/

Claude Lefort, demokrasi ve iktidarın boş yeri

Bugün demokrasi üzerine yeniden düşünmeyi zorunlu kılan koşullar onun sembolik ve siyasal anlamına da dönüp bakmayı gerektiriyor. Lefort bu zorunluluğu demokrasilerden totalitarizme geçişi anlamak için hissetmişti. Günümüzde de siyaset teorisi, neoliberalizmin halkın egemenliği idealiyle kurduğu göstermelik bağı ve kitlelerin halk olma, kendisini bir topluluk olarak tarif etme karakteri üzerinde yarattığı tahribatı anlamak için bu sembolik dönüşümü yeniden ele almalı.

Babil Kulesi / Pieter Bruegel

Claude Lefort’un felsefi kariyeri işgal altındaki Paris’te henüz bir lise öğrencisi iken, politik kariyeri ise ikinci dünya savaşının hemen ardından Troçkist çizgide bir partinin üyesi olarak başladı. Yaşadığı ve yazdığı dönemde siyasal ufkunu şekillendiren tarihi olaylara tanıklık etti. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin, İtalya’da Faşizmin Moskova’da Bolşevizm’in yükselişini ve düşüşünü izledi. Doğu Avrupa’da Macaristan, Polonya ve Çekoslovakya’daki ayaklanmalar üzerine uzun makaleler yazdı. 2010 yılında hayata veda eden Lefort bir yirminci yüzyıl düşünürüydü. Çağının siyasal meseleleri üzerine yazan Lefort’un analizleri bu anlamda güncel görülmeyebilir. Ancak doğasını anlamaya çalıştığı modern demokrasi ve ona zemin hazırlayan sembolik, tarihsel ve siyasal dönüşüm, bugün hala temsili demokrasi ve onun krizlerine dair söz söyleme gücüne sahip.

Üretim ilişkileri ve bu ilişkilerin dönüşümü ekseninde yapılan değerlendirmelerin ve burjuva siyasallığının teknik uzantısı olarak görülen demokrasi anlayışının siyasal alandaki sembolik dönüşümü kavrayamadığı iddiası ile Lefort, modern demokrasilerin ancak siyasal alanın doğru tahlili ile gerçek anlamını kazanabileceğini iddia etti. Peki demokrasinin gerçek anlamını kazanması, demokrasinin kavranması neden önemli? Demokrasi Avrupa’da ve Amerika’da yaşanan devrimlerin ardından parlamenter biçimiyle kurumsallaşmaya başladığından beri tartışmalara konu oldu. Liberal düşünürler için demokrasi önemliydi çünkü özellikle hak temelli biçimiyle demokrasinin savunulması tekçi rejimlerin ortaya çıkışını önleyebilirdi ya da onları sınırlayabilirdi ve bu yolla bireylerin özgürlüğünü ve mülkiyetini garanti edebilirdi.[1] Marksist düşünürlere göre özellikle modern parlamenter ve temsili biçimiyle demokrasi sınıf eşitsizliklerini örtmeye yarayan bir maskeydi ve hâlihazırda kurumsal bir düzenlemeden fazlası değildi; bu nedenle üzerine düşülmeyi ama daha çok da reddedilmeyi hak ediyordu.[2] Son olarak bir grup post Marksist de demokrasiyi önemsedi çünkü ancak onun radikal biçimlerinin geliştirilmesiyle toplumdaki farklı mücadelelerin ve eşitlik taleplerinin kurumsal sınırlılıkların ötesine geçen bir etkinliği söz konusu olabilirdi.[3]

Bugün parlamenter demokrasin genel kabul gördüğü Batı kökenli siyasal model, neoliberal siyaset ve ekonomi anlayışının da kurumsallaşmasıyla, demokrasiye dair yukarıdaki ideolojik kaygıların hepsini yeniden düşünmeyi gerektirecek bir düzen sunuyor. Demokrasi, parlamentarizme ve (her an bir istisna hali yaratılarak geri alınabilecek) bir grup hakkın kurumsal düzenlemesi olmaya indirgendi. Kapitalizmin gelişimiyle elele giden biyo-iktidar stratejileri, tüketim ve kitle kültürünün ortaya çıkışı, “halk”ı[4] oluşturan çoğunluğun eleştirel düşünme, itiraz etme ve bu itirazı örgütlü bir eyleme çevirme pratiğine ket vurdu. Neoliberal düzenlemeler, kimi zaman cılız kimi zaman daha güçlü olan bu itirazları yasal olarak da imkânsız ya da anlamsız hale getirecek yapısal değişikliklerin hayata geçirilmesini sağladı.[5] Mülk sahiplerinin devlet eliyle desteklendiği, halkı oluşturan çoğunluğun ise siyasal karar almaya erişimini zorlaştıran ya da oy verme ile sınırlı tutan bir düzeni yerleşik hale getirdi. Bu durum geniş halk kesimlerinin ve çalışan sınıfların biriken öfkelerini doğrudan eylemlerle ve isyanlarla dile getirmelerine yol açtı. Ancak bunlar yoğun polis şiddetiyle bastırılarak dağıtıldı.[6] Demokrasi hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmemiş olan “halkın egemenliği” idealinden her geçen gün daha çok uzaklaşırken halk kitleleri popülist liderler ve politikalarla aksine ikna edildi. Parlamentoların yetkileri yürütme organları lehine azaltıldı ve yürütme büyük oranda mülk sahipleri lehine faaliyet göstermenin aracı haline geldi.[7] Yine de pek çok ülkede demokrasinin kurumsal varlığına ve seçimler yoluyla anlamlı değişimlerin gerçekleşeceğine duyulan inanç güçlü olmayı sürdürüyor.[8] Bugün demokrasi üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılan bu koşullar onun sembolik ve siyasal anlamına da dönüp bakmayı zorunlu kılıyor. Lefort bu zorunluluğu demokrasilerden totalitarizme geçişi anlamak için hissetmişti. Günümüzde de siyaset teorisi, neoliberalizmin halkın egemenliği idealiyle kurduğu göstermelik bağı ve kitlelerin halk olma (kendisini bir topluluk olarak tarif etme, “people-as-one”) karakteri üzerinde yarattığı tahribatı anlamak için bu sembolik dönüşümü yeniden ele almalı. Bu yazı temsili demokrasinin zaafları ile neoliberalizmin çakışmasını anlatmayacak. Yalnızca bu çakışmaya siyasal bir bakışı mümkün kılacak modern bir teoriyi tartışmaya açmak niyetinde: Lefort’un “iktidarın boş yeri” teorisini…

Bu amaçla girişi takip eden bölümde “iktidarın boş yeri”ne giden yol ve bu yerin tarihsel, kavramsal ve ideolojik arka planı özetlenmeye çalışılacak. Sonraki bölümde düşünürün demokrasilerde iktidarın yerine dair teorisi ve bunu anlatmak için yararlandığı tarihsel analizlere yer verilecek. Bu bağlamda halkın egemenliği ve temsiliyet ile ilgili görüşleri açıklanacak. Bölümün sonunda demokratik rejimle gelen, Lefort’un “kesinlik işaretlerinin yitimi” olarak andığı muğlaklığa değinilecek. Sonuç bölümünde, modern demokrasiye dair bu siyasal analizin bugüne ve sol siyasete ne vaat edebileceğine dair kısa bir değerlendirme yapılacak.

1. İktidarın Boş Yerine Giden Yol

Claude Lefort 1980 yılında yayımlanan Totalitarizmin Mantığı makalesinde “Sol’un demokratik toplumlarda ne ‘iktidarın sembolik doğasını’ ne de ‘modern devletin sembolik doğasını’ anladığını, bu nedenle siyasal terimlerle düşünmediğini”[9] öne sürer: “Öte yandan bu yanlış anlama toplumun yapısını da içerecek şekilde genişler, öyle ki, devlet ve sivil toplum ayrılığının, iktidar, yasa ve bilgi alanlarının toplumsal ilişkilerle belirli bir eklemlenmesinin sağladığı ayrılığın ve bu sayede sürdürülen ilişkilerin de yanlış anlaşılmasına sebep olur.”[10]  İçinde yetiştiği geleneğe yönelttiği bu eleştirinin kendi siyasal ve entelektüel tutumunun belirleyici unsuru olduğunu söylemek yanlış olmaz, zira siyasal olana dönüş vurgusu, iktidarın ve devletin sembolik doğasının altının çizilmesi ve Sol’un siyasalı sistematik olarak göz ardı ettiği tespiti bu eleştiride mevcuttur ve bunlar Lefort’un teorisinin yapı taşlarını teşkil eder. Yazının devamı bu yapı taşlarını takip ederek ilerleyecek ve buradan Lefort’un demokrasi teorisine uzanacak. Bunun için demokrasi ve totalitarizm üzerine yazdığı temel metinlere odaklanılırken diğer çalışmaları bilinçli olarak dışarda bırakılacak.

Lefort’un içinde yetiştiği gelenek

Lefort’un henüz lise öğrencisi iken beraber çalışmaya başladığı Maurice Merleau-Ponty ile olan akademik yakınlığı siyaseti felsefi terimlerle ele almasının yolunu açar. Lefort’un düşüncesi, kendi ifadesiyle, “öncelikle Marksizm’in ufku içinde şekillenmektedir.”[11] Fikirleri “otantik Marksizm” olarak andığı ve Ortodoks Marksizm’in çeşitli biçimleri tarafından fazlaca zarar gördüğünü düşündüğü “Marx’ın Marksizm’inin himayesi altında geliştirmiştir.”[12] Öte yandan tarihin yaratıcılığını proletaryaya indirgeyen ve onu komünizm ile nihai sona ulaştıran Marksist perspektifi reddeder.[13] Marx’ta onu metodolojik olarak cezbeden şey, soru sormayı mümkün kılması, müphemliği ve kendine karşı çıkabilmesidir. Ne sosyolog ne de siyaset bilimci olduğunu belirten Lefort, Merleau-Ponty’in öğrencisi olan bir felsefeci olduğunun altını çizer.[14] Bu temelin üstüne inşa ettiği teorisiyle Fransız entelektüel geleneğinde  (siyaset bilimi, ekonomi ve sosyolojinin karşısında) siyasalın dönüşünü müjdeleyen, dönüş yolunu açan düşünür olarak tanınır.  Zira demokrasi üzerine yazdığı metnine “Amacım siyaset felsefesinin dirilişini teşvik etmek” diye başlamıştır.[15] Siyaseti felsefi terimlerle ele almak filozofu siyasal olana dair yeni bir tanım ve ayrım yapmaya götürür. Ona göre Marksistler, “yeni filozoflar” (Les Nouveaux Philosophes) ve siyaset bilimciler siyasalı yeterince tahlil etmemiştir. Onun yeniliği ise siyasalı özerk ve sembolik bir alan olarak kavramasında yatar.

Siyasalın özerk bir alan olarak kavranması, Lefort’un da uzun yıllar üzerinde çalıştığı İtalyan düşünür Machiavelli ile başlamıştır. Machiavelli’ye göre ‘siyasal’, insan meşguliyetinin ahlak, din ekonomi ve hukuktan ayrı olan yeni bir alanıdır.  Lefort siyasalın bu özerkliğinin toplumun belirli bir organizasyonunu (düzenlenmesini) varsaydığını ekler. Bu organizasyon yalnızca iktidarın nasıl kullanıldığından ibaret değildir; tüm insan ilişkilerinin birbirleriyle ve dünya ile nasıl konumlandığını da kapsar ve böylece toplumsal olanı yapılandırır. Bu boyut doğal olarak siyasaldır, çünkü toplumda ne çeşit güç ilişkilerinin mümkün ve düşünülebilir olduğu da burada belirlenir.[16] Bu yaklaşım iki farklı siyaset kavrayışını da beraberinde getirir. Türkçede bunlara siyasal (“le politique”) ve siyaset (“la politique”) denebilir.

Siyasal olan, sembolik olan, tarihsel olan

Lefort’un demokrasiye dair analizlerini anlamak için siyasaldan (ve siyasetten), sembolik olandan ve tarihselden bahsederken neyi kastettiği ile başlamak yerinde olur. Çünkü düşünürün demokrasi teorisi bu kavramlardan filizlenir ve bunlarda meydana gelen değişim hem birbirlerini hem toplumu kökten değiştirme gücüne sahiptir.

Düşünüre göre siyasal(-lık)(the political, le politique) ve siyaset (politics, la politique)  aralarında özgün bir ilişki olan iki ayrı kavramdır. Siyasal (le politique), siyasetin akla gelen ilk anlamını içerir: bir rejim olarak siyasal, toplumu, toplumun yöneticisini ve toplumun kurallarını kapsar. Toplumun bir bütün olarak organizasyonel yapısıdır. Biz siyasal yoluyla toplumu bir bütün olarak algılar ve diğer toplum biçimlerinden ayırırız. Siyaset (la politique) ise toplum halinde yaşayan insanların meşguliyetlerinden ve siyasalın belirli alanlarından biridir. Siyaset tarihsel olarak belirli bir toplumsal organizasyon sonucu olarak ortaya çıkmıştır; sanat gibi, felsefe gibi dönemin tarihsel ve siyasal koşulları ile çerçevelenmiş olarak var olan bir etkinliği, tefekkür ve eylem halini anlatır. Siyasal evrenselken ve insan toplumlarının kurucu bir özelliğiyken, siyaset bağımlı bir gerçekliktir, ancak belirli bir siyasal ve tarihsel bağlamda ortaya çıkar, örneğin o bağlamın mümkün kıldığı kurumları ve yönetim tekniklerini içerir. Siyasal ise tüm bu etkinlikleri kapsamakla birlikte onlardan daha fazlasıdır.  Başka bir deyişle Lefort siyasalı kamu iktidarı ve onun kullanımı adına karar vermek ile ilgili[17]  bir etkinlik olarak görür. Ancak ona göre Siyasal, siyasal etkinlik ve kurumsallıkla sınırlı değildir; toplumun kendi bütünlüğünü, birliğini, ‘bir arada’lığını temsil etme biçimidir ve toplumun kendisini bir topluluk (kolektivite) olarak anlamlandırmasını sağlar. Bu anlamlandırma -aşağıda da detaylandırılacak olan- siyasalın sembolik yönünü oluşturur.

Toplumsal biçimler (Lefort buna ‘rejim’ de der) arasındaki farklar toplumun kendi bütünlüğünü, iktidarın yerine göre konumlandırmasıyla açığa çıkar, yani siyasal olana içkindir. Siyasal olan toplumsal alanı üç biçimde yapılandırır. İlk olarak topluma bir içselleştirme prensibi sağlar; bu prensip toplumu kendi içsel bölünmelerinin ve dışarıyla ilişkisinin ötesinde birliğini ve bütünlüğünü tanımlar (mise en forme). İkinci olarak temel anlaşılabilirlik koordinatlarını temin eder. Toplum üyelerinin neyi düşünmeye yetkin olduklarının, dolayısıyla sosyal alanda neyi yapabileceklerinin sınırını çizer (mise en sense). Son olarak topluma kendilerini onun vasıtasıyla canlandırabilecekleri bir temsiliyet kutbu sağlar. Toplum ve yapısı böylelikle üyeler açısından bilinebilir ve erişilebilir hale gelir.[18] Yani siyasal, geniş anlamıyla yalnızca kolektif hayatın şekillendirilmesini, toplumun öz üretimini ve yeniden üretimini içermez, aynı zamanda bir kademelendirmedir (staging, mise-en-scéne), bu ilişkilerin bir öz temsilini ve yorumunu içerir.[19] Siyasal alan, toplumların kendilerini monarşik, demokratik, aristokratik, despotik ya da totaliter olarak temsil etmelerini sağlamaları anlamında kademelendirir der Lefort.[20]  Psikanalizden ve Lacan’dan ödünç aldığı bir terimle bu kolektif öz temsil boyutunu sembolik olarak isimlendirir.[21] Bu sembolik kutbun karşısında toplumun kendi öz temsilinden bağımsız olarak aslında ne olduğunu gösteren “gerçek” vardır. Lefort’a göre sembolik ve gerçek boyutları arasındaki gerilim bütün toplum biçimlerinin kurucu unsurudur. Başka bir deyişle, ‘siyasal’, toplumun bir aradalığını, onu sembolik alan içinde iktidara karşı koruyarak ve konumlandırarak temin eder.  ‘Siyasal’ topluma sembolik bir temsiliyet kutbu sağlar. Toplumun üyeleri bu kutup yoluyla bir parçası oldukları siyasalın sistemine, yapısına erişebilir ve onu kavrayabilir hale gelir. Toplumlar neyin doğru ve meşru olduğuna dair belirli kavrayışlarını kendilerinin bir temsilini kurarak elde ederler. Dolayısıyla kolektif bir kendini temsil kavramı, olan ve olması gereken arasındaki köprüyü kurmuş olur.[22]

Tarihsel olarak bu konumlandırma ve sembolik temsil ilişkisi çeşitli dönüşümler geçirmiştir. Lefort bunun için siyasal dönüşüm (political mutation) tabirini kullanır. Siyasal dönüşümü anlamak için toplumlarda iktidarın yerine, yani sembolik olarak toplumun kendini ve iktidarı nerede konumlandığına bakmak gerekir. İlkel toplumlar birlik ve bütünlüğünü gelenek ya da evrende görür. İktidarın sembolik yeri gelenek ve evrenin bilgisi (ve bilinmezliği) ile işgal edilmiştir. Mutlakiyetçi rejimler altında monark bu rolü üstlenir, toplum ve ilahi gücün aşkın otoritesi arasında aracılık eder.[23] Demokratik rejimlerin kurumsallaşmasıyla ise iktidarın konumlandığı yerde radikal bir dönüşüm olacaktır.

Lefort, Fransa’nın demokrasi öncesi aristokratik ve monarşik rejimini (bundan sonra Ancien Régime diye anılacak) ve ardından gelen demokratik devrimi mutlakiyetçi rejimden demokratik rejime geçiş sırasında gerçekleşen sembolik bir dönüşüm üzerinden açıklamak gerektiğini belirtir. Bunun için önce Ancien Régime’in mutlakiyetçi yapısında iktidarın sembolik yerini analiz eder. Ardından bu yere demokratik devrim sonucunda ne olduğunu anlatacaktır. Lefort “-de Tocqueville’in demokratik devrim olarak adlandırdığı, Fransa’da Ancien Régime altında doğmaya başlayan ve hala gelişmeye devam eden uzun sürece dikkat çekmek istediğini” söyler:

Bildiğimiz gibi bu devrim itici gücünü şartların eşitlenmesinde bulur. Bu olgu ne kadar önemli olsa da benim amacıma yeteri kadar ışık tutmuyor ve temel bir mutasyonu gölgede bırakıyor: Ancien Régime’deki toplum, birliğini ve kendine ait kimliğini bir bendende temsil eder- bu beden şeklini kralın bedeninde bulur ya da kendini kralın bedeniyle özdeşleştirir, aynı zamanda bu bedeni baş olarak görüp kendini ona eklemler… Böyle bir sembolizm orta çağlarda detaylandırılmıştı ve teolojik-politik bir orijine sahipti. Ölümlü ve ölümsüz, bireysel ve kolektif, ikili bir beden olarak kralın bedeni simgesi ilkin İsa’nın bedeni ile desteklenmişti. Benim amacım açısından önemli olan şu ki; dinsel (ayinsel) kraliyet özellikleri öldükten uzun süre sonra dahi Kral, kendi bedeninde bütünleştirdiği, bundan böyle siyasal topluluğun, milli topluluğun mistik bir bedenin kutsallığına bağlı olan iktidarına sahip olmaya devam etti.[24]

İktidarın monarşilerdeki yerine dair bu tespiti şöyle sürdürür Lefort;

…biliyorum ki 18. Yüzyılda bu temsiliyet önemli ölçüde zayıfladı bireyselleşmenin artmasıyla yeni toplumsallık biçimleri ortaya çıktı, de Tocqueville’in de bahsettiği gibi eşit koşulların sağlanması yönünde ilerleme yaşandı ve devlet yönetiminde yönetimin gayrişahsi ve bağımsız olduğunu vaaz eden gelişmeler kayda geçti. Ama ortaya çıkan değişimler, krallığın organik ve mistik bir birlik olduğu monarkın ise bir bedeni ve başı temsil ettiği algısını tamamen yok etmedi.[25]

Lefort’un sembolik yerin tarihsel karşılıklarına dair analizi bizi şu sonuca götürür: monarşi öncesi geleneksel toplumlarda ve Monarşilerde (aristokratik toplumlar ve teolojik politik rejimler de olarak anılmaktadır), seküler olsun ya da olmasın, iktidarın sembolik olarak konumlandığı yeri kendi ile somutlayacak bir ‘Sabit’in varlığı söz konusudur. Bu, evren ya da ikili iktidarıyla kralın bedeni olabilir. Siyasal olan, iktidarla ilişki içinde yani belirli bir sembolik yerde toplumun bütünlüğünü kurmaktadır. Siyasalın, iktidarın ve toplumun birbirlerine konumlanmış belirli sembolik anlamları vardır ve bu durum her birine belirlilik, somutluk kazandırır. Lefort’a göre siyasal olan bu sembolik ilişki üzerinden değerlendirilmelidir. Siyaset biliminin ampirizmi ya da etiğin alanları siyasalı yani toplumun kuruluş ve temsiliyetini içeren bu sembolik konumlandırmaları anlamamıza izin vermemektedir. Siyasal olan kendi özerkliği içinde bu sembolik ilişkilerin ışığında, toplumun kuruluş biçimini açığa çıkaran ve gizleyen hareketler ekseninde anlaşılmalıdır.

‘Siyasalın sembolik ve kurumsal işlevi’ anlayışı, ve siyasalı bilimsel etik ve ahlaki olana başvurarak savunmanın imkansızlığı Lefort’u daha fazla toplumsaldan bahsetmek yerine toplumsal-tarihsel (socio-historical)  olanı fark etmeye sevk eder. Bu anlayışa göre toplumsal ya da toplum ancak ve ancak tarihsel bir biçim olarak düşünülürse yeni siyasal gelişmeler basitçe geçmişte olanın devamı olarak değil ama siyasalın doğasını dönüştüren beklenmedik tarihsel olaylar olarak kavranabilir.[26]

Tarihseli açıklamak: Batıda temsili demokrasinin kısa tarihi ve demokratik devrimler

Toplumu tarihsel bir biçim olarak düşünmek ve yeni siyasal gelişmeleri tarihselliği içinde kavramak gerektiği inancı, Lefort’u monarşilerden demokrasiye geçişin tarihselliğine bakmaya yöneltir. Pierre Rosanvallon Lefort ile yaptığı söyleşide, onun demokrasi teorisinin, demokrasinin tarihine olan ilgisi ile ayrılmaz bir bağı olduğunu belirtmiştir: “Lefort’un teorisinin önemli bir bölümü demokrasinin doğasını düşünmeye adanmıştır, ama ona göre böyle bir fikir demokrasinin tarihi ve onun kurucu deneyimleri ile ilgili çalışmadan ayrılamaz.”[27] Bu noktada, sembolik dönüşümün tarihsel arka planını bir miktar detaylandırmak gerekir. Parlamenter temsili demokrasilere geçişin hangi sembolik dönüşümü işaret ettiğini Lefort belirtecek, hangi tarihsel dönüşüm sonucunda hayata geçtiğine dair de kısa bir açıklama yapılmalı.

Demokrasinin tarihi antik Yunan Polis’ine, Parlamentonun tarihi ise antik Roma Senato’suna kadar geri götürülebilir. Ancak modern parlamenter demokrasi ve beraberinde gelişen temsili-biçimsel demokrasi anlayışı ve halkın egemenliği kavramları köklerini Barrigton Moore’un burjuva devrimleri olarak andığı tarihsel uğrakta bulur. Lefort’un vurguladığı sembolik dönüşüm de antikiteden gelen uzun bir serüvenden ziyade, 17. ve 18. Yüzyılda gerçekleşen bu radikal değişimlerden kaynaklanmaktadır. Rosanvallon’un da hatırlattığı gibi Lefort’un demokrasiyi analiz ederken başvurduğu üç önemli tarihsel uğraktan biri de Fransız ve Amerikan devrimleridir.[28]

Püriten devrim (İngiliz devrimi), Fransız devrimi ve Amerikan İç Savaşı gibi bir dizi devrim sonunda kapitalizm ile parlamenter demokrasi bir araya gelmiş[29] ve bu gün Batıda -ve demokrasi ile anılan dünya devletlerinde- genel kabul gören demokrasi biçiminin en azından kurumsal ilkelerini yerleştirmiştir. Parlamentarizmin modern dönemde demokrasi ile buluşması hem demokrasi hem de parlamentarizm adına özgün bir birlikteliği temsil eder.

Ellen M. Wood’un haklı olarak belirttiği gibi bu modern biçim, hem yurttaş anlayışı hem eşitlik anlayışı bakımından antik demokrasilerden oldukça farklıdır. Modern dönemde kurumsallaşıp günümüze kadar gelen temsili demokrasiler, “Atina demokrasisinden değil de Avrupa feodalizminden ortaya çıkan ve liberal kapitalizm ile doruğa ulaşan varlıklı sınıfların yükselişine işaret etmektedir.”[30] Bu gelenekte monarşilerin tecavüzüne karşı aristokratik ayrıcalıkların kabul ettirilmesi modern demokrasi kavramının türediği halk egemenliği geleneğini ortaya çıkarır fakat söz konusu halk demos değil monarşi ile kitleler arasındaki kamu alanında yer alan ayrıcalıklı bir tabakadır.[31] Eşitsizliklerle malul olsa da monarşi ve merkezî devleti sınırlamaya yönelik bu girişimler, ilerde demokratik ilkeler diye adlandırılacak anayasacılık, temsiliyet ve bireysel özgürlüklerin de kaynağını oluşturur. Lefort’un bu süreçte önemli gördüğü ve adına “demokratik buluş” (l’invention democratique/ democratic invention) dediği olgu, halkın siyasala içerilmesini getiren bu sürecin onlara teolojik ve doğal olmayan, tamamıyla politik olan haklar tanınmasıyla mümkün olduğudur.[32] Bu haklar Avrupa tarihindeki demokratik devrimlerle hayat geçebilmiştir.

Modern demokrasilerin ayırıcı özelliği halkın, yani kral, soylular ve ruhban sınıfı dışında kalan ve buna rağmen söz sahibi olmayı talep edebilecek kadar toplumsal gücü olanların, parlamentoda yer alması, herkes adına konuştuğunu iddia ederek temsiliyet yoluyla yasamaya (ve yönetime) dahil edilmesi ve bu dahlin onlara tanınan haklar ile güvence altına alınmasıdır.

“Parlamento denen organ, tarihsel olarak önce İngiltere’de ortaya çıkmış ve orada gelişmiştir. Daha sonra, İngiltere’den başka ülkelere geçmiştir. Dolayısıyla bütün ülkelerdeki parlamentoları, gerek oluşumu, gerekse görev ve yetkileri bakımından İngiliz Parlâmentosu şu ya da bu şekilde etkilemiştir.”[33] 1648 İngiliz devriminin tarihidir. Bu devrimle feodal beylerin ve doğrudan doğruya krala bağlı kilisenin nüfuzu silinir; mutlak monarşi kesin olarak tasfiye edilir.[34] 1688’deki Şanlı Devrim’le ise parlamento önderleri ülkeyi birbiri ile çatışan yerel ulusal ve uluslararası çıkarlara hak ettikleri önemi vererek yönetme alışkanlığı edinirler ve kabine hükümetini hayata geçirirler.[35]

Fransız devrimi İngiltere’dekinden epey farklı olmakla birlikte uluslararası ve tarihi bağlamda ortak etkilere sahiptir. Bu devrimler Hobsbawm’ın deyimiyle birbirine rakip olmaktan çok birbirini tamamlamaktadır.[36] 1789 yılında Fransa’nın monarşiye dayayan eski rejimi bir devrimle yıkılır. Bir yandan Aydınlanma filozofları, düşünsel olarak Fransız devrimini hazırlarken, bir yandan da Fransa’nın değişen üretim ilişkileri hala pazar öncesi çağda yaşayan toprak sahibi seçkinlerin erkini kırmayı gerekli kırmıştır. Feodalizmin ortadan kalkmasına yol açan tarihsel ve maddi gelişmelere 1789 yılındaki ihtilale varacak toplumsal ve siyasal gelişmeler eşlik eder. İhtilali takip eden süreç burjuvazi önderliğindeki halk sınıfların kazanımları ve bazen bunların gerisine düşmelerini içeren beş evreye yayılır. 1791 yılında ulusal meclis kurucu meclise evrilir, İnsan ve Yurttaş Hakları bildirgesi yayınlanır. Bildirge her türlü egemenlik esasının millete dayalı olduğunu ve mutlak egemenliğin bir kişi ya da grubun elinde bulunamayacağını, devleti idare edenlerin esas olarak millete karşı sorumlu olduğunu, hiç kimsenin dini ve sosyal inançları yüzünden kınanamayacağını belirtmektedir. Ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa ile monarşinin yetkilerini sınırlandırır, kuvvetler ayrılığı ilkesi yürürlüğe sokulur. 1791’de Kralın Paris’ten kaçma girişiminin ardından yetkileri elinden alınır. Kral ve kraliçe idam edilir. Bundan böyle devlet yönetimi, anayasa ve insan hakları bildirgesinde de kayda geçirildiği üzere, tanrı, din ve monarşinin kutsal hakkı üzerinden değil ulusal egemenlik üzerinden temellenecektir.

Amerika’da da, 18. Yüzyılın ikinci yarısında demokrasi adına benzer gelişmeler yaşanmaktadır.  Amerika kıtasına göç eden koloniler Britanya İmparatorluğuna karşı ayaklanır ve 1773-83 yılları boyunca sürecek Amerikan bağımsızlık savaşını başlatırlar. 1781’de Britanya İmparatorluğuna karşı zafer ilan edilir. Amerikan Devrimi ile Ulusların Hakkı olarak anılacak bir prensip kabul edilir. Buna göre tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaratan tarafından bağışlanan yaşam, özgürlük, mutluluğa erişme gibi vazgeçilmez haklara sahiplerdir. İnsanlar bu haklarını güvence altına alacak yönetimler kurmakta özgürdür. Yönetim bu haklara tehdit oluşturduğunda, yönetimi değiştirmek ya da dönüştürmek halkın hakkıdır. 1791 tarihinde kabul edilen on maddelik “Amerikan Haklar Bildirgesi” ile de birey haklarına ilişkin güvenceler ve federal yönetim ile eyalet yönetimine getirilen sınırlamalar pekiştirilmiştir.[37] Öte yandan Moore’un çağdaş toplumlara geçişte devrim olarak gördüğü şey, son kapitalist devrim olarak andığı Amerikan iç savaşı ve ardından gelen siyasal değişimlerdir. Kuzey ve güney Eyaletleri arasında 1861-65 yılları arasında gerçekleşen savaşın ardından kölelere özgürlük ve oy kullanma hakkı verilir. Bu gelişmelerin toplumu alt üst eden niteliği nedeniyle, iç savaşa ikinci Amerikan Devrimi de denilmektedir. Kuzeyin kazandığı zafer sonrası hedeflerine ulaşması, egemen bir anti-demokratik aristokrasi yerine siyasal demokrasiye giden yolu açmıştır.

Bütün bu devrimler demokrasiye varan tarihin tamamını anlatmaktan elbette çok uzak. Örneğin Avrupa’da burjuva devrimlerin ardından yaşan çalkantılar ve demokratik ilerlemeler 1815-1848 arasında batı dünyasındaki devrim dalgası,[38] Müslüman ülkelerde, Hindistan ve Japonya’da yaşanan gelişmeler[39] günümüz parlamenter sistemlerine giden yolda mutlaka çeşitli izler bıraktılar. Ancak yukarıda bahsi geçen üç devrim Moore’un dediği gibi “eski toplumsal yapıdan şiddete başvurarak gerçekleştirilen ve siyasal demokrasinin kurulmasına yol açan bir kopuş”u temsil eder.[40] Bu kopuşun birbirleriyle daima iç içe olan çok önemli sınıfsal ve siyasal sonuçları olmuştur. Öncelikle toprak sahibi sınıfın siyasal hegemonyasının kırılması ve biçimin değişmesi gerekmiştir. Bu monarşilere ve aristokratların ayrıcalıklarına meydan okuyan kentli tüccarların kitlelerin de desteğini alarak yönetimde temsiliyet ve söz hakkı elde etmesiyle sağlanır. Köylülüğün de kendisinin ve efendisinin tüketimi için üretmek yerine pazar için üretimde bulunan bir çiftçiye dönüşmesi gerekecektir. Bunun en sarih örneğini Amerikan iç savaşı ardından köleliğin ortadan kalkması ile yaşanır. Tüm bunların siyasal alandaki yansıması; monarşilerin yıkılması, modern biçimiyle yurttaşlığın keşfedilmesi, oy kullanma hakkı, yalnızca bir onay makamı olmaktan çıkıp yasaları yapan yasama organında temsil edilme hakkı, özel ayrıcalık tanımayan bir nesnel hukuk sisteminin bulunması, mülkiyet haklarının güvenlik altına alınması ve bunları kullanmada geçmişten gelen engellerin kaldırılması, konuşma özgürlüğü ve toplanma hakkıdır. Farklı coğrafyalarda farklı tarihlerde kurumsallaşan ve çoğu zaman kâğıt üzerinde kalan haklar olsa da modern demokrasinin teorik arka planını bu haklar oluşturur. Yukarıda da değinildiği gibi, Lefort bu hakların demokrasiye geçişle ortaya çıkmasına demokratik buluş adını verir.[41] Avrupa’da ve Amerika’da haklar bildirgelerinin deklare edilmesi insanların haklarını teleolojik ya da doğal olarak değil, siyasal olarak tesis eden bir evrensellik prensibi getirmiştir ve böylece demokratik siyasete, geçmişten gelen kesinliklerin olmadığı bir geleceğin kaplarını açmıştır. Öte yandan siyasal hakların bu evrenselliği mülkiyet ilişkilerini ve sömürüyü dokunulmaz kılmıştır.[42] Yasa önünde eşitlik yurttaş olarak eşitlik kategorileri toplumdaki eşitsizlikleri siyasal alanın dışına taşımıştır. Ancak Lefort’a göre “tam da bu soyut formel eşitlik sayesinde gerçek eşitsizlikler görünür hale gelebilir ve ifşa edilebilir. Toplumsal eşitsizlik, soyut eşitliğe referans vermeyen bir toplumda kavranabilir bile değildir.”[43] Lefort’un modern demokrasiler bahsinde üzerinde durduğu olgu mülkiyet, sömürü ve sınıf ilişkileri değildir, yine de bu ilişkilerin mümkün ve mecbur kıldığı temsili demokrasi olgusu onun anlatmak istediği sembolik dönüşümün ve siyasalın tam kalbinde yer alır.

17. ve 18. yüzyıllar kapitalizm ile modern demokrasinin doğuşuna, bir araya gelişine ve birlikte evrilişine tanıklık etmiştir. İktisadi durumun yurttaşlık hakkını belirlemediği, siyasal eşitliğin olduğu, farklı sınıflardan eşit haklara sahip bireylerin çeşitli temsiliyet mekanizmaları yoluyla yönetime katıldığı yeni bir siyasallık kurulmaktadır. Bu siyasal düzenin egemeninin halk olduğu iddia edilir. Halkın çeşitli temsil mekanizmaları ile iradesini ortaya koyduğu temsili (biçimsel) demokrasi, modernitenin siyasal modelidir. Lefort iktidarın boş yeri argümanı ile bu modele içkin olan siyasal yabancılaşmayı ele alacaktır.

2. Demokrasi ve İktidarın Boş Yeri

Modern temsili demokrasilerin tarihine Lefort’dan bakmak

Modern demokrasiler yaklaşık iki yüz yıllık mücadeleler sonucunda 19. Yüzyılda batıda kurumsallaşır. Claude Lefort bu yeni rejimde sınıfların konumuna ya da devletin teknik işlevine bakmanın yeni olanı anlamakta yetersiz kalacağını iddia eder. Gelen, yeni bir yönetim biçiminden, yeni bir sınıfsallıktan ibaret değildir. Ona göre demokratik rejim yeni bir toplumsallık, onun yeni sembolik temsili ve bunların varsaydığı organizasyonel biçim olarak anlaşılmalıdır. Bu yeni rejimde iktidarın sembolik yerinde kralın bedeni yoktur. Halkın bedeninden söz etmek de soyutlama olmanın ötesine geçemeyecektir.  Bu nedenle Lefort bu rejimde iktidarın yerinin boş olduğunu iddia eder.

İktidarın boş yerine tarihsel olarak varmak için aşılan son eşik Ancien Régime’den demokrasiye geçişte yaşan siyasal dönüşümdür.  Bu dönüşümü çağdaşlarından daha iyi tahlil eden kişinin -de Tocqueville olduğunu belirtir Lefort. De Tocqueville özellikle Amerika’daki deneyimi analiz ederek çok önemi bir tarihsel dönüşümün gerçekleşmekte olduğunu ve bunun geri çevrilemez bir dinamik olduğunu tespit etmiştir. Keşfettiği değişim çok yönlüdür: sosyal bağlarda ve siyasal kurumlarda, bireyde, kamuoyu mekanizmalarında, duyarlılık ve bilme biçimlerinde, dinde, yasada (hukukta), edebiyatta, tarihte ve dilde…[44] Lefort -de Tocqueville’in tahlilini yer yer eksik bulsa da demokrasinin bir toplum biçimi olduğu yönündeki iddiasını[45] devralır ve ekler: “Fark etmemiz gerekir ki,  demokratik macera sürdüğü müddetçe karşıtlık şartları yerinden edilmeye devam ettiği müddetçe, gelmekte olan şeyin anlamı geçici kalmaya devam ediyor. Demokrasi, böylece, bütün biçimleriyle, belirsizliği buyur eden ve koruyan tarihsel bir toplumun eşsiz bir örneği olduğunu kanıtlıyor.”[46]

Demokratik devrim ve toplumsal mutasyon

Lefort bu tarihsel topluma geçişte yaşanan dönüşümü Ernst Kantorowicz’in tarihsel analizlerinden ödünç aldığı Ancien Régime analizi ve kralın ikili bedeni kavramsallaştırması ile izah eder ve ekler; “demokrasinin eşsizliği yalnızca Ancien Régime’deki monarşik sistemin doğasını anımsarsak tamamıyla aşikâr hale gelir.”[47] Bu kaybolan hafızamızı yerine getirmek değildir, daha ziyade araştırmalarımızın merkezine siyasalı algılamayı kaybettiğimiz için fark etmekte başarısız olduğumuz şeyi koymaktır: siyasal mutasyonu.[48] Yukarıda değinildiği gibi, Ancien Régime’de toplum kendini monarkın bedeninin tamamlayıcı bir parçası olarak görür. Monarkın bedeni böylece toplumu birleştiren, onun her parçasında temsil edilen ama onu aşan bir bütün olarak ortaya çıkar. Teolojik politik bir matrikste gelişen monarşi,  krala belirli sınırlar içinde egemen iktidarı verirken onu hem seküler bir kuruluş, temsilci, hem de tanrının temsilcisi olarak tayin eder. Böylece devletin ve toplumun özellikleri ana hatları ile çizilirken devlet ve sivil toplum arasındaki ilk ayrım da ortaya çıkar.[49] Monarşi, işlevi üretim biçimlerinin doğasından kaynaklanan, üst-yapısal bir kuruma indirgenebilir olmanın çok ötesindedir. Toplumsal hayatı kademelendiren ve bütünleştiren ve aynı zamanda kendini de bu alana atfeden bir kurum olarak, kapitalizmin yükselişine yol açacak biçimde emtia ilişkilerini gelişimini ve rasyonel aktiviteleri de mümkün kılmıştır.[50]

Monarşilerde iktidar kralın kişiliğinde bedenselleşir. Rejim despotik değildir. Kral, ölümlüler ve tanrı arasında aracılık eder. Siyasal aktivite ölümlüler ile egemen adalet ve akıl tarafından temsil edilen aşkın kurumlar vasıtasıyla sekülerleşir ve laikleşir. Aynı anda hem yasanın üstünde hem de yasaya tabi olan kral, bedeninde bütünleşen ölümlü ve ölümsüz kimliği ile krallığın düzenini tesis eder. İktidarın kralının kişilinde bedenselleşmesi topluma bir beden bir cisim verir ve bu sayede birinin diğerine karşı anlamı toplumda var olur.[51] Kralın bedeni böylece toparlayıcı bir bütün olarak işlev görür. Her tekil üye kralın bedeninin belirli bir parçasını oluşturur birbirlerine karşı son derece belirli haklara sahip ve ödevlerle yükümlüdür, belirli iktidar hiyerarşileri tanımlanmıştır. Böylelikle kralın bedeni toplumun gerçekliğinden ayrı sembolik bir temsil olarak anlaşılmaz. Bu iki boyut arasında kaynaşma söz konusudur. Demokrasiye geçişle değişecek olan da gerçek ve semboliğin monarşilerdeki bu kaynaşmasıdır.[52]

Demokrasiye geçiş ve parlamentarizmin kurumsallaşması ile monarşiden epey farklı bir toplum biçimi, bir rejim ortaya çıkmıştır. Bu modern rejim monarşilerin geçirdiği devrimsel bir dönüşümle hayat bulmuştur. Lefort, siyasal mutasyon sonucu gelen modern demokrasilerin, devrimsel ve eşi benzeri görülmemiş özelliğinin iktidarı yerinin (mevkii, konum) kraldan boşalması ve boş yer haline gelmesi olduğunu belirtir.[53] Ona göre kurumsal aygıtların ayrıntılarının üzerinde durmaya gerek yoktur.  “Önemli olan bu aygıtların hükümetlerin iktidarı kendi emelleri için kullanmalarını ve kendi bünyelerinde toplamalarını önlemesidir. İktidarın kullanımı periyodik yeniden dağıtım prosedürlerine bağlıdır. Bu, kalıcı kurallarla, kontrollü bir çekişmenin çıktısını temsil eder. Bu olgu çatışmanın kurumsallaştığını gösterir.”[54] Yeni rejim kurallar ve çatışmanın görünür olduğu iktidarın kimsenin şahsında bedenselleştirilemediği, soyut alana taşındığı bir rejimdir. Monarşilerin yıkılıp parlamenter ve temsili demokrasilerin kurumsallaşması ile iktidara dair görülebilir olan tek şey artık onun kullanım mekanizmalarıdır ya da siyasal otoriteyi elinde tutan ölümlülerdir. İktidarın yeri işgal edilemez ve temsil edilemez bir boş yer haline gelmiştir, öyle ki hiçbir birey ya da grup iktidarla eş-tözlü (consubstantial) olamaz.

Öte yandan iktidarın artık toplumda olduğu ve bunun halkın oy hakkından kaynaklandığını sonucuna varmak da doğru olmayacaktır der Lefort. İktidar toplumun kendi birliğini idrak ettiği ve kendini zaman ve mekânla ilişkilendirdiği bir vasıta olmayı sürdürür ama bu vasıta bundan böyle koşulsuz bir kutbu ima etmez.[55] Başka bir deyişle; “Toplumun kendini onun yoluyla organize ettiği sembolik kutup varlığını sürdürür ama içeriği boşalmış olarak.”[56] Toplum kendini bir beden olarak anlamayı bırakır. Bununla birlikte, bu temsiliyet alanını başka bir somut imajla doldurmak yerine kendini bir boşluk imgesi üzerinden organize etmeye başlar. Bu boşluk nosyonu, Lefort’a göre, doldurulması gereken bir şey olduğu fikrinden ayrı düşünülemez. Dolayısıyla demokratik toplum her zaman iktidarın boş yerini, olduğu şeyin somut temsili ile doldurmaya yeltenmek zorundadır. Boşluğu korumak ise tüm somut temsiliyetlerin mecburen yetersiz ve bu nedenle geçici olduğunu fark etmek anlamına gelir. Böylece son tahlilde demokratik toplum kendisini bitimsizce şekil verilebilir bir kuruluş olarak anlamalıdır, kesin olmamak kaydı ile her türlü biçimin kabul edilmesine açıktır.

Demokrasilere özgü olan temel özelliklerden biri sembolik ve gerçek boyutlar arasındaki sürekli gerilimdir. Demokratik toplum kendisine kuran normatif öz temsilinin hiçbir zaman tamamen gerçekte olduğu şeye tekabül etmeyeceğinin bilincindedir. Bu nedenle gerçek örgütlenme tarzı (mode of organization)  meşruiyetten yoksundur. Bu kurucu yoksunluk ya da sürekli olmak istediği şeye ulaşamama hali demokrasiyi, hiçbir zaman kendi tastamam temsiline erişemeyecek de olsa, her zaman değişime mecbur bırakan şeydir.

Lefort, kraldan boşalan doldurulamaz bir alan olarak tarif etiği iktidarın modern konumunu olumlar. Bunu bir değer olarak addeder. Onun için demokrasi toplum ve onun temsili arasındaki, gerçek ve sembolik arasındaki bölünmeyi bir değer olarak kabul eden tek toplum biçimidir. “Modern demokrasi gerçek ve sembolik arasındaki açıyı korumayı amaçlar. Ancien Régime’de bu açı kavranabilir bile değildi, toplum kendini temsil eden kralın somut bedeni ile örtüşüyordu. Demokratik çerçevede toplumsal ayrıma dair bilinç ve onaylama toplumsal organizasyonun bütün düzeylerine yansır. Yalnızca toplumun kendini temsilinden ayrılmasından ibaret kalmaz,  devlet ve sivil toplumun ayrılığını,  yasama yürütme ve yargının ayrılığını, sivil toplumun çeşitli bileşenlerinin birbirinden ayrılığını da kapsar.”[57]  Tüm bu çeşitli toplumsal parçalar arasındaki etkileşim demokratik toplumlar için karakteristik olan sürekli hareketi ortaya çıkarır.

Demokratik toplum yukarıda değinildiği gibi iktidarın kralın bedeninden boşalan bedenini kendinin temsili ile doldurmaya meyleder. Bu doldurma hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmeyecek olsa da yeni rejimin sembolizmi bu temsil iddiası üzerine kurulacaktır. Kralın bedeninde somutlaşan iktidar ve egemenliğin ne bir bireyde ne bir grup insanda ne de bir kurallar manzumesinde somutlaşamayacak olan bir “halk egemenliği” soyutlamasına devri demokratik devrim ile hayata geçmiştir artık.

Halkın egemenliği ve temsiliyet meselesi

Yukarıda belirtildiği gibi 17. ve 18. yüzyıllarda burjuvazi bir dizi mücadeleye girişerek soyluların ayrıcalıklarına ve kralın kutsal iktidarına itiraz eder. Bu mücadeleler ve beraberlerinde gelen yapısal dönüşüm parlamenter demokrasilerin yolunu açar, ilkelerini billurlaştırır. Farklı coğrafyalarda, özgün deneyimlerle seyreden bu sürecin sonunda yönetimlerin meşruiyeti halkın egemenliği ilkesine ayrılmaz biçimde bağlanır. İngiliz, Fransız ve Amerikan devrimleri ile egemenlik halk adına yeniden düzenlenir. Ancak Lefort’un da ısrarla üzerinde durduğu gibi halk yasa karşısında eşit soyut bir yurttaşlar çoğunluğudur ve hiçbir zaman tek tek somut bireylerin toplamına eşit değildir. “Bir zamanlar kralın bedenine bağlı olan doğal belirlenimin yokluğunda milletin, devletin ve halkın evrensel kurumlar olarak kabul edildiği tamamıyla toplumsal bir toplum ortaya çıkar. Fakat ne devlet ne halk ne de millet gerçek bir kurumu temsil etmektedir. Onların temsilleri daima ideolojik tartışmalara bağlıdır.”[58] Üstelik ilk ortaya çıktığı biçimiyle, yalnızca üretim araçlarına sahip ayrıcalıklı bir kesimin çıkarlarını halkın çıkarları olarak ilan edilmiş ve mücadele konusu olmuştur. Zaman içinde kapsayıcılığı artan “evrensel oy hakkı” da bu eşitsizliği ve iktidarın yerine dair belirsizliği değiştirmez. Hatta Lefort’a göre hiçbir şey demokrasinin çelişkisini evrensel oy hakkından daha sarih bir biçimde oraya koyamaz. “Ne zamanki halkın egemenliğinin kendisini açığa çıkardığı iddia edildi ne zamanki insanların iradelerini açık ederek kendilerini gerçekleştirdiği varsayıldı toplumsal karşılıklılık (interdependence) bozuldu, öyle ki yurttaş sosyal hayatının içinde geliştiği bütün bağlardan soyutlandı ve yalnızca istatistik haline geldi. Sayı maddi içeriğin (substance) yerini aldı”[59] der Lefort.  Önemli bir diğer nokta da bu kuruma 19. yüzyılda yalnızca muhafazakârlar ve burjuva liberallerin değil sosyalistlerin de direnç göstermiş olmasıdır- ve bu direnç yalnızca sınıf çıkarlarının savunulmasına isnat edilemez. Bu toplumun temsil edilemez olduğunun genel kabulüyle ilişkilidir.[60]

Oy verme hakkının kazanılması ve seçim sonuçlarının halkın iradesinin tezahürü olarak kabul edilmesinin nasıl totalitarizme götürebileceğine dair de uyarıda bulunur Lefort. Ona göre toplumun bedenselliği çözüldüğünde bireyler birbirinden ayrılır (disincorporation) ve genel oy hakkı vasıtasıyla hesaba katılan(count) varlıklar halin gelirler. “Oy hakkının toplumsalın çözülmesinden ayrı düşünülemez olması son derece öğreticidir. Sayıların tehlikesi, kitlelerin siyasal alana müdahale etmesinin tehlikesinden daha büyüktür; böyle bir sayı fikri toplumun maddiliği fikrine karşı çıkar. Sayı birliği bozar, kimliği yıkıma uğratır.”[61]

“Halkın Egemenliği” demokrasiye geçişte gerçekleşen siyasal mutasyonun zorunlu kıldığı yeni meşruiyet kaynağıdır. Lefort’a göre iktidarın sembolik karakteri kavranamadığında, iktidar sadece toplumsal güçlerin hizmetindeki bir örgütün (devletin) bir işlevine indirgendiğinde yalnızca iktidar alanında değil, toplumsal ilişkiler alanındaki yeni meşruiyet kaynağı da fark edilemez. Bu yeni meşruiyet kaynağı halktır. Ancak “halkın egemenliği” imgesi boş alan imgesi ile ilişkilidir; işgal edilmesi imkansızdır, öyle ki kamu otoritesini kullananlar hiçbir zaman onu kendilerine mal edemezler, onunla özdeşleşemezler.[62] Bu durum Lefort’a göre demokrasinin üzerine inşa edildiği temel çelişkiyi açığa çıkarır. Bir yandan iktidar halktan kaynaklanmaktadır ama öte yandan yalnızca halka dair bir soyutlamayla ilişkili olması nedeniyle hiç kimsenindir. Demokrasi bu çelişki üzerinde serpilip gelişmiştir. Ne zamanki ikincisi çözülme yoluna gider ya da çözülür, demokrasi ya yıkılmaya yakındır ya da zaten yıkılmıştır.[63] Demokrasi’de halkın yerine dair yorumunu şöyle özetler Lefort:

Demokrasilerde Halk kavramı –geçmişte olduğu gibi- dini terimlerle açıklanmayan bir muğlaklıkla ilişkilidir. Halk esasında özne statüsüne sahip bir kimlik kutbu oluşturur. Halk egemenliğe sahiptir, iradesini ifade ettiği var sayılır, iktidar onların adına kullanılır, siyasetçiler sürekli onları hatırlatır. Ama halkın kimliği örtük olmayı sürdürür. Bunun yanında, halk kavramı halkı isimlendiren, çoğul ve insanları çoğulluğa atfeden söyleme bağlıdır. Öyle ki öznenin statüsü yalnızca tüzel ve anayasal terimlerle tarif edilebilir. Daha önce de belirtildiği gibi halk tam da iradesini açığa çıkardığı anda sayısal bir unsura dönüşerek eriyip gider.[64]

Halk soyut bir kavram olduğu için onun ne olduğu yoruma ve söyleme açık hale gelmiştir. Bu söylemin de iktidar ile ayrıcalıklı bir ilişkisi olduğunu belirtir Lefort. Ve bu iktidar hala kimsenin kendine mal etmesine müsait olmayan bir iktidardır.[65] Demokratik rejimlerde iktidarın yeri boştur. Halk ya da halkın seçimler sonucu açığa çıktığı var sayılan iradesi iktidarın yerini doldurmaya yeterli değildir. Zira halk bir soyutlama, bu gün ve yarın bile bakıldığında aynı kimseleri içermeyebilecek bir kaygan kitle iken seçim sonucu açığa çıkan irade sayılardan ibarettir. İktidar bedenden ve baştan yoksun kalırken toplum da onunla kurduğu sembolik ilişkiyi değiştirmek zorunda kalır. Modern demokrasi, der Lefort, toplumu, (kralın bedeni ve din yerine) kurumlarının deneyimi ile ilişkilendirme erdemine sahiptir.[66] Soyutluk ve muğlaklıkla malul bir ilişkilendirmedir bu.

Yasa, iktidar ve bilginin ayrılması ve kesinlik işaretlerinin yitimi

Daha önce değinildiği gibi demokrasiye geçişle iktidarın somutluğu çözülür. Buna iktidarın yasanın ve bilginin alanlarının ayrışması eşlik eder. Lefort’a göre:

İktidar, toplumsal bedeni ortaya çıkaran ve düzenleyen prensibi kendinde var etme iddiasını bıraktığında, iktidarın aşkın kökeninden doğduğu kabul edilen hak adalet, hukuk ve bilginin de iktidardan ayrı ve ona indirgenemez olduğunu anlayışı ortay çıkar. İktidar figürü kendi nesnelliği ve somutluğu ile ortadan kalktığını anda, iktidarın kullanımının onun yeniden üretiminin geçiciliğine bağlı olduğunda ve kolektif iradenin çatışmalarına tabii hale geldiğinde yasanın özerkliği de kendi özünü temsil etmenin imkânsızlığı ile malul olur.[67]

Demokratik rejimlerde geçmişte meşruiyetini kralın bedeninde bulan çeşitli insani alanlar birbirlerine referansla açıklanamaz hale gelir ve kendi meşruiyetlerini başka köklerde, temelde de kendi köklerinde bulmak zorunda kalırlar. Bu alanların birbirinden ayrılığı demokratik çağa geçiş sırasında yaşanan çeşitli kavramsal dönüşümlerle gerçekleşmiştir. İktidar özerkliğini ahlaki ve dini alandan gelen bütün sınırlamaları reddederek ilan eder. Demokratik çağa geçişte ikinci önemli uğrak 18.yüzyılın sonunda insan haklarının ilan edilmesi ile ortaya çıkmıştır.[68] Bu hak ilkesinin siyasal iktidara dışsallığının teyit edilmesi demektir ve böylece onu dışardan sınırlayabilir olduğu anlamına gelir. Bu yolla insan hakları deklarasyonları, kendi içsel tutarlılık kriterleri ve meşruiyeti olan özerk bir hukuk alanının oluşumuna katkıda bulunmuştur. Son olarak, Lefort’a göre bilgi alanının özerkleşmesi Alman Aydınlanması bağlamında ortaya çıkmıştır. Aydınlanma “reison d’etat”dan ayrı bir rasyonalite ileri sürer ve insan aklına dayanarak siyasi iktidarın eleştirilmesi ihtimaline alan açar.[69]

Bu alanların demokrasiye geçişle birlikte özerlik kazanması ve meşruiyetlerini yalnızca kendilerine dayandırmaları, aralarındaki muhtemel çatışmaların kesin bir biçimde hükme bağlanmasını imkânsız hale getirir. Lefort bunu “kesinlik işaretlerinin yitimi” olarak tanımlar.[70] Ona göre;

Boş yer ortaya çıktığında iktidar hukuk ve bilgi alanlarında bir birliktelik ihtimali kalmamıştır ve bunların dayanakları ileri sürülemez. Siyasalın varlığı ortadan kaybolur ya da daha doğrusu, kedisini bitimsiz bir sorgulama alanında bulur. Aralıksız, oynak ideolojik tartışmalara tanıklık eder. Nihai kesinlik işaretleri imha edilmiştir ve aynı zamanda tarihinin bilinmeyen öğesine dair yeni bir farkındalık doğar.[71]

Lefort demokrasi açısından kurucu olan onu ayakta tutan ve devamlılığını sağlayan şeyin kesinlik işaretlerinin yitimini olduğunu belirtir. İnsanların toplumsal hayatın her düzeyinde iktidarın, bilgi ve hukuk temeline dair, kendi ve öteki arasındaki ilişkinin temellerine dair kökten bir belirlenimsizliği yaşadığı tarihi aşamayı bu yitim başlatmıştır.[72] Demokrasiden önce toplumsal hayatın bu düzeylerinde, iktidarı elinde tutan ve ona tabi olan arasındaki ayrım şeylerin doğası (eşyanın tabiatı) ya da doğa üstülük prensibi ile açıklanabilir hale geliyordu. Bu referans noktalarının boşluğu kimsenin yanıtlamaya ehil olmadığı soruların ortaya çıkmasına yol açar. Kendini kesinliği bulmaya ve kurmaya adamış olan ideolojiler de bu sonsuz sorgulama pratiğine son veremezler. Aksi bir niyet totalitarizmle sonuçlanmıştır der Lefort.

Accerati’ye göre Lefort, bu analizleri ile demokrasiye dair önemli bir parametre olan demokrasilerde sorgulamanın ve çatışmanın kurumsallaşmasını vurgulamıştır. Hukuk iktidar ve bilgi alanlarının birbirinden ayrılması bunların arasındaki sürekli çatışmanın koşullarını yaratır. Üstün bir meşruiyet kriterine referans verme ihtimali de ortadan kalkınca bu çatışma, hiçbir zaman nihai çözüme ulaşamayacak radikal bir belirlenimsizlik bağlamında yaşanacaktır.  Bu durumda insan gayretinin farklı alanlarının ayrışması toplumun sürekli dönüşümünün motoru haline gelir çünkü bu çeşitli alanların birbirleri ile ilişkilerini sürekli yeniden tartışmaya açar.[73]

Sonuç Yerine: Boş Yerin Sol Siyasete Vadettikleri

Claude Lefort’un modernitenin siyasal biçimi olan demokrasiye ve onun sembolik anlamına dair değerlendirmeleri siyaset felsefesi açısından oldukça önemli. Ama meslektaşı Pierre Rosanvallon’un altını çizdiği bir başka önemi daha var: “Claude Lefort’un düşüncesi olmakta olan’a, (şimdiye, olaya) sıkı sıkıya bağlı. Aynı zamanda baştan sona özgürleşme meselesi ile ilgili”.[74] Teorisinin bu özelliği, Lefort’u bir 20. yüzyıl düşünürü olmanın ötesine taşıyor; zira 21. yüzyıl da, özgürleşme meselesinin önemini yitirmediği, temsili demokrasilerin kapitalizmin yeni biçimleri ve neoliberal siyasetle (hem Foucaultcu hem de Marksist anlamda) yaptığı işbirliğinin kitleleri – modern demokrasi terminolojisi ile söylemek gerekirse “halk”ı – tatmin edemediği, ama kimi anarşist yönelimlerin ve isyanların dışında kalıcı radikal bir çıkışın henüz hayata geçmediği bir tarihi imliyor. Bu noktada Lefort’un düşüncesine dair şu soru beliriyor: Lefort’un modern demokrasilere atfettiği belirlenimsizlik, siyasal yabancılaşma ve boşluk yaklaşımı, neoliberal siyaset, yeni kapitalizm, yetkisi azalan ama güçlenen ulus devletler gibi meseleleri ele almaya yarayacak bir imkân sağlar mı? Yoksa bunları ele almaya engel teşkil ettiği düşünülen yanlış bilincin başka bir kavramsallaştırmasından ya da totalitarizme karşı hak nosyonunun liberal bir savunusundan mı ibarettir?

Bu soruya Lefort’un vereceği yanıt açık; o, demokrasinin ucunu açık bıraktığı, gerçek ve sembolik arasındaki aşılması imkânsız gerilimi toplumun kendini ve kurallarını durmadan yeniden tanımlaması için bir imkân olarak değerlendiriyor. Ama parçası olduğu iddia edilen iki farklı gelenek (liberalizm ve (post)-Marksizm) bu konuda iki ayrı yoruma sahip. Bitirirken bu yorumlara değinelim.

İlk olarak Lefort’un teorisindeki siyasal yabancılaşmayı, yani iktidarın sembolik temsili ile gerçeklik arasındaki kapanması imkânsız açıyı gerekli bir sınır olarak ele alan liberal yorumdan söz edilebilir. Buna göre demokrasinin önündeki büyük tehlike bu sınırın aşılması ve totaliter deneyimin gösterdiği gibi iktidar ve toplumun bir bütün olarak ele alınması olur.[75] Halkın egemenliği ideali ve onunla birlikte gelen temsiliyet mekanizması ve boş yer bu anlamda modern demokrasinin hakları temel alan liberal ideallerine tehdit olarak görülür. Siyasal çatışmaya yasal ve kurumsal sınırlar çerçevesinde istikrar ve denge kazandırma çabasında olan bu kuramsal yaklaşım, modern demokrasideki iktidar boşluğunu, onun yanlış biçimde doldurulmasını önlemek adına korumak isteyecektir.

Diğer yandan çatışma ve uyuşmazlığın kendisinin demokrasinin kurucu unsurları olduğunu, onun açıklığını garanti ettiğini iddia eden bir yorum da mevcuttur. Bu görüşe göre demokrasiye yönelik esas tehdit iktidarın belirli bir düzenlemesinin kurumsallaşması ve dondurulması, tartışmaya kapatılması olacaktır.[76] Bu, kimi post Marksist düşünürlerin savunduğu radikal demokrasinin görüşüdür. Buna göre, halk gerçek bir demokrasi için ayağa kalktığında bunun amacına ulaşması imkânsızdır. Ancak tam da bu asi momentler demokratikleşmenin motorunu oluşturacaktır. Halk, hâlihazırdaki kurumlara meydan okuduğunda daha çok demokrasi için mücadele ettiğinde bazen bunu bir ölçüde elde etmeyi başarır. Hiçbir zaman nihayete ermeyecek bu süreç de demokrasinin özünü teşkil eder.[77]

Demokrasilerde iktidarın yerinin boş olduğu önermesi, Lefort’un düşüncesinin ikinci yorumunun izinden gidilerek, bugünün sorunlarına ve sol siyasetine dair dönüştürücü bir potansiyel barındırıyor denebilir. Buna göre demokrasi Lefort’un liberal takipçilerin ele aldığı şekilde bir rejimden ya da eksikli ve riskli bir egemenlik prensibinden daha fazlasıdır. Modern döneme geçişte yaşanan demokratik devrimler ile toplum ve iktidar arasındaki ilişkiyi açıklayan yeni bir sembolizmin ortaya çıkışı, egemen halkın iktidara sahip olduğu anlayışını içeren yeni bir siyasallığın tesis edilmesi, demokratik rejimlere kendi sınırlarına dayandığında kendi kendine de itiraz etmesine olanak verecek bir açıklık sunar. Halkın egemenliği prensibinin hiçbir zaman bedenselleşmeyecek bir kitleyi imleyen bir soyutlama olması iddiasıyla parlamenter siyasetin ve temsiliyet ilişkisinin sürekli gözden geçirilmesine olanak sağlar. Bir yandan demokrasinin sağladığı yeni siyasallığı, iktidara dair soyutluğu ve hakları savunurken bir yandan da yerleşik düzenin radikal bir eleştirisini mümkün olduğunu ima eden bir sentez yapar. Böylece hukukun ve siyasal meşruiyetin kaynağının sürekli sorgulamasının yolunu açar.

Lefort’un teorisi 21. yüzyılda temsili demokrasilere dair yapısalcı olmayan siyasal bir uyarı olarak okunabilir. Buna göre demokrasi sadece üst yapısal bir kurum olarak değerlendirilemeyeceği gibi sandıktan ve parlamentarizmden de ibaret değildir. Hatta sandığa indirgenmesi ihtimali (ki maalesef daima demokrasiye içkin olan bir ihtimaldir) demokrasiyi tehlikeye sokacak yegâne paradoksudur. Demokrasi bir toplum biçimidir. Bu toplum biçiminde ve onun siyasal karşılığında iktidar, meşruiyet ve toplumun birliği kesin olarak belirlenmemiş şekilde kalmaya mahkûmdur. Lefort’a göre demokrasinin ayırıcı özelliği özgürlük, eşitlik ve halkın egemenliği değil bu belirlenimsizliğidir. Demokrasiyi ayakta tutacak ve totalitarizm tuzağına düşmekten alıkoyacak şey çatışmayı davet eden açıklığıdır. Boş yer, bu anlamda hem (totalitarizme ya da çoğunluğun tiranlığına varabilecek) ciddi bir tehdidi hem de devrimci bir imkânı aynı anda barındırır. Ingram’ın aktardığı gibi, Lefort eşitlik mücadelelerinin demokrasi için ne kadar önemli olduğunu farkındadır: “özellikle muhalefetin ve demokrasinin avantajlarından mahrum kalanların talepleri demokrasi için en etkili kaynağı oluşturur.”[78]  Bu anlamda demokratik buluş olup bitmiş olarak görülmemeli, mücadelelerle sürdürülmelidir. Demokrasinin temsiliyete, halkın egemenliğine indirgenmesine karşı durularak, temsiliyetin tamamıyla gerçekleşmesinin imkânsızlığını bilerek bugünün yönetimlerine karşı durmak, demokrasiyi tahrip eden ekonomik ve siyasal tehditlere, başka bir deyişle neoliberalizme, meydan okumaya ve demokrasiyi kendinin ötesine taşımaya olanak tanıyacaktır.

Lefort’un boş yer argümanı, bugün bütün eksiklerine rağmen seçimlere ve temsili demokrasiye duyulan inancı sorgulatır. Halkın egemenliği kavramını tartışmaya açar. Bizi sandığa itaate değil, gerçek ve temsili arasındaki açının farkında olmaya çağırırken bu açıyı kapatmak isteyen totaliter mantığa da meydan okur.


[1]https://hukukbook.com/amerikan-haklar-bildirgesi/

[1]Liberal düşünürlerin demokrasi kavramsallaştırmaları için bkz. Mill, J.S. 2017, Demokratik Yönetim Üzerine Düşünceler Pinhan Yayıncılık; Rawls, J. 2019, Siyasal Liberalizm, Bilgi Üniversitesi Yayınları; Dworkin, R. 1997, Freedom’s Law Harvard University Press; Dworkin, R. 2006, Is Democracy Possible Here Principles for a New Political Debate, Princeton University Press

[2] Marksizm küçük yerel birimlerin temsilciliğine dayalı bir tür doğrudan demokrasiyi olumlar. Bkz. Mandel,E.1983:102-110. Burjuva demokrasisi eleştirileri ve üretim ilişkilerinin belirleyiciliğine dair bkz. Marx, K. 2016 Fransız  Üçlemesi, Yordam Kitap; Lenin: Devlet ve Devrim: https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1912/jun/17e.htm

[3] Mouffe,C. ve Laclau,E. 2008, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, İletişim Yayınları; Mouffe ,C. 2013, Siyasal Üzerine: İletişim Yayınları

[4] Lefort, demokrasi tartışmasında demokratik devrim ile iktidarı eline alan kitleyi halk olarak tanımlıyor. Bu yazı da antik, doğrudan demokrasi değil modern demokrasi üzerinden ilerleyeceği için demos değil halk kavramını kullanacak.

[5] Bkz. Gambetti,Z. 2009 İktidarın Dönüşen Çehresi: Neoliberalizm, Şiddet ve Kurumsal Siyasetin Tasfiyesi İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No:40;  Sevgi, H.2012 Neo-Liberalizme Karşı Sendikal Mücadele Toplumsal Hareket Sendikacılığı Ekonomi Bilimleri Dergisi Cilt 4, No 2

[6] https://www.csmonitor.com/Photo-Galleries/Lists/Top-uprisings-of-the-past-decade/(photo)/276888

[7] Bkz. https://journals.openedition.org/mimmoc/2263

Harvey,D. 2005, A Brief History of Neoliberalism, Oxford

https://www.bu.edu/law/journals-archive/bulr/documents/marshall.pdf

https://www.jstor.org/stable/10.2979/indjglolegstu.24.2.0497

Poulantzas,N. (2006) Devlet İktidar Sosyalizm, Epos Yayınları

[8] https://www.pewresearch.org/fact-tank/2020/11/03/in-past-elections-u-s-trailed-most-developed-countries-in-voter-turnout/

https://worldpopulationreview.com/country-rankings/voter-turnout-by-country

[9] Lefort, C. 1979:281, “The Logic of Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society (Thompson J.B. eds.) The MIT Press Cambridge

[10] Ibid:281

[11] Lefort, C. 1979:293 “Image of Body and Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society

[12] Ibid:293

[13] Lefort, C.  1979: 139-141 “Marx: From One Vision History to Another” and “Image of Body and Totalitarianism” 294-295 in The Political Forms of Modern Society (Thompson J.B. eds.) The MIT Press Cambridge

[14] Ibid: 1979: 294

[15] Lefort, C. 1988:9 “The Question of Democracy” in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridge

[16] Accerati,C.I. 2015:124-125 “Claude Lefort: Democracy as the Empty Place of Power” in Thinking Radical Democracy: The Return to Politics in Post-War France,(Breaugh, Holman, Manusson, Mazzocchi, Penner eds.) University of Toronto Press

[17] Ingram, J. 2006:35 The Politics of Claude Lefort’s Political: Between Liberalism and Radical Democracy in Thesis Eleven (Number 87 2006)

[18] Lefort, C. 1988: 218-219, “The Permanence of Theologico-Political?”  in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

And Lefort, C. 1988:11 “The Question of Democracy” in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

[19] Ingram, J. 2006:36

[20] Lefort, C. 1988:12

[21] Accerati, C.I. 2015:127

[22] Ibid:126

[23] Ingram, J. 2006:36

[24] Lefort, C. 1986:302 “Image of Body and Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society, The MIT Press

[25] Ibid:302

[26] Howard, D. 2007:64 Introducing Claude Lefort: From the Critique of Totalitarianism to the Politics of Democracy

[27] Rosanvallon, P.  2012:5 The Test of The Political: A Conversation with Claude Lefort, Constellations

[28]Diğer ikisi ise bu devrimlere arka plan oluşturabilecek modern kentin icadı ve totalitarizm deneyimidir. Modern demokrasi, ona göre, bunlara değinmeden analiz edilemezdi.  Rosanvallon 2011:5

[29] Moore, B. 2003:481 Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, İmge Kitabevi

[30]Wood, E.M. 2008:238 Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, Yordam Kitap

[31] Ibid: 239

[32] Haklar ve demokratik buluş önermesinin ayrıntılı bir analizi için bakınız: Gündoğdu, A.2012:370-379. A Revolution in Rights: Reflections on the Democratic Invention of the Rights of Man
, Saga Journals.

[33] https://www.anayasa.gen.tr/mali-hukuk.pdf

[34] http://www.serenti.org/1648-ingiliz-devrimi-ve-oliver-cromwell/

[35] Ibid

[36] Hobsbawm, E. 1998: 63 Devrim Çağı 1789-1848 Dost Kitabevi Yayınları, Ankara

[37] https://hukukbook.com/amerikan-haklar-bildirgesi/

[38] Bkz. Hobsbawm, E.J. 1998:123-147

[39] Bkz. McNeill, W.H.2006: 593-617 Dünya Tarihi, İmge Kitabevi

[40] Moore, B.2003: 495

[41]Bkz. Lefort, C. Politics and Human Rights 1980 ve yeniden isimlendirilmiş haliyle: L’invention Démocratique: les limites de la domination totalitaire (Demokratik Buluş: Totaliter Dominasyonun Sınırları) Paris Fayard, 1981 (45-83)

[42] Wood, E.M. 2008: 260

[43] Weymans, W.2005:267 Freedom Through Political Representation: Lefort, Gauchet and Rosanvallon on the Relationship between State and Society, in European Journal of Political Theory

[44] Lefort, C.1988:14 “The Question of Democracy” in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

[45] -Democracy as a form of society- Ibid: 14

[46] Ibid:16

[47] Ibid:16

[48] Ibid:16

[49] Ibid:16

[50] Ibid:17

[51] Ibid:17

[52] Accerati, C.I 2015:128

[53] Lefort, C. 1983:17

[54] Ibid:17

[55] Ibid:17

[56] Accerati, C.I. 2015: 128

[57] Ibid: 130

[58] Lefort 1988:18

[59] Ibid: 19

[60] Ibid: 19

[61] Lefort, C. 1986: 103“Image of Body and Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society, The MIT Press

[62] Lefort, C. 1986:279  “The Logic of Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society, The MIT Press

[63] Ibid:279

[64] Lefort, C. 1988: 230, “The Permanence of Theologico-Political?”  in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

[65] Ibid:231-232

[66] Ibid: 228

[67] Lefort, C. 1988:18

[68] Accerati, C.I. 2015: 131

[69] Ibid:131

[70] Lefort, C. 1988:19

[71] Lefort, C.1988: 228, “The Permanence of Theologico-Political?”  in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

[72] Lefort ,C. 1988:19

[73] Accerati, C.I. 2015: 132

[74] Rosanvallon, P.2011:4 The Test of the Political: A Conversation with Claude Lefort

[75] Ingram, J.D. 2006: 38

[76] Ibid:38

[77] Ibid:40-41

[78] Lefort’dan aktaran; Ingram, J. 2006:46

Kaynakça

Accerati, C.I. 2015. “Claude Lefort: Democracy as the Empty Place of Power” in Thinking Radical Democracy: The Return to Politics in Post-War France, (Breaugh, Holman, Manusson, Mazzocchi, Penner eds.) University of Toronto Press

Gündoğdu, A.2012, A Revolution in Rights: Reflections on the Democratic Invention of the Rights of Man, Saga Journals; Law Culture and Humanities

Harmann, C.2009. Halkların Dünya Tarihi, Yordam, İstanbul

Hobsbawm, E. 1998. Devrim Çağı 1789-1848 Dost Kitabevi Yayınları, Ankara

Howard, D. 2007.Introducing Claude Lefort: From the Critique of Totalitarianism to the Politics of Democracy

Ingram, J. 2006. The Politics of Claude Lefort’s Political: Between Liberalism and Radical Democracy in Thesis Eleven (Number 87 2006)

Lefort, C.  1979. “Marx: From One Vision History to Another” and in The Political Forms of Modern Society (Thompson J.B. eds.) The MIT Press Cambridge

Lefort, C. 1979. “Image of Body and Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society

Lefort, C. 1979. “The Logic of Totalitarianism” in The Political Forms of Modern Society (Thompson J.B. eds.) The MIT Press Cambridge

Lefort, C. 1988. “The Permanence of Theologico-Political?”  in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

Lefort, C. 1988:11 “The Question of Democracy” in Democracy and Political Theory, Polity Press Cambridgeand

McNeill, W.H.2006. Dünya Tarihi, İmge Kitabevi

Moore, B. 2003. Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, İmge Kitabevi

Rosanvallon, P.  2012. The Test of The Political: A Conversation with Claude Lefort, Constellations

Weymans, W.2005. Freedom Through Political Representation: Lefort, Gauchet and Rosanvallon on the Relationship between State and Society, in European Journal of Political Theory

Wood, E.M. 2008. Kapitalizm Demokrasiye Karşı: Tarihsel Maddeciliğin Yeniden Yorumlanması, Yordam Kitap

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1912/jun/17e.htm

https://www.csmonitor.com/Photo-Galleries/Lists/Top-uprisings-of-the-past-decade/(photo)/276888

https://journals.openedition.org/mimmoc/2263

https://www.bu.edu/law/journals-archive/bulr/documents/marshall.pdf

https://www.jstor.org/stable/10.2979/indjglolegstu.24.2.0497

https://www.pewresearch.org/fact-tank/2020/11/03/in-past-elections-u-s-trailed-most-developed-countries-in-voter-turnout/

https://worldpopulationreview.com/country-rankings/voter-turnout-by-country

https://www.anayasa.gen.tr/mali-hukuk.pdf

http://www.serenti.org/1648-ingiliz-devrimi-ve-oliver-cromwell