DOSYA: “Otoriter Emek Rejimleri ve Fiilî İşçi Eylemleri”

İşçi sınıfının fiilî eylemlerindeki gözle görülür artışı kapitalizmin bu tarihsel kesitinde işçilerin ortaya koyduğu “ekmek ve haysiyet mücadelesinin” bir tezahürü olarak okuma arayışı bizleri bu dosyayı hazırlamaya yönelten faktörlerin başında geliyor.
Oku

Kanada’da 55000 posta çalışanı 15 Kasım 2024’te greve çıktı. Bu grev hem katılımın kitleselliği hem de posta servisinin gündelik yaşamdaki kritik önemi nedeniyle Kanada’da sınıf hareketinde genel yönelişleri belirlemek açısından oldukça önemli bir yer tutuyordu. Sendika ve işveren arasında süren görüşmeler çıkmaza girdiğinde Kanada’da pek de alışıldık olmayan bir biçimde Çalışma Bakanlığı greve müdahale etti ve konunun Kanada Endüstri İlişkileri Kurulunda karara bağlanacağını ilan etti. 9 Aralık 2024’te Kurul’da başlayan görüşmeler çıkmaza girince, Kurul 15 Aralık’ta bir açıklama yaparak grevi sonlandırdı ve işçileri 17 Aralık’ta işbaşı yapmaya zorladı. Çalışanlar takip eden aylarda devam edecek görüşmelerin sonucunu beklemek üzere işe döndü.

Aynı tarihlerde Türkiye’de Birleşik Metal-İş’in sürdürdüğü ya da yeni başladığı grevler 14 Aralık 2024’te resmi gazete yayınlanan bir kararla Cumhurbaşkanlığı tarafından yasaklandı. Buna rağmen sendika grev kararında ısrar etti ve ocak ayına dek yayılan fiilî grevlerde bir dizi kazanım elde etti. Elbette Kanada’da yasak kararı fiilî bir muhalefet olmadan uygulanırken Türkiye’de bu karara karşı çıkılması ve fiilen grevlerin sürdürülmesi AKP’li yıllarda sistematik bir nitelik kazanan grev yasaklarına karşı işçilerin tabandan gelen basıncı ve sendikanın yıllar içinde biriktirdiği deneyime bağlıydı. Sözleşme sürecinin trafiği her sözleşme döneminde tekrarlanarak belli bir tutarlılık kazanmıştı ve işçiler o kritik anda davranmazlarsa bir sonraki sözleşme dönemine kadar tüm araçlarından yoksun kalacaklarını tekrar tekrar deneyimlemişlerdi. Bu yanıyla Kanada’da henüz başlayan süreç Türkiye için sıradandı!

Fiilî grevler: Yeni bir araştırma ajandası mı?

Küresel Kuzey’den bir örnek olarak Kanada ve Küresel Güney’den bir diğer örnek olarak Türkiye’den alınan bu iki olay arasında yapılan karşılaştırma farklı emek rejimlerinde nelerin gündelik nelerin sıra dışı olduğu arasında ciddi bir fikir veriyordu. Çeşitli çalışmalar benzer deneyimlerin sadece Türkiye’ye has olmadığını ortaya koyuyor. Şili, Güney Afrika, Hindistan, Çin ve Filipinler gibi Küresel Güney’den ülkelerde işçiler grev yasakları karşısında kimi zaman mücadeleci sendikalar kimi zaman da işyerinde yetkili sendikayı da karşılarına alarak yarattıkları taban örgütlenmeleri yoluyla fiilî grevlere başvuruyor. Bu eylemler bazen verili yasal çerçevenin sınırlılıklarına bazen de bu yasal çerçeveye dayanan keyfî yasaklamalara meydan okuyan, kelimenin teknik anlamıyla “yasadışı” grevler olarak niteleniyor. Pek çok durumda tanımlanmış formel araçların işçilerin taleplerini temsil etmekte yetersiz kalması nedeniyle işçilerin seslerini duyurabilmek için bunların ötesine geçen doğrudan eyleme dönük araç ve yöntemlere başvurmasıyla karakterize oluyor.

Sınıflar mücadelesinin tarihine bakıldığında bu eylem biçiminde yeni olan bir şey olmadığını ifade etmek mümkün. Tarihin pek çok kesitinde işçi sınıfı elde ettiği kazanımları doğrudan eylemi temel alan fiilîi mücadele yöntemleriyle ve araçlarıyla kazandı. Yine de bu mücadele biçiminin son on yıllarda Küresel Güney ülkelerinde belirgin bir biçimde artmaya başlaması, kapitalizmin belli bir tarihsel kesitte kristalize olan çeşitli eğilimlerini tahlil etme açısından bir araştırma ajandası tanımlamamıza imkân verebilir.

Constantine Tsoukalas, mealen şöyle demişti: siyasal iktidarı ‘bir toplumsal sınıfın kendi özgül çıkarlarını gerçekleştirme kapasitesi’ olarak tanımlayacak olursak burjuvazi tarihin hiçbir döneminde şimdi olduğu kadar güçlü olmamıştı.[1]Neoliberal küreselleşme sürecinde üretim faaliyetleri dünya ölçeğinde yeniden organize edilirken, pek çok küresel güney ülkesi dünyada hareket halinde olan yatırım imkânlarına cazip bir liman olmak için kendisini bir ‘güzellik yarışması’ içinde buldu.[2] Bu güzellik yarışmasında daha alımlı olmanın bir dizi koşulu vardı: yabancı yatırımcının ülkeye gelmesine elverişli altyapı imkânlarına sahip olmak, uygun pazar imkânları vadetmek, bürokrasinin azaltılması, elverişli vergi teşvikleri sunmak, vesaire. Bu listede sermaye birikimi açısından belki de en kritik unsurlardan sayılabilecek olanı işgücünün ucuzlatılması, bunun başarılabilmesi için de işçi sınıfının buna karşı direnebilecek örgütsel kapasitesinin zayıflatılmasıydı. Bu süreç, pek çok küresel güney ülkesinde ücretlerin baskılanması, çalışma saatlerinin uzatılması, iş güvencesinin ortadan kaldırılması ve esnek çalışma yöntemleriyle çalışma yaşamının düzensizleştirilmesi gibi çeşitli pratikleri içeren, bugün en geniş tanımıyla otoriter emek rejimi olarak adlandırdığımız baskıcı emek süreçlerinin ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Yine bu süreçte pek çok ülkede emek örgütlerinden elverişli olanlarının sarı sendikacılık biçimleriyle sisteme içerildi, buna direnen örgütler ise baskıyla yok edildi ya da sınırlandırıldı. Tüm bunların arka planında kritik bir düşünsel başkalaşma dikkat çekiyordu: emek süreçlerini insana etkinliğine bağlı canlı ve sosyal bir faaliyet olmaktan çok bir maliyet unsuru ve üretim sürecinin cansız bir girdisi olarak ele alan bir yaklaşım her geçen gün daha güçlü hale geliyordu.[3]

İşçi sınıfının fiilî eylemlerindeki gözle görülür artışı kapitalizmin bu tarihsel kesitinde işçilerin ortaya koyduğu “ekmek ve haysiyet mücadelesinin” bir tezahürü olarak okuma arayışı bizleri bu dosyayı hazırlamaya yönelten faktörlerin başında geliyor. Bu dosya vesilesiyle tarihin her döneminde belli ölçülerde işlevsel olan fiili mücadele araçlarını, otoriter emek rejimlerine meydan okumanın sürükleyici halkası olarak ele almanın imkânlarını tartışmayı amaçladık.

Bunu gerçekleştirebilmek için öncelikle ‘otoriter emek rejimi’ kavramını tartışmaya açmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu tartışmadan maksadımız, bir rejim olarak otoriter emek rejimi kavramını sistematik bir tanıma ulaştırma olanağını test etmek. Kavram, ‘otoriter emek rejimi’ (authoritarian labor regime ve authoritarian labour regime) kalıbıyla veritabanlarda aratıldığında çıkan sonuçlar arasında üst sıraların belirgin biçimde Türkiye (Aziz Çelik, Ümit Akçay, Ezgi Pınar, Ezgi Pınar ve Adem Yeşilyurt, Çağlar Dölek ve George S. Rigakos) ve Çin’e (Chunyun Li, Mingwei Liu, Ching Kwan Lee) yönelik çalışmaların aldığı, bu ülkeleriyse Güney Kore ve Meksika’ya dönük başka araştırmaların izlediği görülüyor. Elbette dünyadaki otoriter emek rejimleri bu ülkelerle sınırlı değil, ve benzer fenomenleri başka kavramlarla anlatan çok sayıda başka çalışma bulmak mümkün. Yine de kavramın bu biçimiyle nasıl kullanıldığına dair yaptığımız araştırma şimdiye dek bu kavramın bileşenlerini, otoriter emek rejimlerinin çeşitli vakalarda ne gibi ortak veya farklılaşan unsurlar içerdiğini, hangi bağlamlarda (belli bir emek rejimini veya siyasal rejimi betimleyecek biçimde) bir rejim niteliği taşıdığını sistematik bir biçimde ortaya koymaktansa okuyucu tarafından bilindiği varsayılan bir çerçeveyi genel anlamda adlandırmak üzere kullanılıyor.

***

İşbu dosyada bu kapsamlı tartışmayı bizlerin de layıkıyla yaptığı söylenemez. Yine de bunu geliştirmeye dönük bir başlangıç katkısıyla 1980’lerden bu yana gelişen siyasal ve iktisadi gelişmelerin en azından çalışma ilişkileri alanındaki uzantılarını anlamak açısından bu kavramın anlamlı bir işlevi olup olamayacağını sorgulamaya çalıştık. Demokrasi ve otoriterlik tartışmasının ana akımda seçimler gibi prosedürel süreçlere sıkıştığı, böyle olmadığı durumlarda da haklar ve özgürlükler kapsamına emek süreçlerinin pek dâhil edilmediği göz önünde bulundurulduğunda bu tartışma demokrasi, yurttaşlık ve haklar ve özgürlükler gibi kavramları da sınıf temelli bir çerçeveye oturtma imkânı verebilir.

Gerek otoriter emek rejiminin gerek fiilî eylemlerin Türkiye ayağına dair çeşitli tartışmaların yürüdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Bu alanda faaliyet gösteren araştırmacıların çalışmaları, sendika araştırma birimlerinin, Emek Çalışmaları Topluluğunun ve Endüstrinin Yaban Kedileri İnisiyatifinin raporları ve emekten yana yayın yapan basın kuruluşlarının faaliyetleri bu çerçevede bir dizi gelişmeyi takip etmemizi mümkün kılıyor. Dolayısıyla bu dosya çalışmasında konunun uluslararası boyutunu irdelemeye daha çok özen gösterdiğimiz ifade edilebilir. Bu, iki bakımdan önemli görünüyor. Öncelikle uluslararası deneyimlerin resme dâhil edilmesi, bize otoriter emek rejimlerinin ve buna reaksiyon olarak gelişen fiili eylemlerin ne düzeyde bu dünya-tarihsel momentle ilişkili olduğunu göstermesi bakımından önemli olacaktır. Aynı zamanda, bu çaba Türkiye’yi geniş resim içinde bir bağlama oturtmak açısından da anlamlıdır.

Bu kapsamda dosyamızdaki ilk yazı Onurcan Ülker’in Günümüzde Çin’de ücretli emek ve işçi eylemleri başlıklı yazısı. Ülker, Çin’deki emek süreçlerini ülkedeki siyasi ve iktisadi gelişmelere paralel olarak hem tarihsel hem de güncel yönleriyle ele alıyor. Mao’dan bu yana gelişen tarihsel süreç günümüze gelindiğinde işçi sınıfının farklı kuşakları arasında çarpıcı farklar yaratan önemli bir devinime işaret ediyor. Çin hakkında pek çok içeriden bilgi ve gözlem içeren bu yazı Mao döneminin “demir pirinç kâsesi”nden Reform ve Dışa Açılma’yla gelen metalaşmaya, 1990’ların özelleştirme dalgası ve kitlesel işten çıkarmalarından 2010’ların grev dalgası ile Xi dönemindeki baskı ve gerilemeye Çin’de işçi sınıfının ayak izlerini takip etmemize imkân veriyor.

Bu dosyada ele alınan soruların önemli bir kısmı, Çin, Güney Afrika, Hindistan ve Filipinler üzerine pek çok araştırma yapan Imanuell Ness tarafından da ilgili çalışmalarda ele alınmıştı. Dolayısıyla biz de benzer soruları kendisiyle tartıştığımız bir söyleşide ele almayı uygun gördük. Türkiye’de Güneyin İsyanı kitabıyla tanınan Ness, hem otoriter emek rejiminin tarihsel gelişimine hem de işçi havzalarında gelişen eylemlere dair sorularımıza özenli yanıtlar verdi. Özel ekonomi bölgelerinin çeşitli varyantlarının yanı sıra kendiliğinden hareketlerin romantize edilmesini eleştiren Ness ile emek örgütlerine dair fikirlerinde zamanla gerçekleşen evrimi de Ulaş Taştekin’in kendisiyle gerçekleştirdiği bu röportajda ele alma fırsatı bulduk. Ayrıca hep yaptığımız gibi, söyleşinin İngilizce orijinalini de burada paylaştık.

Her ne kadar uluslararası çerçeve öne çıksa da Türkiye’deki genel tabloyu da tartışmak önemliydi. Hazal Göçmen’in sorularını yanıtlayan Yaban Kedileri İnisiyatifinden Cem Gök, işin Türkiye ayağına dair oldukça kapsamlı bir panaroma çizdi. Endüstrinin Yaban Kedileri kitabının da yazarı olan Gök, Türkiye’de yükselen fiilî grevlerin karakteristikleri hakkında kapsamlı bilgiler sunuyor ve fiilî grevlerin neden bu kadar yaygınlaştığı; hangi koşullarda kısa sürede kazanıma yol açtığı ve kalıcı bir birikim ve birleşik bir hareketin zemini nerede kurulabileceği gibi bir dizi soruya yanıt arıyor.

Hazal Göçmen’in dosya kapsamında yaptığı bir diğer söyleşide konuğu Notes from Below kolektifinden Jamie Woodcock idi. İşçi hikâyelerini örgütlenmenin bir başlangıç noktası olarak ele alan Woodcock’a göre bu hikâyeler çalışma koşullarını dile getirilebilir, kıyaslanabilir ve farklı işyerleri arasında paylaşılabilir kılıyor. Bu söyleşide, sınıf bileşimi ve işçi soruşturması kavramlarını, fiili grevlerin neden sık sık dayatılan itaat zincirinin koptuğu ilk kamusal anlar olduğunu ve sendikaların tıkandığı, güvencesizliğin insanı yalnızlaştırdığı anlarda “oyunbozanların” kabullenmişliğe karşı nasıl direndiğini konuşuyoruz. Woodcock, platform çalışmasının gizli kurallarından sokak düzeyindeki direnişin görünürlüğüne kadar, sınıf mücadelesinin yok olmadığını; aksine bize bakmamamız söylenen yerlerde yeniden yüzeye çıktığını vurguluyor. İngilizcesi de yine burada.

Dosyamızın yaptığı önemli katkılardan bir tanesi de, fiilî işçi eylemleri tartışmasını işyeri ölçeğinde “konsey” fikrine yeniden bağlamak oldu. Grev yasaklarının, uyuşmazlık mekanizmalarının ve sendikal bürokrasinin tıkandığı anlarda ortaya çıkan taban inisiyatifleri; yalnızca bir “tepkisellik” momenti değil, bir yandan da işçilerin kendi kolektif karar alma kapasitelerini pratikte sınadıkları bir örgütlenme formu. Bu nedenle fiilî grevleri, yasal çerçevenin “dışına taşan” eylemlerden ibaret görmemek, onları aynı zamanda Işyerinde temsil, meşruiyet ve otoriteyi fiilen yeniden kuran -kimi zaman da yeniden icat eden- düzenekler olarak düşünmek gerekiyor. Bu hattı güçlendirmek için dosyada Carl Boggs’un 1974 tarihli fabrika konseylerine dair metnine yer veriyoruz. Boggs bu yazıda konseyleri tarihsel bir “İtalyan istisnası” ya da kaybedilmiş bir moment olarak ele almıyor; doğrudan eylemin gündelik örgütlenme biçimlerine dönüştüğü, işçi sınıfının siyasal kapasitesinin “işin içinde” geliştiği bir ufuk olarak okumayı deniyor. Böylece fiilî eylemler ile kurumsal siyaset arasına çekilen kalın duvarı sorgulayan bir yerden, işçi demokrasisinin maddi koşullarını da yeniden tartışmaya açıyor. Dosyanın uluslararası örnekler üzerinden kurduğu “gündelik/sıra dışı” karşılaştırması da burada yeni bir katman kazanıyor: fiilî eylem, kimi bağlamlarda konseyimsi örgütlenmeleri mümkün kılan bir zorunluluk, kimi bağlamlarda ise henüz “olağan” hale gelmemiş bir ihtimal olarak beliriyor.

Boggs çevirisini izleyen, ve aynı zamanda ona dönük bir yeniden okuma olan Fahir Yumukov’un metni de tam bu noktada devreye giriyor: Konsey fikrinin bugün neye karşılık gelebileceğini, hangi kavramsal tercihlerle güncellenebileceğini ve “prefigüratif siyaset” dediğimiz tartışmanın fiilî grevlerle nasıl eklemlenebileceğini sorguluyor. Bu okuma, konseyleri nostaljik bir form ya da hazır bir reçete olarak sunmuyor; otoriter emek rejimlerinde işçilerin tabandan basınçla açtığı gediklerde, temsil ve karar alma sorularını yeniden kurcalayan bir düşünme aracına dönüştürüyor. Böylece dosyanın ana izleğiyle uyumlu biçimde, fiilî eylemlerin sadece kazanım üreten kısa anlar değil, aynı zamanda örgütlenmenin maddi ve zihinsel altyapısını dönüştüren “birikim” anları olabileceğine dair daha geniş bir tartışma zemini açıyor.

Dosyamızın işçi konseyleri hattını tamamlayan bir diğer uğrağı, Asad Haider’in 2020 tarihli İradenin kötümserliği metni. Fiilî direnişleri yalnızca “yasaklara rağmen sürdürülmüş eylemler” olarak değil, otoriter emek rejimlerinin daralttığı kanallarda örgütlenmenin maddi biçimlerini yeniden yoklayan pratikler olarak tartıştığımız yerde Haider, Gramsci’nin “aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” sözünü bir motivasyon klişesi olmaktan çıkarıp parti–konsey geriliminin ve yenilgi koşullarının içine geri yerleştiriyor; böylece bugünün örgütsel fetretini saklamadan, iradenin ancak somut, kolektif ve deneysel bir örgütsel zemin içinde kurulabildiğini, bu nedenle de eski modelleri tekrar etmekten çok yeni güçleri okuyabilen, yeni biçimleri sınayabilen “laboratuvarlar”a ihtiyaç olduğunu, dosyanın ana meselesiyle doğrudan bağlayarak hatırlatıyor. 4 Aralık 2025’te kaybettiğimiz Haider’in yazısını, onun anısına çevirdik.

Son olarak, dosyamızın kitap değerlendirmesi yazısında ise Burak Ceylan alanın tarihsel olarak önemli kitaplarından biri olan Beverly Silver’ın Emeğin Gücü kitabını değerlendiriyor. Kitabın önem taşıyan vurgularından olan Marx-tipi ofansif direnişlerle Polanyi-tipi defansif direnişleri arasındaki ayrımı ele alan Ceylan, daha sonra kitabın içinde bulunduğumuz lojistik çağındaki önemine değinerek Silver’ın çalışmasının güncel anlamları üzerine derinlikli bir analiz yapıyor. Özellikle nakliye, depo ve lojistik alanında gerçekleşen fiilî mücadelelerin öne çıktığı günlerde bu analiz bizi ilgili işkollarındaki faaliyetlerin stratejik yönü üzerine de düşünmeye yönlendiriyor.

Dosyadaki her bir yazının belirgin argümanları ve yönleri var. Dosyanın genel resmiyse Textum’un editoryal çizgisine uygun olarak daha çoğulcu bir yaklaşım benimsiyor. Net bir doğrultu sunmaktan ziyade üzerine düşünmeye değer çeşitli tartışmaları okuyucuyla buluşturmayı hedefliyor. Bu çerçevede oluşturulan içeriklerin gerek bu konuda yürütülen tartışmalara gerekse sahada devam etmekte olan mücadelelere katkı sunması ümidiyle…

Sayı editörleri: Ulaş Taştekin, Hazal Göçmen, Halil Can İnce


[1] Tsoukalas, C. (2002). “Relative Autonomy and Its Changing Forms”, S.Aronowitz & P.Bratsis (eds), Paradigm Lost: State Theory Reconsidered, s. 233.

[2] Palan, R & Abbott, J. (1999). State Strategies in the Global Political Economy. London and New York: Pinter, s. 38.

[3] krş. Jessop, B. (2003). Changes in welfare regimes and the search for flexibility and employability. In H. Overbeek (ed), The Political Economy of European Employment: European integration and the transnationalization of the (un)employment question, Routledge: London and New York, pp. 29-51; Özdemir, A. M. & Yücesan-Özdemir, G. (2011). Law, Labor, and Society in Turkey: The new Labor Act in a wider social context, Critique of Political Economy,1, pp. 64-87.