınıf örgütlenmesine ihtiyaç var.
Öte yandan, bunun aşılabilmesinin nesnel koşullarının bulunduğuna dair emareleri 2022’den bu yana görüyoruz. 2022’den itibaren her yıl zam dönemlerinde, özellikle Antep’te tekstil sektöründe çok yaygın fiili grevler yaşanıyor. Hatta geçtiğimiz yıl, aynı günlerde grevlerini sürdüren birkaç işyerinde çalışan işçiler bir sokak gösterisi yapmayı planlarken, valilik tarafından şehir genelinde eylem yasağı getirildi. Yine özellikle 2022’deki kurye grevleri, yüzlerce moto kuryenin yollarda konvoylar kurduğu gösterilere dönüşmüştü. Tüm olumsuz koşullara, örgütsüzlüğe, yasaklamalara ve baskılara rağmen çok sayıda militan eylem yaşanıyor.
Sorunun son kısmına gelirsek; grevler, sınıf mücadelesinin görünür hâle geldiği çatışma anları olarak zaten politik bir nitelik taşır. İşçiler mücadeleye giriştiklerinde polis müdahaleleri, gözaltılar, yasaklamalar, tutuklamalar ve işten atmalar gibi saldırılarla karşı karşıya kalmaları olağan bir durumdur. İşçiler bir sınıf olarak hareket ettikleri bu anlarda, çoğu zaman kendilerini başka bir yerde konumlandırdıkları devletin, patronlarının çıkarlarını koruyan bir aygıt olduğunu doğrudan deneyimlerler. Ancak sözünü ettiğimiz politik ve militan, güçlü bir sınıf örgütü ortaya çıkmadığı koşullarda, grev anları gerçekleştiği zaman ve mekânla sınırlı bir politiklik üretebiliyor.
Bir de yakın dönemde şunu gördük: kimi örneklerde mücadele işyeriyle sınırlı kalmayıp Ankara’ya taşındı; eylemler Bakanlığa (ve kimi zaman Meclis’e) yürüyüş gibi formlar aldı. Bu eylem biçiminin arkasındaki motivasyonları ve işçiler açısından sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sanıyorum kastettiğiniz, Fernas Maden işçileri gibi bir sebeple işten atılan ve bu nedenle farklı mücadele biçimleri geliştiren işçiler. Elbette işten çıkarılan, dolayısıyla üretimi durdurma gücü kalmayan işçilerin, işe geri dönmek ya da alacaklarını almak için çeşitli mücadele biçimleri geliştirmeleri anlaşılır, nitekim bunu yapıyorlar da. Ancak işçi sınıfının temel gücünün üretimden geldiğini, dolayısıyla en güçlü olduğu mücadele alanının mal ya da hizmetin üretildiği işyerleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu nedenle üretimi durduran ya da yavaşlatan grevler, işçilerin elindeki en güçlü silahtır. Bunun mümkün olmadığı koşullarda ise kapı önünde çadır kurmak, basın açıklaması yapmak gibi sembolik eylem biçimlerinin sonuca ulaşmadığını, aksine bir noktadan sonra yılgınlığa ve çözülmeye yol açtığını yıllardır gözlemliyoruz. Bu nedenle son yıllarda, doğrudan üretimi durdurmasa da karşısında mücadele edilen patronun kârlılığını etkileyecek ve onu rahatsız edecek boykotlar, patronun evine gitme ya da şirkete bağlı başka işyerlerinde eylem yapma gibi daha doğrudan eylem biçimlerinin uygulanmaya başlandığını görüyoruz. Meclis’e ya da bakanlıklara yürüyüş düzenlemek de benzer biçimde sembolik bir eylem olarak değerlendirilebilir ve tek başına etkili olacağını düşünmüyorum; ancak Fernas örneğinde patronun AKP milletvekili olması gibi özel bir etken de söz konusu. Ayrıca Fernas işçilerinin yürüttüğü mücadele yalnızca bu eylemle sınırlı değildi.
Platform çalışanlarının (esnaf kurye vb.) eylemlerini de gördük. Bu eylemleri, kitabınızdaki “endüstrinin yaban kedileri” tanımının dijital çağdaki yeni sürümü olarak görebilir miyiz? Mekânsız bir fabrikada (şehir sokakları) yaban kedisi olmak daha mı zor, daha mı etkili?
Yani aslında biliyorsunuz, “yaban kedileri” ifadesi İngilizce wildcat strike kavramına bir gönderme. Türkçeye fiili grev olarak çeviriyoruz ama wildcat bir yandan da “yaban kedisi” anlamına geliyor. Tabii kelimenin etimolojik kökenini tam olarak bilmiyorum; ancak sanırım ehlileşmemiş, uyum sağlamamış, yani düzenin “yasallık” olarak çizdiği sınırlar içinde olmayan bir duruma işaret ediyor. Sizin verdiğiniz esnaf kurye örneği de tam olarak işyeri mücadelelerinin canlı, öngörülemez ve otonom niteliğini gösteriyor. Her sektörde işçiler kendi özgün mücadele yöntemlerini buluyorlar. Esnek üretim biçimlerinin bir örneği olarak, yasal olarak esnaf sayılan kuryeler de 2022 yılından bu yana belirli talepler etrafında yan yana geliyor, üretimi durduruyor, eğer güçlü bir birlikleri varsa kazanıyor ve işlerine devam ediyorlar. Bu mücadele biçimi, en ideal koşullarda uygulandığını varsaysak bile, verili sendikal örgütlenme modeliyle yürütülebilecek bir mücadele değil. Yani önce yeterli çoğunluğu sağlayıp yetki alacaksın, sonra pazarlık yapacaksın, anlaşamazsan çeşitli bürokratik aşamalardan sonra grev tarihi ilan edecek ve o tarihte greve başlayacaksın. Bu sektörde bunun mümkün olması söz konusu değil. Şu an doğrudan mücadelelerine tanık olmasak da benzer niteliklere sahip çok sayıda sektör var. Bu sektörlerde informal örgütlenmeler kurmak ve fiili mücadeleler yürütmekten başka bir yol yok. Dolayısıyla bu işçilerin taleplerini elde edebilmeleri için, yasalarla belirlenmiş kuralları tanımadan mücadele eden “yaban kedileri” olmaktan başka şansları bulunmuyor.
Bu sektörlerde örgütlenmenin ve mücadele etmenin önünde, fabrikalar ya da depolar gibi çok sayıda işçinin yüz yüze ilişki kurabileceği ortak alanların olmaması, grev kırıcılığının grev hattı ya da işgal gibi yöntemlerle engellenmesinin mümkün olmaması gibi dezavantajlar olduğu açık. Ortak mekâna sahip olmama sorununu WhatsApp grupları ya da sosyal medya aracılığıyla haberleşip bir araya gelerek aşabiliyorlar. Öte yandan, birçok defa gördüğümüz gibi yüzlerce kuryenin yan yana gelip şehirlerin kalabalık noktalarında konvoylar kurması, onları bir organize sanayi bölgesindeki fabrikada grev yapan işçilerden bile daha görünür hâle getirebiliyor ve seslerini duyurmalarını sağlıyor. Sonuç olarak, örgütlenmenin ve mücadele etmenin ciddi zorlukları olsa da, kimsenin örgütlenmeye girişmediği bu sektörlerde çalışan işçiler doğrudan eylemleriyle bunun mümkün olduğunu gösteriyorlar.
Ben, işyerlerinde bu tür örgütlenmelerin yaygınlaşmasının, Türkiye’nin “demokratikleşmesini” sağlamanın ötesinde bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Farklı işyerlerinde bu tür birliklerin sadece grev gibi görünür mücadele anlarıyla sınırlı kalmadan kalıcılaşması, yaygınlaşması ve aralarında yatay bir koordinasyonun kurulması, güç dengesinin işçiler lehine değişmesini sağlayacaktır. Bu, tekil patronların işyerlerindeki iktidarını zayıflatmanın ötesinde, kapitalistlerin ve onların hizmetindeki iktidarların işçi sınıfına yönelik pervasız saldırılarını püskürtmemizi mümkün kılacaktır.
Fiilî işçi eylemleri aynı zamanda demokrasi talebinin yeniden sahiplenilmesi meselesini de gündeme getiriyor. Greif deneyiminde kurulan komiteler, söz-yetki-kararın işçide olduğu doğrudan demokrasi organlarıydı. Türkiye’de mevcut siyasi rejim temsili demokrasiyle de sorun yaşarken, fabrikalardaki bu konsey/komite deneyimleri ülkenin demokratikleşmesi için bir “kurucu model” önerisi olarak okunabilir mi? Nasıl alternatifler oluşturulmalı?
Mücadeleye girişen işçiler, kendi kararlarını alabilecekleri komiteler, konseyler gibi formlar ortaya çıkarabiliyor. Bunlar, şekilsel bir demokrasi sağlamaktan ziyade, işçilerin işyerinin işleyişine müdahale edebilmelerini, kendi sorunlarıyla ilgili yürütecekleri mücadelede iradelerini ellerine alabilmelerinin araçları olarak önem taşıyor.
Olağan işleyişte işyerlerinde demokrasi, şekilsel olarak bile yoktur. Patronların, üretim araçlarının mülkiyetine ya da kontrol yetkisine sahip olmaktan kaynaklanan mutlak bir iktidarı ve işçilerin buna itaat etme zorunluluğu vardır. Bu durum sömürünün ön koşuludur. İşyerlerindeki mücadeleler, bu iktidarı zayıflatır ve güç dengesini işçiler lehine çevirir. Komiteler gibi işyeri birlikleri, karar süreçlerinin işçiler tarafından doğrudan ele alınmasını sağlar. Bu işyerinde işçi kontrolüne giden yolun ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Oysa sendikal örgütlenme, işyerlerindeki kapitalist hiyerarşiyle uyumludur. İşçiler bir sendikaya üye olur, sendika işyerinde yetki kazanır, sendika yönetimi patronla pazarlık eder ve işçiler adına karar verir. İşçiler adına grev kararını almaya da toplu iş sözleşmesini imzalamaya da yetkili olanlar, o işyerinde çalışmayan, hatta işçi dahi olmayan sendikacılardır. İşçilerin bu süreçte söz hakkı yoktur. Çoğu zaman sendika, insan kaynakları departmanı gibi işyerinin bir uzantısı olmanın ötesine geçmez.
Fiili grevler ise, biraz önce de değindiğim gibi, çoğu zaman yetkili sendikanın kararı olmaksızın doğrudan işçiler tarafından başlatılır ve yürütülür. Birçok örnekte kendiliğinden biçimde başladıkları için komite gibi bir form başlangıçta olmayabilir ya da grevin başlamasıyla birlikte ortaya çıkar. Ancak Greif ya da 2022’deki Migros Depo örneklerinde olduğu gibi, öncü işçiler işyerindeki örgütlenmeyi ve sonrasında yürütecekleri mücadeleyi planlamak için komite gibi adlarla anılan informal işyeri birlikleri kuruyorlar. Bunlar, sendikal örgütlenme karşısında kesinlikle savunmamız ve yaygınlaştırmamız gereken örgütlenme biçimleridir.
Ben, işyerlerinde bu tür örgütlenmelerin yaygınlaşmasının, Türkiye’nin “demokratikleşmesini” sağlamanın ötesinde bir anlam taşıdığını düşünüyorum. Farklı işyerlerinde bu tür birliklerin sadece grev gibi görünür mücadele anlarıyla sınırlı kalmadan kalıcılaşması, yaygınlaşması ve aralarında yatay bir koordinasyonun kurulması, güç dengesinin işçiler lehine değişmesini sağlayacaktır. Bu, tekil patronların işyerlerindeki iktidarını zayıflatmanın ötesinde, kapitalistlerin ve onların hizmetindeki iktidarların işçi sınıfına yönelik pervasız saldırılarını püskürtmemizi mümkün kılacaktır. Nihayetinde işçi sınıfı güç biriktirdikçe sermaye iktidarı zayıflayacaktır. Dolayısıyla “ülkenin demokratikleşmesi” gibi bana göre muallak ve yetersiz bir hedef için değil, tek tek işyerlerinde işçi kontrolünden başlayarak, özgür ve eşit bir dünya hedefine bizi götürecek yolun, komiteler tarzı informal işyeri birliklerinin kurucu bir model olarak yaygınlaşmasından geçtiğini düşünüyorum.
Söyleşiyi bugüne bağlayarak bitirelim. 2025’e BMİS’in yasaklara rağmen sürdürdüğü grevlerle ve Antep Başpınar’daki ücret mücadeleleriyle girmiştik; 2026’nın ilk ayında da MESS grup sözleşmesi süreci devam ediyor. Önümüzdeki döneme bakınca hem iktidarın hem sendikaların yaklaşımı açısından neler bekliyorsunuz; hangi başlıklar belirleyici olacak?
Bu soruya aslında önceki sorularda kısmen yanıt verdim ama tekrara düşmemeye çalışarak birkaç noktaya değineyim. Her iki örnek de kendi başına özgün ve önemli. Biraz önce söylediğim gibi, BMİS’in yetkili olduğu MESS kapsamındaki işyerlerinde 2024 yılı sonunda ilan edilen resmî grevler Cumhurbaşkanı tarafından yasaklandı ancak grevler devam etti. Oysa önceki yıllarda sayısız benzer örnekte yasaklama kararlarının ardından grevler sonlandırılmıştı. Bu durum, metal işkolundaki mücadele dinamiğini gösteriyor. Artık yasaklama kararları grevlerin sona ermesi için yeterli olmuyor ve sendika, yasak kararına rağmen grevleri sürdürmek zorunda kalıyor. Bu tablo, metal işkoluna özgü bir istisnadan ziyade, farklı sektörlere yayılan daha genel bir mücadele eğilimine işaret ediyor. Antep, İstanbul ve İzmir’le birlikte en fazla fiilî grevin gerçekleştiği şehirlerin başında geliyor.
Herkesin her geçen gün daha da yoksullaştığı koşullarda patronlar da, iktidar da, sendikalar da bu eğilimin devam edeceğinin farkında. Fiilî grevleri haritalandırdığımız yabankedileri.org internet sitesinde yayımlanan aylık ve yıllık raporlar da bu sürecin devam ettiğini gösteriyor. Özellikle Dokuma, Hazır Giyim ve Deri, Metal, İnşaat işkollarında ve Genel İşler işkolunda yer alan belediyelerde yoğun biçimde fiilî grevlere rastlıyoruz.
2025 MESS toplu iş görüşmeleri Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu 5 işyerini kapsıyordu ancak şu an devam eden süreç, onlarca işyerinde çalışan yaklaşık 150 bin işçiyi kapsıyor. Ana gövdeyi Türk Metal’in yetkili olduğu Renault, Ford, Tofaş gibi işyerleri oluşturuyor. Bu işyerlerinde, sendikanın dışında bir çıkış olmadığı sürece bir grev olasılığı olduğunu sanmıyorum. Ancak Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu 43 fabrikada grev kararı alması ve geçen sene olduğu gibi yasağa rağmen bu kararı uygulaması—ki yasaklanacağı neredeyse kesin—tarihsel bir durum olacaktır.
Öte yandan asgari ücretin açlık sınırının altında, 28.075 TL olarak açıklanması, patronlara zam oranlarını düşük tutmak için önemli bir koz vermiş oldu. Çünkü asgari ücretteki artış oranı, asgari ücretli olmayan işçilere yapılacak zamlar için de her zaman bir referans noktası olarak karşımıza çıkıyor. Bu koşullarda, farklı işkollarında zam dönemi olan ocak ve şubat aylarında huzursuzluğun fiilî grevlere dönüşmesi oldukça olası. Mesele, bu eylemlerin ne kadar yaygınlaşacağı, kontrolden çıkıp çıkmayacağı ve biraz önce sözünü ettiğimiz birleşik, militan ve politik bir sınıf hareketini ortaya çıkarıp çıkaramayacağıdır. Geçen sene Antep’te gördüğümüz üzere, devlet kontrolden çıkma ihtimalini gördüğü anda tutuklama ve yasaklama gibi önlemler almaktan geri durmuyor. Sendikalar ise genel olarak işçileri kontrol altında tutma işlevlerini sürdürüyor ancak bazı sendikalar tabandan gelen bu dinamiğe bir noktadan sonra direnemiyor. Sonuç olarak bugüne kadar iktidarın baskı politikalarına ve sendikalara rağmen işçi sınıfının mücadele dinamiği azalmadı ve azalacak gibi gözükmüyor.