/

Ekonomi-politik ayrımında neyi seçeceğini seçme sanatı olarak toplumsal mücadele: Politik seçimler üzerine bazı notlar

Sağın karşısında kazanılan anti-neoliberal zafer ve mevcut tarihsel sınırlılıklar arasındaki gerilimde, o tarihsel sorudan kaçış yok: Seçimler ile mevcut düzeni değiştirmek mümkün mü? Emekçilerin iktidar bloku içerisinde kurucu bir unsur olmadığı günümüz dinamikleri göz önüne alındığında bu yazının kaleme alınmasına sebep olan temel motivasyon, modern ‘burjuva’ devleti, oluştuğu tarihsel zemin olan Fransız Devrimi’nden koparıp burjuvaziye mâl etmenin, burjuva ideolojisinin emekçiler aleyhine en büyük tarihsel kazanımlarından biri olduğunun düşünülmesidir.

la Constitución de 1917 /Jorge González Camarena

Başlarken

Mevcut Türkiye gündeminde herhangi bir toplumsal dinamiği olası bir erken seçim, seçim ittifaklarının olası kompozisyonları, seçimin gerçekleşeceği koşullar gibi başlıklardan azade tartışabilmenin oldukça güç olduğu bir süreç yaşanıyor. Üstelik ABD’de Biden’i iktidara getiren seçimden, Merkel sonrası Almanya’yı ve hatta bir ölçüde Avrupa Birliği politikalarını şekillendirecek seçimlere; Kanada’nın olağan tarihinden iki sene önce gerçekleşen seçiminden, İngiltere yerel seçimlerine pek çok şekilde karşımıza çıkan örnekleriyle birlikte düşünüldüğünde, küresel iklimde de seçim üzerine yürütülen tartışmaların gündemi domine ettiğini söylemek fazla iddialı olmayacaktır. Bu sıralanan örneklerin yanı sıra, son birkaç on yılın parlamenter siyaseti içerisinde iktidar olarak görmeye alışık olmadığımız, seçim zaferine “Şili, Latin Amerika’da neoliberalizmin beşiği olduysa; mezarı da olacak” gibi söylemlerin –ve hatta sloganların eşlik ettiği– Gabriel Boric gibi örneklerin de ortaya çıktığı bir seçim dalgası içerisinden geçiyoruz.

Küresel iklimde konuşulagelen diğer seçimler bir yana, bu kısa girişte Şili örneğinin özellikle vurgulanmasının radikalizminin[1] yanı sıra bir diğer özel nedeni daha var. Bilindiği üzere neoliberalizm, ilk deney sahası da olan Şili’ye seçim ile gelmedi. Şili halkının pek çok bedel ödediği oldukça kanlı bir sürecin sonrasında neoliberal ajanda, Şili topraklarına enjekte edilmişti.[2] Bu noktada yerinde olabilecek bir hatırlatma olarak Boric’in rakibinin, mirasını Şili’ye neoliberalizmi getiren darbenin komutanı olan Augusto Pinochet’e dayandıran aşırı sağcı José Antonio Kast olduğu eklenebilir. Dolayısıyla ampirik siyasi sahnede neyin seçileceği sorusunun aldığı –ki elbette Boric’in ifadesinde açığa çıkan neoliberalizmin ölümü söyleminden daha az iddialı olan– biçim, ‘darbe mirası olan aşırı sağa devam mı; yoksa sol koalisyon iktidarı mı?’ şeklinde formüle edilebilir.[3] Bir diğer hatırlatma olarak ise Boric’in başkan adaylığına dek, Şili’de gerçekleştirilen seçimlerin temel karakteristiklerden birinin düşük katılım oranları olduğu bu genel tabloya eklenebilir. Darbe hükümeti döneminin bitip seçimlerin yeniden yapılmaya başlandığı 1990 yılından bu yana Boric, ülkede merkez sağ ve merkez sol dışından aday olarak çıkan ilk isimdi.

Boric ülkedeki parlamenter sistemde var olan bu iki klik yerine, 2006’dan 2019’a ülkeyi yangın yerine çeviren öğrenci protestolarına önderlik de etmiş bir isim olarak başkanlığı kazandı. Öğrenci protestolarının talepleri, neoliberal gerçeklikte oldukça radikaldi.[4] Boric’in parlamenter sisteme taşıdığı talepler, tam da bu toplumsal hareketliliğin içerisinde şekillenmişti. Başka bir deyişle iktidara giden yollar, sokakta yeşermişti. Ülkenin siyasi ikliminde hâkim olagelen ve merkez sağ/ merkez sol olarak adlandırılan kutupların adaylarından birini seçmeye yönelik isteksizlik gösteren, bunun sonucunda da sandıklara gitmeyen Şili halkları, toplumun kendi içerisinden çıkardığı ve kendi talebini yükselten bir isim söz konusu olunca tutum değiştirmiş ve de Boric’i iktidara taşımıştı. Bu noktada öğrencilerin mevcut sisteme karşı yükselttiği karşı çıkıştan, ampirik siyasi sahnede açığa çıkan ‘darbe mirası olan aşırı sağa devam mı; yoksa sol koalisyon iktidarı mı?’ sorusuna uzanan bir yol var. Öte yandan Boric iktidarının, vaatlerini gerçekleştirmesine izin vermeyecek tarihsel sınırlılıkları olduğuna yönelik değerlendirmeler de mevcut literatürde bulunabilir.[5] Yine de darbe mirası aşırı sağın reddiyesinin, tek başına bir önemi olduğu aşikâr.

Sağın karşısında kazanılan anti-neoliberal zafer ve mevcut tarihsel sınırlılıklar arasındaki gerilimde, o tarihsel sorudan kaçış yok: Seçimler ile mevcut düzeni değiştirmek mümkün mü? Bu sorunun izleğinde yazının takip eden bölümü Engels, Lenin ve Althusser’in seçim ve parlamento üzerine yaptığı tartışmalara yer verecek. Bu üç ismi yeniden ziyaret etmenin temel sebebi 1848 Devrimleri, Paris Komünü, Ekim Devrimi ve 68 Hareketleri gibi halkların sokaklarda olduğu ve sınıfsal mücadelenin bütün şiddetiyle devam ettiği süreçlerde açığa çıkan tartışmaları göz önüne alabilmektir. Yazının bir sonraki bölümünde ise kapitalist devlet ve modern devlet arasında bir ayrıma gidilerek seçimlerinin neyi değiştirebileceği sorusuna bir cevap üretilmeye çalışılacaktır. Emekçilerin iktidar bloku içerisinde kurucu bir unsur olmadığı günümüz dinamikleri göz önüne alındığında bu yazının kaleme alınmasına sebep olan temel motivasyon, modern ‘burjuva’ devleti, oluştuğu tarihsel zemin olan Fransız Devrimi’nden koparıp burjuvaziye mâl etmenin, burjuva ideolojisinin emekçiler aleyhine en büyük tarihsel kazanımlarından biri olduğunun düşünülmesidir.

Engels, Lenin ya da Althusser: Seçimler önemlidir

Engels, seçimlerin mevcut düzene etkisi üzerine yapılacak herhangi bir tartışmada ortaya çıkabilecek gerilimlere yönelik olası bir yanıtını şu şekilde ifade eder:

[G]enel oy hakkı, işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır; ama bu kadar da yeter.[6]

Görüldüğü üzere Engels’e göre seçimlerin anlamı, sayısal bir gerçekliğe işaret etmeleridir. Kendisinin bir sınırlılık olarak işaret ettiği bugünkü devlet, doğası gereği, seçimler ile kazanılan sayısal çokluğun emekçiler için radikal bir önem arz etmemesine neden olur: “Genel oy hakkı termometresinin, emekçiler için kaynama noktasını göstereceği gün, onlar da, kapitalistler gibi, ne yapmaları gerekiyorsa onu yapacaklardır”.[7] Engels’in seçimle gelecek herhangi bir parlamenter ‘başarıya’ yönelik reddiyesinin arkasında, o yıllarda şekillenmeye başlayan ve devamında Sosyalist Enternasyonal’in de öncülerinden olan Almanya Sosyal Demokrat Partisi içerisinde var olacak ve evrimci sosyalizm fikrini öne süren düşünce hattıdır. En bilinen tezleri, E. Bernstein’i takip ederek, sosyal demokrasinin araçlarıyla demokratik bir mücadele geliştiren işçi sınıfının gerekli reformlar ile devleti dönüştürmesi olarak özetlenebilir.[8] Marx ile 1848 Devrimleri yükselirken yazdıkları Komünist Manifesto’da mevcut devletin dönüştürülmesi fikri,[9] radikal biçimde reddedilmiş ve “devlet makinesi”nin tamamıyla alaşağı edilmesi gerektiği öne sürülmüştür.[10] Engels’in analizinde bahsi geçen modern temsili devlet, “ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti”dir;[11] sınıfsal çatışkıların dindirilmesi gibi bir amaca hizmet eden ve mülk sahiplerini mülksüz sınıfa karşı koruyan bir sınıf örgütüdür:

Devlet […] kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan, ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.[12]

Emekçileri temsil etmeleri için seçilmiş olanların parlamentodaki varlığının, hâkim sınıflara hizmet edeceği gerekçesiyle reddedildiği bir diğer tarihsel moment olarak devrim öncesi Çarlık Rusyası’nda vuku bulan tartışmalar ziyaret edilebilir.[13] Çarın şekillendirdiği ve istediği zaman feshedebileceği parlamento (bu tartışmada Üçüncü Duma), toprak ağalarının yararına olan bir yapıdır.  Dolayısıyla sosyalistlerin Üçüncü Duma’da yer almaması gerektiği öne sürülmüştür: Boykot, gerekli ve meşru olan stratejidir. Lenin ise tarihsel koşulların göz önüne alınmadığını savunur: Sosyalist devrimciler Üçüncü Duma’da yer almalıdır. Lenin’e göre seçime katılmamanın meşru olduğu zemin, boykotun verili bir kurum içerisinde bir mücadeleden ibaret olmayacağı; bu kurumu yerle bir etmeye yönelik bir mücadeleye dönüşeceği zemindir.[14] Daha açık ifade etmek gerekirse Lenin, boykotu “en nihai mücadele aracı” olarak tanımlar çünkü boykot, “verili bir kurumun organizasyonunun nasıl şekil alacağı üzerine değil; bu kurumun varlığına karşı öne sürülen bir araçtır.”[15] Emekçilerin verdiği devrimci mücadele, böylesi doğrudan bir müdahaleye izin verdiği ölçüde de temsili kurumlar alaşağı edilebilir. Bu noktada amaç, mevcut rejimi ve onun verili kurumlarını yıkıp yerlerine yenisini kurmaktır.

Ne var ki bu koşullar, anayasal illüzyon diye adlandırdığı ‘özgürlükçü günlerden’ geçerken mümkün olabilir.[16] Bu noktada Bulygin parlamentosuna (Birinci Duma’ya) karşı uygulanan 1905 Boykotu’nun meşruiyetini örnek gösterir. Nitekim Ekim-Aralık 1905 süreci, kitlelerin özgürlüğü en çok deneyimlediği, sömürenden bağımsız kararlar alabildiği süreçtir. Birinci Duma’yı boykot etmeyi gerekli kılacak koşullar geniş çaplı grev kararlarıdır, Aralık 1905 ayaklanmasıdır. Dolayısıyla Bulygin parlamentosunu boykot etmek, çarın öne sürdüğü temsili sistemin oluşmasını engelleyip doğrudan devrimci temsili kanallar yaratmaya yönelik bir momenttir. Fakat bu devrimci momentin kaybedilmesinin ardından, Üçüncü Duma’nın gerçekleşeceği koşullarda böyle bir atmosfer söz konusu değildir. Dolayısıyla Lenin’e göre,

Bir yandan günlük seçim hazırlıklarımızı devam ettirip –gerici olan– temsili kurumlarda peşinen yer almamayı reddederken; bütün propaganda ve kışkırtmalarımızı, Aralık yenilgisi ile onu takiben gelen özgürlüklerin düşüşü ve anayasaya saygısızlığın arasındaki ilişkiyi halka açıklamaya yönlendirmeliyiz.[17]

Lenin’in pozisyonu, Çarlık rejimine ait gerici parlamentonun içerisinde yer almaya verili olarak karşı çıkmaz çünkü bu durumun tarihsel koşullara bağlı olduğunun altını çizer. Fakat İkinci Enternasyonal’de de belirlendiği üzere, mevcut parlamento verili olarak reddedilir. Bu parlamentoyu “egemen sınıfın elinden almak, yok etmek ve yerine yeni proleter iktidar organları koymak, işçi sınıfının tarihsel görevidir”[18] çünkü bu, “burjuva devlet makinesine ait en önemli aygıtlardan biri olan burjuva parlamentosudur.”[19] Görüldüğü üzere Engels’te de açığa çıkan gerilim noktası bir kez daha kendini gösterir: Seçimler üzerine yapılan bir tartışmanın daha sonu, devletin ne olduğu ile hesaplaşmaktan geçer.

Lenin’in anayasal illüzyon olarak adlandırdığı duruma yakınsayan ve görece özgürlükçü günlerin yaşandığı bir diğer tarihsel moment olarak yerküreyi büyük ölçüde saran, 1960 ile başlayan ve 1970’lerde iyice alevlenen süreç ziyaret edilebilir. O yıllarda, seçimlere bağlı şekillenen temsiliyet kanalları ve sosyalizme demokratik bir geçişin mümkün olup olamayacağı konuşulagelen başlıklar halini alır. Hatta bu özgürlükçü dalganın doruğuna ulaştığı noktalardan biri olan Fransa’da, Fransız Komünist Partisi parlamentoyu tek nihai hedef olarak işaret eder. 22. Kongresi’ni düzenleyen parti, demokratik araçları kullanarak Fransa’da sosyalizmin yeşereceğini, meşru mücadele yolunun da bu olduğunu vurgular: Evrensel oy hakkına saygı esastır. Althusser ise bu fikre, şiddetle karşı çıkar ve Marx ve Lenin’in ‘burjuva devlet’e karşı tezlerini genişletir.[20] Ona göre yok edilmesi gereken burjuva devletten de öte, Devlet’tir. Bir yandan burjuvazinin aracı olan devlet anlatısı tek başına yanıltıcıdır. Her şeyden önce burjuvazi, bir sınıf olarak bütünlük göstermez. Bu durum, burjuvaziyi hâkim olan fraksiyonuna indirgemekle sonuçlanır fakat siyasi iktidar –ya da onun ifadesiyle devlet gücü– Poulantzas’ın iktidar bloku kavramı ile tartıştığı üzere, farklı sınıf fraksiyonlarının bir araya gelmesiyle şekillenir.[21]

Öte yandan Althusser’in öne sürdüğü hatta baktığımızda, Komünist Manifesto’da ve daha sonra Lenin’in çalışmalarında ortaya çıkan iktisadi olarak egemen olandan başlayıp, siyasal egemenliğe uzanan ve iktisadi olanın, siyasi olanı da belirlediği tek yönlülüğe ciddi karşı çıkışlar görürüz. Yeniden vurgulamak gerekir ki bu karşı çıkış, bahsi geçen belirlenim hiyerarşisine yöneliktir. İktisadi olarak hâkim olan, politik olan üzerinde doğrudan değil; son kertede belirleyicidir. Dolayısıyla esas gerilim noktası, bu kertelerin birbirine olan uzaklıklarına evrilir. Kertelerin arasında herhangi bir uzaklık bulunmayan ve özellikle Lenin’in analizinde en somut halde bulunabilecek burjuvaya ait olan, ona hizmet eden devlet makinesi fikri, Althusser’e göre belirli bir Devlet aygıtına denk düşer. Hâkim olan sınıfın çıkarına olacak şekilde ve doğrudan şiddet ile müdahalede bulunan Devlet aygıtı, Devletin zor aygıtıdır; Devletin bizatihi kendisi değil.[22]

Ancak kerteler arası tek yönlülüğü yanlışlayan bu analizde, işçileri temsilen oluşan partilerin de parlamentonun da işlevi karmaşıklaşır. Bu analizde partiler, parlamento ve toplam politik düzen ile birlikte Devletin ideolojik aygıtları içerisinde konumlandırılır.[23] Dolayısıyla seçimlerin toplumsal yapıda nerede durduğunu anlayabilmek için ideolojik aygıtın ne olduğunu tartışmaya açmak gerekir. Althusser’e göre kapitalist üretimin devamlılığını sağlayan olgu, bu üretim biçiminde şekillenen ilişkilerin her daim yeniden üretiliyor olmasıdır. Örneğin işçinin emeğini serbest piyasada satması karşılığında elde ettiği ve biyolojik ihtiyaçlarını karşılamayı garanti edecek minimum maaş, aynı zamanda onun –fiziksel– varlığını devam ettirebilmesi anlamına gelir. Yani maaş, emek gücünün maddi olarak yeniden üretim yollarından biridir, ki bu yeniden üretim sayesinde de üretim yapmaya devam edebilir. Ancak emek gücünün biyolojik ihtiyaçlarını karşılıyor olması, elbette ki mevcut kapitalist üretim ilişkilerinin devam etmesi için yeter koşul değildir.[24] Bu noktada üretim ilişkilerinin -yani ekonomik altyapının- daimi olarak yeniden üretimini sağlamak, üstyapının bir parçası olan ideolojik aygıtın temel işlevidir:

Emek gücünün yeniden üretilmesi, yalnızca (iş) becerilerinin yeniden üretilmesini değil aynı zamanda kurulu düzenin kurallarına rıza göstermenin de yeniden üretilmesini gerektirir; bu da işçiler açısından, hâkim ideolojiye rızanın yeniden üretimi, sömürü ve baskının failleri açısından ise hâkim ideolojiyi kendi çıkarları doğrultusunda doğru bir şekilde yönlendirme yeteneğinin yeniden üretimi ve bu sayede hâkim sınıfın egemenliğinin ‘laf ile’ sağlanmasıdır.[25]

O halde seçimlerin sonucunda parlamentoda yer alacak bir partinin, mevcut kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesi gibi bir işleve sahip olacağı sonucu çıkarılabilir. Bu noktada Althusser sınıf mücadelesinin politik arenada sürdürüldüğü, resmi olarak tanınan ve hukuki haklardan faydalanan işçi partisinin de Devletin ideolojik aygıtlarının tamamlayıcı parçası olduğunu vurgular. Ancak partinin oluşmasını sağlayan proleter emek mücadelesinin ideolojisi, burjuva Devlet aygıtlarının ve onun ideolojisinin doğrudan karşısındadır. Yani, proletaryanın partisi bile olsa üretim ilişkilerinin yeniden üretimini sağlayan Devletin ideolojik aygıtının bir parçasıdır ancak bu parti, proleter sınıf mücadelesinin sonucunda şekil almıştır ve dolayısıyla onun ideolojisi, yeniden üretim ilişkilerine hizmet etmez. Partinin ortaya çıkmasını sağlayan sınıf mücadelesinin ideolojisi, burjuva ideolojisi tarafından ele geçirilememiştir.[26] Yani işçi partisi, “proleter sınıf mücadelesinin örgütü”dür ve Devletin ideolojik aygıtı içerisinde bu tarihsel mücadelenin bir sonucu olarak yer alır.[27]

Althusser bu tarihsel mücadelenin Devletin ideolojik aygıtı içerisinde nasıl yer edebildiğini açıklamak için Fransız Devrimi ile açığa çıkan sınıfsal mücadeleye geri döner. Ona göre Fransız burjuvazisinin tarihi, onu adeta “lekeleyen” bir tarihsel olayla bölünmüştür, ki bu olay da Fransız Devrimi’dir.  Burjuva ideolojisi açısından Fransız Devrimi, “kirli” bir devrimdir çünkü İngiltere’de açığa çıkan gerilim, hâkim sınıftan gelen beyefendilerin aralarında uzlaşıya vardıkları “temiz” bir devrim olarak tarih sahnesinde örnek teşkil eder.[28] Bu kirli devrimin sonucunda ise oluşan tablo şudur:

Burjuvazi, kendi deyimiyle, 18. yüzyılda onu temsil eden ideolog ve yazarların mücadeleleri sırasında kaleme aldıklarından ibaret değildir; aynı zamanda (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik anlamına gelen) demokratik gelenektir. Bu gelenek ise emekçi kitlelerin, hem 1830’da hem Şubat 1848’de hem de burjuvazinin aristokrasiye karşı verdiği sınıf mücadelesinin (mesela Kiliseye karşı verilen geç 19. yüzyıl mücadelesinde olduğu gibi) nihai krizlerinde küçümsenemez bir rol oynayan desteğini burjuvaziye teklif etmesiyle tetiklenmiştir. Kısacası burjuvazi, öncesinde halk mücadelesinin ve ardında proleter sınıf mücadelesinin gücüyle başa çıkmak için proleter sınıf mücadelesinin politik ve sendikal kurumlarını kendi ideolojik Devlet aygıtları içerisinde tanımayı tercih etmiştir.[29]

Öyleyse, Althusser’in analizinde, proletaryanın ideolojisiyle yoğurulmuş olan bu kurumlar, proletaryanın burjuvaziye kendi gücünü dayatmasıyla şekillenmiş ve bu kurumlar aracılığıyla da sınıf mücadelesini sürdürmek önemlidir. Üstelik vurgulanan bu önem, metnin bu kısmına kadar ziyaret edilen ve Marksizm içerisinde farklı yaklaşımlara denk düştüğü söylenebilecek tartışmaları yeniden hatırladığımızda da kendini gösterir. Gerek Engels’in perspektifini takip edip işçi sınıfının olgunluğunu gösterdiği gerekçesiyle olsun, gerek Lenin’in izleğinde emekçilerin mücadelesinin gerilemesi ve özgürlüklerin kaybedilip anayasallığın askıya alındığı noktaya varılması arasındaki bağı halka yaymak için olsun, seçimler üzerinden verilen politik mücadele önemlidir. Öte yandan, seçimler ile doğrudan ilişkili parlamento ya da daha genel haliyle siyasi sistemin kurumları göz önüne alındığında bu tartışma ikircikleşir.

Örneğin, Althusser’in analizinde, burjuvazinin ideolojik aygıtları içerisinde var olmaya çalışan bu mücadelenin parlamentarizm batağına saplanmak gibi tehlikeleri vardır. Bahsi geçen kurumlar, gerek Engels’in perspektifini takip edip ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak için var olan sınıfın devletinin yeni araçları olarak ele alınsın; gerek Lenin’in izleğinde açığa çıkan burjuvazinin devlet makinesinin bir aygıtı olarak ona hizmet etmeye adansın; gerekse Althusserci bağlamda Devletin ideolojik aygıtının bir parçası olarak mevcut üretim ilişkilerinin yeniden üretiminden –en dolayımsal haliyle bile son kertede– sorumlu olsun, kapitalizmin hâkim olan sınıfına hizmet edeceklerdir. Engels’in bu metinde yer verilen analizinde ve Lenin’in perspektifinde bu ikircikliği çözebilmek mümkün değildir: Devlet, kapitalizmin kazananı olan burjuvanın devletidir ve dolayısıyla bu devletin kurumları da burjuvazinin kurumlarıdır. Althusser bu ikircikliği çözmek için işçi sınıfının siyasi ve sendikal örgütlerine, burjuvazinin tam karşısında yer alan proletaryanın ideolojisi ile açıklayıp kapitalist sistemde bile bir özgünlük, Fransız Devrimi’yle mümkün hale gelmiş bir mücadele hattı atfetmiştir.

Ancak devrimin bizatihi kendisinin ne olduğu tekrar düşünüldüğünde bu analiz de yetersizdir. Althusser açısından baktığımızda Fransız devrimi, proleterlerin örgütlerini, ideolojik Devlet aygıtının tamamlayıcı unsurları içerisine gömmesi ile sonuçlanmıştır ve bu bakımdan da bu aygıtlardan farklılaşırlar. Fakat bu farklılaşma, parlamento ya da diğer temsili organlara atfedilmez. Althusser devrimin etkisini yalnızca proleter siyasi ve sendikal kurumlarla sınırlı tutmuştur. Hâlbuki bu çelişikli bir durumdur, ki Althusser de bu  durumun neden olduğu gerilimi yukarıda belirtildiği gibi parlamentarizm tehlikesinin altını çizerek vurgular. Ancak bu kurumların şekillenmesini sağlayacak kadar büyük bir etkiden, dahil oldukları bütün bir kurumlar zincirinin –ya da kurumsal sistemin bizatihi kendisinin– muaf olmasını beklemek gerilimin ta kendisidir çünkü devrimleri devrim yapan olgu, varolan bütün toplumsal örüntünün sınırlarını aşıyor ve bütün bir sistemi baştan sona yıkıp tekrar inşa ediyor olmalarıdır.[30] Uzun lafın kısası ne evrensel oy hakkı, ne seçim, ne onun etkisiyle şekillenen parlamento ne de en genel anlamıyla sosyo-politik sistem, Fransız Devrimi’nin yıkıcı etkisinden azade değildir.

Fransız devriminden modern devlete: Seçimler önemlidir

Engels, Lenin ve Althusser ziyaret edilerek yürütülen bu tartışma, seçimler üzerinden bir mücadele yürütmenin önemi reddedilmez bir dinamik olduğunu açığa çıkarmayı amaçlamıştır. Ancak bu mücadelenin ardından gelen seçim zaferinin anlamı, devletin ne olduğundan bağımsız düşünülemez. Bu yazının başlangıcına dönerek ‘seçimler ile mevcut düzen değiştirilebilir mi?’ sorusunu yeniden ana odağımız yaparsak, görüldüğü üzere cevap hem Engels, hem Lenin hem de Althusser için oldukça nettir ve devlet, kapitalist üretim ilişkilerini (doğrudan veya son kertede) ürettiği ve/ya yeniden ürettiği için, parlamenter bir zaferin mevcut düzeni değiştirici bir unsur olması mümkün değildir. Halbuki hatırlanması gereken, “parlamenter siyaseti, politik sınıf mücadelesi olarak tanımlamamak ya da parlamenter biçimin yanılsamalarını, belli açılardan kapitalist devletin özüne denk düşüyormuş gibi ele almamaktır.”[31] Dolayısıyla devletin ne olduğuna dair bir tartışmayı temel alarak bu yazının vereceği cevap ise hem hayır hem de evet olurdu. Kapitalist devlet ve modern devletin birbirine eşitlenmesi, seçimler önemliyken parlamenter zaferin önem arz etmemesinin ortaya çıkarttığı ikircikliği; tarihsel süreç içerisinde arızî olarak ortaya çıkmış politik bir biçim olarak modern devleti düşünmek ise bu soruya verilen ikili cevabı üretir.

‘Hayır’ cevabı, nedenleri de net olan bir cevaptır: Seçimler ile mevcut düzeni değiştiremeyiz çünkü bu yazı boyunca düzen ile kastedilen kapitalist üretim (ve yeniden üretim) ilişkileridir. Kapitalizmin temel özgünlüğü ekonomik olanı, politik olandan –yani hayatın geri kalanından– ayırması ve farklı gerçeklikler olarak kurgulamasıdır. Dolayısıyla her bir toplumsal özne, bütün toplumsallıklarını geride bırakıp tekil ve atomize bireyler olarak piyasa ilişkilerine dâhil olur.[32] Tekil bireylerin seçimleri üzerinden şekillenmiş bir parlamentoda temsil edilen, “kolektif gücün somut ifadesi” değil; aksine “bireysel çıkarların soyut kolektifliği”dir ve “dolayısıyla işçi sınıfının isteklerinin gelişmesi, bu istekleri giderecek herhangi bir gücün gelişmesi ile eşleşmez.”[33] Diğer yandan ise bahsi geçen piyasa ilişkileri, belirli bir ulus-devletin kendi bağlamı ile sınırlandırılamaz çünkü kapitalist sermaye birikimi, küresel olarak ilerleyen bir süreçtir.[34] Bu iki dinamik, kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden üretiminin kendi dolayımlarıyla gerçekleşmesine neden olur. Clarke’in Marx’ın Kapital’inden yola çıkarak geliştirdiği yaklaşımında belirttiği üzere, çelişkili ve sürekli kriz üreten dinamikler zinciri halinde olsa bile kapitalist yeniden üretimin toplumsal koşulları, piyasanın işleyişi içerisinde hâlihazırda kendi yolunu bulur.[35] Adam Smith’in “piyasanın görünmez elleri” ya da Joseph Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” metaforunu kullanırken kastettiği, belki de bundan fazlası değildir: Kapitalist piyasa, her koşulda, her krize rağmen –ve hatta uzun erimde kendi selametine olacak şekilde kendi mekanizmaları aracılığıyla zayıflıklarını ayıklayıp– yeniden ve yeniden kendini üretecek, üretim ilişkilerinin üzerinde yükselmiştir.

Dolayısıyla bu yazı boyunca üzerine konuştuğumuz modern devletin –ve onun herhangi bir kurumunun– kazanacağı biçim ile düzenin, yani kapitalizmin, devamlılığı arasında doğrudan, kendine içkin bir nedensellik yoktur. Aksine modern devlet, tarihin belli bir noktasında arızî olarak ortaya çıkmıştır. Bu arızîliği ortaya çıkaran, Fransız Devrimi’nin –Althusser’in belirttiği gibi yalnızca Fransa burjuvazisinin tarihine değil– dünya tarihine bıraktığı lekedir. Kapitalist üretim ilişkilerinin kurguladığı tekil bireyin, kanun önünde eşit kabul edildiği ve yönetimde de eşit söz haklarının olması gerektiğine yönelik formal eşitlik fikri, Fransız Devrimi’nden yükselen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile tarihe kazınmış[36] ve bu fikir üzerinden demokratik temsili kurumları içeren modern devlet, belirli bir devlet biçimi olarak evrenselleşmiştir.[37] O halde hatırlanması gereken nokta, Bedirhanoğlu’nun vurguladığı haliyle şu şekilde ifade edilebilir:

[K]apitalizm ve modern burjuva devlet biçimi olmazsa olmaz ikili değiller. Marksist devlet çalışmalarında kapitalist devlet ile modern burjuva devlet kavramları birbirleriyle genellikle aynı anlamda kullanılıyor. […] Fakat bugünün evrenselleşmiş kapitalist devlet biçimi, Avrupa kapitalizminin uzun dönemli gelişimi içinde şekillenmiş olan, hukuk önünde eşit kabul edilen yurttaşların, seçimle yönetime katıldıklarının öngörüldüğü devlet modelidir. […] [T]arihsel olarak baktığımızda modern burjuva devlet, 19. yüzyılın o dizginlenemez toplumsal mücadelelerine zorunlu bir burjuva sınıfsal yanıttır ve o mücadelelerin de damgasını taşır.[38]

Kapitalist devletin modern devlet biçime denk kabul edilmesi, parlamentonun ikircikli bir pozisyona düşmesine neden olur. Eşit parlamenter temsiliyet, işçi sınıfının yönetimde söz sahibi olma talebine yönelik kazanmış olduğu kolektif bir istektir. Dolayısıyla bu hakka yönelik herhangi bir tehlike veya bu hakkın kapsamının burjuvazi tarafından daraltılma çabası, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarını silmeye yönelik bir hamledir. Fakat öte yandan parlamenter temsiliyete yansıyan istekler, işçi sınıfının mücadelesi içinde şekillenmiş talepler olmadığı sürece tekil bireylerin sınırlarında kalmaya mahkumdur. Dolayısıyla sınıf mücadelesinin parlamenter kanallar dışında da sürdürülmesi ve parlamentoya tanışınacak taleplerin hareket içerisinde şekillendirilmesi, parlamentoyu işçi sınıfı için etkili bir araca dönüştürebilir çünkü ancak ve ancak bu durumda parlamentoyu, burjuva siyasetinin dayattığı biçimde yalnızca bir ‘politik mücadele alanı’ olarak değil; tıpkı Boric’in kazandığı zaferde açığa çıktığı gibi “işçi sınıfının, sermaye ve devletin kendisine tanıdığı sınırları sürekli olarak zorladığı sınıf mücadelesinin değişmez nesnesi”[39] olarak ele almak mümkün hale gelir.

Şili örneğinde bu mücadelenin gelişimini adım adım, kapitalizmin daima borçlandırarak piyasa ilişkileri içerisinde terbiye ettiği öğrencilerin karşı gelişinden; darbe hükümetinin elinden çıkmış otoriter anayasanın değiştirilmesine uzanan senelere yayılmış bir süreklilik içerisinde görmek mümkündür.[40] Öğrenci hareketlerinde liderlik de yapmış Dattari, anayasal değişikliğin kazanıldığı fakat başkanlık seçiminin henüz yapılmadığı bir ortamda bu ilişkiyi şöyle açıklar: “Şili günün sonunda, güvence altına alınan demokratik kazanımların, elde edilen hakların ve umuyoruz ki hayalimizdeki ülkeye doğru derin dönüşümler serisinin yolunu açacak kurucu sürecin nihayetini savunmayı arzulayan pek çoğumuzun olduğu bir seçimle karşı karşıya.”[41] Bu noktada hem demokratik kazanım vurgusu, tarihsel referans noktasını evrenselleşmiş kapitalist devlet biçimine kazınmış sınıf mücadelesinden almış; hem de böylesi bir demokratik talep, toplumsal mücadelenin sistem değişikliği talebinin sokaklardan taştığı bir ortamda şekillenebilmiştir. Bu konjonktürde Şili halkının ‘darbe mirası ve gittikçe otoriterleşen, sınıf tarafsızlığını sermaye lehine alenen kaybeden bir devlet ile devam mı; yoksa sol koalisyon altında şekillenen demokratik bir devlet mi?’ sorusuna verdiği yanıt, oldukça açıktır.

Bu yazının temel vurgusuna geri dönersek, modern devlet ve onun işleyen kurumlarının kapitalizme içkin değil, aksine arızî olduğu hatırlandığında; sınıfsal mücadele olmaksızın modern devlet biçiminin kalıcı, sabitlenmiş ve tarih boyu kapitalizme eşlik edecek bir biçim olarak ele alınamayacağı da açığa çıkacaktır. Nitekim günümüz tartışmalarında, eğer bir tercih hakkı olabilseydi, burjuvanın ideal devlet biçiminin belli Doğu Asya ülkelerinde açığa çıkan disipline edici, otoriter ve tarihsel olarak ‘modern burjuva’ olarak işaret edilen karakterinden büyük ölçüde arınmış devlet biçimi olacağına dair nüansları görmek de mümkün.[42]  Boric’in iktidarına uzanan mücadelenin bu tercih hakkının burjuvazinin elinden alınması olarak okunması, seçimin ve parlamenter zaferin tarihsel anlamını da görünür kılar. Modern devletin garantilediği eşit temsiliyet, kanun önünde eşitlik, her bir yurttaşa eşit uzaklık, her bir yurttaşın eşit derecede faydasını gütme yani devletin sınıf-tarafsız gibi gözükmesi ve benzeri evrensel kabul edilen ilkeler geçmişten bugüne esas olarak burjuvazinin ihtiyacı olan ve ona hizmet eden kazanımlar değil; emekçi kitlelerin iktidara sahip olan karşında ve ona rağmen kazandığı, politik alan içerisinde kendisine yer açtığı haklardır. Sözün kısası bugün için işleyen kurumlarıyla beraber modern devletin savunusu, –belki de hiç olmadığı kadar– burjuvaziye değil, tam aksine emekçilerin politik mücadelesine bağlıdır. ‘Burjuva’ devlet biçiminin savunusunu yapmak dahi geldiğimiz noktada burjuvaziye ait herhangi bir değerden değil; emekçilerin mücadelesinden geçer çünkü burjuva devlet, emekçi kitlelerin tarihsel mücadelesinin bir nesnesi olarak evrenselleşmiş modern devletten başka bir şey değildir.


[1] Burada radikalizm ile diğer küresel örnekler ile karşılaştırıldığında açığa çıkan radikalizmdir.

[2] Salazar, G. (2019). El «reventón social» en Chile: una mirada histórica, Ciperchile, Erisim adresi: https://www.ciperchile.cl/2019/10/27/el-reventon-social-en-chile-una-mirada-historica/

[3] Stefanoni, P. (2021). Aire fresco para el progresismo latinoamericano. Nueva Sociedad, Aralık 2021, Erisim adresi: https://www.nuso.org/articulo/Boric-chile-elecciones/

[4] Textum’un Üniversite dosyasında, Şili öğrenci hareketlerine değinen bir tartışma için, bkz. Yükseköğretimde öğrenci borçluluğuna Şili’den bir bakış.

[5] Luna, P. J. (2021). ¿Qué le espera a Gabriel Boric? Nueva Sociedad, Aralik 2021, Erişim adresi: https://nuso.org/articulo/boric-ante-el-desafio-del-nuevo-chile/ ; Pesapane, A. (2021). La apuesta por el «cambio». Jacobin América Latina, Erişim adresi: https://jacobinlat.com/2021/12/23/la-apuesta-por-el-cambio/

[6] Engels, F. (1884: 2003) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Eriş Yayınları, s.165

[7] A.g.e., s.165

[8] Bernstein, E. (1899). Evalutionary Socialism, Marxists Internet Archive, Erişim Adresi: https://www.marxists.org/reference/archive/bernstein/works/1899/evsoc/index.htm

[9] Marx’ın temsil ve siyasal katılımı üstyapı analizinin bir parçası olarak ele aldığını söylemek mümkündür. Fakat görüldüğü üzere seçimler üzerine yapılan her tartışma, devletin ne olduğu üzerine belli analizler geliştirilmesiyle yerlerini bulur. Marx’ın çalışmaları göz önüne alındığında devletin ne olduğuna dair üç temel eğilimin ortaya çıktığını söylemek mümkün. Marx’ın ‘altyapı- üstyapı’ya -ve dolayısıyla devlete- dair tartışmaları, kısaca özetlenebilir ve tek bir eğilimde toplanabilir olmadığından bu yazının akışı içerisinde yer verilmemiştir. Marx’ın çalışmalarında ortaya çıkan bu farklılaşmalar için, ayrıca bkz. Yıldırım, K. (2020). Karl Marx ve Marksist Devlet Teorisinin Varyantları, Siyasal İktisat, Erişim Adresi: https://www.siyasaliktisat.com/post/marx-devlet-yildirim

[10] Marx, K. ve Engels, F. (1848: 2010). Manifesto of the Communist Party. Marxists Internet Archive, Erişim Adresi: https://www.marxists.org/archive/marx/works/download/pdf/Manifesto.pdf , s. 58

[11] Engels, F. (1884: 2003) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Eriş Yayınları, s.164

[12] A.g.e., s. 164

[13] Nimtz, A. H. (2014). Lenin’s Electoral Strategy from 1907 to the October revolution of 1917, Palgrave Macmillan, new York, s. ix

[14] Lenin, V. I. (1962). Against Boycott: Notes of a Social-Democratic Publicist, Der. C. Dutt, Collected Works, Volume 13: June 1907- April 1908 Icerisinde, Foreign Languages Publishing House, Moscow, ss. 18-9

[15] A.g.e., s. 25

[16] A.g.e., ss. 27, 40

[17] A.g.e, s.49

[18] Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi (1920). Theses on the Communist Parties and Parliamentarism, H.Nimtz (2014), Lenin’s Electoral Strategy from 1907 to the October revolution of 1917 içerisinde, Palgrave Macmillan, s. 224

[19] A.g.e., s. 226

[20] Althusser, L. (1977). On the Twenty-Second Congress of the French Communist Party. Marxist Internet Archive, Erişim Adresi: https://www.marxists.org/reference/archive/althusser/1977/22nd-congress.htm

[21] Althusser, L. (2014). On the Reproduction of Capitalism: Ideology and Ideological State Apparatuses, Verso, s.73

[22] A.g.e., s. 70

[23] A.g.e., s. 76

[24] Emek gücünün maddi koşullarının yeniden üretilmesinin, kapitalist ilişkilerin yeniden üretiminde yeter koşul olamamasının sebepleri icin, Althusser’in Üretimin Yeniden Üretim Koşulları başlığıyla yaptığı tartışma ziyaret edilebilir, bkz. Althusser, L. (2014). On the Reproduction of Capitalism: Ideology and Ideological State Apparatuses, Verso, ss. 48-52

[25] Althusser, L. (2006). Ideology and Ideological State Apparatuses (Notes towards an Investigation). Der. A. Sharma ve A. Gupta,The Anthropology of the State: A Reader içerisinde, Blackwell Publishing, s. 88

[26] A.g.e. ss. 95-6

[27] Ag.e., s.97

[28] A.g.e. s. 98

[29] A.g.e. s.101

[30] Harman, C. (2007). Revolution in the 21st century, Bookmarks Publications, s.36

[31] Clarke, S. (1991). State, Class Struggle, and the Reproduction of Capital. Der. S. Clarke The State Debate içerisinde, Palgrave, ss. 199

[32] Wood, E.M. (1995). Democracy against Capitalism: Renewing Historical Materialism, Cambridge University Press, ss. 28-39

[33] Clarke, S. (1991). State, Class Struggle, and the Reproduction of Capital. Der. S. Clarke The State Debate içerisinde, Palgrave, s. 199

[34] Bedirhanoğlu, P. (2021). Kapitalizmin Finansallaşması, AKP’nin Kriz Devleti ve Türkiye’de Modern Demokratik Devlet Yapısının Çözülüşü, Toplum ve Bilim, Sayı 155;

Bedirhanoğlu, P. (2021). Global Class Constitution of the AKP’s ‘Authoritarian Turn’ by Neoliberal Financialization, Der. E. Babacan, M. Kutun, E. Pınar ve Z. Yılmaz, Regime Change in Turkey: Neoliberal Authoritarianism, Islamism and Hegemony içerisinde, Routledge, ss. 74-7

[35] Clarke, S. (1991). State, Class Struggle, and the Reproduction of Capital. Der. S. Clarke The State Debate içerisinde, Palgrave, s. 188

[36] Hobsbawm, E. (1996). Age of Revolution: 1789-1848, Vintage Books, s. 9

[37] Gerstenberger, H. (2007). Impersonal Power: History and Theory of Bourgeois State, Brill, s. 587

[38] Bedirhanoğlu, P. (2021). Neoliberalizm ve Devlet: Pinar Bedirhanoğlu ile Söyleşi (Söyleşiyi gerçekleştiren K. Altaytas ve O. Siso). Textum Dergi, Erisim Adresi: https://textumdergi.net/neoliberalizm-ve-devlet-pinar-bedirhanoglu-ile-soylesi/

[39] Clarke, S. (1991). State, Class Struggle, and the Reproduction of Capital. Der. S. Clarke The State Debate içerisinde, Palgrave, ss. 200

[40] Heiss, C. (2021). Chile: la Constitución que viene. Nueva Sociedad, Mayis. Erişim adresi: https://nuso.org/articulo/chile-la-constitucion-que-viene/

[41] Dattari. C.P. (2021). Chile, un país que se imagina, Transnational Institutite, Erişim Adresi: https://www.tni.org/es/art%C3%ADculo/chile-un-pais-que-se-imagina

[42] Bedirhanoğlu, P. (2021). Global Class Constitution of the AKP’s ‘Authoritarian Turn’ by Neoliberal Financialization, Der. E. Babacan, M. Kutun, E. Pınar ve Z. Yılmaz, Regime Change in Turkey: Neoliberal Authoritarianism, Islamism and Hegemony içerisinde, Routledge, s. 73;

Karşılaştırın: Mazzucato, M. and Quaggiotto, G. (2020). The Big Failure of Small Government. Project Syndicate. Erişim adresi https://www.project-syndicate.org/commentary/small-governments-big-failure-covid19-by-mariana-mazzucato-and- giulio-quaggiotto-2020-05

Kübra Altaytaş

2013 senesinde başlayan ODTÜ Siyaset Bölümü ve Kamu Yönetimi bölümü hayatı, Türkiye'de şeker fabrikalarının özelleşmesi ile görünür hale gelen devlet-tarımsal küçük üretici ilişkisinin dönüşümü üzerine yazdığı yüksek lisans tezi ile 2020 yılında son buldu. Aynı yıl, Arjantin’de FLACSO adlı kurumda gündelik hayatın finansallaşması ana ekseninde doktora çalışmasına başladı. Finansallaşma teorileri, karşılaştırmalı siyaset, politik iktisat gibi üst başlıklarda çalışmalarını sürdürmektedir. İletişim: altaytas@gmail.com