Barbarın tarihi, ezilenin dini: Canan Özcan Eliaçık ile söyleşi

Türkiye sosyalist hareketinin önemli isimlerinden Dr. Hikmet Kıvılcımlı üzerine yazdığı “Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini: Hikmet Kıvılcımlı’da Tarih ve Din” başlıklı kitabı geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alan Canan Özcan Eliaçık ile kitabı vesilesiyle Kıvılcımlı üzerine konuştuk.

Hikmet Kıvılcımlı

Öncelikle söyleşi davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Ayrıca kitabınız için de tebrik etmek isteriz; okuru bol olsun, diyelim. Çalışmanız, büyük ölçüde, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde, Nurşen Gürboğa danışmanlığında yazdığınız Türkiye Sosyalist Hareketinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Yeri: Tarih Tezi ve Din Yorumu başlıklı doktora tezinize dayanıyor. Buradan başlayalım mı: Kıvılcımlı üzerine çalışmaya nasıl karar verdiniz? Bize biraz tez sürecinizden ve sizi Hikmet Kıvılcımlı çalışmaya iten nedenlerden bahseder misiniz?

Canan Özcan Eliaçık: Benim çalışma alanım zaten –genel olarak- Türkiye’de sol-sosyalist hareket. Yüksek lisans tezim de yine bu çerçevedeydi, TKP Atılım döneminde DİSK-TKP örneği üzerinden Türkiye’de sendika-siyasi parti ilişkisi üzerine çalışmıştım. Hâlihazırda Türkiye sosyalist hareketi, emek tarihi üzerine çalışmalar yapıyorum. Dolayısıyla, bu konu zaten benim çalışma alanım içerisinde diyebilirim.

Bir doktora tezi söz konusu olduğunda en önemli şeylerden biri “az çalışılmış” bir alanı çalışmaktır. Doktorada Kıvılcımlı üzerine çalışmam da böyle bir noktadan hareketle gelişti: Hikmet Kıvılcımlı üzerine akademi dışında yazılmış çok fazla şey bulabilsek de akademik çalışmalara yeterince konu edilmiş değil. Dolayısıyla, burada bir “boşluk” vardı. Diğer taraftan, Hikmet Kıvılcımlı bir komünist, pratik faaliyetler içerisinde bulunan bir devrimci olmakla birlikte aynı zamanda bilgi üretme, teoriye katkı yapma iddiası taşıyan bir entelektüel. Çok üretken, inanılmaz derecede fazla yazmış; bulduğu her şeye yazmış, her yere not almış. Bir kısmını kendi bastırabildiği, bir kısmı ise ölümünden sonra basılmış çok sayıda eseri var. Pek çok Osmanlıca el yazısı ise hâlâ çevrilmeyi bekliyor. Dolayısıyla, bir komünist, örgütlü bir kişi olmanın ötesinde, bu entelektüel çalışmaları bilgi üretme faaliyetleri ile de gündem edilmesi gerektiğini düşündüm. Bu nedenle onu akademik bir çalışmanın da konusu hâline getirmek istedim.

Kıvılcımlı üzerine çalıştıkça benim de içime sinen ve doğru bir konuyu çalışmaya karar verdiğimi bana hissettiren şey de şu oldu: Kıvılcımlı’nın kendi tarih yöntemini “tesadüfen” çok yakın bulduğu Fransız tarihçi Michelet, arşivlerle mezarlıkları birbirinin muadili olarak görüyor ve “ölülerin sesini duyurmanın” tarihçinin işi olduğunu söylüyor. Kıvılcımlı’nın da bu bakış açısına yakın olduğunu düşündüğümüzde, onun da aslında “sesinin duyurulması” gerekiyor, gündeme getirilmesi gerekiyor. Geniş kitlelerce isminin veya çalışmalarının bilindiğini söyleyemeyiz. Ben de bu anlamda küçük bir katkı olarak Kıvılcımlı’yı gündeme getirmek, tartışılır hale getirmek istedim, diyebilirim.

Özcan Eliaçık, C. (2021), Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini: Hikmet Kıvılcımlı’da Tarih ve Din, İletişim

Çalışmanız için Amsterdam’da bulunan arşivlere girmişsiniz. Bu süreç nasıl gelişti, biraz anlatır mısınız?

Canan Özcan Eliaçık: Ben bu çalışma sırasında TÜBİTAK Doktora Sırası Yurtdışı Araştırma Bursu kazandım. Bu sayede Amsterdam’da bulunan Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ne giderek altı ay süreyle oradaki arşivde çalışma yapma fırsatı buldum. Hikmet Kıvılcımlı arşivi orada bulunuyor. Ben buraya döndükten sonra çalışmalarının büyük bir kısmı dijitalize edildiyse de ben oradayken henüz başlamıştı bu süreç. Şimdi çalışmalarının önemli bir bölümüne internet üzerinden dijital olarak da erişmek mümkün hâle geldi. Yine de tamamına erişilemiyor, bazı özel materyallere, fotoğraflara vb. Dolayısıyla, benim oraya gitmem gerekiyordu. Bütün arşivi ben orada edindim, 6 ay boyunca üzerinde çalıştım, yazma kısmını da büyük oranda orada gerçekleştirdim.

Arşivin bana kattığı şu oldu: Mesela, orada Kıvılcımlı’nın 1963 tarihli bir el yazmasını buldum ve bu belge ilk defa bu tez için çevrildi. Tamamı da çevrilemedi çünkü Kıvılcımlı’nın el yazısı gerçekten çok zor okunan bir el yazısı. Ben Osmanlıcayı da tez sürecinde öğrenmeye başladım. Rika[1] da öğrenmeye başladım ama Kıvılcımlı’nın el yazısını çevirebilmek için çok daha ileri bir okuma ve odaklanma gerekiyor. Bu belgede Kıvılcımlı, az önce söylediğim gibi Fransız tarihçi Michelet ile kendi yönteminin benzerliklerine dikkat çekerek, bunun tesadüfen olduğunu söylüyor. Kırk yıldır sürdürdüğü çalışmalarının ardından Michelet’yi ve onun çalışmaları ile kendi çalışmaları arasındaki benzerliği keşfediyor. Kıvılcımlı’nın kendini bir tarihçi olarak da nitelendirdiğini görebiliyoruz böylece, bence bu da önemli. Tarihe bakış açısı hakkında da yine buradan bilgi edinebiliyoruz. Dolayısıyla, arşivin bana kattığı her şeyin yanında, teze-kitaba kattığı en önemli şeylerden biri de bu oldu.

Çalışmanızın en ayırt edici yönlerinden biri, bilinen anlamda biyografik bir çalışma olmaktan çok bir entelektüel tarih çalışması olması. Entelektüellik tartışması mevzu bahis Hikmet Kıvılcımlı olduğunda daha özgün bir anlam kazanıyor. Sizin çalışmanız bağlamında entelektüelliği nasıl anlamalıyız?

Canan Özcan Eliaçık: Bu tezin ana konusu aslında Kıvlıcımlı’nın tarih tezi ve din yorumu, fakat Kıvılcımlı’nın bu konularda Marksist teoriye bir katkı yapma iddiası ve bilgi üretme gibi entelektüel çabaları var. Tarih üzerine yazdıkları, din üzerine yazdıkları bir yandan da böyle anlaşılmalı. Entelektüeller literatürüne girmem de bu nedenle oldu. Kendisini bir entelektüel olarak nitelendirdiğimizde ise şu soru geliyor: Entelektüel nedir ve neden Kıvılcımlı’ya entelektüel diyoruz?

Osmanlı’ya, özellikle de Tanzimat döneminden Cumhuriyet’e kadar olan döneme baktığımızda, hep belirli bir “aydın tipi” karşımıza çıkıyor. Daha çok bir “bürokrat aydın” tipi bu. Devletin bekası için çalışan, çaba harcayan, bu anlamda devlet ile de ilişkisi olan bir aydın tipi. “Entelektüel” dediğimizde ise aydından farklı bir şey anlıyoruz. Bu ikisini birbirinden ayıran şu: Aydın daha ziyade bilgiyi alan, tüketen kişiyken entelektüel aynı zamanda bilgiyi üreten kişi. Entelektüellere dair literatür bu meseleyi büyük ölçüde bu şekilde kavramsallaştırıyor. Kıvılcımlı’nın da tarih tezi, din yorumu, teori üretme çabası vesaire ile buraya oturduğunu düşünüyorum, bu nedenle entelektüel olarak ele alıyorum.

Entelektüelin en ayırt edici özelliklerinden biri de eleştirel olması ki Kıvılcımlı açısından benim daha çok ön plana çıkarmaya çalıştığım kısım burası.  Bu eleştirellik iktidara karşı olabileceği gibi kendi içinde bulunduğu Türkiye Komünist Partisi’ne de yönelebiliyor. Daha geniş çaplı baktığımızda, Sovyetler Birliği’ne karşı da eleştirel bir tutum takınıyor. Bu eleştirel tutumunu hayatı boyunca da devam ettiriyor. Bence bu durum onu yine bu anlamda bir entelektüel olarak ön plana çıkarıyor. Entelektüele dair literatüre bakarken benim en çok aklımda kalan ve Kıvılcımlı’ya en çok uyduğunu düşündüğüm, Sartre’ın entelektüeller ile ilgili, özellikle de entelektüelin parti içerisindeki durumu ile ilgili söyledikleri olmuştu. Entelektüel, bir sol partide olduğunda, orada da aslında şüpheli bir konumda olacaktır, diyor Sartre, çünkü her zaman eleştirel durumunu muhafaza edecektir. Partiye disiplininden ötürü uysa da o eleştirel olma durumu da ortadan kaybolmayacaktır, diyor. Bence Kıvılcımlı’ya çok uygun düşen yanları var bunun.

Öte yandan, yukarıda sözünü ettiğim devlet ile kariyerini eş gören, devletin bekası için uğraşan, devlet için çalışan o “aydın-bürokrat” tipinden ziyade Kıvılcımlı devletten bağımsız bir hat izleyebiliyor. Bence onun mesleği de burada çok önemli. Doktor, bir psikiyatrist. Mesleğinin, başka pek çok şeyin yanı sıra (örneğin, tarih tezinde de çok etkisi vardır bunun) nispeten devletten bağımsız bir hayat sürdürebilmesinde de bir etkisi var.

Son olarak da şunu söyleyebilirim: Kıvılcımlı’yı bir entelektüel yapan -ve aynı zamanda diğer düşünürlerden, hatta sosyalistlerden ayıran- şey, akıl dışı gözüken konuları da görmezden gelmiyor olması. Yani, burada aslında söylemek istediğim, din konusu. Rasyonel olmayan bir düşünce ya da bir konu olarak, onu görmezden gelmiyor, onun üzerine de gidiyor. Bilimsel çalışmalar yapıyor. Dinin nasıl aşılabileceğine dair, kutsallaştırma süreci vs. üzerine de bir çalışma yapıyor. Dolayısıyla, genel olarak, Hikmet Kıvılcımlı’yı entelektüel yapan noktalar bunlar diyebilirim.

Canan Özcan Eliaçık, Amsterdam’da bulunan International Institute of Social History’de Hikmet Kıvılcımlı üzerine araştırmaları sırasında.

Entelektüellik tartışması Kıvılcımlı’nın da üzerine kafa yorduğu bir tartışma. Hatta sizin de çalışmanızda andığınız üzere, İnkılapçı Münevver adında meşhur bir broşürü de var. Devrimci bir aydın olarak Kıvılcımlı’yı bu anlamda özgün kılan yönler var mı?

Canan Özcan Eliaçık: Henry Barbusse’ün ölümü üzerine yazdığı İnkılapçı Münevver broşürü bence çok önemli, benim çalışmamda da çok katkısı olan bir çalışma. Kıvılcımlı inkılapçı münevverin nasıl olması gerektiğini kendisi anlatıyor bu broşürde ve niteliklerini sıralıyor: Kitle ve hareket insanı olması, teşkilat insanı olması, enternasyonal olması. Dolayısıyla, kendisine de pay biçmiş olabileceğini düşünerek, ben de buradan bakıyorum esasen Kıvılcımlı’ya ve bu niteliklere sahip olduğunu ben tespit edebiliyorum.

Kıvılcımlı, hayatının çok büyük bir kısmını hapishanede geçirmiş olmasına karşın -her ne kadar TKP ile bir zaman sonra yollarını ayırsa da- aslında örgütlülüğü hiç bırakmıyor; dolayısıyla, “teşkilat insanı olma” durumu da bitmiyor. TKP’de örgütlü, daha sonra kendisi Vatan Partisi’ni kuruyor. Ayrıca, bence şunlar da örgütlülük: 1960’larda bir yaz sezonu boyunca bir tiyatro ekibi kuruyorlar ve turneye çıkıyorlar. Bunu da halk ile iletişim kurmak için bir fırsat olarak kullanıyor. 68’de İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği, gazeteler çıkarması, vesaire. Bunları vurgulamamın nedeni şu: Kıvılcımlı’ya yönelik, hayatının bir döneminden sonra örgütlü değildi, gibi şeyler de söylenebiliyor; ama aslında öyle değil. Örgütlü olmak demek, her fırsat bulduğunda, her yerde bunu sağlamak demek. Kıvılcımlı bence kendi imkânları dahilinde bunu hayatı boyunca devam ettiriyor. Bu yüzden kendisi de bir kitle ve hareket insanı olduğu gibi, teşkilat insanı da.

Diğer taraftan, inkılapçı münevverin enternasyonal olması gerektiğini söylüyor. Orada da ben şunu ön plana çıkarmaya çalışıyorum: Kıvılcımlı, sadece çeviri eserlerin yeterli olmayacağını, bunlarla Marksist literatüre katkı sağlanamayacağını, bizim katkı yapmamız gerektiğini söylüyor çünkü ona göre Marksizm’de doğal olarak eksiklikler var. Bunları da tamamlamamız lazım, diyor. Yerli bir sosyalizm dili kurmaya çalışıyor. Bu bence enternasyonal olma durumuna zarar getirmiyor çünkü bir kere Marksist külliyatı çeşitli dillerden kendisi okuyor, buna hâkim. Sadece eksiklikleri olduğunu söylüyor, tamamlanması gerektiğini söylüyor. Söz gelimi, kendi tarih tezini Osmanlı İmparatorluğu ile somutluyor ancak İngiltere’ye de bakıyor bu tezi ile, Japonya’ya da bakıyor. Osmanlı’dan yola çıkıp bir tarih tezi oluşturmuyor esasında. Dolayısıyla, bu bakımdan da bence bir entelektüel olarak evrensele hitap ettiğini de söyleyebiliriz.

Hikmet Kıvılcımlı

Kıvılcımlı döneminin güncel sorunlarını da çok yakından takip eden bir aydın. Söz gelimi, işsizlik ve pahalılık ile mücadele için başka pek çok aydın ile birlikte bir dernek de kuruyorlar, yukarıda sizin de sözünü ettiğiniz gibi. İşsizlik ve pahalılık söz konusu olduğunda Kıvılcımlı, her ikisinin nedenini de sanayileşme hızının düşüklüğünde görüyor; üretim kıtlığının işsizliğe ve kazanç düşüklüğüne neden olduğunu söylüyor. İşsizlikle pahalılığın birbirini doğurduğunu ifade ediyor. Sizin de kitabınızda belirttiğiniz gibi, bunun önüne geçilmesi ve Batılı devletlere yetişebilmek için de ikinci bir “Sınai Kuvay-i Milliye” mücadelesi verilmesini öneriyor (sayfa 97). Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi programında belirttiği bu meseleler, pek çok açıdan kapitalizme içkin kalkınma vb. hedefleriyle benzerlikler arz ediyor gibi. Kıvılcımlı’nın bir parti programı çerçevesinde ortaya koyduğu bu hedefleri kapitalist ilişkilerden farklı kılan ve sosyalizme yaklaştıran yanları neler?

Canan Özcan Eliaçık: Kalkınmacılık, Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) gibi başlıklar 1960’ların popüler tartışma başlıkları. “Üçüncü dünya” üzerine tartışmaların, anti-sömürgecilik ekseninde oldukça canlı olduğu, bu devletlerin nasıl bir yol izleyebileceği üzerine hararetli tartışmaların yapıldığı bir dönemden söz ediyoruz. Kıvılcımlı’nın bence bir özelliği de şu: Güncel olandan hiç geri kalmıyor. Güncel tartışma konusu neyse, onun da mutlaka söyleyecek bir sözü var. Bu anlamda tartışmalara bir “dahil olma isteği” taşıyor. ATÜT ya da kalkınmacılık, konu ne olursa olsun, Kıvılcımlı yine kendi söyleyeceğini söylüyor; tarih tezini anlatıyor. Böylece tartışmaya da bir şekilde dahil olmuş oluyor.

Söz konusu kalkınmacılık olduğunda -soruyu sorarken de öyle düşünerek mi sordunuz, bilmiyorum- Yön çevresi ile yürüttüğü tartışmalar akla geliyor. Kıvılcımlı bu tartışmayı 27 Mayıs’ın ve Yön’ün eleştirisi üzerinden detaylı olarak yapıyor. Vatan Partisi programından bahsediyor, kalkınmacılığı bu programda nasıl ele aldığını anlatıyor. “Türkiye’nin sosyalizm yolundan değil, kapitalizm yolundan yürüdüğü gibi bir gerçek söz konusu,” diyor Kıvılcımlı ve “ya Prusya tipi ya da Amerikan tipi bir kalkınma modeli olacak.” diye ekliyor. Kendisi bu modeller içerisinde Amerikan tipi bir kalkınmaya meylediyor çünkü bunun daha serbest, rekabete dayanan, demokratik bir düzen olacağını söylüyor. Dolayısıyla, Prusya tipine—yani asker-banker ittifakı ile gerçekleşecek bir kalkınma modeline—karşı daha demokratik-burjuva bir yol olan Amerikan modeline meylettiğini söyleyebiliriz.

Burada şunu da eklemek gerekir: Yön’ün o “devletçi kalkınmacılık” modelini çok eleştiriyor Kıvılcımlı ve bir kavram olarak “devletçilik” ile de bir sorunu var. Osmanlı’nın tarihini incelerken kabaca şöyle bir şey söylüyor: “Başka bir şey bilmediğimiz için hep devletçilik diyoruz ama aslında bunun adı devletçilik değil. Burada toprak devlete değil, kamuya ait. Bizimkiler başka bir şey bilmediği için ona devletçilik diyorlar.” İşverene dayalı bir kalkınma modeline karşı kadınların, gençlerin büyük çoğunluğunu oluşturacağı, işçinin-köylünün tabandan gelen kontrolüne dayalı bir kalkınma modelini savunuyor. Adına “devletçilik” desek bile bu “halka dayanan bir devletçilik” olmalı, diyor. Kıvılcımlı’nın aksine Yön ise, işçi sınıfını görmeyen bir devletçilik modeli öneriyor. Dolayısıyla, böyle bir fark olduğunu da vurgulamak gerekir.

Kıvılcımlı’daki “hızlı sanayileşme” vurgusu ile ilgili iki şey söyleyeceğim. Birincisi, Sovyetler Birliği’nin de böyle bir hedefe; hızlı bir sanayileşme ve kalkınma hedefine sahip olması durumu var. Bu da bütün ülkelerdeki sosyalistleri ve sol düşünceyi etkiliyor, diyebiliriz. Hikmet Kıvılcımlı’da da bunun tezahürü olabilir. İkinci bir nokta da bu konunun tarih tezi ile olan ilişkisi. Kıvılcımlı’nın maddi ve manevi üretici güçlere verdiği önem malum. Maddi güçlerden saydığı tekniğin, son tahlilde –özellikle de modern tarihte- belirleyici olduğunu söylüyor. Sanayileşme, makineleşme gibi süreçleri “tekniğin gelişimi” olarak da adlandırıyor. Atom enerjisi için “yeni kalkan bir medeniyet kervanı” diyor mesela. Dolayısıyla, sanayileşmeye vurgusunun biraz da onun tarih tezinden hareketle ortaya koyduğu bir tartışma olduğunu söyleyebiliriz.

Tarih tezinde kendisi de bu üretici güçlerden sürekli bahsediyor. Siz de kitabınızda buna geniş yer ayırıyorsunuz. Kıvılcımlı tarih tezinde, tarihin belli geçiş yasalarına dayanan kanunları olduğunu iddia ediyor. Peki, tarihin bir geçiş yasası olduğunu söylediği ölçüde, insan faktörünü geri plana atmış olmuyor mu? Yoksa bir sentez çabası da var mı? Bu açıdan Kıvılcımlı’nın tarih tezinde tam olarak nasıl bir hattan bahsedebiliriz?

Canan Özcan Eliaçık: Geçiş yasaları olduğunu çok açık söylüyor. Hatta bu tezdeki amacını da net olarak “Antika tarihin gidiş kanunlarını ortaya çıkartma isteği” olarak belirtiyor. Barbarlık ile medeniyetin mücadelesi ekseninde geliştiğini söylediği antika tarihin gidiş kanunlarının var olduğunu öne sürüyor. Dolayısıyla, sınıfsız toplumdan sınıflı topluma nasıl geçiliyor, bu ikisi arasındaki mücadele nasıl cereyan ediyor, gibi sorulara cevaplar arıyor.

Az önce sözünü ettiğimiz üretici güçleri, maddi üretici güçler ve manevi üretici güçler diye ayırıyor ve tarihin belli dönemlerinde belli üretici güçlerin baskın olduğunu söylüyor. Mesela, barbarlığa baktığımızda, insan ve tarih üretici güçleri daha baskın çünkü barbarlığın insan gücü çok daha iyi, diyor. Kendisi bu anlamda barbarlığa olumlu anlamlar atfediyor; ona göre, barbarlıkta eşit kan kardeşliği olması, herkesin silahlı olması, daha yiğit olmaları, cesur olmaları vb. dolayısıyla barbarlıkta insan kolektif aksiyonu çok daha güçlü. Aynı şekilde gelenek-görenek gibi manevi üretici güçler, barbarlıkta çok daha baskın. Hatta coğrafya üretici gücü, maddi üretici güçler içerisine girmesine rağmen yine barbarlıkta daha baskın, çünkü barbar insan toprağın gereğinden fazlasına göz dikmiyor, toprağı daha etkin bir şekilde kullanabiliyor. Öte yandan, medeniyette ise teknik üretici gücü daha üstün, diyor.

Bana kalırsa, teknik üretici gücünü de diğerlerinden daha üstün görmüyor. Son tahlilde hepsinin birlikte etkin olduğunu söylüyor. Mesela, Osmanlı tarihini incelerken de İlk Osmanlı – İkinci Osmanlı ayrımı yapıyor. İlk Osmanlı, tarih öncesinden tarihe geçiş örneği olması bakımından daha barbar özellikler gösterirken İkinci Osmanlı döneminde devletleşmeyle birlikte başka üretici güçlerin de hesaba katıldığını söylüyor. Yine de belirttiğim gibi, son tahlilde hepsinin birlikte düşünülmesi gerektiğini söylüyor. “Hangi toplum biçiminde olursa olsun, insanın kolektif aksiyonunu, diğer üretici güçleriyle birlikte gerçekleştirebildiğini” söylüyor. Bu bağlamda ben Kıvılcımlı’nın tarih tezi için, insanı ya da insanın kolektif aksiyon gücünü daha fazla ya da daha az ön plana çıkarıyor, diyemem. Tarihin çeşitli, farklı aşamalarında farklı üretici güçlere önem atfettiği söylenebilir ama hepsinin birbirine bağlı olarak etkili olduğunu söylüyor.

Kıvılcımlı’nın tarih tezini şekillendirirken Michelet, Morgan ve Engels’ten oldukça fazla etkilendiğini ve bu isimlerin çalışmalarını okuyarak onlara pek çok konuda referans verdiğini kitabınızda sıklıkla vurguluyorsunuz. Öyle ki kitabınızda bu atıflara ve Kıvılcımlı’nın bu üç ismin çalışmaları ile ilgili yorumlarına geniş bir yer ayırıyorsunuz. Peki, Kıvılcımlı’yı -ve özellikle ortaya koyduğu tarih tezini- kendine özgü kılan yönler neler? Bu üç ismin söylemediği ancak Kıvılcımlı’nın söylediği noktalar var mı?

Canan Özcan Eliaçık: Michelet’yi aslında biraz ayrı tutmak lazım, çünkü dediğim gibi, Michelet’den yararlanıyor olmaktan ziyade, tarihe bakış açılarındaki benzerliği tesadüfen keşfettiğini söylüyor Kıvılcımlı. Bu anlamda kendisini Michelet ile kıyaslayarak kendisinin çok daha zor şartlar altında çalıştığını vurguluyor. Ben Michelet ile aralarında bağlantı kurulmasının tez için önemli olduğunu şu yüzden düşündüm: Tarih yazımı içerisinde Michelet’nin yerine baktığımızda, Annales Okulu’nun atası olarak da kabul edildiğini görüyoruz; onun toplumsal tarih anlayışı daha aşağıdan bir tarih okumasına denk düşüyor. Devletlerin veya kralların tarihi dışındaki konular ile ilgileniyor Michelet; gündelik meseleler üzerine de yazıyor, böyle bir tarih anlayışı var. Dolayısıyla, Kıvılcımlı’nın kendini ona benzetmesi bence önemli. Buradan hareketle, Kıvılcımlı da böyle bir toplumsal tarih anlayışı/literatürü içerisinde konumlandırılabilir mi, gibi bir soru beliriyor benim kafamda. Kıvılcımlı’nın, kendisini Michelet ile özdeşleştirmesini önemli bulmamın nedeni bu.

Bunun dışında, Kıvılcımlı da tarihe bir bütün halinde bakılması gerektiğini düşünüyor. Belli şeylerin soyutlanarak alınmasını, sadece belli yönlerinin ortaya çıkartılmasını, tecrit ve tespit dediği noktalarda eleştiriyor. Daha önce de belirttiğim üzere, Antika tarihin yeterince çalışılmadığını düşünüyor. Aslında Engels biraz çalışıyor ama o da Marksist literatür içerisinde çok yeterli değil. Tarih öncesi dönem tamamen “yazısız, kitapsız” bir dönem olduğu için sessizleştiriliyor, bir çalışma konusu bile olmuyor, şeklinde bir anlayışı var Kıvılcımlı’nın. Eric Wolf da mesela “ilkel insanı” işçiler, göçmenler, azınlıklar gibi “tarihsiz insanlar” olarak adlandırır. Bu düşünceyle Kıvılcımlı, Marksizm’de eksik olan, yeterince çalışılmamış olan Antika tarih üzerine çalışıyor. Bunu Kıvılcımlı’ya özgü bir katkı olarak ortaya koyabiliriz.

Yanı sıra, Kıvılcımlı tarihsel devrim ve sosyal devrim ayrımı yapıyor ki bu ayrımın Engels ve Morgan’da eksik olan bir nokta olduğunu yine kendisi ifade ediyor. Engels’in ve özellikle Morgan’ın komünün keşfi gibi çok önemli katkıları olduğunu söylüyor ama onlarda barbarlıktan medeniyete geçişin nasıl olduğu, yani tarihsel devrim kavramının eksik olduğunu belirtiyor. Üçüncü bir önemli katkısının, az önce konuştuğumuz gibi, tarihsel materyalizmi ekonomizmden kurtarması anlamında üretici güçleri zenginleştirmesi, maddi üretici güçler ve manevi üretici güçler şeklinde bir ayrım yapması olduğu söylenebilir.

Kıvılcımlı’yı özgün kılan şeylerden bir tanesinin de -başlarda belirttiğim psikiyatri mesleği ile de ilişkili olarak- disiplinlerarası çalışması. Tarih, arkeoloji, antropoloji vb. alanlardaki gelişmelerin yanı sıra kendi mesleği olan psikiyatri alanındaki çalışmaları ve yenilikleri de izliyor. Freud’dan, Darwin’den faydalanıyor, fakat aynı zamanda bireyi toplumdan soyutlayarak ele almaları gibi eksik yönlerini de tespit ediyor, eleştiriyor. Bu durumun ayrıca onun beslendiği düşünürlerin çeşitliliğinde de etkisi var: Marx, Engels, Morgan gibi isimlerin yanı sıra İbn-i Haldun’u anmak gerekir -ki onun çalışmalarının önemli bir esin kaynağıdır. Yine Osmanlı tarihi söz konusu olduğunda Ömer Lütfi Barkan hem çok yararlandığı hem de eleştirdiği önemli bir tarihçidir. Naima ve Kâtip Çelebi gibi Osmanlı dönemi düşünürleri/tarihçileri de Kıvılcımlı’nın çalışmalarında esin kaynakları. Özetle, çok çeşitli disiplinlerden beslenmesinin yanında yine bununla ilişkili olarak oldukça zengin bir ve geniş bir literatürden de besleniyor olması Kıvılcımlı’yı özgün kılan noktalardan biridir.

Kıvılcımlı’nın din konusundaki en önemli pozisyonu bu anlamda dini anlatıları, mitolojileri görmezden gelmek yerine onları bilinmesi mümkün olmayan zamanlar hakkındaki tek kaynak olarak ele alması. Ona göre dinsel anlatılar bize bir tarihi anlatıyor.

Laiklik-dindarlık tartışması, son kırk yılda gündemde en çok yer teşkil eden, temel toplumsal ayrışma noktalarından, karşı karşıya geliş eksenlerinden birisi oldu. Öyle olduğu oranda da hassas ve çetrefilli bir konu. Kıvılcımlı’nın bu konudaki yaklaşımları—çok sayıda yanlış anlaşılmayla birlikte—hem olumlu hem olumsuz anlamda sık sık tartışma konusu edilir. Sizce Kıvılcımlı külliyatı bu tartışmayı anlamaya veya buradaki birtakım açmazları çözmeye dönük bir açılım sağlıyor mu?

Canan Özcan Eliaçık: Bu konu Kıvılcımlı’nın dine bakışı ile çok yakından ilişkili -ki ona göre din, en çok suiistimal edilen konulardan biri. Bu durumun günümüzde de aynı şekilde sürdüğünü söylemek mümkün. Bu işin üstesinden gelmenin ise ideoloji ile değil, ancak bilim yoluyla olabileceğini söylüyor Kıvılcımlı. Bu konuda bir dinler tarih çalışması yapıyor ve kutsallaştırma sürecinden bahsediyor. Bu kutsallaştırma dinamiklerini anlamak lazım, diyor. Tarih öncesindeki komün inanışlarından başlayarak, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru bir gidiş olduğunu öne sürüyor. Bunun sonucunda komünün inanışlarının, yani çok tanrıcılığın, bilinçaltına bastırıldığını söyleyerek bunun bilinçaltından bilinç üstüne çıkartılması gerektiğini savunuyor. Bu sürecin, kendi psikiyatri donanımına referansla, adeta bir psikanaliz gibi gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor. Bu kutsallaştırma sürecini anlamadan dini aşmanın, bu işin üstesinden gelmenin mümkün olamayacağını söylüyor.

Burada Kıvılcımlı aslında çok Marksist bir yol izliyor. Lenin’in de Rosa Luxemburg’un da din konusundaki görüşlerine yer vermeye çalıştım. Onlar da dini görmezden gelmekten ziyade, onu çalışmak, üzerine konuşmak ve hitap edilen kitlenin dilini tutturmak gerektiğini söylüyorlar. Kıvılcımlı, Kur’an’ı çok iyi biliyor, dinler tarihini çok iyi biliyor, dolayısıyla yeri geldiğinde bunları kullanıyor. Meşhur Eyüp Sultan konuşması bunun en açık örneklerinden biridir. Hatta sonrasında Kıvılcımlı’nın dini siyasete alet etmekten yargılandığı da söylenir ama işin aslı pek öyle değil. Kıvılcımlı orada zekasıyla, camiden çıkan kalabalığa hitap etmek için dini bilgilerini kullanıyor; İslamiyet’in, eşitliğin olduğu, daha iyi olan o ilk zamanlarından bahsediyor. Zaten dini siyasete alet etmek suçlamasından çok çabuk dönülüyor ve komünizm propagandası yapmakla suçlanıyor esasında. Metin incelendiğinde hemen onu fark ediyorlar. Bu anlamda Kıvılcımlı’nın dindar bir komünistmiş, dinle ilişkisi şöyle böyleymiş gibi yorumların ne kadar yanlış olduğu zaten görüyoruz. Kıvılcımlı bu bilgisini, bir propaganda olarak, kendi siyasetini anlatabilmek için, halkla iletişim kurabilmek için kullanıyor. Yoksa Kıvılcımlı’nın din yorumu, yine tarih tezi bağlamında okunabilmektedir.

Kıvılcımlı’nın din konusundaki en önemli pozisyonu bu anlamda dini anlatıları, mitolojileri görmezden gelmek yerine onları bilinmesi mümkün olmayan zamanlar hakkındaki tek kaynak olarak ele alması. Ona göre dinsel anlatılar bize bir tarihi anlatıyor. Yanı sıra, Muhammed’i aslında tarihsel devrim yapan bir devrimci olarak görüyor. Aynı şekilde modern dönemin peygamberi de Marx’tır ona göre. Bu noktalar çerçevesinde, Kıvılcımlı’nın dini inanışı var mıydı, dindar mıydı, mütedeyyin miydi vesaire tartışmalarına hiç açık kapı bırakılmayacak şekilde öyle olmadığı ortada.

Açmazlar meselesi de şöyle: Kıvılcımlı’nın yerli bir dil tutturma çabası burası için de geçerli. Ülke ve toplum gerçeklerini gözetiyor, yaşadığı coğrafyanın farkında. Dolayısıyla da görmezden gelmesi mümkün değil bu din konusunu. Ayrıca, hitap ettiği kitleyi küçümsememek gibi bir yönelimi var. Bu hâlâ günümüzün önemli konularından birisi, yani tutturulması gereken bir dil var. Bizim faydalanabileceğimiz yöntemi bu esasında.

Bir anlama çabası ile birlikte bu eksenin kendisini tartışmaya açma gibi bir çabası da var. Bu laiklik-din, merkez-çevre, sekülerlik-dindarlık gibi başka biçimler veya adlar altında aslında zahiri, görünürde bir toplumsal ikilikle karşı karşıyayız biz. Bunu başka bir biçimde tarif etmek, bunun üzerine başka bir siyasal aks kurmak ve o aks üzerinde bir politika tarif etmenin imkânlarını veriyor mu Kıvılcımlı bize?

Canan Özcan Eliaçık: Bence veriyor. Kaba bir materyalizm mi yoksa Marksist bir materyalizm mi noktasında bir ayrım var. Kıvılcımlı o noktada Marksist bir yol izliyor. Belki bizdeki sorun o, yani daha kaba bir maddecilik yapılması meselesi. Kıvılcımlı’nın içinden çıktığı koşullara, ailesinin durumuna baktığımızda, seküler-Kemalist bir ortamdan çıkmadığı söylenebilir. Bu açıdan dinle ilişkisini bıçakla kesmiş gibi kesilmiyor. Belki bu sebeple biraz daha bu konuda anlayışlı ve anlamaya çalışan bir pozisyonu var. Ben bağlamda Kıvılcımlı da dâhil, kişinin kendi koşullarının da yaklaşımları üzerinde oldukça etkili olduğunu düşünüyorum.


Canan Özcan Eliaçık, İstanbul Arel Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır. 2018 yılında yazdığı Türkiye Sosyalist Hareketinde Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Yeri: Tarih Tezi ve Din Yorumu başlıklı tezi ile Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden doktora derecesini almıştır. 2019 yılında Türk Sosyal Bilimler Derneği’nin Genç Sosyal Bilimciler Ödülü’nü de kazanan Özcan Eliaçık’ın bu çalışması, Barbarın Tarihi, Ezilenin Dini: Hikmet Kıvılcımlı’da Tarih ve Din (İletişim, 2021) başlığıyla yayımlanmıştır.


[1] Osmanlıca el yazısı