Lüks komünizminin izinde

“Kavramları reklamcıların elinden kurtarmalıyız” diyordu Deleuze. Komünizmin sürekli “yokluk”, “kemer sıkma”, “zevksiz mimari” gibi çağrışımlarla yapılan reklamı da kapitalizmin gündelik yaşamımız, anlam dünyamız üzerindeki iktidarının uyguladığı manipülasyondan başka bir şey değil. Komünizmin aslında yaşamın kapitalizm tarafından gasp edilen şaşaasını, zenginliğini ve renklerini geri kazanmanın tek yolu olduğunu söyleyen Frédéric Lordon bu yazısında, etik, politik ve estetik düzlemlerin kesişiminde gündelik hayatı mesele edinen bir komünist siyaset rotası çiziyor.

Paul Gauguin, Tahitian Landscape (1891)

Komünizm fikrinin, eğer sadece ihtiyaç nesnelerini ve kemer sıkmayı odağına alacak olursa, başarılı olma şansı çok az. Siyasetin amacının aynı zamanda yaşamı zenginleştirmek, şaşaalı kılmak olduğunu da unutmamalıyız. Şu kesin ki (yaşamdaki belirsizlik ve maddi sıkıntılar karşısında bir koruma sağlayan) “yaşam boyu maaş”[1], (sermayeye saf anlamda bir bağlılığı bozan) birleşmiş üreticilerin bağımsızlığı ve (üretkenlik mecburiyetini aşmaya dönük) boş zaman hakkı, tüm bunlar yaşamı kapitalizmde olduğu biçiminden çok daha iyi bir hale sokacak kazanımlar. Ama kapitalizmi terk etme fikrinin ve “komünizm” kelimesine sıkı sıkıya iliştirilmiş olan olumsuz çağrışımların (toplu konutlar, ekmek soğan diyeti, gri arabalar, gri kıyafetler, gri duvarlar, gri şehirler…) ortadan kalkması için daha fazlasını söylemek gerekiyor belki de.

Kapitalizm, ya da “yaşamın” gaspı

Kapitalizm bizim muhayyilemizde yaşam, yaşamın renkleri ve ışıltısı üzerinde bir tekele sahip. Bu değişmeli, zira kapitalizm gezegeni, evleri (zenginlerinki hariç), beden sağlığımızı (yine, zenginlerinki hariç), akıl sağlığımızı (zenginlerinkini de ama farklı bir şekilde), her şeyi mutlak bir biçimde yok ediyor. Eğer komünizm kavramsal ve siyasal olarak uygulanabilir bir şey olacaksa, tüm bunları geri kazanması, hatta lüks üzerinde de hak iddia etmesi gerekiyor – zira lüks, şaşaadır,[2] ışık ve parıltıdır. Ve her şey işte bununla, yaşamımızı aydınlatacak ışıkla ilgili.

Birçok tuhaf ve utanç verici faaliyettin müsebbibi olan reklamcılar “konsept” ve “yaratıcılık”ın ardından şimdi de gözlerini “şehre”, şehrin “ışıklarına” ve “renklerine” dikmiş durumdalar. Reklam panolarının şehri daha da güzelleştirdiği fikri, parmak arası terlikleri ve kalın gözlükleriyle dolanan, sakallı “cool” reklamcıların seve seve pazarladığı aptalca bir zırvalık. Bunlara bakılırsa, reklam panolarını kaldırdığımız takdirde Tiran’a veya Duvar’ın çökmesinden önceki Doğu Berlin’e dönüşecekmişiz.

Oysa gerçek bundan farklı: Eğer JC Deaux’un reklam panolarını sökersek ve şehrimizi grafik tasarımcılarına, sokak sanatçılarına ve hatta orada yaşayan herkese geri teslim edersek, bir desen, renk, fikir ve slogan patlaması yaşayacağız. İnşaat halindeki binaları örten o devasa muşambaları dekore etmek adına yarışmalar düzenleyebiliriz – eminim ki 20×10 metrekare ebatlarındaki saat, parfüm ve telefon reklamlarından daha farklı bir şeyler görürüz. Ama belki de reklamcıları suçlamamak gerek: Ticari imajların dünyasında kaybolmuş zombiler olarak, canlı ve ölü bir şey arasındaki farkı nasıl anlayabilir ki onlar? Ama her halükârda verdikleri zararın engelleneceğini biliyoruz: reklamcılık, son verilecek şeyler listesinin en üst sıralarında geliyor. Reklamcılık endüstrisinin sona erdirilmesi, iş bölümündeki yeni önceliklerin de bir örneğini teşkil edecek.

Reklamcıların hatası, aslında kapitalizmin bir hatasının sıkıştırılmış, yoğunlaştırılmış halinden başka bir şey değil: metaya duyulan arzuyu arzunun kendisi zannetmek, bu metalar olmaksızın arzu diye bir şeyin – arzuyla birlikte renklerin ve ışıltının da – olamayacağını düşünmek. Bunun kocaman bir aldatmaca olduğu ise tecrübeyle sabit. Bugün her şey, özellikle de sokak fotoğrafçılığı, bu koca yalanı yadsıyor ve tam da üretme, boyama, tasarlama, yazma, inşa etme, yaratma arzumuzdaki artışa işaret ediyor – ama bunlar bu kez gerçek arzular. Yani, sermayenin taleplerine endeksli parasal değerden başka bir değer. Hatta Friot’un sağlam temelli ve neredeyse antropolojik önermesinin şu olduğu bile söylenebilir: İnsan kendi yeteneklerini kullanmak ister. Kulağa çok basit geliyor olabilir ama yine de doğru ve oldukça derin: insan bir şeyler üretmek ister.

Toplumsal yapıların belirli bir zamandaki konfigürasyonu bu dürtüyü önceden belirlenmiş biçimlere uymaya ve insanları yeteneklerini belirli bir şekilde kullanmaya zorlar – ki bu biçim genellikle yöneticilerin amaçlarına tekabül eder ve onların çıkarınadır. Ama şu çok açık ki bireysel yetileri bu kapana kısılmaktan kurtarırsak çok daha kullanışlı hale gelecekler. Friot’un yaşam boyu maaş önerisinin de nihai gerekçesi budur: İnsanlar bir şeyler üretecekler ve bu şeyler de toplumsal yaşama katkı sağlayacak.

“Bir şeyler üreten” insanlar elbette kendiliğinden, kolektif maddi yaşamın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak bir iş bölümü oluşturamaz. Bir kısım ihtiyaçlar yine de zor yoluyla gerçekleştirilecek. Ama hangi ihtiyaçlar? Pek çok çalışan, iş bölümüne tam olarak denk düşen şeyleri yapmayı bilir ve sever, ama bu şeyleri kapitalizm ve onun rekabet talebi tarafından bozulmuş ve niteliksizleştirilmiş koşullarda yapmak zorunda kalır. Yaşam boyu maaş sistemi, tam anlamıyla işlevsel bir iş bölümü ve işleri iyileştirme olanağı yaratarak, işçileri tam da bu niteliksizlik ve bozulmuşluktan kurtaracak.

Kapitalist lüks, ya da paraya hapsolmuş güzellik

Bir şeyler üretme arzusu, o şeyleri iyileştirmek hatta elimizden gelenin en iyisini gerçekleştirmek anlamına gelir. Çünkü kendimiz için bu şeyleri yaparken onlara kendimizi katarız. Bazı şeyleri iyileştirmek demek, doğrudan onları güzelleştirmek demektir. Lüksün başlangıç noktası işte burasıdır.

Lüksün neye dair olduğunu ve özellikle neye dair olmadığını şimdiden biraz anlamış olmalıyız: neoliberalizmle ya da mal mülk biriktirerek zenginleşenlerin som altından klozetleriyle ilgili değil kesinlikle; insanları sömürürken gezegeni de mahveden nicelik mantığı – yani kapitalist değer mantığı – ile de ilgili değil. Aaron Bastani’nin, 3D yazıcılara, artık her yerde bulunan fotovoltaik panellere ve uzayın fethine dayanan bir tür teknolog kehaneti sayılabilecek, hepimize yetecek bir “bolluk” yaratmak, enerji ve iklim krizine çözümler üretmek için öneriler sunduğu Tam Otomatik Lüks Komünizmi kitabına “komünizm” sözcüğünü iliştirmesi tuhaf ve hatta absürt. Bu, belli belirsiz yeniden oluşturulmuş kapitalist bir bakış açısıdır.

Ama hayır; etrafımızdaki nesnelerin sayısı ve onların yenilenme hızı düşecek – düşmeli. O halde lüks komünizmi fikri, bu azalmanın maddi hayatımızda bir güzellik kaybı yaratacak olması fikrini reddetmek anlamına gelmelidir – çünkü maddi bir hayatımız hala olacak. Ve daha açık olmak gerekirse asıl amaç, elimizdeki minimum sayıdaki nesnenin güzelliğini en üst düzeye çıkarmak olacak.

Nesnelerin güzelliği, niceliğin ve göz boyayan reklamların ötesinde, komünist ve kapitalist lüks arasındaki ilk farktır. İkinci fark ise bunlara erişme biçimidir. Kapitalist lüks en güzel şeyleri zenginler için ayırır, komünist lüks ise satın alma gücünün yarattığından tamamen farklı koşullarda ortaya çıkabilir: üreticilerin kendi arzularına göre bir şeyler üretme özgürlüğüne sahip oldukları, böylelikle o şeyleri daha iyi ve daha güzel bir şekilde üretebildikleri koşullarda. Başka bir deyişle, üreticilerin şeyleri daha kötü üretmelerine yol açan kapitalist üretimin bütün kısıtlılıklarından kurtulmuş oldukları durumda.

Bu kısıtlılıklar kuşatıcı bir mantığı yansıtıyor: sermaye, işi her zaman mümkün olduğunca az ücretlendirmeye çalışır, böylece yeterince düşük fiyattan mallara ihtiyaç duyan yoksullar arasında talep yaratır; bu mallar, kötü çalışma şartlarında düşük ücretli çalışanlar tarafından kötü bir şekilde üretilir ve böylece döngü tamamlanır. Sadece en zenginler bu değersiz döngüden kurtulabilir. Sonra, zenginliğin çoğunu elinde tutan birkaç kişi, kitle pazarlarının “düşük kalite/verimlilik” formülünü “iyi kalite/yüksek fiyat” formülüyle değiştiren bir arz bulmuş olur.

Yaşam boyu maaş sistemi, faaliyetler ve bu faaliyetlerin ücretlendirilmesini birbirinden ayırarak bu kaçınılmaz döngüyü kırıyor. İnsanlar yaşam boyu sürecek bir maaş ile korundukları, böylelikle kendilerini bir faaliyete verdikleri ve bunun ücretleri üzerinde en ufak bir etkisi olmadan bir şeyler üretebildikleri zaman, bunu bambaşka koşullar altında, arzularına göre ve iyi bir şekilde yaparlar. Burada yine, kendi haline bırakılan ve “makul bir şekilde geçimini sağlamak zorunda olma dürtüsünden” kurtarılan insanların hiçbir şey yapmadığı, tembelliğe alıştığı şeklindeki kapitalist önermeyi alt etmemiz gerekiyor. Oysa bunun aksi doğrudur: “kendi haline bırakılmış”, yani kapitalizm koşullarında çalıştırılma şiddetinden kurtulmuş insanlar bir şeyler üretirler ve bundan asla vazgeçmezler. Hatta bu şeyleri daha da iyi hale getirirler, çünkü onları artık sadece arzuları ve eylemleri idare etmektedir.

Söz gelimi bir çiftçi, kendisini sürekli olarak kimyasallar kullanmaya iten süpermarketlerin fiyat ve üretkenlik politikasının boynuna geçirdiği boyunduruktan kurtulduğu vakit, veya yüksek verim/düşük fiyat mantığının ona dayattığı makineleşme zorunluluğu nedeniyle girmek durumunda kaldığı borçtan kurtulduğu vakit sağlıklı, kaliteli ve iyi ürünler üretme tatminini yaşayabilir. Yaşam boyu maaş sayesinde tüm bunları aşabilir. Sermayenin taleplerinden ve ekonomik belirsizlikten kurtulunca daha fazla insan tarım yapmaya girişir. İnsanlar belki daha az miktarda, ancak daha tatmin edici bir şekilde mahsul üretir.

Kapitalist bir sistemde, çok yüksek fiyatlara gurme lezzetler sağlayanlar, kitle pazarının dışında kalan üreticilerdir. Bu da kendi tesislerini kurmayı ve aynı şekilde kaliteli tedarikçileri (dekorasyon, tabak çatal bıçak takımı vs.) gerektirdiğinden benzer bir borç sarmalı yaratır, ki bu da yüksek fiyatlara yol açar. “Kalite için eli cebe atmak gerek” sözüyle ifadesini buluyor kapitalizmde bu. Oysa doğru olan, bunun tam tersidir. Kalite için “eli cebe atmak” gerekmez. Kapitalizm, kalitenin her zaman para miktarıyla ilintili olduğu fikrini bize dayattı. Aksi takdirde sadece değersiz, kalitesiz, çer çöpe erişebilirmişiz. Yalan bu. Kalite, insanların hayatta kalabilme zorunluluğu gereği değil, istedikleri gibi üretim yapmalarına olanak sağlayan koşullarda ortaya çıkar. Kalitenin, bu özgürlüğün ve bağımsızlığın dolaysız bir sonucu olduğu çok açıktır. Bunun nedeni de şudur: İnsanlar, bir şeyleri kendileri adına yaptıklarında, emekleri toplumsal olarak karşılık bulduğunda iyi bir şekilde üretirler ve bu, maddi yeniden üretimlerinin bağlı olduğu parasal bir fiyat biçimi almadığında gerçekleşir. Bu durumda, parasal bir değiş tokuş ilişkisine girmeksizin, iyi üretimin koşulları olabildiğince yayılır; böylesi bir üretim istisna olmaktan çıkar ve genelgeçer bir hale kavuşur.

Komünizmin estetik çağrısı

Komünizm gri, mat, renksiz bir fikir olarak kaldığı müddetçe hayal gücüne sirayet edemeyecektir. Ama böyle olmak zorunda da değil – hatta tam aksine. Komünizmin lüks olabileceğini, hatta olması gerektiğini söylemekte hiçbir çelişki yok. Komünizm, diğer bir deyişle, her alanda iyi üretilmiş, güzel şeylerin parıltısını yayabilir, çünkü herkesin yaşam boyu maaş alarak şeyleri güzel ve iyi bir şekilde üretebilecekleri koşullar sağlanmıştır. Burada yaratıcı inisiyatifler için mümkün olan en geniş ifade özgürlüğünün sağlanması gerekliliğinin ne kadar elzem olduğunu anlayabiliyoruz. İş bölümü bazı durumlarda gereklidir ve bu konuda yeterince şey söylendi. Ancak bu yine de bir kenara atabileceğimiz bir konu değil. İş bölümünün yarattığı koşullarda üretilen şeylerin de iyi ve güzel olması mümkündür. Ancak bunun olması için, o şeylerin üretim süreçlerinin kapitalist değerin tiranlığından ve yukarıdan aşağıya inen bir planlama şemasından kurtulması gerekir.

Bundan sonra, bağımsız birleşmiş üreticiler ellerinden gelenin en iyisini yapacaklardır, zira artık sevdikleri şeyleri yapıyor olacaklar. Bu komünist tarzda, özel girişimler bize güzel gıdalar ve güzel mobilyalar, kokular ve kıyafetler, kısacası güzel şeyler sunacak ve estetik bir yaşam sağlayacaklar. Tasarım, bugün olduğu gibi, artık kapitalizmin ele geçirdiği estetikten kurtulmuş olacak, zira metropollerdeki plazalardan cep telefonlarının metalik parıltısına ve arabaların tasarımına kadar her şey, şu anda bizim kapitalizmin maddi gücünü idrak etmemizi sağlamaya dönük bir motivasyonla planlanıyor. Bu planlama, nesnelerin “güzelliği” ile kapitalist meta dünyası arasındaki bu sarsılmaz bağlantının, çoğu zaman bilinçdışı düzeyinde, aklımızda iyice yer etmesi ve “Bakın, Doğu Almanya ve Sovyetler’de ne kadar çirkin şeyler varken burada ne kadar güzel ve şık şeyler var. İşte bunu sağlayan kapitalizm.” diye düşünmemiz adına yapılıyor.

Komünizm kendisini, eğer eleştirel aydınların neredeyse çileci, konfora ve dünyevi zevklere mesafeli, özellikle ev yaşamının nesnelerine ve hislerine dönük gösterişli ilgisizliğine kaptırırsa, hayal gücü üzerindeki ve dolayısıyla siyasal alandaki mücadeleyi kaybedecektir. “Her şeyden önce zihnimizi güçlendirmeyi düşünelim”, “zihnimizi berraklaştıralım”, “nesnelere kayıtsız kalalım”, “maddi ihtiyaçlar aşmalıyız, bu şeyler önemsiz”… Ne büyük hata. Tüm bu maddi şeyler çok önemliler.

Düşünsel gelişim konusunda oldukça yetkin şeyler üreten Spinoza, Etika’nın şaşırtıcı ama tamamen makul bir scholium’unda insanın nasıl bir “perhiz” yapması gerektiğine dair şöyle bir tavsiyede bulunur: “Hoş yiyeceklerle, içeceklerle ve kokularla, güzel bitkilerle, müzikle, bedeni güçlendirmekle, sanatla ve kimsenin bir başkasına zarar vermeden faydalanabileceği böyle şeylerle meşgul olun.”[3] Pierre Gagnaire ve Ryoko Sekiguchi’nin bir söyleşide mutfak ve koku sanatları, bahçe düzenlemesi veya Japon çay seremonisi hakkında söyledikleri gibi, estetik etimolojik anlamından (duyu organlarıyla algılanabilen, duyulur şeyler) tutun duyuları uyarırken derin ve yoğun meditatif durumlar yaratabilen yüksek faaliyetlere kadar hayatın her alanında uygulanmalıdır.

En değerli kazanımlar doğal olarak en nadir olanlardır. Haliyle, bunlara az sayıda insan erişebilir. Burada işleyen kapitalist seçim kriterini ise hepimiz çok iyi biliyoruz: para. Pierre Gagnaire’in web sitesini ziyaret edip fiyatların çarpıcılığını gördüğünüzde, yarattığı büyü de ortadan kalkıyor: İki kişilik bir akşam yemeği bir aylık asgari ücrete bedel… Biz, para kriterinin artık geçerli olmayacağını hükmetmiştik. Yine de, “en nadide şeylere” herkesin sahip olabileceği vaadi, kusurlu bir mantık barındırdığından (en azından iktisatçıların “rakip mallar” dediği türden mallar söz konusu olduğunda), para kriterinin yerine başka bir şey koymamız gerekiyor. Bir tür kura çekimi? Neden olmasın?

Ama aslında meselenin kalbi, bu oldukça istisnai durumlardan başka bir yerde atıyor. Artık “lüks” ile sadece birkaç kişinin erişiminde olan nadide şeyleri değil, evrenselleştirilmiş ve çoğunluğun erişebileceği güzel, iyi üretilmiş şeyleri anlamamız gerektiği açıktır. Lüks, aynı zamanda, bize hem bir alışkanlık hem de pedagojik bir faaliyet olarak nihayetinde en yüce deneyimleri sunan, sayıca daha az olsa bile çok daha güzel şeylerin gündelik yaşamdaki varlığı demektir. Ve komünizmi böyle bir lüks haline getirip yaşamı şaşaalı kılacak olan da özgür üreticilerin arzularıdır.


[1] “Yaşam boyu maaş”, Bernard Friot’un Emanciper le travail [Çalışmadan Özgürleşmek] kitabında, Evrensel Temel Gelir’e alternatif olarak sunduğu bir öneri.

[2] Çevirmenin notu: Frédéric Lordon burada “lüks, şaşaa, gösteriş” anlamlarına gelen “luxury” ile “ışık, ışıltı, parıltı” anlamlarına gelen “lux” sözcükleri arasında Fransızca ve Latincede mümkün olan bir kelime oyunu yapıyor. Aslında benzer bir kelime oyununun “lüküs” sözcüğüyle Türkçede de var olduğunu söyleyebiliriz belki: “lüks”ün halk ağzında bozulmuş hali olarak “lüküs” aynı zamanda petrol veya gazla çalışan bir lamba türü. Ama bu kelime oyununu, hem “gösteriş, görkem” anlamlarına hem de “ışıltı, parıltı” anlamlarına gelen “şaşaa” sözcüğü ile daha iyi aktarabileceğimizi düşündük.

[3] Spinoza, Etika, IV. Kitap, 45. Önerme


* Frédéric Lordon’un 11 Ağustos 2020 tarihinde “Pour un communisme luxueux” başlığıyla Le Monde Diplomatique‘te yayımlanan bu yazısı, Mustafa Çağlar Atmaca tarafından Türkçeye çevrildi.