Walter Benjamin: Mülteci ve Göçmen

Eleştirel düşüncenin özgün kalemlerinden Walter Benjamin, 80 yıl önce bugün Nazilerin işgali altındaki Fransa'dan kaçmaya çalıştığı sırada hayatını kaybetti. Benjamin'in ölüm yıl dönümünde, onun önemli metinlerini İngilizce'ye çevirmiş olan Esther Leslie'nin 5 yıl önce kaleme aldığı metinden parçaları çevirdik.

Walter Benjamin

Walter Benjamin bir mülteci miydi, yoksa bir göçmen mi? Bugün biri ya da öbürü olarak düşünülebilir mi? Bu düşünce Walter Benjamin’i çağdaş bir düşünür haline getirmek, onu Şimdi’nin bir parçası yaparak bugüne taşımak anlamına mı gelir? Bir ihtimal. Yine de bu, en azından politik meseleler üzerine tarihsel –ya da tam tersine, tarihsel olanın üzerine politik- bir ışık tutar. Walter Benjamin bir göçmendi. 1927’de Almanya’yı terk edip kendine yeni bir yurt aramaya koyuldu. Moskova, Ibiza, Danimarka ve İtalya’ya yaptığı yolculukların ardından radyo, gazete ve dergilerde yevmiyeli olarak çalışacağı işler için Almanya’ya geri döndü.

Fakat zamanın değişmekte olduğunu da sezinliyordu. Güvencesiz çalışan serbest bir yazar olarak, daima en ucuza yaşayabileceği; karnını doyurup barınabileceği ve okuyup yazmaya devam edebileceği bir yer arayışındaydı. 1932 yılında günlüğüne parasını son kuruşuna kadar harcadığını ve bir Akdeniz adasında kendisine bir mağara bulup orada yaşamayı ciddi ciddi düşündüğünü yazıyordu. Berlin’e dönmek zorunda kalmamak için her türlü yoksunluğa katlanmaya hazır olması gerektiğinin farkındaydı. Benjamin, tarihin hükmü tarafından çocukluğunun konforlu burjuva evinden mülksüzlüğün kasvetli mağarasına savrulmuştu. Asgari bir gelir elde edebileceği, bu sayede hayatını idame ettirme imkanına kavuşabileceği bir yer bulmak umuduyla göç etmeye karar verdi. Böylelikle hem hayatını -maddi açıdan- güçlendirebilecek, hem de aklını hangi iş çelerse onu yapabilecekti -bazen ısmarlama yazılar, kitap eleştirileri yazacak, radyo programları hazırlayacaktı. Bazen de fikirlerini şu ya da bu işverenin meşrebine uydurmak için eğip bükmesi gerekecekti. Mümkün olan son ana kadar sürdürdüğü bu yaşantıyı 1933’ten sonra devam ettirmek olanaksız hâle geldi. Hitler’in seçimi kazanması hem bir kırılma noktasıydı, hem de değildi. Benjamin, tanık olduğu bu yükselişin, kapitalizmi kuran sömürü ve zulmün başka bir biçimde devamı olduğunu biliyordu.

Üçüncü Reich’ın ilan edildiği 1933 senesinin bir anlamı daha var. Bu tarihten itibaren Benjamin, bir göçmenden bir mülteciye dönüşmüştü. Artık istese bile Almanya’da kalamayacak ve yaşamını burada idame ettiremeyecek olmasının yanı sıra Benjamin bir sığınmacı hâline gelmişti. 28 Şubat 1933’te Gershom Scholem’e şöyle yazıyordu:

“Çevremdeki insanların yeni rejimin karşısına dikilebileceği konusundaki iyimser sakinliğim de hızla tükendiğinde, artık insan nefes almak için yeteri kadar hava olmadığını hissediyor, tabi boğulmakta olduğun zaman bunun pek bir önemi de kalmıyor. Bu, her şeyden önce ekonomik olarak böyle.”

Benjamin’in epeydir aşina olduğu, güvencesiz çalışmanın ötesinde herhangi bir şeyi güvence altına almadaki yetersizliği nedeniyle süregiden ekonomik ıstırabının üzerine, bir de döneminin yükselttiği zulme uğrama korkusu ve sığınmacı statüsünün yarattığı kimliksizlik kaygısı eklendi. Göçmen sığınmacıya dönüşmüştü, fakat yaşantısında pek az değişiklik vardı: Daha çok yer değiştirme, daha fazla ülke, kapısını daha sık tıklatan sıcak davetler ya da tam tersi bu davetlerden daha da yoksun kalması. Daha fazla arayış. Avrupa’nın farklı yerlerinde geçirdiği yedi senelik sürgün hayatı boyunca 28 adres değişikliği.

Bir göçmen, evini artık orada yaşayamadığı, hayatta kalamadığı ya da yalnızca hayatta kalabildiği fakat bundan öte hiçbir şey yapamadığı için terk eder. Bir göçmen devamlı hareket halindedir. Benjamin de yoluna devam etmeye çalıştı ve etti de. Yaşanacak bir yer aramak için. Defalarca. Zamanının çoğunu birkaç kuruş kazanmayı bekleyerek geçirdi. Sosyal Araştırmalar Enstitüsü ile başarılı bir mali ilişki kurmasına aracılık etmekten sorumlu olan Adorno’ya yazdığı 1938 tarihli mektup, reddedilmekten ve aç kalmaktan duyduğu gündelik korkuyu açık bir şekilde ifade ediyor:

“Mektubunun elime ulaşmasından hemen önce, -senin de tahmin edeceğin üzere- yanıtının oldukça gecikmiş olmasından endişe duymakta olduğum bir gün, Regius’ta bir pasaja denk geldim. “Bekleyin” yazılı bir tabelanın altında şunlar yazıyordu: “Her sabah birçok insan bir mektubu bekler. Bazen bu mektupların hiçbiri gelmez, ya da gelse bile bu genelde bir çeşit ret mektubu olur. Üzüntü duymaya çoktan başlamış insanlar içinse değişen bir şey yoktur.” Denk geldiğim pasajda bu yazıyı gördüğüm o an, senin mektubunu alınca duyacağım hüznü hissettim. Ortaya koyduğu değişmeyen bakış açısını şimdilik bir kenara bırakacak olursak, nihayetinde, mektubunda beni yüreklendirici bir şey varsa, o da itirazlarının –her ne kadar diğer arkadaşlar tarafından da sadakatle paylaşılabilir olsa da- bir ret olarak değerlendirilmemesi gerektiği gerçeğidir.”

Benjamin’in yaşamında melankoli ve kasvet varsa, nedenini tam da burada, yazdıklarını yayımlatmada yaşadığı zorluklarda ve bu durumun beraberinde getirdiği yoksulluk korkusunda aramak gerekir. Adorno’ya yazdığı mektupta üzüntüsüne kaynaklık eden bir dizi neden sıralıyor: Yahudilerin Almanyada’ki durumu, kız kardeşinin umutsuz bir vaka olan hastalığı, Fransa’da hiçbir zaman bir vatandaşlık alamayacak olmaktan duyduğu endişe ve onu bir kez daha bir takma isim kullanmak zorunda bırakan politik nedenler. Benjamin tüm bu hayal kırıklıklarını ve önüne çıkan engelleri yatıştırmak için yolculuğuna devam etti; yeni meskenler arayarak ve göçmenler için sunulabilecek herhangi bir sıcak davetin peşinden giderek yaşamını sürdürmeye çalıştı.

Brecht, Benjamin’in Fransa-İspanya sınırındaki intiharı üzerine yazdığı şiirde ondan bir mülteci olarak bahsediyor. Daha doğrusu sözcüğün Almancası olan ‘Flüchtling’ olarak. Sığınacak bir yere ulaşmaya çalışan bir göçmenden farklı olarak, ‘firar eden’ bir kişi. Benjamin 75 yıl önce tutuklandığında firar halindeydi, ve sonsuza kadar öyle kaldı. Bir ‘Flüchtling’ olarak.

Gelelim Benjamin’in ölümüne –ve ona son yolculuğunda eşlik edenlere. Benjamin talihsizdi. Tam da Fransa ile İspanya arasındaki sınıra ulaştığı gün, sınırın kapatılması için emir verilmişti. O ve onunla birlikteki mülteciler bir gün erken gelmiş olsalar, İspanya’ya girişleri engellenmeyecekti. 1939’dan beri vatansız olan Benjamin, toplama kampında geçirdiği zamandan ve bu denli kötü sağlık durumundaki bir adam için son derece zorlu geçen bir yolculuğun ardından yorgun düşmüştü. Elinde ABD’ye geçebilmek için gerekli belgeler vardı, ancak Fransa’dan çıkış vizesi yoktu. Geçilemeyecek sınıra ulaşmıştı. Her ne kadar ölümü, onunla ilgili olabilecek belgelerin bulanıklığından ve parçalılığından kaynaklı olarak -bilhassa da David Mauas’ın “Who Killed Walter Benjamin? [Walter Benjamin’i Kim Öldürdü?] belgesel-filminin de istismar ettiği- gizem ile çevrilmiş olsa da, hikâyenin geri kalanı herkesin mâlumu.

Walter Benjamin anısına Port Bou’da inşa edilen anıt mezar

Benjamin’in yaşamına son verdiği Port Bou isimli bu kasabada, ondan -daha doğrusu onun hâtırasından- geriye kalanlara bir bakalım. Dani Karavan’ın, Benjamin’in anısını yaşatmak adına tasarladığı anıt mezar, post-kavramsal anıt yaklaşımını bir sanat eseri olarak kullanır. Kayıp, tehlike ve ölüm hakkında düşünmeye iten bu eserde dar bir kuyu tekinsiz denize doğru bakar.  Anıtın camında birkaç farklı dilde yazılmış, Benjamin’in şu ifadesini içeren bir cümle vardır: “İsimsizlerin hatırasını onurlandırmak, ünlülerin hatıralarından daha zordur. Tarihin inşası, isimsizlerin anısına adanmıştır.” Benjamin’in yaşamının son yıllarındaki notlarından alınan bu satır, ezilenlerin sürekli olarak tarihlerinin çalındığı ve hafızalarının her zaman ortadan kaldırılma tehlikesi altında olduğu konusundaki ısrarının bir ifadesidir. Onun sözleriyle, “iktidarın büyük ve resmi anlatıları lehine”, tarihsel belleğin “hâkim sınıfın aleti durumuna” düşürülmesi aracılığıyla “bugün hükmedenlerin altta kalanları çiğneyerek ilerlediği zafer alayı”.

 


*Esther Leslie’nin 15 Temmuz 2019’da Verso Blog’da yayımlanmış bu yazısı, Emir Aydoğan ve Halil Can İnce tarafından textum için Türkçeye çevrilmiştir. Kaynak: www.versobooks.com/blogs/2283-walter-benjamin-the-refugee-and-migrant