/

“Moskova’da bir Kızıl Mekke”: Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi

Neoliberal saldırının vites arttırdığı bir çağda Doğu emekçilerine bir biçimiyle umut olmuş olan, onları bütün özgünlüklerini koruyarak aynı çatı altında bulundurabilmiş bu kurum, başka bir ifadeyle ‘Kızıl Mekke’, bize geçmişten uzanan bir el olarak sömürüye karşı mücadelede ve zamanın ruhu incitmede üniversitenin yeri konusunda ipuçları verebilir.

“Puşkin Alanı şimdiki gibi değildi. Puşkin, anıt, şimdiki yerin karşısında, ana caddenin öte yanındaydı. Alanın adı: ‘Strasnaya ploşçad’tı. Burada, çepeçevre kale duvarlarıyla kulesi, kilisesiyle bir kadınlar manastırı vardı. Şimdi burası bambaşka. Burada, şimdiki ‘Rusya’ sinemasının arkasında bir yan sokak var: ‘Putinkovski’. Boyu 100 metreyi bulmaz. Bu yan sokağın üstünde, bugüne kadar duran, dört köşe, dört katlı bir yapı yükselir…”[2]  Fotoğraf: KUTV'un Pushkin Meydanı'ndaki (artık bulunmayan) ana binası. I. N. Panov'un fotoğrafı.

Mayakovski
 Leman,
        Artin,
Ali,
Papuli,
Can, Guliyef
      Gar-gur veryansın.
  RSFSR, KUTV, Narkomnas.
  Dönüyor, dönüyor Putinkovski’de motor
Sesi burada duyulmaz,
  çıkar gürültüsü Şarkta![1]

 

1921 Eylül ayına gelindiğinde dünyanın egemenlerinin büyük bir tedirginlikle, ezilenlerinin bir kısmının ise haklı bir temkin, bir kısmının da coşkuyla izlediği büyük deney başlayalı neredeyse 4 yıl olmuştu. Bir yüzü berrak, bir yüzü gri görünen bu deney, hızlı bir ölüm bekleyenleri ters köşeye düşürmüştü. Yeni bir yaşamın ufku olarak gözüken bu kırılma anı, başka bir isimle Bolşevik Devrimi, arkasında tarihte eşi benzeri görülmemiş bir dizi özgün örnek bırakacaktı. Nazım Hikmet gibi isimlerin mezunu olduğu Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, nam-ı diğer KUTV ise bu örneklerden sadece biriydi.

Bu yazıda, bu özgün üniversite deneyimini, onu kendine benzeyen ve benzemeyen örneklerinden farklı kılan tarafları ve bu kurumun mirasını mümkün olduğunca tartışmaya çalışacağız. KUTV’u temel alarak çizmeye çalışacağımız çerçeve, bizlere bugün kerameti kendinden menkul, izole bir alan gibi gözükebilen üniversitenin toplumsal ve tarihsel konumunu yeniden düşünme, üniversitenin tarafgirliği ve enternasyonal etki alanı gibi temaları yeniden değerlendirme olanağı sağlayabilir. Aynı zamanda, tarihte ilk defa yaşanmış özgün bir deneyimin, bir kırılmanın ürünü olan bu örnek; Batı merkezli olmamasından mütevellit, bizlere ‘kürenin öbür tarafında’ neler olup bittiğine yönelik bir kanaat sunarak zihinlerimizde yeni bir harita açabilir. Bunları gerçekleştirmek, bu özgün sosyal ve toplumsal deneyin laboratuvarlarından biri olan bu kurumu zihnimizde somut bir yere yerleştirebilmek adına, öncelikle birtakım gelişmelere vurgu yapmak, ufak bir tarih yolculuğuna çıkmak yerinde olacaktır. Bu tarihsel aktarımı takiben üniversitenin temelini oluşturan eğitim anlayışı, üniversitenin yapısı ve işleyişi ile ilgili genel bir çerçeve sunmak, onun Türkiye ve öbür coğrafyalara etkisine değinmek, bahsettiğimiz haritayı renklendirerek yolun sonuna ulaşmamıza yardımcı olacaktır.

***

KUTV’un kuruluşu, varlığını halen garanti edememiş olan Ekim Devrimi’nin başını ateş hattından yavaş yavaş çıkarmaya başladığı bir döneme tekabül ediyordu. Yine de devrim, ayaklarının üzerine tam anlamıyla basmış değildi ve yaşam, Bolşeviklerin önüne durmaksızın bir dizi yeni sorun çıkarıyordu. Bu sorunlardan ikisi, bir, belki birkaç adım önde gözüküyordu: Rusya’da sosyalizmin inşası ve dünya devrimi sorunsalı. Devrimi gerçekleştiren kadrolar, bu ikisi arasındaki diyalektik ilişkiyi görüyorlardı; fakat gördükleri tek diyalektik ilişki bununla sınırlı değildi. Batı’da eli kulağında olduğuna inanılan sosyalist devrim büyük bir heyecanla bekleniyordu. Lakin, Bolşevikler, dünya devriminin kaderinde oyunun kurallarını değiştirebilecek, kıyıda köşede kalmış, görmezden gelinmiş, etrafı pas tutmuş bir anahtar daha olduğunun farkındaydı: Doğu Halkları. Devrimin kadroları, Marksist doktrini çağdaş dünyaya uygulamanın sadece Batı Avrupa’nın gelişmiş halkları ile değil, Asya ve Afrika’nın geri kalmış halkları ile de başarılması gerektiğinin bilincindeydi.[3] Çünkü Bolşeviklerle çalışmış Türk komünisti Mustafa Suphi’nin de berrak bir biçimde ifade ettiği üzere: “İngiliz-Fransız kapitalizminin beyni Avrupa’da ama bedeni Asya ve Afrika düzlüklerinde uzanıyor”du.[4]

Aşina olunduğu üzere, I. Dünya Savaşı sonrası dönem, Doğu’da bağımsızlık hareketlerinin iyiden iyiye yaygınlaştığı bir dönemdi. Savaşta emperyalist devletlerin çıkarları adına ön cephelerde yaşamını kaybeden sömürge ülke halklarında sanayileşme gibi faktörlerin de ortaya çıkışıyla metropollerden kopuşa yönelik hareketlenmeler yaşanmaktaydı. Bolşeviklerin, ezilen ve sömürülen uluslar sorununu milli sorunla birleştiren ve her ulusun kendi kaderini tayin hakkını vurgulayan yaklaşımı, onları bu ulusların gözünde bir adım öne çıkarıyordu. Bolşevikler ve Komünist Enternasyonal, emperyalizmin zayıf halkları zapturapt altında tutma dürtüsünün kendisini ulusal baskı biçiminde gösterdiği tespitini yaparken, bu tespiti temel alarak strateji geliştiriyor ve harekete geçiyordu. Doğu halklarına yönelik yapılan çalışmaları, Doğu ile ilgili araştırma enstitülerinin temellerinin atılmasının yanı sıra bir dizi kongre izledi. Bunların arasında 1920’de Bakü’de gerçekleştirilen Doğu Emekçileri Kongresi önemli bir eşik olarak tarihte yerini alacaktı. Bu kongre, farklı milletlerden 2000’e yakın delegeyi bir araya getirerek milliyetçi bağımsızlık hareketlerinin de desteklenmesi kararının altını kalınca çizecekti. Bu karar, kapitalizmin farklı coğrafyalarda farklı gelişim izlekleri olmasının bir sonucu olarak toprağa bağlı Doğu ülkelerinde proletaryanın devrime öncülük edebilecek güçte olmadığı tespitine dayanarak da verilmiş bir karardı.

Böyle olmakla birlikte, Komintern, uzun vadede dünyada sosyalizmin zaferinin garanti altına alınmasının, burjuva karakterdeki bu devrimlere sonsuz bir güven beslenerek başarılamayacağının ayırdındaydı: “Emperyalizme karşı milli devrimci hareketler” destekleniyor, fakat aynı zamanda ezilenlerin kurtuluşunun “kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda emperyalizmle uzlaşma yanlılarıyla bütün bağları kopararak mümkün olduğunu da hiç unutmuyor”du.[5] Tam da bu sebepten, bu ülkedeki proleter ve köylü sınıfların eline, hiç vakit kaybetmeden Marksizm silahını verme ihtiyacı beliriyordu. Çünkü “emperyalizme karşı savaşın devrimci yükselişi” ancak “işçi sınıfının ve yarı-proleter tabakaların iktisadi ve siyasi teşkilatıyla siyasi eğitimi” ile mümkündü.[6] Bu ihtiyacı tespit eden Doğu Hint Adaları delegesinden gelen aylık eğitim talebinin[7] yanı sıra Kongre’de oluşturulan Aksiyon ve Propaganda Konseyi’nin de tavsiyesiyle, “Asya ülkelerinde komünist düşünceyi yaymak için liderler yetiştirmek amacıyla bir üniversitenin kurulması”[8] kararı alınacaktı. Bunun merkezi ise elbette “sanayileşmiş Batı ile toprağa bağımlı Doğu arasındaki proleter sosyalizminin” beşiği, ikisine köprü olabilecek en uygun yer olan Moskova olacaktı.

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin ayakları üzerinde yükselmesine yol açan bu uluslararası bağlamın yanı sıra, üniversiteyi bizatihi incelemeden önce, işin Sovyet Rusya içi boyutuna ve Bolşeviklerin eğitim anlayışına kısaca vurgu yapmak gerekir. Siyasi aygıtın ele geçirilişi, problemlerin sihirli bir değnek ile çözümü anlamına gelmiyordu ve yaygın kanının aksine, Bolşevikler de bunun bilincindeydi. Bu problemlerden öne çıkanlar arasında, öngörülebileceği üzere, eğitim sorunu da vardı. Eğitimin dönem koşullarında işçi ve köylü sınıfların kolayca erişebildiği bir olanak olmamasının da bir sonucu olarak, üniversiteler pek de ‘Bolşevik hayranı’ sayılmazlardı. Üniversite, Çarlık döneminden derin izler taşıyor, profesörlerin büyük bir kısmı Bolşevizm’e karşı düşmanca bir tavır takınıyorlardı. Yüksek okullar, eski rejimin etkisinde oldukları ölçüde, niyeti yalnızca iyi eğitimli, teknik bilgisi yüksek insanlar yetiştirmek değil, aynı zamanda yeni dünyanın insanını da yetiştirmek olan rejimin önünde önemli bir engel teşkil ediyorlardı. İç savaştan çıkmış, uzman kadro sorunu yaşayan ve yeni nizamı oturtmaya çalışan Bolşeviklerin eğitimle ilgili teorik beklentileri kısa vadede yerini bulamamış, verilen mezunlar istenilen kalitede olmamış, evdeki hesap çarşıya uymamıştı. Marksist ideolojiyi gerçek manada özümsemiş Bolşevik sayısının dahi bir elin parmaklarını geçmediği bir bağlam, hızla yeni ihtiyaçlara yönelik harekete geçme gerekliliğini dayatıyordu. Dolayısıyla, Bolşeviklerin önünde üniversitenin hızla proleterleştirilmesi ile devlet ve öbür üniversitelerde eğitim verebilecek uzman kadroların yetiştirilmesi sorunu uzanıyordu. Bu iki sorun, iki farklı türden eğitim kurumunun serpilmesi ile sonuçlanacaktı: Rabfaklar (işçi fakülteleri) ve içlerinde KUTV’un da olduğu komünist üniversiteler.

Üniversitelerin proleterleşmesi amacına hizmet eden işçi fakülteleri, işçi sınıfı ve köylüleri üniversiteye sokmanın bir yöntemi olmasının yanı sıra, o zamana kadar eğitim alamamış, tahsilleri bir biçimiyle aksamış işçi ve köylülerin temel eğitim almasını da hedefliyordu. 1920-21 yılında Moskova Üniversitesi rabfakının üyelerinin 122’si metal işçileri sendikasından, 72’si inşaat işçileri sendikasından, 102’si demiryolu sendikasından, 69’u tekstil işçileri sendikasından, 159’u deri emekçileri sendikasından, geri kalanları da parti tavsiyesi ile fakülteye girmiş işçilerden oluşuyordu.[9] Bunun yanı sıra, parti kadrolarını eğitmek için Sverdlov tarafından verilen ajitasyon ve propaganda eğitimi üniversiteye evrilecek, bu da zamanla Kızıl Profesörler Enstitüsü ve KUTV gibi öbür komünist üniversiteler için bir model teşkil edecekti. Öte yandan, yeni yaşamın kurulmasında sıkıntısı çekilen kadro eksikliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Komünist üniversiteler ise bu yeni kadroların aynı zamanda sınıf bilinçli olmalarını hedefliyordu. Bunların bir kısmı parti denetimindeyken, bir kısmı da Eğitim Komiserliği denetiminde çalışıyordu. Bu kurumlarda ağırlıklı olarak Istmat (tarihsel materyalizm), siyasal iktisat, Leninizm, Bolşevik parti tarihi, devrimci hareketler tarihi, SSCB’de toplumsal inşa ve doğa bilimleri dersleri veriliyordu.[10]

Bu noktada vurgulanması gerekir ki devrim, sosyalist bir toplumda eğitimin –kapitalist toplumda anlaşıldığının aksine– kariyer basamaklarının tırmanıldığı, yukarı doğru uzanan bir merdiven olarak değil; her alanının birbirinin eksiğini kapatabildiği türden bir toplumsal organizmanın parçası olarak işlev görmesini hedeflemiştir. Sovyet Rusya’da da ilkokuldan üniversiteye doğru bir tırmanış elbette söz konusudur; fakat bu, bütüncül bir anlayış arz eder ve nihai hedef uzmanlaşma değildir. Tam da bu sebepten ötürü Bolşevikler, eğitimin üretimle çeşitli biçimlerde ilişkilendirilmesi yoluyla dar biz uzmanlaşma ve erken meslek seçiminin aşılmaya çalışıldığı politeknik okulu Çarlıktan miras gördükleri akademik okulun karşısına çıkarıyorlar;[11] sömürünün ve eski düzeninin etkilerinden sıyrılmış insanın bu anlayış ile filizlenebileceğine güçlü bir inanç besliyorlardı. Bu okula yapılan vurgunun sebebi, Marx ve Engels’ten miras olan, uzmanlaşma ve profesyonelleşmenin kapitalist toplumu yeniden üreten türde bir iş bölümüne yol açtığı tespitiydi.[12]

Kapitalist toplumdaki okul anlayışının bir sonucu olan bu uzmanlaşmanın yarattığı iş bölümüne son vermek için eğitim sisteminde köklü bir değişiklik şarttı. Eğitimin endüstriyel ve doğal alandaki üretimle lehimlenmesi ile, Doğa, Toplum ve Emek temaları üzerinden bireyin zihninde yaşama dair bir bütünsellik oluşturulması hedefleniyor; bunun yolu olarak da eğitimin verildiği bölgelerdeki emek türlerinin, doğal yaşamın ve sosyal kurumların tanıtılması görülüyordu.[13] Bu anlatının, okulda öğretilen soyut yeteneklerin belirli materyaller üzerinde çalışılarak gerçek dünya ile bağlantılı biçimde özümsenmesi gerekliliği üzerine kurulduğunu da söyleyebiliriz. Fakat, gerçek şu ki, politeknik okul o zamana kadar denenmiş bir yöntem sayılmazdı. Dolayısıyla, eğitim meselesi ile derinden ilgilenmiş, Bolşeviklerin bu konuda öne çıkan isimlerinden biri olan Krupskaya üzerinden kendine yaşam suyu bulacak olan anlayış, Marx ve Engels kadar Belinsky, Hertzen gibi ilerici eğitimcilerin ve Tolstoy gibi düşünürlerin de izlerini taşıyacaktı.[14] Entelektüel gelişim ile üretici emeğin bir araya geldiği politeknik anlayış, yukarıda bahsini geçirdiğimiz isimlerin de muhtemel etkileriyle oluşmuş, yeni insanın çok yönlü, bağımsız ve inisiyatif alan, devrime yönelik inanç besleyen, toplumsal duyarlılığa sahip, bilimsel kavrayışı yüksek bireyler olmaları yönündeki anlayışla harmanlanarak devrimin ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim anlayışını belirleyen bir hattın ifadesi olacak, KUTV’da da bu yaklaşım kesin olarak tespit edilebilecekti.

***

KUTV’un işleyişi, buradaki genel yapı ve bu üniversitenin etkilerinden söz etmeden önce, başka bir konuya daha açıklık getirmek gerekir. Öncelikle, KUTV’un “tipik” bir devlet üniversitesi değil, özgün bir örnek olan “komünist üniversite” kategorisine girdiğini hatırlatmamız gerekir. Dolayısıyla bu yazı, “hakiki” eğitim ile “siyasal” eğitim arasında koşulsuz, sınırları belirsiz ve ifade ediliş gereği “hakiki” eğitimin “siyasal” olmayacağı savını içeren bir yaklaşımı kalkış noktası olarak almayacak; başka bir yazıya konu olabilecek denli uzun olan bu tartışmaya mümkün olduğunca girmeyecektir. Bunun sebebi, endoktrinasyon kavramının pejoratif kullanımı ile KUTV gibi özgün-tarihsel kurumları analiz etmenin, buraya eğitim görmeye gelen halkları bir türlü bu işin özneleri olarak tahayyül edemeyen bir yaklaşımın başka bir biçimiyle yeniden üretimi manasına gelebilme kaygısının yanı sıra, bu özgün örneği dar bir perspektife sıkıştırmadan tarihteki yerini ve önemini tespit etme isteğidir.

Bahsettiğimiz üzere KUTV, anti sömürgeci güçlerin dünya tarihinde ilk kez yüzlerini organize bir devlet aygıtına dönebildikleri,[15] ezilen ve sömürülen uluslar için komünizm fikrinin en büyük umut olduğu yakıcı bir zamanda vücut bulmuştu. Lenin’in ezen/ezilen uluslar konusunda yaptığı kavramsallaştırma bağlamında, Batı’nın “bedeni” anlamında kullanılan Doğu, ezilen uluslar ve bu ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkıyla da düşünüldüğünde, farklı ülkeleri bir araya getirebilen bir kategori haline gelmişti. Bu bağlamda, Doğu; Batı olmayanın kültürel bir tanımından ziyade, sömürge temelleri üzerine şekillenmiş bir tanıma sahipti. Sömürüyü merkezine alan bu yaklaşım, Kuzey Afrikalılar, siyahiler gibi komünitelerin de üniversitede eğitim alabilmesinin önünü açmış, KUTV’u öbür komünist üniversitelerden ayırarak, iyiden iyiye özgün bir kurum haline getirmişti. KUTV, gerek sonraları sadece komünist kadro yetiştirme misyonunu merkeze alan ülke içi komünist üniversitelerden gerekse kendi kategorisindeki ulus temelli komünist üniversitelerden[16] tam da bu enternasyonal yapısından ötürü ayrılacak, farklı bir yer ve önem teşkil edecekti. Bu üniversitenin 1921’in sonunda 11 farklı dile ev sahipliği yaptığı, ilk senesinde ise 44 farklı ulustan 622 öğrencinin KUTV’a kayıt yaptırdığı tahmin ediliyordu.[17] 1927’de bu rakam 74’e çıkacak, 10 farklı “millet sektörü(milliyetlere ayrılmış eğitim grupları)” olduğu tespit edilecekti.[18] Bu durum, Sovyetlerdeki öbür okullardan çok daha az sayıda öğrenciye sahip olmasına karşın taşıdığı enternasyonal karakterinden ve sadece Sovyet Rusya’daki yaşamın yeniden üretimine bağlı olmamasından ötürü KUTV’un etki alanının çok daha geniş olması anlamına geliyordu. Bu deneysel hâl, üniversitenin ilk rektörü Broido’nun ifadelerinde kendine yer buluyordu: Rektöre göre üniversite “ayak basılmamış yolların krokisini çıkarabilmeli” ve “Marksizm tarafından henüz çözülmemiş problemlerle baş edebilmeliydi.”[19]

Böyle düşünüldüğünde KUTV, tarihin arkasından yürüyerek onun peşi sıra bıraktığı olguları toplayıp analiz eden akademik anlayıştan sıyrılıyor, sosyalizm deneyinin içerisinde tarihle at başı gidiyordu – hatta onu belirli bağlamlarda geçme iddiası dahi taşıyordu. Kurum, yine bu deneyselliğine istinaden, idari olarak da daha önce pek örneği görülmemiş uygulamalara sahne oluyordu. Şunu da vurgulamak gerekir ki, okul hakkında, yarattığı etkiye kıyasla pek az kaynak bulunmaktadır. Bulunan kaynakların bir kısmı açılan Komintern kaynaklarından, büyük bir kısmı da kurgu anı yazılarından oluşmaktadır. Bunun sebebi, bu okula gelenlerin sıkı bir gizlilik ve disiplin içinde hareket etmeleriydi. Yabancı istihbarat servislerinin yoğun ilgisini çeken okulun öğrencileri, günün sonunda ülkelerindeki faaliyetlere devam edeceklerinden takma isimler kullanıyorlar, vardıkları anda pasaportlarını ve üzerlerinde bulunan belgeleri okul yönetimine teslim ediyorlardı.[20]

Komintern’e bağlı bu okulda, tahmin edileceği üzere, okula kayıt bilindik, formel usullerle işlemiyordu. Referans mektupları akademisyenlerden değil, ülkelerin komünist partilerinin veyahut devrimci hareketlerin ilgili üyelerinden alınıyordu. Üniversiteye bu tavsiyelerle gelenlerin yanı sıra dünyayı görmek, yoksulluktan kaçmak, ücretsiz eğitim almak gibi muhtelif sebeplerle yola koyulanlar da geliyordu. Bu durum da okulu yabancı öğrenciler için imrenilen bir merkez haline getiriyordu. Okula kayıt için gelen öğrencilerin arka planlarını öğrenmek adına, üniversite bu öğrencilerden otobiyografiler talep ediyordu. Bu otobiyografiler, genel bir bireysel tarihin yanı sıra sosyal ve finansal arka plan, çocukluk bilgileri içeriyor; komünist fikriyatla tanışıklık süreci, devrim ve iç savaştaki faaliyetler de kayıt altına alınıyordu. [21]

Öğrenciler, Sovyet Rusya doğusundan gelmiş olmaları, milletleri gibi faktörler göz önüne alınarak oluşturulmuş sektörler altında tanımlanıyorlardı. Okulun bir müdürü olmasına rağmen, öğrenci komiteleri idarede oldukça etkindiler. Yemekhanede bazı işler ortak yapılmakta, öğrencilere haftada bir sıra gelmekteydi.[22] Üniversitede kurulan komünde, yemek pişirmek dışında pek çok işi öğrenciler nöbetleşe ekipler olarak üstleniyorlar, düzeni kendileri tesis ediyorlardı. Her grubun toplantılarla seçtiği komiteleri mevcuttu ve bu komiteler, üniversite topluluğundaki bütün komünistlerin parti komitesine bağlıydı. Bu yapı, üniversite rektörü ve yönetim kuruluyla uyum içerisinde çalışıyordu.

Öğrencilerin ana faaliyetleri ise elbette bu işlerden oluşmuyordu. İşin önemli kısmı olan eğitimin de yaşamla karşılıklı olarak birbirini besleyen bir yapıda olduğunu tespit edebiliyoruz. Ana akım anlamda ‘hakiki’ bir eğitim vermeye daha yakın olan devlet üniversitelerinde dahi –özellikle sosyal bilimlerde— kendinden mütevellit bir literatür aktarımı anlayışına sahip olmayan bir eğitim anlayışının, komünist bir üniversitede farklı bir şekilde işlev görmesi zaten beklenemezdi. Bu sebeplerden, müfredat da ‘yaşamın bilgisi’ ile bizzat bağlantılı bir içeriğe sahipti. Hazırlık sınıfında Coğrafya, Matematik, Fizik ve Kimya, Biyoloji, Sosyal Gelişmeler Tarihi, Siyasi İktisat ve Rusça gibi daha temel eğitime yönelik dersler veriliyorken, ilk dönemde bunlara İktisadi Coğrafya, Avrupa Tarihi dersleri ekleniyordu. Üçüncü dönemde ise hat git gide belirginleşiyor, İktisadi Yapıların Gelişme Tarihi, Tarihsel Materyalizm gibi dersler müfredata dâhil oluyordu.[23] Bu noktada, üniversitenin deneyselliği ve yaşam ile bağlantısının ispatlarından birinin müfredattaki çeşitlilik olduğunu tespit edebiliriz.

KUTV’da ana dilde verilen eğitimin yanı sıra, her öğrenci aynı müfredatla ders almayabiliyordu. Örneğin, Afrika Seksiyonu’nun 1933 müfredatında Komünist Enternasyonal Tarihi, Leninizm, Parti Kuruluşu, Askeri Bilim, Güncel Siyaset gibi dersler ağırlıktayken, öbür Afrikalı grupta daha temel eğitime yönelik derslerin ağırlıkta olduğu gözlemlenebiliyordu.[24] Bu durum elbette müfredatın ihtiyaca göre şekillenen bir yapısı olabildiğine işaret ederken, aynı zamanda siyasal angajman seviyesinin de verilen derslerde oldukça etkili olduğunu gösteriyordu. Kadro niteliğine sahip öğrencilerin daha pratik bir nitelikte eğitim almasının yanı sıra, okulda klasik manada bir ‘kayıt’ sistemi olmadığını da gözlemleyebiliyoruz. Öğrenciler, ülkelerinde kendilerine ihtiyaç duyulduğu anda geri dönebiliyordu. Bir kısmı sonradan eğitimine devam edebiliyor, bir kısmı ise ülkelerindeki vaziyete bağlı olarak bulundukları yerde kalıyorlardı. Bunların yanı sıra okulda Türkiye, İran ve Afganistan gibi ülkelerin çağdaş tarihleri de öğretiliyordu. Sultan Galiyev, Turar Ryskulov, Neriman Nerimanov ve Ahmet Baytursun’un yanı sıra Hintli Manabendra Narth Roy, Hollandalı H.J.M.F Snevliet ve İranlı Sultanzade gibi önemli isimler kurumda ders veriyorlardı.[25]

KUTV’u benzerlerinden ayıran özellikler, burada ders veren isimlerin önemi ve derslerin içeriği ile sınırlı değildi. Öğrencilerin ders dışı aktiviteleri bize bu kurumun muhtevası ile ilgili önemli fikirler veriyor. Söz gelimi, öğrenciler her sabah saat 7’de uyanıyorlar, jimnastik hocasının nezaretinde İsveç usulü jimnastik yapıyorlardı. Bu idmandan önce doktor kontrolünden geçiliyor, ardından duş alınıp kahvaltı ediliyordu. Günün önemli bir kısmı ise derslere ayrılıyordu.[26] Öğrenciler duvar gazeteleri çıkarıyor, komiteler ve kulüplerde aktif görevler alıyorlardı. Bu kulüplerde ülkelerinin güncel meseleleri ile ilgili tartışmalar yaparak kültürel arka planlarını ifade edebiliyorlardı. Bu toplantılarda her ulusun folklorundan, yeni sanatından danslar, şarkılar, numaralar düzenleniyordu.[27] Bunların dışında yönelime göre aktivitelerde bulunuluyor, örneğin Vâlâ kimya kısmında laborantlık da yaparken, Nazım üniversite kulübünün temsillerini oluşturuyordu. Öğrenciler haftada bir herkesi içeren mutfak, yemekhane, odun kesme gibi işlerde de görev alabiliyorlar, bir kısmı kitaplar çevirip ders vererek hayatlarını kazanmaya devam ederken öğrenciler için ucuz olan lokantalarda karınlarını doyurabiliyorlardı.[28]

Bütün bunlara ilaveten, okul dışı aktiviteler de öğrencilerin yaşamında önemli bir yer teşkil ediyordu. Dünya tarihinde bir ilk olan sosyalizm deneyine bizzat Moskova sokaklarında tanıklık etmenin yanı sıra öğrenciler sık sık tiyatro ve müze gezilerine katılıyorlardı. Telgraf, telefon ve radyo istasyonları, elektrik güç istasyonları, fabrikalar gibi sosyalizmin ayakları üzerine gün be gün oturuşunun ifadesi olan kurumların o tarihe kadar görülmemiş işleyişine tanıklık ediyorlardı. Kültürel faaliyetler de tüm hızla devam ediyor, üniversite kulüplerinde klasik metinlerin okunduğu edebiyat günleri düzenleniyordu. Öğrenciler Mayakovski ve Gorki gibi simaları canlı dinleme fırsatı buluyor; Meyerhold rehberliğinde mezuniyet törenlerinde tiyatro oyunu sergiliyorlardı.[29] Tiyatro sahnesi elbette sadece mezuniyet törenlerine de sıkışmıyordu. Söz gelimi Vâlâ ve Nazım, arkadaşları Alimof’a gelen üç beş şişe hediye şaraptan tadıp, Tatar tiyatrosunda oynanan Shakespeare oyununu izlemeye gidebiliyorlardı.[30]

Tatil ayları ise belirli bölgelerde geçiriliyordu. Bu bölgelerde bulunan, eskiden zenginlerin yazlık olarak kullandığı evler kamulaştırılarak üniversitenin hizmetine sunulmuş, öğrencilerin yurdu haline getirilmişti. Burada da komün sistemi devam ediyordu. Günün belirli kısmı bu evlerin salonlarında, ortak alanlarında ders çalışma, konferans dinleme ve yemek yemekle geçerken, öğrenciler belirli günlerde belirli hizmetleri yapıyorlar, aynı zamanda bölgedeki ailesiz çocuklara bakıyorlardı.[31] Bu kamp yaşamının akşam saatleri ise başka bir havada geçiyor, öğrenciler ve öğretmenlerin birlikte oturduğu büyük ateşler yakılıyor, buralarda kamp kuran ailelerle temasa geçiliyor, şiirler okunuyor, her şeyden konuşulup “çok hoş zaman geçiriliyordu.” [32] Bu hoş zamanlar, karakteristika adı verilen eleştiri ve özeleştiri seanslarında yerini gerginliğe bırakıyor, öğrenciler düzenli olarak birbirlerinin bencillik, savurganlık gibi gündelik pratiklerinin yanı sıra, genel eksiklerini de kıyasıya eleştiriyorlar, ne varsa ortaya döküyorlardı. Bu seanslarda öğrenciler arasında yüksek mevkide olanlar öbür öğrencilerin eleştiride rahat olabilmeleri adına dışarı çıkarılıyorlardı. Karakteristika seansları sayesinde seküler bir vicdan oluşmasının yanı sıra, öğrencilerin birbirlerinin sorumluluğunu alabilen bireyler olmaları da hedefleniyordu. Özgün bir kurumun özgün uygulamalarından olan karakteristikaların etkisi, bu bağlamda, Şevket Süreyya’nın Ankara’da bir maarif müsteşarına verdiği cevapta yaptığı “öğrenişlerin üstünde bir karakter veren” tanımlamasıyla berrak bir biçimde ifadesini bulacaktı.[33]

***

Literatürde kendine bir biçimiyle yer bulamamış, bu sebeple de çeşitli dolayımlardan geçmemiş, farklı yazın biçimlerine misafir olup muhtelif naratiflere erişme safhasına ulaşarak toplumsal hafızaya girmemiş tarihsel olayları, kurumları incelemek her daim başlı başına bir mesele olagelmiştir. Bunun sebebi, bu olay ve kurumların, tarihsel gerçeklerin ve olguların birbiri ardına dizildiği bir anlatı sonucu alımlayıcının zihninde eski bir kitabın içinden düşen, bakıp geçilen bir fotoğraf nüshası kadar yer edinmesi riskidir. Bu durumu aşabilmenin, bu çerçeveye renk, koku ve ritim katabilmenin edebi araçları elimizde olmasa da bunu insan deneyimleri ve kurumların yaşama bizzat etkisi üzerinden, en azından bir ölçüde başarmamız mümkün. Bu bölümde KUTV adına bunu yapmaya çalışacağız.

1930’lu yıllardan KUTV öğrencilerine ait bir fotoğraf.
Kaynak: V. K. Shakhbazova’nın arşivi

Moskova Lomonosov anıtı önünde ‘götürülmesi gereken yere’ (işçi fakülteleri) götürülmeyi bekleyen yoksul bir köylü çocuğu için rabfak ne ifade ediyorsa,[34] Rusça bildiği tek kelime Komintern olup Moskova tren istasyonunda Sovyet polisini bekleyen öğrenci için de[35] Tibet’te köle olup üniversiteye varmak için tam tamına 14 ay yürüyen öğrenciler için de[36] KUTV onu ifade ediyordu. Unutmamak gerekir ki, bu okulda Doğu’nun şanslı ailelerinde doğmuş veyahut kaçınılmaz olarak üniversite kurumuna kariyerist anlamda faydacı bakan parlak çocuklar değil, Nazım gibi hakikati aramaya çıkmış, yine onun ifadesiyle yeni dünyanın verdiği umutla Asya’nın yollarını “şimale akan rüzgarlarla aşan”[37] öğrenciler okuyorlardı. Okul, bu duruma istinaden Doğu’da ve Doğu çalışmalarında bir paradigma değişimine işaret ediyor; Doğu’daki öğrencileri bünyesine toplayarak bu olanakları sağlayan ilk okul oluyordu. Bu durum, Müslüman halklar dahil Doğu halklarına tesir edecek bir dizi etkiyi yaratacak zeminin oluşması demekti. Söz gelimi, Arap bir kölenin çocuğu olan Sawaf, KUTV’da eğitim alarak Orta Doğu medya işlerinde görev alıyor, önemli bir pozisyon işgal edebiliyordu.[38] Farklı coğrafyalardan Müslüman öğrencilerin bir arada olması, bu öğrencilerin zihninde çeşitli yaklaşımları içerebilen bir İslam kategorisi oluşmasına öncülük ederek bu öğrencilerin birbirlerine karşı besledikleri dini ön yargıların aşınmasına yol açabiliyordu. Farklı mezhep ve milletten öğrencilerin bir arada olması sonucu oluşan bu ekosistem, öğrencilere ortak temeller üzerinde bir yaşam kurabilecekleri fikrini veriyor, bu da halklar arasındaki diyalog zeminini arttırıyordu.[39]

Vurgulanması gerekir ki bu etkiler, yalnızca Müslüman halklara ya da bu halkların erkek mensuplarına özel değildi. Söz gelimi, başlık parası, çoklu eş alma gibi uygulamalarla kıyasıya mücadele edildiği tarihlerde, Kazakistan’ın köylü kadınları ve İranlı kadınlar da bu kurumda eğitim alıyorlardı. 1920’li yıllarda, Orta Asya ve Sibirya’dan gelen farklı isimlerle aynı yurtlarda kalmak, Kazak kadını için baba evinin terk edilmesi anlamına geliyor, bu kadınlar erkeklerle aynı müfredatta eğitim alıyorlardı. Üniversitede kurulan “kadınları yüzyıllardır süren uykusundan uyandırmak…kadını politik, kültürel ve sosyal alanda ortak kılma amacı güden” kadın departmanının yanı sıra “Kadın Proleterlerin ve Köylülerin Çeşitli Alanlardaki Durumu; Şubat ve Ekim Devriminde kadın işçilerin durumu; Doğuda Feminist Söylem ve Genişlemesi, Kadınlarda Çalışmanın Tarihsel Görünümü; Çalışma Reformları” gibi dersler, bu konuya verilen önemin ispatıydı. Bu esnada Kazak kadınları, kadın haklarıyla ilgili farklı yazışmalar yayımlıyor, gazetelerde muhabirlik yapıyor, Sovyetlerdeki kadınların genel durumlarını ve sorunlarını ele alıyorlardı. Bu üniversiteden mezun kadınların bir kısmı Kazakistan’ın çeşitli bölgelerindeki ilk kadın işleri departmanlarını kuran kadınlar olacaklardı.[40] Bu bir dizi tarihsel olgunun ifade edemediği etkiyi, önceleri bu kurumun gerçekliğine inanamayan, sonrasında burada okuyup Tahran’daki kadın yoldaşlarına okulun tasvirini yapan İranlı kadın öğrencinin aldığı cevap belki edebilir: “Moskova’da Kızıl bir Mekke olduğunu bilmek…”[41]

Bu sözüm ona Kızıl Mekke’nin etki alanı yalnızca Doğu toplumları ile sınırlı değildi. Bu okulda sömürge ülkelerinden olmalarının bir sonucu olarak Afro-Amerikalı ve Kuzey Afrikalı öğrenciler de eğitim alabiliyorlardı. KUTV, o dönemde Afrika’nın İngiliz bölgelerinde ‘hakiki’ eğitim veren kurumlardan daha ileri bir seviyede temel eğitim verebiliyordu. Bundan da önemlisi, Afrika’nın siyasi problemleri ile ilgili çalışmalar yapılıyor, dergiler çıkarılıyor, bu çalışmalar Afrikalı öğrencilerle birlikte yapılıyordu. Bu, o zamana kadar Batı’nın fetihleri ve başarısızlıkları temel alınarak yazılmış bir Afrika tarihi paradigmasından köklü bir kopuşu ifade edecekti. Emek sömürüsü, gizli ve açık zorla çalıştırma biçimleri, kölelik, sözleşmeli çalıştırma gibi kavramlarla Afrika’da proletaryanın izi sürülüyor, kadın ve çocuk işçiliğe vurgu yapılıyordu. 1930’lar dünyasında, Batı dahil olmak üzere Afrika tarihi ile ilgili daha önce böyle bir perspektif geliştirilmiş değildi. KUTV’da 1920’lerde başlayan, sınıf perspektifiyle yapılan sömürü ve koloni tartışmaları,[42] Batı üniversitelerinin literatüründe ancak yıllar sonra kendine yer bulabilecekti. Bu bağlamda, bu ülkelerle ilgili eğitim vermek isteyen hocalar, öğrencilerin sağladığı bilgi, deneyim ve materyaller ile hareket etmek durumunda kalıyor, bu da kolektif ve interaktif bir çalışma zemininin temellerini yaratıyordu. Bu materyallerin, araştırma metotları derslerinde öğrenilemeyecek yöntemlerle, bazı öğrenciler tarafından gizlice getirildiği tahmin edilir.[43] Öbür Yeni Dünya’da otobüslerde beyazlarla aynı bölümde oturamayan oturamayansiyahi öğrencilerin Bolşoy tiyatrosunda Don Kişot balesi izleyip sömürge çalışmalarında aktif rol alabildiği göz önünde bulundurulduğunda üniversite,[44] siyahilere bu dönemde en fazla olanak sağlayan okul olarak tarihte yerini alıyordu. KUTV’da Harry Haywood, Lovett Fort-Whiteman gibi Afro-Amerikalı isimler de kendilerine yer bulabilmiş; Whiteman, sonrasında Şikago’ya dönerek Amerikan Zenci Emek Kongresi’ni kurmuştur. Yine bazı mezunlar, Kenya’daki anti-sömürge hareketinin öncü isimleri arasında yer almışken, okulun anti sömürgeci cereyana etkisi siyahi öğrencilerle sınırlı kalmamış, Cezayirli öğrenciler de burada öğrendikleri mücadele metotlarını kullanarak “sömürgecilerle çarpıştıklarını”[45] ifade etmişler, M.N. Roy ve Phillips Allen gibi mezunlar da Meksika ve Latin Amerika’ya dönerek üçüncü dünyacı devrim dalgasının buralarda kendini göstermesinde etkili olmuşlardır.[46]

Farklı toplumlar üzerinde bu kadar çeşitli etkileri bulunan üniversitenin, Türkiye’yi pas geçmesi elbette beklenemezdi. TKP’nin birçok kadrosu bu okulda yetişecekti. Bunlardan Nazım Hikmet, İsmail Bilen gibi isimler öne çıkarken, Vedat Nedim Tor, Şevket Süreyya Aydemir, Zeki Baştımar, İsmail Tökin, Vâlâ Nurettin gibi isimler de bu üniversitede okumuş, “aldıkları teorik ve pratik altyapıyı Türkiye’deki ideolojik çalışmalara aktarmışlardır.”[47] TKP adına, “yukarıya” gidip sosyalizme tanıklık etmek isteyen yoksul çiftçi çocuklarından tütün işçilerine birçok ismin üniversitede eğitim aldığını, buralarda bazı isimlerin yetkin kadrolar haline geldiklerini, ufuklarının genişlediğini tespit ettiklerini görüyoruz.[48] Ufkun genişlemesi bağlamında düşündüğümüzde, KUTV macerasının özellikle Nazım Hikmet üzerindeki etkisi oldukça belirgindir. Moskova sokaklarında halkın çıplaklığı ve açlığına tanıklık etmesi Nazım’a serbest nazımla yazdığı ilk şiir olan “Açların Göz Bebekleri” şiirini yazdıracak, bu Türk şiirine etki edecek yeni bir biçim ortaya çıkması anlamına gelecekti.[49] KUTV’da parlayan, oldukça öne çıkan Nazım, aldığı felsefe eğitiminin yanı sıra “Sovyet şairlerini, yazarlarını incelemiş, tiyatrolarını izlemiş, hatta piyes yazma tekniğini de öğrenmiş. Bağristki’nin, Mayakovski’nin ve Selniski’nin yapıtlarını okumuş, onların ritminin derinliğini kavramış ve Türk edebiyatının olanaklarını bu yeni şiirin örsünde şekillendirmişti.”[50]

Okulun Türkiye üzerinde etkisi, elbette Nazım ile sınırlı değildi. Nitekim bu üniversite mezunları homojen bir görüntü vermiyorlar, farklı hatların temsilcisi olarak öne çıkıyorlardı. Nazım, İsmail Bilen gibi isimler komünist geleneği beslemiş, buraya teorik ve pratik anlamda can suyu vermişler, bir kesim ise kopuş yaşamış, bu kopuşlardan da ortaya Kadro dergisi gibi yayınlar çıkmıştır. Bu dergiyi çıkaran Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör gibi isimlerin sosyalizm tahlilinden koparak iktisadi bağımsızlığa vurgu yaptığını, Kemalizmin teorisyenliği misyonunu üstlendiklerini görüyoruz. Bu isimler, tarihsel materyalizm, sermaye ve artı değer gibi kavramlarla üniversitede aldıkları dersler sonucunda tanışmalarının yanı sıra, NEP (Yeni Ekonomi Politikası), Merkezi Planlama gibi stratejilere de yerinde tanıklık etmişler, bu deneyimlerin Türkçe’ye kazandırılmasında rol oynamışlardır.[51] Sanayileşmenin öne çıktığı 1931 yılında Sovyet uzmanları ülkeye davet edildiğinde, Rusça bilmelerinden ötürü Kadro yazarları sürecin içinde bulunmuşlar, bu kadrolar KUTV’da aldıkları eğitimin bir sonucu olarak bu sürece danışmanlık edebilecek yetkin kadrolar haline gelmişlerdir.[52] Bunların yanı sıra, enternasyonal marşını Türkçe’ye çeviren Vâlâ,[53] Tolstoy’un Harp ve Sulh ve Mujikler romanlarını ve Puşkin’in Erzurum Yolculuğu adlı kitabını Türkçe’ye çeviren Zeki Baştımar da KUTV mezunları arasındadır.[54]

Sonuç Yerine

Nazım’ı Odessa Limanından Moskova’ya götüren gemi, bizler için belki tarihsel bir araştırma nesnesi olabilir. Peki ya bu geminin yolcuları? Kamara bölmelerinde saklanan yürekleri umuttan ve heyecandan kuşa döndürmüş, Asya’nın engin ovalarını taban kuvvetiyle aştırmış bu deneyim, bizler için ilginç bir hatıradan mı ibaret? Bugün kapitalist metropollerin dışında kalmış dünyanın şanslı ve parlak çocuklarının dahi maddi manevi ateş çemberlerinden geçerek erişebildiği Batı üniversitelerinin halen bir güvence kırıntısı elde edebilme umudu olarak algılandıkları bir dünyada yaşıyor oluşumuz oldukça çarpıcıdır. Zamanın ruhunu incitmemek adına gün be gün bir ‘kendine’ yatırım aracına dönüşen, bununla ideolojik olarak örtüşen bir biçimde de mücadele ekseninin muhtelif kimliklerin savunusu biçimini aldığı bir tür çokkültürlülük anlatısını barındırabilen üniversitelerin sınıf karakteri ise oldukça tartışmalıdır. Eğitimin sözüm ona globalleştiği bir dönemde emekçi çocuklarının bu kurumlara ne oranda erişimi olduğu, erişimi olanın da ne oranda başarılı olabildiği başlı başına bir meseledir. Dolayısıyla, bu globalleşme karşısında enternasyonal bir mücadele kurgusunun hayal olarak dahi tahayyül edilemediği bir çağda, belki arkamıza bakıp ‘eski dünyanın’ özgünlüklerinden ders çıkarma zamanı gelmiştir. Bugün ‘yukarıya’ baktığımızda bir umut göremediğimiz doğru; fakat, belki tam da bu yüzden arkamıza dönüp dikkatlice bakmamız, bugün yanımıza yöremize bakış açımızı değiştirecek, yukarıya bakmamıza gerek kalmadan pratik perspektifler geliştirmemize yardımcı olacaktır. Tam da bu yüzden, neoliberal saldırının vites arttırdığı bir çağda Doğu emekçilerine bir biçimiyle umut olmuş olan, onları bütün özgünlüklerini koruyarak aynı çatı altında bulundurabilmiş bu kurum, başka bir ifadeyle ‘Kızıl Mekke’, bize geçmişten uzanan bir el olarak sömürüye karşı mücadelede ve zamanın ruhunu incitmede üniversitenin yeri konusunda ipuçları verebilir.


[1] Nazım Hikmet: Putinkovski, TKP MK Genel Sekreteri İsmail Bilen KISA BİYOGRAFİ, TÜSTAV, 2004, İstanbul, s. 22.

[2] TKP MK Genel Sekreteri İsmail Bilen KISA BİYOGRAFİ, TÜSTAV, 2004, İstanbul, s. 22.

[3] Carr, E.H. (2004). Bolşevik Devrimi (Cilt. 3). İstanbul: Metis Yayınları, s. 218.

[4] Carr, 2004, s. 222.

[5] Akbulut, E. & Tunçay, M. (2020). Türkiye Komünist Partisi’nin Kuruluşu, 1919-1925. İstanbul: Yordam, s. 666.

[6] Akbulut & Tunçay, 2020, s. 669.

[7] Carr, 2004, s. 252.

[8] Çomak, İ. (2016). Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi ve Burada Okuyan Türk Öğrenciler Hakkında Bir Rapor. Bilig, 76. s. 89.

[9] Fitzpatrick, S. (1979). Education and Social Mobility in Soviet Union, 1921-1934. New York: Cambridge University Press, ss. 89-90.

[10] Katz, Z. (1956). Party-Political Education in Soviet Russia, 1918-1935. Soviet Studies, Vol. 7, No: 3, s. 241.

[11] Fitzpatrick, 1979, s. 5.

[12] Fitzpatrick, 1979, s. 5.

[13] Fitzpatrick, 1979, s. 20.

[14] Tolstoy dışında, geçmiş yüzyılın ilerici eğitimcileri olarak adlandırılan bu isimlerden Belinsky, doğanın çocuğun ilk öğretmeni olduğunu, öğrencilerin ancak doğa ile ilişkileri vasıtasıyla öbür insanlarla ilişkilerinin yaşamdaki yerini anlayabileceğini savunurken akademik eğitimin yöneticiler, bu yolla verilen bir ahlaki eğitimin ise ‘insan’ yetiştirmeye yarayacağının altını çiziyordu. Öte yandan Hertzen, devrimin kitlelerin eğitimi olmadan gerçekleşmeyeceğini savunuyor, doğa bilimleri üzerine güçlü bir vurgu yapıyor, bu yolla sömürünün araçlarından biri olarak görülebilecek mistisizmin etkisinin kırılabileceğine inanıyordu. Prigov ise, eğitimin insanın iç ihtiyaçlarını da karşılaması gerektiğini, yaşamın sorunlarına cevap aramaya teşvik etmesi gerektiğini düşünüyor, her fakültenin özgür olması gerektiğini savunuyor, işçi fakültelerinin embriyosu olarak adlandırabileceğimiz işçiler için Pazar okulları kurarak Çarlık rejiminin hedefi haline geliyordu. La Revolution par l’ecole [eğitim yoluyla toplumda radikal değişim yaratma] anlayışının birleştirdiğini söyleyebileceğimiz, pedagojik anlayışları bir yanıyla faydacılık içeren bu isimlerin aksine Tolstoy, eğitimin tek metodunun deney, kriterinin de özgürlük olması gerektiğine inanıyor; formel, öğretmen odaklı, enformasyon temelli eğitimdense enformel eğitimin yaşamda neyin önemli olup olmadığı ile ilgili fikir verebileceğini düşünüyordu. Bkz. Warner, P. K. (1987). The Impact of the Revolutionary Era on the Russian Educational System. [ Master’s Thesis in History ]. Texas Tech University, ss. 38-49.

[15] Kirasirova, M. (2017). The ‘’East” as a Category of Bolshevik Ideology and Comintern Administration. Kritika: Explorations in Russian and Eurasian History, Volume 18, Number 1, s. 7.

[16] Katz, 1956, s. 243.

[17] Kirasirova, 2017, s. 14.

[18] Çomak, 2016, s. 92.

[19] Kirasirova, 2017, s. 9.

[20] Filatova I. (1999) Indoctrination or Scholarship? Education of Africans at the Communist University of the Toilers of the East in the Soviet Union, 1923‐1937, Paedagogica Historica: International Journal of the History of Education, 35:1, 41-66, DOI: 10.1080/0030923990350104, s. 48.

[21] Kirasirova, 2017, s. 21.

[22] Çomak, 2016, s. 99.

[23] Türkeş, M. (1999). Ulusçu Sol Bir Akım: Kadro Hareketi (1932-1934). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, s. 79.

[24] Filatova, 1999, ss. 53-54.

[25] Türkeş, 1999, s. 81.

[26] Çomak, 2016, s. 103.

[27] Nureddin, V. (1975).  Bu Dünyadan Nazım Geçti. İstanbul: Cem Yayınevi, s. 307.

[28] Nureddin, 1975, ss.286-287.

[29] Fadai, L. R. (2015). “Red Mecca’’ The Communist University for Laborers of the East (KUTV): Iranian Scholars and Students in Moscow in the 1920s and 1930s. Iranian Studies, http://www.tandfonline.com/loi/cist20, ss. 720-721.

[30] Nureddin, 1975, s. 325.

[31] Nureddin, 1975, s. 279.

[32] Nureddin, 1975, s. 281.

[33] Nureddin, 1975, s. 281.

[34] Fitzpatrick, 1979, s. 91.

[35] Kirasirova, 2017, s. 20.

[36] Fadai, s. 721.

[37] Hikmet, N. (2008). Bütün Şiirleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 234.

[38] Kirasirova, 2017, s. 30.

[39] Kirasirova, 2017, ss. 26-27.

[40] Zhetybayev, K. et al. (2020). Communist University of Eastern Toilers to Transform the Consciousness of Kazakh Women, Utopia y Praxis Latinoamericana, 25., ss. 35-37.

[41] Fadai, 2015, s. 718.

[42] Bkz. Zusmanovich, Potekhin ve Tom Jackson tarafından yayınlanan ‘’Afrika’da Zorunlu Çalışma ve Sendika Hareketi’’ (Forced Labour and Trade Union Movement in Negro Africa), Filatova, 1999, s. 59.

[43] Filatova, 1999, ss. 56-59.

[44] Filatova, 1999, s. 63.

[45] Nureddin, 1975, s. 289.

[46] Çomak, 2016, ss. 91-92. Okulun ünlü mezunları arasında Çinli Liu Şab Şi, Perulu Jose Carlos Mariategui, İran Komünist Partisi liderlerinden Mikeal Sultanzade, Irak Komünist Partisi kurucularından Yusuf Salman Yusuf, Lübnan Arap Komünist Partisi’nin kurucusu ve teorisyeni Musa Rıdvan-Al Hilmi, Japon Sen Katayama, Endonezyalı Tan Malaka, Çinli Liu Shao-Chi ve Vietnamlı Ho Chi Minh’i sayabiliriz.

[47] Çomak, 2016, s. 87.

[48] Akar, A. (1989). Bir Kuşağın Son Temsilcileri ‘’Eski Tüfek’’ Sosyalistler. İstanbul: İletişim Yayınları, ss. 99-102.

[49] Nureddin, 1975, s.261

[50] Sülker, K. (1987). Nazım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, 1902-1928 (Cilt I). İstanbul: Yalçın Yayınları, s. 154.

[51] Türkeş, 1999, s. 80, s. 109.

[52] Türkeş, 1999, s. 115.

[53] Nureddin, 1975, s. 287.

[54] Çomak, 2016, s. 102.