“Yapay zeka bunalımda”

Herhalde teknolojinin hayatımızdaki en şahane “panzehir etkisi” insanları çalışmaktan özgürleştirme potansiyelini gerçekleştirmesi olurdu. Fakat görünen o ki bunun aksine doğru gelişmeler yaşıyoruz ve bu yaygınlaşacağa benziyor. Teknolojik yeniliklerin sağladığı zamandan ve enerjiden tasarruf etme imkânı, çalışanların lehine değil daha ziyade aleyhine sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla bu bizi toplumsal ve siyasal bir olgu olarak teknolojinin ne amaca hizmet edeceğini belirleme noktasında insan müdahalesini düşünmeye götürüyor.

Diego Riviera'nın Detroit'te Ford fabrikası işçilerini tasvir eden mural çalışması

“İnsanlar bir zaman kendilerini özgürleştireceği umuduyla düşüncelerini makinelere teslim ettiler ama bu sadece, makinesi olan diğer insanların onları köleleştirmesine yol açtı.”

Frank Herbert, Dune

“Yürüyen merdivenleri gizli bir hamal yürütür”

Osman Konuk, Tehlikeli Belki

 

“Kapitalizmde, sömürülmekten daha berbat bir şey varsa o da sömürülmemektir” demişti Michael Denning.[1] “Çalışma toplumu”nun ne demek olduğunu, işin yaşamımızdaki hayati (kelimenin gerçek anlamıyla, hayati) rolünü çok sarih ifade eden bu söz, çalışma ilişkisinin kapitalist üretim ilişkisi bağlamında en nihayetinde bir zorunluluk ilişkisi olduğuna işaret ediyor. Ama bu zorunluluk, kendisini bir “zorunluluk” olarak yeniden üretmiyor. Yalnızca hayatta kalmak için çalıştığımızı söylemek meseleyi çok basitleştirmek olurdu. Bilişsel, duygulanımsal ve ideolojik araçların, tabiri caizse, bizi çalışmak istediğimize inandırmak üzere birçok kanaldan devrede olduğu bir mekanizma söz konusu daha ziyade.[2]

Denning’i tamamlayacak şekilde, Stiegler’e referansla da diyebiliriz ki iş farmakolojik bir etkiye sahiptir: hem bir zehir hem de o zehrin panzehridir.[3] Öyle görünüyor ki yalnızca günümüzde değil, 18. ve 19. yüzyıllardan bu yana hem insanları çalışmanın angaryasından kurtaracağı umuduyla hem de insanların işine son vereceği korkusuyla yaklaşılan teknoloji de böylesi bir farmakolojik etkiye sahip. Ama teknolojinin bize bir zehir gibi mi yoksa panzehir gibi mi tesir edeceği meselesi gerçekleşmeyi bekleyen kaçınılmaz, kendinden menkul bir olgu olarak önümüzde durmuyor. Henüz gerçekleşmemiş mümkün geleceklerden yalnızca bir tanesini kabul etmek demek olan teknolojik determinizme düşmekten kaçınmalıyız. Otomasyonun, dijitalleşmenin, robotik teknolojisinin vs. çalışma ve istihdam ilişkilerini gelecekte nasıl bir şekle sokacağı, emek sürecinin yapısını nasıl dönüştüreceği günümüzdeki toplumsal mücadelelerle belirlenecek. Epigraftaki Dune alıntısında dendiği gibi, makinelerin bizi kurtaracağını düşünebiliriz, ama bu sefer de makine sahiplerinin bizi “köleleştirme” tehlikesi karşısında ne yapacağız?

Herhalde teknolojinin hayatımızdaki en şahane “panzehir etkisi” insanları çalışmaktan özgürleştirme potansiyelini gerçekleştirmesi olurdu. Fakat görünen o ki bunun aksine doğru gelişmeler yaşıyoruz ve bu yaygınlaşacağa benziyor. Teknolojik yeniliklerin sağladığı zamandan ve enerjiden tasarruf etme imkânı, çalışanların lehine değil daha ziyade aleyhine sonuçlar üretiyor. Artan esneklik, güvencesizlik, yaşamın bütününe yayılma eğilimi göstererek daha da yoğunlaşan çalışma koşulları pandeminin yarattığı krizle birlikte, ama bana kalırsa ona gelmeden sermayenin değerlenme sürecinin yapısal gereklilikleri nedeniyle küresel olarak şirketleri emek maliyetlerini kısmaya, pandemi gibi aksamaların ekonomiyi bir kez daha sekteye uğratmaması adına tedbirler almaya zorluyor. Pandeminin katalizör etkisi göstererek bunu hızlandırdığı doğru, ama sermayenin yaşamın tümüne yayılma, kendi akışıyla birlikte emeği de esnekleştirme, esnekliğe bağlı olarak güvencesizleştirme eğilimi, tabiri caizse, bu virütik etkisi, Covid-19 virüsünün yarattığı bir araz değil basitçe. Çalışma ve istihdam ilişkilerinin Ford’dan, Taylor’dan, Ohno’dan bu yana gidişatına kabaca baktığımızda bile bunu seçebiliriz: Kapitalizmin, sermayenin değerlenme sürecini olabildiğince minimuma indirme yönündeki bu “imkânsız rüyası”, kendisini zamanın dışına çıkarma, ya da diyelim, ezeli-ebedi bir “şu an”da üretim ve dolaşım veçhelerini olabildiğince eş zamanlı kılma hayalinin bizi götüreceği yer yaşam=üretim, yeniden üretim=üretim veya boş zaman=çalışma zamanı denkliğinin sağlandığı bir sistem olacak.

Açıkçası bunların hiçbiri sır değil; fark edilmeleri için Kapital’i çok iyi okumuş olmayı da gerektirmiyor. Yüz elli yıl önce yazılmış bir kitaba değil de birkaç hafta önce gerçekleşen bir konferansa bakarsak bile bunları görebiliriz, hem de Marx’ın ağzından değil, 11. tezi yankılarcasına “dünyayı değiştirme gereğine” inanan sermaye sahiplerinin ağzından: “Oyunun Kuralları Değil Kendisi Değişiyor” alt başlığıyla gerçekleşen TÜSİAD Dijital Türkiye Konferansı. Söz gelimi Konferans’ın moderatörünün ağzından, tıpkı Dünya Ekonomik Forumu çevrelerinde dillendirilen “kişisel veriler artık yeni dijital dünyanın petrolüdür” iddiasına benzer şekilde, “dijital veri üretmeyen ve dijital değer yaratımına yatırım yapmayan şirketlerin yeni dünya düzenine yeri olmadığı”nı duyuyoruz. Diğer yandan, mesela, IFS CEO’su Ergin Öztürk diyor ki: “Dijitalleşmedeki hızlanmanın nedeni teknolojik gelişmeler değil. Mevcut teknoloji 10 yıldır vardı, ama koşullar hazır değildi. Pandemi bunu sağladı; geleneksel iş modeline son verdi.” Vodafone’dan Uğur Sennaroğlu da “pandeminin dijitalleşmeyi erkene çektiğini” söylüyor. Koç CEO’su Ömer Koç da “nitelikli iş gücü sıkıntısı”na ve dijitalleşmenin yaygınlaşması gerekliliğine işaret ediyor. Belki buna paralel okunabilecek ilginç bir öngörüde de SabancıDX’in CEO’su Doğuş Kuran bulunuyor: “Gelecekte işten istifalar artabilir.” Bu ilginç zira çalışma ve istihdam koşullarının çalışanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin iş gücü sıkıntısı yaratabileceğini ilk ağızdan itiraf eden bir ifade. Aynı korkuyu Financial Times da Amerika Birleşik Devletleri için dile getiriyordu.

***

Bugün çalışma ve istihdam ilişkilerini etkileyen ve gelecekte de etkileyecek en önemli gelişmelerin otomasyon, bilgisayar ve robotik teknolojisi alanında yaşandığını kabul etmek çok makul. Ancak teknolojiyi bağımsız bir değişken olarak almamak şartıyla. Teknolojinin yaşamı dönüştürdüğü, hatta bazı durumlarda çalışmayı kolaylaştırdığı bir gerçek. Ama her koşulda, tüm bu teknolojik ve bilimsel “iyileşmelerin” ardında (tıpkı Frederick Winslow Taylor ve Taiichi Ohno’nun “bilimsel” çalışma yöntemleri gibi) artık değer üretiminin önündeki engelleri olabildiğince kaldırma ve sermayenin değerlenme sürecini olabildiğince kısaltma motivasyonu olduğunu akılda tutmak kaydıyla kabul edebileceğimiz bir gerçek.

Literatüre baktığımızda, “endüstri 4.0” veya “dördüncü sanayi devrimi” diye nitelenen yapay zekâ, robotik teknolojisi ve diğer teknolojik yeniliklerin çalışmanın geleceği üzerindeki etkisinin ne olacağı meselesi, bunun üretim ilişkilerinde “yeni bir devrim” olup olmadığı ve hızı ile etkisinin abartılıp abartılmadığı noktalarında tekno-optimistler ve tekno-pesimistler diyebileceğimiz iki grup arasında tartışılıyor. Buna paralel bir diğer tartışma uğrağı da otomasyon ile birlikte belirli alanlarda ortadan kalkacağı düşünülen işlerin yerine yenilerinin gelip gelmeyeceği ve işlerin silinişinin daha önce eşi benzeri görülmemiş bir düzeyde gerçekleşip gerçekleşmediği. İlk ayrımın buradaki iz düşümüne göre, bir yanda otomasyon ve robotik teknolojisinin çalışma koşullarını iyileştireceğini, angaryaya son vereceğini söyleyen optimistler ile diğer yanda meseleye daha çekimser yaklaşan, genellikle sınıf perspektifinden bakan, otomasyon ve robotik teknolojisinin güvencesiz ve esnek çalışmayı körükleyeceğini, ücretleri düşüreceğini, düşük istihdama yol açacağını iddia edenler var.

Ama öncelikle, teknoloji nedir? Marx’tan biliyoruz ki kapitalizmde artık değer üretimi ve sermaye birikimi iki şekilde sağlanabiliyor: aradaki bir dünya şeyi hızlıca geçerek söylersek, (ı) çalışma saatlerini uzatmak ve/veya ücretleri düşürmek yoluyla mutlak artı değeri artırmak; (ıı) toplumsal olarak gerekli emek zamanı kısaltmak yoluyla göreli artık değeri artırmak. Ama, yine aradaki bir dünya şeyi hızlıca geçerek söylersek, çalışma saatlerini sürekli uzatmanın önünde bir engel vardır, o da bir işçiyi ölene dek çalıştıramıyor olmak. Teknoloji burada, çalışma gününün ve insan bedeninin sınırlarını aşmanın mümkün olmadığı durumda üretkenliği ve verimliliği, ve dolayısıyla artık değeri artırmak üzere devreye girer; hem ücretleri düşürmenin hem işçi bedeni üzerinde kontrolü artırmanın imkanını yaratır. Diyebiliriz ki teknoloji korkusunun veya fetişinin ardında yatan en büyük hata teknolojiyi doğal bir olgu olarak görmek; toplumsal temelini ıskalayarak, politik bir problem, “hem teknolojinin nasıl geliştirileceğini hem de gelecek projeksiyonunu belirleyen kurumların şekillendirdiği belirli kararların ve toplumsal süreçlerin bir ürünü”[4] olduğunu görememek.

Teknolojiye fetişist yaklaşım, günümüz teknolojik gelişmelerini sanki geçmişte hiç yaşanmamış, eşi benzeri olmamış süreçler gibi görmeye yol açan tarihsel bir körlükle de malul. Günümüzde yaşanmakta olanın geçmişten esaslı şekilde farklı olduğunu iddia edenlerin en önemli argümanı, otomasyon ve robotik teknolojisinin bu kez sadece manuel, rutin işleri değil zihinsel/bilişsel, rutin olmayan işleri de ortadan kaldıracağı.[5] Esasında, bu argümanın ardında çok meşhur birkaç ampirik çalışmanın verileri var. Bunlardan ilki, Frey ve Osborne’un çok referans alan, 702 işin bilgisayar ve robot teknolojisinin gelişmesi neticesinde ortadan kalkma durumunu gösterdikleri çalışmaları.[6] Bulgularına göre Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut işlerin yüzde 47’si, OECD ülkelerinde ise yüzde 57’si tamamen ortadan kalkma riski taşıyor. Çin (yüzde 77), Hindistan (yüzde 69) ve gelişmekte olan ülkeler içinse bu oran çok daha yüksek.[7] Öte yandan, OECD’nin raporu biraz daha iyimser: mevcut işlerin yüzde 25-35’i riskli işler grubuna giriyor.[8] Bir diğer rapor ise McKinsey Global Institute’un Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya’da işlerin yarıya yakınının ortadan kalkacağını öngören çalışması.[9] Örnekler muhtelif; teknolojik işsizlik öngören başka benzer çalışmalar da bulunabilir.

Diğer yandan, tüm bunların abartıldığını düşünen, sanayileşmenin başından bu yana bu otomasyon furyasının sürekli hortladığını, söz gelimi 30’larda ve 80’lerde periyodik bir şekilde yine benzer bir şeyin yaşandığını, hatta 19. yüzyılın ortalarında bile benzer bir teknoloji furyası olduğunu gösteren çekimserler var.[10] Kimilerince, teknolojik gelişmeler karşısında yaşanan bu heyecan, kapitalizmin krizlerinin bir ürünü. Sermaye birikiminin çıkmaza girdiği (ve ekonomik, toplumsal ve siyasal krizler yarattığı veya yaratmaya gebe olduğu) durumlarda teknoloji bir kurtarıcı, tabiri caizse, deus ex machina olarak düşünülüyor. Hatta kapitalizmin tarihi ile teknolojik gelişme sürekli kendini tekrar ediyor: önce bir ekonomik kriz ve ardından sermaye birikim rejiminin yeniden düzenlenmesi; geçmişin belirlilikleri ve kesinlikleri dağılırken, yeni teknolojiler yardımıyla kapitalizmin krizini erteleyen yeni bir geleceğin yazılması.[11] Tabiri caizse, “eski köye yeni adet.”[12] Çitleme ve tekstil endüstrisi, seri üretim motor imalatı, çamaşır makinesi, yapay zeka… tüm bunlar, dönemleri itibariyle, eski sorunlara getirilmiş yeni çözümler olarak düşünülebilir.[13] Her ne kadar her biri teknolojik karmaşıklık açısından bir öncekinden “daha gelişmiş” gözükse de her biri ortaya çıkması itibariyle sermaye birikiminin belirli bir uğrağına ve krizine tekabül ediyor.

Dolayısıyla bu bizi toplumsal ve siyasal bir olgu olarak teknolojinin ne amaca hizmet edeceğini belirleme noktasında insan müdahalesini düşünmeye götürüyor. İlk yaklaşım teknolojinin etkilerini kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kabul ederken diğer yaklaşım bu etkilerin, hatta teknolojik ilerleme dediğimiz şeyin kendisinin, kesinliğini ve belirliliğini reddediyor. Diyebiliriz ki, bu tam da zaman üzerindeki, beklentilerimiz, umutlarımız ve korkularımız üzerindeki bir mücadelenin konusudur; “geleceği gerçekleştirme ve gelecek gerçekliğin biçimine karar verme”[14] meselesidir. Örneğin, yukarıda bahsi geçen ampirik çalışmaları yapanların aslında danışmanlık ve sigorta şirketleri (McKinsey, Deloitte, Pwc vs.) olması, veya büyük sermaye gruplarınca (Citibank, Facebook vs.) fonlanmış olması “bilimselliklerini” tartmak konusunda bize bir fikir verebilir. Bu durumda otomasyon söyleminin tarafgir bir söylem olduğunu, ve potansiyel geleceklerden sadece bir tanesini gerçekleştirme amacı güttüğünü düşünmemek için hiçbir neden yok. Teknoloji gibi toplumsal olgular ve gelişmeler, söz gelimi, hava durumu gibi olmadıklarından tahmin edilebilir değildir, dolayısıyla etkileri ve sonuçları da tahmin edilebilir olamaz. Dolayısıyla bu bizi etik-politik bir konuma yerleştirir ve, Urry’ye referansa söylersek, “sosyal bilimin kilit sorusu geleceğe kimin veya neyin sahip olduğudur – bu geleceğe sahip olma kudreti iktidarın da işleyişinde de merkezidir.”[15]

Bu yüzden sermaye sahiplerinin otomasyondan anladığı başka bir şey, otomasyonun çalışanlar üzerindeki muhtemel etkisi bambaşka bir şey. Meseleye bu perspektiften yaklaşanlar arasında ise Mason, Bastani, Srnicek ve Willams gibi, otomasyonun işin angarya boyutunu ortadan kaldıracağını ve bizi “kapitalizm-sonrası” (post-capitalism), “iş-sonrası” (post-work) toplumuna, “tam otomatik refah komünizmi”ne (fully automated luxury communism) taşıyacağını savunan daha “soldaki” isimler görüyoruz. Diğer yanda ise daha “liberal” sayılabilecek Brynjolfsson ve McAfee ile Ford gibi isimler var. Liberaller, zira otomasyonun işle olan ilişkimizi radikal bir şekilde değiştireceğini düşünseler de, kapitalist üretim ilişkisine son veren değil, evrensel temel gelir gibi uygulamalarla özel mülkiyetin süreceği bir dönüşüm olabilir bu. Sol veya liberal, ama her hâlükârda teknolojiyi fetişleştiren bir pozisyondan konuşan bu iki grubun karşı kutbunda ise Spencer ve Benanav gibi otomasyonun angaryaya son vermek bir kenara, yaratması veya pekiştirmesi muhtemel güvencesizlik, esneklik, yaygın düşük ücret ve düşük istihdam gibi tehlikelere işaret eden isimler var. Öyle ki, Spencer’a göre Mason, Bastani, Srnicek ve Williams gibi isimlerin teknoloji fetişizmi onları Marx’tan ziyade Keynes’e yaklaştırıyor.[16]

Marx ve Keynes sahiden de bu tartışmanın iki kutbuna yerleşiyor gibi duruyor. Marx’ın teknolojik determinizme karşıt bir pozisyonda olduğunu biliyoruz: teknolojik gelişme kendi başına ne angaryaya son verecek ne de çalışma saatlerini kısaltacak. Keynes’in de kapitalizmde bir şeylerin ters gittiğinin, kapitalizmin işsizliğe çare bulamadığının ve insanların hala çok fazla çalıştığının farkında olduğunu, en azından biz “büyük torunları” için daha az çalışmak zorunda olunan daha iyi bir dünyanın nasıl olacağına kafa yorduğu metninden anlıyoruz.[17] Gelecek ufuklarında çalışma süresinin azaldığı, angarya olarak işin sona erdiği bir toplum olan bu iki düşünür için de özgürlük zamansal bir olgu. Ama 3 saatlik vardiyalar şeklinde haftalık 15 saatlik çalışma süresinin “daha iyi bir dünya” için yeterli olacağını düşünen, insan özgürlüğünü halen kapitalizmin sınırları içinde kavrayan Keynes’in niceliksel özgürlüğü ile bu özgürlüğe kapitalist üretim biçimi aşılmadan ulaşılamayacağını düşünen Marx’ın niteliksel özgürlüğü bambaşka yollara çıkıyor.

Marx ve Keynes arasındaki, köklerini antik Yunan’a kadar da sürebileceğimiz bu özgürlük-zorunluluk-iş-zaman (boş zaman/çalışma zamanı) tartışmasını günümüze taşırsak, işler “akışına bırakıldığı” takdirde karşımıza iki seçenek çıkıyor: tekno-optimistlerin iddia ettiği gibi, ya Keynes’in niceliksel olarak daha az çalışan, belki evrensel temel gelir ve otomasyon gibi gelişmelerle işten “özgürleşmiş” büyük torunları olmakla yetineceğiz; ya da tekno-pesimistlerin iddia ettiği gibi, makinelerin “bilinçli uzantıları” haline gelmiş, daha güvencesiz koşullarda daha azına çalışan etten kemikten robotlara dönüşeceğiz (insanlaşan robottan ziyade robotlaşan insan).

***

Özellikle geçtiğimiz son yirmi yıl içerisinde çalışma ilişkileri ve istihdam rejiminde teknolojinin sunduğu olanaklar neticesinde birçok değişiklik yaşandığını biliyoruz: sıfır saatli sözleşmeler (zero-hour contract), gig ve platform ekonomisi, kendi hesabına çalışma, uzaktan çalışma, freelance, paylaşım ekonomisi, “Uberleşme” vs. Örneğin, 2010’da 142 olan online platform sayısı 2020 yılında 777’ye çıkmış durumda.[18] Freelance çalışanlar, mesela Amerika Birleşik Devletleri’nde toplam işgücünün yüzde 35’ini teşkil ediyor.[19] Bu tarz çalışma ve istihdam biçimlerinin gelecekte daha da yaygınlaşacağını tahmin etmek pek de isabetsiz olmaz.

Kendinden önceki iş organizasyonlarına (Fordizm/Taylorizm, Toyotizm) benzer şekilde bu organizasyon biçiminin ideal tipi olarak Uber firmasını gösterebiliriz. Henüz daha 2015’te Word Employment Confederation direktörü Denis Pennel “Uberleşme” dediği şeyin iş yaşamını kayda değer biçimde değiştireceğini söylemişti.[20] Öte yandan, “Uberleşme” kavramının kısıtlılıklarına işaret ederek kimileri bunu “Amazon çağı” olarak da adlandırıyor.[21] Ya da bazıları, dijitalleşmeyle çalışma ve istihdam ilişkilerinin spesifik bir biçim kazanmış olmasına rağmen bu değişimin niteliksel değil niceliksel olduğunu vurgulayarak, ve kopuşa değil de sürekliliğe işaret ederek, “siber-Taylorizm”, “dijital Taylorizm” veya “Taylorizm 4.0” demeyi seçiyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında standart, güvenceli bir hale kavuşan[22] ücretli istihdam biçimini sarsan, kimilerince “Uberleşme”, kimilerince “platform kapitalizmi”, kimilerince “gig ekonomisi” diye adlandırılan bu yeni gelişmelerin özgüllüğü, kabaca söylemek gerekirse, işçinin artık sadece emek gücünü satmayıp aynı zamanda üretim aracını da (kimi zaman bilgisayar, kimi zaman bisiklet, kimi zaman araba) kendisinin temin ediyor oluşu. İsim tartışmasını şimdilik bir kenara bırakırsak, gig ekonomisi veya platform kapitalizmi dediğimiz şeyi geçici ve kısa süreli istihdam biçiminin ve platform sahiplerinin çalışanlarla olan bağını koparmaya yarayan kendi hesabına çalışma biçiminin hegemonyası olarak tarif edebiliriz. Bu hegemonya, Hughes ve Southern’ın belirttiği gibi, yazılımların sağladığı teknolojik ilerlemenin tam da denetimsiz bir emek pazarı ve sendikal hakları gerilemiş örgütsüz bir işçi sınıfı ile buluştuğu bir koşulda tesis edilebiliyor.[23] Dahası bu platformlar ve yazılımlar, işten “özgürleşme” vaadinin arkasında işçinin iş ve istihdam süreci üzerindeki gücünü törpüleyen mekanizmalarını gizliyor. İlk bakışta ek gelir sağlama gibi olumlu taraflarıyla kabul edilebilecek bu tarz işler atipik addedilen marjinal, güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalışmayı anaakımlaştırma tehlikesi taşıyor. Zira, platform sahipleri çalışan istihdam etmiyor, “bağımsız yükleniciler” (independent contractor) kendi hesaplarına çalışmış oluyorlar. İşveren ile işçi arasındaki geleneksel ilişki, sözde eşit iki taraf arasındaki bir sözleşmeye indirgenmiş oluyor.

Srnicek’e göre kapitalizmin girdiği sermaye birikim krizine “yeni teknolojiler, yeni çalışma organizasyonları, yeni sömürü biçimleri, yeni iş biçimleri, yeni pazarlar, nihayetinde yeni sermaye birikim yolları” geliştirerek cevap verme arayışı olan platform kapitalizmi, işçinin de, sabit sermayenin de, bakım masraflarının da dışarıdan temin edildiği (outsource) bir çalışma rejimi. Platform rejimi, işleri parçalara ayırma, daha fazla “çalışana” paylaştırma mantığıyla işliyor. Normalde bir veya birkaç kişinin yapabileceği bir iş, birçok kısma ayrılarak çok fazla sayıda freelancer arasında dağıtılıyor. Platformun kendisi ise hizmeti alan ile hizmeti sağlayan arasında sadece aracılık görevi yapıyor. Normalde iş verenin yükümlülüğünde olan birçok sorumluluğun iş verenin omuzlarından alındığı böylesi bir çalışma rejimi geleneksel ekonomi üzerinde de aynı yolu takip etmeleri yönünde kaçınılmaz bir baskı yaratıyor. 2009’da kurulan Uber’in 2021’de yetmiş altı milyar dolarlık bir pazar hacmine kavuşması zannederim herkese iştah açıcı gelir.

Ama, ilk bakışta bir tür özgürlük gibi gözükebilecek geleneksel tabiiyet-bağlılık ilişkisinin ortadan kalkması çoğu durumda şiddetli bir güvencesizlik olarak deneyimleniyor. Bahsettiğimiz bu dönüşüm, “dijital work”, “microwork”, “clickwork”, “crowdwork” tarzı işleri yaygınlaştırarak iş denilen şeyin sınırlarını da gittikçe esnekleştiriyor ve bulanıklaştırıyor. Gig ve platform ekonomisinin ve freelance tarzı işlerin yaygınlaşmasının en azından bir nedeni, şirketlerin esnekleşme stratejilerinde, sabit sermaye ve ücret gibi “fazlalıklardan” kurtulma arayışlarında aranabilir. Hem esnek ve güvencesiz çalışanları istihdam etmek hem de bu çalışanların işte kendi “üretim araçlarını” kullanmalarını sağlamak neresinden bakılsa şeytana pabucunu ters giydirecek denli büyük bir hamle. Bu yüzden kimilerince, kapitalizmin erken aşamalarında ve öncesinde yaygın olan parça başı iş ve işçi kiralama yöntemlerine benzerliği nedeniyle ve feodal derebeylerini andıran Jeff Bezos, Elon Musk gibi kendi tekno-aristokratlarını yaratması sebebiyle, “tekno-feodalizm”, “neo-feodalizm”, “dijital feodalizm” veya “hiper-modern feodalizm” olarak da adlandırılıyor.

Dünya Bankası ve ILO gibi kuruluşların tutumlarına baktığımızda ise otomasyona ve dijitalleşmeye bağlı bu gelişmeleri, bazı çekinceler gösteriyor olsalar da, destekleyici bir pozisyonda olduklarını görüyoruz. Fakat burada en dikkat çekici şey, insanların adapte olması gerekliliğine ve beşerî sermayeye (human capital) yaptıkları vurgu. Bunu hem Dünya Bankası’nın hem ILO’nun ilgili raporlarında görebiliriz.[24] Söz gelimi, küresel olarak popülerleşen bilgisayar yazılımcılığı sektörü bunun bir örneği. Yazılımcı olmak artık neredeyse her yerde iş bulabilmeyi sağlıyor. Dijital ekonomide yaşanan gelişmeye paralel olarak, artık bu tarz işlere adapte olmak özellikle yeni jenerasyonlar için bir zorunluluk. Hatta Türkiye’de Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortaklaşa başlattığı “Bir Milyon Yazılımcı” projesi de bu bağlamda bir anlama sahip. Dünya Bankası ve ILO muhtemel esnekleşme ve güvencesizleşme tehlikesinin farkında olsalar da, çalışma ve istihdam ilişkilerinde yaşanan tüm bu bahsettiğimiz gelişmelerin, özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş küresel Güney ülkelerinde emek pazarına dahil olamayan milyonlarca insanın emek pazarına artık dahil olabilmesini sağlama ihtimalini değerli görüyorlar. Ama bana kalırsa burada vurgulanması gereken nokta, bu tarz işlerin ve istihdam biçimlerinin güvencesizlik, esneklik, belirsizlikle malul bir yaşamı da peşi sıra getiriyor oluşu. Özgürlük kılığında esneklik, “kendi işinin patronu ol”, “sevdiğin işi yap” mottosu kılığında sömürü… Emek pazarına girememiş olanları “işçileştirerek” emeklerini (güvencesiz ve esnek koşullarda) satmalarını mümkün kılıyor olsa da bu çoğu durumda ücretlerin genel olarak düştüğü, yüksek vasıflı işlerde çalışanların da düşük ücrete güvencesiz pozisyonlarda çalışmaya itildiği bir tablo yaratıyor.[25] Yurtdışındaki bir firma adına, Türkiye’de (veya Hindistan’da vs.) uzaktan çalışan bir yazılımcının, o ülkede çalışsaydı kazanacağı ücretten daha azına Türkiye’de iş yaptığı yazılımcılık örneği de bu açıdan küresel emek arz-talep ilişkileri dışında düşünülemez. Dolayısıyla, hem ILO ve Dünya Bankası gibi kurumlarca, hem hükümetlerce, hem dijital dünyanın “ilham kaynağı” tekno-aristokratlarınca yapılan, çağımızın mantrası haline gelmiş “yazılım öğren” çağrısının arkasında dijital işleri çok daha ucuza yapacak bir yedek yazılımcı ordusunun yaratılması fikri yatıyor.

Ama küresel Kuzey-Güney ayrımının da ötesinde, platform işleri ve gig ekonomisi Kuzey ülkelerinde de emeğin koşullarının altını oyuyor. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir Uber sürücüsünün vergi öncesi saatlik ortalama ücreti olan 3,37 dolar bize gösteriyor ki Amerikan Uber sürücülerinin yüzde 74’ü bulunduğu eyaletin asgari ücretinin altında çalışıyor.[26] Amazon Mechanical Turk çalışanları için de aynısı geçerli.[27]

Çalışanların “çalışan olma” statüsünün ortadan kalkması, işveren yükümlülüğündeki birtakım sorumlulukların bertaraf edilmiş olması platform şirketlerine kendilerini arz-talep dalgalanmalarından olabildiğince uzak tutma imkânı verirken tüm yükü korkunç bir belirsizlik ve esneklik ile çalışanların sırtına yüklüyor. Bu, sigortasızlık, emeklilik-hastalık vs. haklarının budanması şeklinde yaşam boyun süren, geleceğe uzanan bir güvencesizlik yarattığı gibi gündelik yaşam düzeyinde, bir çalışma günü içerisinde de güvencesizlik ve belirsizlik yaratıyor. En basitinden, iş gördüğü hizmetin en çok kullanıldığı saatlere, günlere, tüketicilerin temposuna kendi yaşam temposunu ayarlamak zorunda olan bir kurye… Bu tempo ayarlama çabası, çalışma saatlerine uzun bekleme saatlerini, “ölü zamanları” da dahil etmiş oluyor. Söz gelimi, büyük platformlar için ortalama en az 20 dakikalık bir aralığın yeni görevlerin aranıp bulunmasına ayrıldığı görülmüş.[28] Bazı platformlar ise kuryelerin istatistiklerine bakarak yoğun saatlerde, hafta sonlarında vs. çalışan işçileri önceleme, diğerlerini cezalandırma stratejisi güdüyor. Diğer yandan, kullanıcı değerlendirmelerinin ve puanlamaların keyfiyetine göre bir çalışanın işinin akıbetinin belirlendiği bir çalışma ilişkisi bu aynı zamanda.

Platform kapitalizminin kapitalizmi bambaşka bir aşamaya taşıyıp taşımadığı uzun bir konu belki ama tüm bunlar bizi çalışma ilişkilerini ve ücretli emeği yeniden düşünmeye itiyor. Birincisi, teknolojik gelişmelerin yaygınlaştırdığı bu tarz işlerin, çalışmanın süresini ve yoğunluğu azaltmak yerine artırdığını söyleyebiliriz. Birçok çalışma bunun yanında teknolojinin çalışanlar üzerindeki işveren baskısının ve kontrolünün de arttığına işaret ediyor.[29] Öte yandan, tekno-optimistlerin teknolojinin işlerin çoğuna son vereceği argümanının aksine, teknoloji çok sayıda yeni iş ve işçi de yaratıyor. Örneğin, Amazon’un robotlarının sayısı 2014’te 15.000’den 2020’de 200.000’e çıkarken işçi sayısı da 154.000’den 1.298.000’e çıkmış. Ama elbette bu işçilerin çoğu düşük nitelikli işlerde çalışan, düşük ücretli ve güvencesiz çalışanlar.

Normalde bu zamansal ve mekânsal esneklik imkanının çalışanların koşullarını iyileştireceği beklenebilirdi; uzaktan çalışan bir freelancer’ın iş dışındaki faaliyetleri için daha fazla özgür zaman sahip olabileceği umulabilirdi. Bunun bir ölçüde böyle olduğu örnekler olsa bile genel işleyişin bunun aksi olduğunu söylemek mümkün. Esneklik esasen çalışma sürelerini nitelikli bir şekilde azaltmak yerine bunu hafta ve gün içinde dağıtıyor. Günün bölümleri, yekûn bir çalışma zamanı ve yekûn bir boş zaman şeklinde bölünmediği durumda, gözenekli ve geçirgen bir hal alıyor. Ve diyebiliriz ki günün bu gözenekli ve geçirgen yapısı, her an ulaşılabilir ve erişilebilir olma hali, işverenin çalışanın gününün içine sızabildiği boşlukları yaratıyor tam da.

***

Bugün, “iş-sonrası” veya “kapitalizm-sonrası” siyaseti perspektifinden okunabilecek birçok gelişmeyi de gözlemliyoruz. Çalışma sürelerinin kısaltılması talepleri, evrensel temel gelir tartışması, işin tamamen reddini savunan anarşist-Marksist siyasetler, veya çalışma hayatının olumsuz etkileriyle gündelik yaşamda başa çıkma yollarını çalışma toplumunu reddetmeden birlikte-bireysel olarak arayan daha “minör” örgütlenmeler… Bunlar arasında haftalık çalışma süresinin azaltılması talebi ise küresel olarak popülerlik kazanıyor gibi görünüyor. Söz gelimi, Britanya’da 4-Day Campaign ve Autonomy, İspanya’da sol cenahtan Mas Pais partisi bu talebi gündeme taşıyorlar. Kayda değer bir şey olarak, bu talep sadece işçi örgütlenmelerinden veya siyasal aktivistlerden değil, kurumsal siyasetçilerden ve parti temsilcilerinden de geliyor. Bir grup siyasetçi Boris Johnson, Angela Merkel ve Pedro Sanchez’e bu konuda ortak bir mektup bile yazmıştı örneğin. Yeni Zelanda, İspanya, Japonya ve İzlanda gibi bazı hükümetler, ve hatta bazı yerlerde özel kurumlar, haftalık 4 günlük çalışma süresini denemeye bile başladılar.

Ama bunların ne ölçüde anti-kapitalist oldukları, ne ölçüde kapitalizmi aşabilecekleri tartışmalı. Çalışma saatlerinin azaltılmasının ve herkese evrensel temel bir gelir sağlanmasının kapitalizmin aşılmasında en azından bir adım olduğunu söyleyenler ile bunun üretim araçlarının özel mülkiyetine son vermedikçe pek de bir ilerleme sayılamayacağını söyleyenler iki kutba ayrılıyor. Argümanlarını Mason, Srnicek ve Willaims, Bastani gibi yazarların çalışmalarında bulabileceğimiz “iş-sonrası” söylemi, kabaca söylemek gerekirse, otomasyon ile birlikte bolluk ve refah geleceğini, işin eskiden beri sahip olduğu önemi yitireceğini ve dolayısıyla ücretli emek ilişkisinin de bağlayıcılığını kaybedeceğini iddia ediyor. Böylesi bir durumda, onlara göre, sol çalışma saatlerinin azaltılması, herkese evrensel bir temel, vatandaşlık geliri sağlanması ve tam otomasyon taleplerini yükseltmeli. Otomasyonun çalışmayı sona erdirdiği durumda, evrensel temel gelir devreye giriyor, ki Mason’a göre bu, “kapitalizm-sonrasına geçmek için gereken en büyük yapısal değişim.”[30] Bu şekilde zorunlu ücretli emek ilişkisindeki ücretin yerini, insanların çalışmaksızın bir gelire kavuşmasını sağlayan evrensel temel gelir alacak. Çünkü, “zaruret halindeki insan özgür değildir, ve ETG bu zarureti ortadan kaldıracak.”[31] Fakat temel soru şu: Bu gelir kim tarafından ve nasıl karşılanacak? Devlet servet vergisi mi toplayacak? Kamu bütçesinden başka bir şekilde mi karşılanacak? Ya da devlet mi karşılayacak? Her halükârda bu yazarlara göre evrensel temel gelir sağlanması ve çalışma saatlerinin kısaltılması işin insan yaşamı üzerindeki belirgin etkisini azaltacak ya da ortadan kaldıracak ve dolayısıyla daha fazla serbest zaman yaratarak kapitalizm-sonrasına geçişe bir adım atılmış olacak.

“İş-sonrası” söyleminin argümanlarının dayanağını, işin kapitalizmi ve sömürü mekanizmasını neredeyse var eden şey olarak anlaşılması oluşturuyor. Bu yüzden işten kurtulmak kapitalizmden de kurtulmak (ya da en azından kurtuluşa doğru bir adım) demek. Srnicek ve Williams’ın dediği gibi, “çalışmanın krizi (…) kapitalizm-sonrası bir dünyaya geçişin toplumsal koşullarını yaratıyor.”[32] Ama sorun belki de işin kendisine “haddinden fazla” odaklanılıyor olunmasıdır. İş-sonrası yaklaşımı işi neredeyse sömürünün kendisiyle eşliyor, çalışmanın kapitalizme özgü biçimi olarak ücretli emeği zorunlu kılan mekanizmaları gözden kaçırıyor gibi gözüküyor. Hatta, çalışma saatlerinin azaltılması talebini bir kenara koyacak olursak (çünkü bu, sermayenin bizim yaşam zamanımızı sömürgeleştirme itkisine karşı sermayeden zaman koparmak anlamına gelir), evrensel temel gelir talebi iddia edildiği gibi bizi komünizme yaklaştırmak bir yana uzaklaştırıyor bile olabilir. Zira bu gerçekleştiği durumda, hem emek sürecindeki işçi-patron çelişkisi (ortadan kalkmış olmasa bile) gizlenmiş olacak, hem de bağımlılık ilişkisini sürdüren kapitalist bir aktör olarak devlet güçlendirilmiş olacak. Paranın ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin kapitalizmdeki rolünü sorgulamaksızın ücretli emek ilişkisinin yerine evrensel temel geliri getirmiş olmak, devleti öne çıkararak, devletin de kapitalist sistemde bir devlet olduğunu unutarak, sadece bağımlılık ilişkisinin içeriğini değiştirmek olur, bağımlılık ilişkisi sürmeye devam eder. Yani diyebiliriz ki bu yaklaşımın problemi, tabiri caizse, işi fetişleştirmesi ve kapitalist sömürüyü işin kendisiyle eşlemesi. Ama Marx’ın dediği gibi, proleter, çalışma ilişkisinden çok daha önce proleter haline gelir:

Kapitalist üretim, kendi sürekliliği içinde, emek gücünün üretim koşullarından ayrı düşmesini sürekli üretir. İşçinin sömürüldüğü koşulları bu şekilde yeniden üretir ve sürdürür. İşçiyi sürekli olarak yaşamak için emek gücünü satmaya zorlar ve kapitaliste de zenginleşmesi için emek gücünü satın alabilmeyi sağlar. (…) Esasen, işçi daha kendisini kapitaliste satmaya başlamadan önce sermayenin olur.[33]

Dolayısıyla esas olan bizi çalışmaya zorlayan dinamikleri ve bu zoru gizleyen, yeniden üreten mekanizmaları sorgulamak. Ve bu sorgulama ne basitçe siyasal ne de ekonomik, tam da yaşamın kendisinin nasıl ve ne şekilde yeniden üretileceğini ilgilendiren bir sorgulama.


[1] Denning, M. (2010). Wageless Life. New Left Review, 66, 79-97.

[2] Bu meseleyi daha önce “Duygulanımsal Ekonomi” yazı dizisinde tartışmaya çalışmıştım.

[3] Stiegler, B. (2010). For a New Critique of Political Economy. (D. Ross, çev.) Cambrdige: Polity Press.

[4] Mundlak, G., & Fudge, J. (2020). The Future of Work and the Covid-19 Crisis. Erişim: https://futuresofwork.co.uk/2020/06/05/the-future-of-work-and-the-covid-19-crisis/

[5] Bkz. Brynjolfsson, E., & McAfee, A. (2014). The Second Machine Age: Work, Progress, and Prosperity in a Time of Brilliant Technologies. New York: W. W. Norton & Company ve Ford, M. (2015). The Rise of the Robots: Technology and the Threat of Mass Unemployment. London: Oneworld Publications.

[6] Frey, C. B., & Osborne, M. (2013). The Future of Employment: How Susceptible Are Jobs to Computerisation. University of Oxford: Oxford Martin Programme on Technology and Employment.

[7] Frey, C. B., & Osborne, M. (2015). Technology at Work: The Future of Innovation and Employment. University of Oxford: Citi Global Perspectives and Solutions.

[8] OECD. (2016). Automation and Independent Work in a Digital Economy. OECD. Paris: OECD Publishing.

[9] McKinsey Global Institute. (2017). A Future That Works: Automation, Employment, and Productivity. Executive Summary, McKinsey&Company.

[10] Bkz. Benanav, A. (2019). Automation and the Future of Work-I. New Left Review, 119, 5-38. ve Flaming, P. (2019). Robots and Organization Studies: Why Robots Might Not Want to Steal Your Job. Organization Studies, 40(1), 23-37.

[11] Huws, U. (2016). Logged In. Erişim: https://www.jacobinmag.com/2016/01/huws-sharing-economy-crowdsource-precarity-uber-workers/

[12] Carchedi, G. (2014). Old Wine, New Bottles and the Internet. Work Organisation, Labour & Globalisation, 8(1), 69-87.

[13] McGaughey, E. (2021). Will Robots Automate Your Job Away? Full Employment, Basic Income, and Economic Democracy. Working Paper No. 496, University of Cambridge, Centre for Business Research.

[14] Morgan, J. (2019). Will we work in twenty-first century capitalism? A critique of the fourth industrial revolution literature. Economy and Society, 48(3), 371-398.

[15] Urry, J. (2016). What Is the Future? Cambridge: Polity Press.

[16] Spencer, D. (2018). Fear and hope in an age of mass automation: debating the future of work. New Technology, Work and Employment, 33(1), 1-12.

[17] Keynes, J. M. (1963). Economic Possibilites for our Grandchildren. J. M. Keynes, Essays in Persuasion içinde (pp. 358-373). New York: W. W. Norton Company.

[18] ILO. (2021). World Employment and Social Outlook: The Role of Digital Labour Platforms in Transforming the World of Work. Geneva: International Labour Office.

[19] FreelancersUnion. (2021). Freelancing in America: A comprehensive study of the freelance workforce. Erişim: https://www.freelancersunion.org/about/freelancing-in-america/

[20] Pennel, D. (2015). The “uberisation” of the workplace is a new revolution. Erişim: https://www.euractiv.com/section/social-europe-jobs/opinion/the-uberisation-of-the-workplace-is-a-new-revolution/

[21] Gilbert, A., & Thomas, A. (2021). The Amazonian Era: The gigification of work. Institute for the Future of Work.

[22] Esnekliğin ve güvencesizliğin kapitalizmin içkin bir normu mu yoksa neoliberal döneme özgü bir olgu mu olduğu sorusunun yanıtı daha uzun bir tartışmayı gerektiriyor. Ama bana kalırsa Marx’ın “yedek iş gücü ordusu” üzerine yazdıkları veya Engels’in İngiltere’deki işçi sınıfının durumu hakkında yazdıkları bile güvencesizlik denilen şeyin kapitalizmin bir normu olduğunu, istisna olanınsa refah devleti olduğunu anlamak için yeterli. Kaldı ki, esnekliğin ve güvencesizliğin neoliberal bir istisna, standart güvenceli çalışma ilişkisinin norm olduğu savı, hem toplumsal cinsiyet (ev içi kadın emeğinin refah döneminde bile ücretlendirilmemiş olması vs.) hem de küresel Güney-Kuzey ilişkisi açısından eleştirilmeye müsait.

[23] Hughes, C., & Southern, A. (2019). The world of work and the crisis of capitalism: Marx and the Fourth Industrial Revolution. Journal of Classical Sociology, 19(1), 59-71.

[24] World Bank. (2019). The Changing Nature of Work: World Development Report 2019. Washington D.C.: World Bank.

[25] Berg, J., Furrer, M., Harmon, E., Rani, U., & Silberman, M. S. (2018). Digital labor platforms and the future of work: Towards decent work in the online world. ILO. Geneva: International Labour Organization.

[26] Zoepf, S., Chen, S., Adu, P., & Pozo, G. (2018). The Economics of Ride Hailing: Driver Revenue, Expenses and Taxes. CEEPR WP 2018-005, Massachusetts Institute of Technology, MIT Center for Energy and Environmental Policy Research.

[27] Ekbia, H., & Nardi, B. (2019). Keynes’s grandchildren and Marx’s gig workers: Why human labour still matters. International Labour Review, 158(4), 653-676.

[28] Rani, U., & Furrer, M. (2018). Work and Income Security among Workers in On-Demand Digital Economy: Issues and Challanges in Developing Economies. “Development Implications of Digital Economies: Findings and Next Steps” International Workshops, University of Manchester.

[29] Bkz. Wood, A., Graham, M., Lehdonvirta, V., & Hjorth, I. (2019). Good Gig, Bad Gig: Autonomy and Algorithmic Control in the Global Gig Economy. Work, Employment and Society, 33(1), 56-75. ve Moore, P., & Woodcock, J. (Eds.). (2021). Augmented Exploitation: Artificial Intelligence, Automation and Work. London: Pluto Press.

[30] Mason, P. (2015). Postcapitalism. London: Peunguin Books.

[31] Bastani, A. (2019). Fully Automated Luxury Communism. London: Verso.

[32] Srnicek, N., & Williams, A. (2015). Inventing the Future: Postcapitalism and a World Without Work. London: Verso.

[33] Marx, K. (1982). Capital, vol. I. (B. Fowkes, çev.) London: Penguin Books, sf. 723.

Mustafa Çağlar Atmaca

Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tamamladı. Yüksek lisans derecesini de aldığı ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Spinoza ve Marx'ı "duygulanımsal ekonomi" kavramı etrafında buluşturmaya çalıştığı Doktora tezine devam etmektedir. Otonom Yayınları'ndan çıkan "Spinoza ve Yaratıklar" ve "Zaman" kitaplarının çevirmenidir. Çeşitli dergilerde edebiyat, siyaset, felsefe ve sinema alanlarında yazıları yayımlanmıştır. İletişim: m.caglar.atmaca@gmail.com