Giriş
Bu metin, Çin komünizmi ile uluslararası komünist hareket ve genel olarak küresel sol arasındaki karşılıklı etkileşimi ele alıyor. Çin Komünist Partisinin (ÇKP) 1921’deki kuruluşundan bugüne uzanan dönemi kapsıyor. Söz konusu etkileşim, geçtiğimiz yüzyıl boyunca değişen başat çelişkileriyle birlikte küresel bir perspektif içinde değerlendiriliyor.
Sosyalizm mücadelesinde milliyetçilik ile enternasyonalizm arasındaki gerilim, bu sürecin tekrar tekrar beliren temel izleklerinden biridir. Bugün sosyalizmin inşası tartışmalarında çoğu zaman unutulan bir gerçek ise şudur: Komünist Parti Manifestosu’nun 1848’de yayımlanmasından 1930’lara kadar komünist hareketin stratejisi açıkça dünya devrimiydi —ya da en azından dünyanın büyük bölümünde anti-kapitalist devrimlerin gerçekleşmesiydi. Aksi halde, farklı ulusal devletler içinde sosyalizmin geliştirilemeyeceği düşünülüyordu.
Bu strateji, 1930’larda Nazi Almanyası’ndan gelebilecek bir işgal tehdidine karşı Sovyetler Birliği’nin “tek ülkede sosyalizm”in geliştirilmesine yönelmesiyle sorgulanır hâle geldi. İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen anti-sömürgeci mücadelelerde ise, mücadeleye komünistler önderlik ettiğinde bile, seferberliğin itici gücü milliyetçilikti. Söz konusu olan, her şeyden önce, bir ulusal kurtuluş mücadelesiydi.
Dolayısıyla Küba gibi birkaç istisna ve 1965-70 arasındaki “Kültür Devrimi” gibi kısa dönemler dışında, dünya devrimi fikri tali bir konuma itildi; uzak bir geleceğe ertelenmiş bir strateji hâline geldi. Sosyalizm ulusal devlet içinde inşa edilmeli ve savunulmalıydı. Kapitalizmin dünya sistemine ekonomik, politik ve askerî olarak hükmetmeye devam ettiği düşünüldüğünde, bu ne şaşırtıcıydı ne de yanlış bir tercihti. Bununla birlikte, sosyalizmi inşa etme imkânlarını da sınırlıyordu.
Geçmişte Sovyetler Birliği’ni, bugün ise Çin’i tanımlamak için kullanılan “gerçekte var olan sosyalizm” terimini hiçbir zaman sevmedim. Çünkü bu terim, kapitalist üretim tarzıyla yan yana —ve onunla rekabet içinde— var olan şeyin sosyalizm olduğunu ima eder. Oysa mesele hiçbir zaman böyle olmadı. Var olan şey, kapitalist üretim tarzının hüküm sürdüğü bir dünya sistemi içinde ayakta kalmaya ve sosyalist bir üretim tarzını geliştirmeye çalışan geçiş devletleridir; geçiş hâlindeki bir üretim tarzıdır. Lenin’e göre Sovyet devleti, Rus Devrimi’nin yaşayabilmesi için zorunlu olan dünya devrimi “dalgasını bekliyordu.” 7 Mart 1918’de Merkez Komite’ye sunduğu siyasi raporda Lenin şöyle diyordu:
Dünya-tarihsel açıdan bakıldığında, devrimimiz tek başına kalır, başka ülkelerde devrimci hareketlerle birleşemezse, nihai zafere ulaşması mümkün değildir. … Bir kez daha söylüyorum: bütün bu güçlüklerden kurtuluşumuz, devrimin Avrupa çapında yayılmasına bağlıdır.[1]
Almanya’da ya da başka Avrupa ülkelerinde yeni devrimler Rus Devrimi’ni takip etmeyince, Sovyetler Birliği de Komünist Enternasyonal’in (Komintern) koordine ettiği dünya devrimi stratejisinden, emperyalist bir işgal karşısında ayakta kalabilmek için “tek ülkede sosyalizm” çizgisine yöneldi. Uzun 60’larda Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş mücadelesi, emperyalizmden ekonomik kurtuluşa ve sosyalist devletlerin gelişimine varmayınca, Çin de kendi ulusal projesini neoliberal küreselleşmenin saldırısından kurtarmak için ulusötesi kapitalizme “kontrollü” bir açılım gerçekleştirdi.
Ama bütün bunlar artık geçmişte kaldı. ABD hegemonyasının gerilemesi, Çin’in yükselişi ve çok kutuplu bir dünya sisteminin belirmesiyle birlikte, yüzlerce yıldır benzerine rastlanmamış ekonomik ve politik değişimlerin içinden geçiyoruz. Tarihte ilk kez, Çin’deki gibi geçiş hâlindeki bir üretim tarzı, emperyalist merkezlerdeki kapitalist üretim tarzına üstün gelme imkânı taşıyor gibi görünüyor. Bu durum, kapitalist üretim tarzının dünya sistemindeki hâkim tarz olma vasfını yitirmeye başladığının bir işareti olmasının yanı sıra, bu yüzyıl içinde dünya sistemi ölçeğinde sosyalist bir üretim tarzına geçiş için mümkün ve son derece gerekli bir açıklık da yaratıyor.
Yine de bu dönüşümün ulusal devrimler yoluyla, sosyalizmi inşa etmek üzere devlet iktidarının ele geçirilmesiyle gerçekleşmesi gerekiyor. Ancak bugün, geçiş devletinin daha önce hâkim olan kapitalist üretim tarzının gölgesinden çıkması ve ondan devraldığı kapitalist kalıntılardan kurtulması artık mümkün. Giderek daha fazla küreselleşen bir dünyada bu, yüzyıllar süren emperyalizmden miras kalan küresel eşitsizliği ve kapitalist üretim tarzının yarattığı ekolojik sorunları çözebilmek için sosyalizmin uluslararası düzeyde geliştirilmesini de zorunlu kılıyor.
Çok kutuplu bir dünya sistemi, sosyalizme doğru pürüzsüz bir ilerleyişi güvence altına alan bir harikalar diyarı değildir. Geleceğin başat çelişkisi pekâlâ, ulusal düzeyde sosyalizm inşa etmeye dönük farklı yönelimler ile gezegeni yeni savaşlardan, ekolojik yıkımdan ve iklim krizinden koruyabilecek evrensel bir küresel sosyalizm ihtiyacı arasında ortaya çıkabilir. Evrensel bir sosyalist perspektif meselesi, sosyalizmin geliştirilebilmesinin önkoşulu olarak, stratejik bir hedef düzeyinde bugün yeniden gündeme gelmiştir.
Milliyetçilik ile evrensel sosyalizm arasındaki bu tartışmayı çerçevelemek için, dünya devrimini gerçekleştirmeye dönük ilk girişimin hikâyesiyle başlayacağım.

Prelüd: Dünya devrimine kim önderlik edecek – Batı mı, Doğu mu?
Sovyetler Birliği, proletaryayı dünya ölçeğinde örgütlemeye ve dünya devrimi fikrini ilerletmeye dönük üçüncü uluslararası girişim olan Komintern’in başlıca mimarıydı. Komintern’in 2 Mart 1919’daki kuruluş kongresine, proletarya devrimiyle kurulmuş dünyanın ilk devleti ev sahipliği yapıyordu. O sırada Orta Avrupa’yı bir devrimci ayaklanmalar dalgası sarmıştı. Lenin, delegelere bir gün “Dünya Sovyetler Federatif Cumhuriyeti’nin kuruluşunu göreceklerini”[2] söylüyordu.
Komintern, dünya devrimini ilerletmeye ve koordine etmeye adanmıştı. Yardım sağlayacak, disiplinli bir önderlik sunacak ve dünya komünizminin Siyasi Bürosu (Politbüro) gibi işlev görecekti. İkinci Enternasyonal’den farklı olarak Komintern’in anti-emperyalizm konusundaki tutumu son derece açıktı. 1919’daki kongrede kabul edilen bir kararda şöyle deniyordu:
Sermaye, yağmalanan sömürge halklarının sırtından elde ettiği payla kendi ücretli kölelerini yozlaştırdı; ezilen sömürgelere —sarı, siyah ve kızıl halklara— karşı sömürülenlerle sömürenleri aynı çıkar etrafında birleştirdi ve Avrupa ile Amerika işçi sınıfını emperyalist ‘anavatan’a bağladı.[3]
Ne var ki 1919’da Komintern, dünya devriminin tayin edici muharebelerinin hâlâ Avrupa’da verileceğini varsayıyordu. 1919 tarihli “Komünist Enternasyonal’in Bütün Dünya Proletaryasına Manifestosu”nda şöyle deniyordu:
Yalnızca Annam’ın, Cezayir’in ve Bengal’in değil, İran’ın ve Ermenistan’ın işçileri ve köylüleri de bağımsız varoluş imkânına ancak Britanya ve Fransa işçilerinin Lloyd George ve Clemenceau’yu devirip devlet iktidarını kendi ellerine aldıkları anda kavuşacaklardır. … Afrika’nın ve Asya’nın sömürge köleleri: Avrupa’da proletarya diktatörlüğünün saati, sizin kurtuluş saatiniz de olacaktır![4]
Ancak bu strateji başarısız oldu. Britanya ve Fransa hiçbir zaman devrimci bir durum noktasına ulaşmadığı gibi Almanya, Avusturya, Macaristan ve Finlandiya’daki devrimci girişimler de ezildi. Neticede Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik krizlerden yararlananlar, işçi sınıfı çoğunluğunun desteğine dayanan hükümetler kuran sosyal demokratlar oldu. Avrupa’da reformlar devrimden daha güvenli görünüyordu.
Temmuz 1920’de Komintern’in İkinci Kongresi toplandı; bu kez ilk defa Asya’dan, Afrika’dan ve Latin Amerika’dan seksiyonlar da kongreye katılıyordu. Avrupa’daki yenilgilere verilen yanıt, reformist ve milliyetçi eğilimleri tasfiye etmek üzere disiplini artırmaya çalışmak oldu. Kongre aynı zamanda Avrupa’daki sosyalizm mücadelesi ile sömürgecilik karşıtı mücadele arasında bir bağ kurmayı da üstlendi.
Gelgelelim, Avrupa komünistleri arasında bile sömürgecilik karşıtı mücadelelere verilen destek çoğu zaman gönülsüzdü; emperyalist merkezdeki komünist hareketlerin çevredeki hareketlerden daha önemli olduğuna dair yaygın bir kanaat vardı. Asyalı komünistler bu tutumları eleştirdi. Komintern’in 1920 kongresindeki Koreli delege Pak Din Shoon, dikkati “dünya devriminin kaderinin pekâlâ belirlenebileceği Doğu’ya”[5] çekmeye çalıştı. Komintern’in Uzak Doğu Bürosu’nun başındaki Hintli delege Manabendra Nath Roy ise, sömürgelerin sömürülmesinin Avrupa devriminin önündeki sınırlayıcı etken olduğunu ilan ediyordu:
Sömürgelerden elde edilen aşırı kârlar modern kapitalizmin temel dayanağıdır; bunlar varlığını sürdürdükçe Avrupa işçi sınıfının kapitalist düzeni yıkması güç olacaktır. … Sömürgelerdeki halkların sömürüsü sayesinde Avrupa emperyalizmi, kendi ülkesindeki işçi aristokrasisine taviz üstüne taviz verebilecek bir konuma gelmiştir.[6]
1920 kongresinde, sömürgelerde izlenecek komünist strateji konusunda Hindistanlı Nath Roy ile Lenin arasında hararetli bir tartışma da yaşandı. Lenin, buralardaki komünist partilerin görece zayıflığı nedeniyle, burjuva demokratik hareketlerle ittifak kurmaları gerektiğini savunuyordu. Roy ise bir “münazara cemiyeti” olarak gördüğü Hindistan Ulusal Kongresiyle herhangi bir işbirliğine karşı çıkıyordu. Hindistan’da işlevsel bir komünist partinin bulunmadığını ve bu koşullarda komünistlerin tek başına hareket etme fikrinin başarısızlığa mahkûm olduğunu söyleyen Lenin’e göre,[7] “geri ülkelerde nüfusun ezici çoğunluğu burjuva-kapitalist ilişkileri temsil eden köylülerden oluştuğuna göre, her ulusal hareketin ancak burjuva-demokratik bir hareket olabileceğinden en ufak bir kuşku yoktu.”[8]
Komintern, “ulusal sorun ve sömürgeler sorunu” üzerine bir dizi tutum benimsedi. Asya’daki komünistlere, ulusal bağımsızlık mücadelesine katılmaları ve sömürgelerin kurtuluşu için mücadele eden diğer hareketlerle ittifaklar kurmaları yönünde talimat verildi. Sömürge dünyasındaki devrimler iki aşamalı bir süreç olarak görülüyordu: önce sömürge yönetimine karşı ulusal burjuva devrimi, ardından sosyalist devrim.
O dönemde yarı-sömürge bir ülke olan Çin’de, 1919’daki 4 Mayıs Hareketi böyle bir milliyetçi ayaklanmayı ateşledi. Bu hareket, Milliyetçi Partinin (Kuomintang) yeniden örgütlenmesine katkıda bulunduğu gibi, 1921’de Çin Komünist Partisinin kuruluşunu da teşvik etti. Böylece Komintern stratejisinin sınanacağı bir zemin de ortaya çıkmış oldu. Komintern’in yönlendirmesi altındaki Çin Komünist Partisi, bir burjuva devrimi yaratma girişimi içinde Kuomintang’la ittifak kurdu. Komünistler, savaş ağalarına karşı mücadelede askerî önderliği Kuomintang’ın üstlenmesine izin verdiler. Ancak göreceğimiz gibi, Komintern stratejisi komünist hareket açısından bir felaketle sonuçlandı.
Eylül 1920’de Komintern, Azerbaycan’ın Bakü kentinde “Doğu Halkları Kurultayı”nı topladı. Bu kurultay, anti-sömürgeci militanların Doğu halklarının geleceğini tartışmak üzere bir araya geldiği ilk forumdu. Amaç, emperyalist tahakküme ve kapitalist sömürüye karşı mücadele konusunda ortak bir anlayış geliştirmek ve Komintern ile Asya’daki sömürgecilik karşıtı kurtuluş hareketleri arasında bir ittifak kurmaktı; nihai hedef ise bu hareketleri bütünüyle komünizme kazanmaktı.[9]

Konferans, “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Bütün Dünyanın Ezilen Halkları, Birleşin!” sloganıyla bir “Doğu Halkları Manifestosu” kabul etti. Böylece “ezilen halklar”, “işçiler”in yanında tam anlamıyla devrimci özneler olarak sahneye çıkmış oluyordu. Bu formülasyon, Marx ve Engels’e kıyasla bir yenilikti: sınıf mücadelesi ve enternasyonalizm perspektifini terk etmek için değil, artan uluslararası sömürgeci eşitsizliklerle karakterize edilen bir dünya sisteminde bunların her birinin aldığı özgül biçimi kavramak için geliştirilmişti. Komintern’in Doğu’daki çalışmalarını yürütmek üzere bir yürütme organı seçildi. Sovyetler Birliği’nin iflasın eşiğinde olduğu ve ağır bir kıtlıkla karşı karşıya bulunduğu bir dönemde Moskova, anti-emperyalist siyasetin mesajını Asya’nın sömürgeleştirilmiş uluslarına ulaştırmak için, menzili 20.000 kilometreyi bulan (dünyanın en uzağa erişebilenleri arasında yer alan) iki radyo istasyonu kurmak üzere 750.000 altın ruble tahsis etti.[10]
Komintern’in Beşinci Kongresi 17 Haziran-8 Temmuz 1924 tarihleri arasında toplandı. Vietnam kurtuluş mücadelesinin daha sonraki önderi Ho Chi Minh, Lenin’in ölümünden sonra, Komintern için çalışmak üzere 1923 sonlarında Paris’ten Moskova’ya taşınmıştı. Bu kongreye katılarak Avrupa komünistlerini sömürge sorununu görmezden geldikleri için eleştirdi:
Açık sözlülüğümü bağışlayın, ama şunu söylemeden de edemeyeceğim: metropol ülkelerden gelen yoldaşların konuşmaları bende, bir yılanı kuyruğuna basarak öldürmek istedikleri izlenimini uyandırıyor. Bugün hepiniz biliyorsunuz ki kapitalist yılanın zehri ve yaşama gücü metropollerden çok sömürgelerde yoğunlaşmıştır. … Buna rağmen, devrim üzerine tartışmalarımızda sömürgelerden söz etmeyi ihmal ediyorsunuz. … Kapitalizm kendini ayakta tutmak, savunmak ve size karşı savaşmak için sömürgeleri kullanırken, siz neden sömürgeleri ihmal ediyorsunuz?[11]
Avrupa’nın komünist partileri Ho’nun bu eleştirisini hiçbir zaman gerçekten ciddiye almadı. Ho, 1925’te Komintern adına yeni kurulmuş Çin Komünist Partisiyle ilişkileri derinleştirmek üzere Kanton’a taşındı. Ayrıca Komintern faaliyetlerini koordine etmek için Siyam’ı (bugünkü Tayland’ı) ve başka Asya ülkelerini de ziyaret etti.
Komintern, Batı ve Doğu komünistleri arasında bir ittifak kurma çabasından vazgeçmemişti. 1920’lerin ortalarında Komintern yönetimi, Alman komünist Willi Münzenberg’in desteğiyle emperyalizme karşı mücadele edecek geniş tabanlı bir cephe örgütü, Emperyalizme Karşı Birlik’i [League Against Imperialism (LAI)] kurmaya girişti.[12] Birlik, 34 ülkeden 134 örgütü temsil eden 174 delegenin katılımıyla 1927 yılında Brüksel’de düzenlenen bir kongreyle kuruldu.[13] Onursal başkanlığa getirilen Albert Einstein, açılış konuşmasında şöyle diyordu:
Ezilenlerin bağımsızlığa ulaşmak için sarsılmaz bir birlik içinde yürüttüğü çaba, sizin kongrenizde ete kemiğe bürünüyor.[14]
Sömürgelerden gelen pek çok militan için Emperyalizme Karşı Birlik kongresi, başka sömürgelerden militanlarla tanışma fırsatı sunuyordu. Bu militanlar deneyimlerini paylaşarak geleceğe dönük stratejiler üzerine tartıştı. Etkinliğin tarihsel önemini açıklayan da buydu. Endonezya devlet başkanı Sukarno 1955’te Bandung Konferansı’nı açarken, tıpkı bugün BRICS+’ın Bandung Konferansı’na atıf yapması gibi, 1927’deki Emperyalizme Karşı Birlik kongresini anti-emperyalist mücadelenin gelişiminde kritik bir basamak olarak özellikle anmıştır.

Emperyalizme Karşı Birlik, Komintern’in beklentilerini hiçbir zaman karşılayamadı; Batı ve Doğu komünistleri arasında bir ittifak kurmayı başaramadı. Ho Chi Minh’in Avrupalı işçilerin anti-emperyalist siyaset için seferber edilmesine dair kuşkuları haklı çıktı. Yine de Birlik, çok sayıda ulusal kurtuluş hareketinin Marksizm-Leninizm’i benimsemesinde önemli bir rol oynadı.
Buna rağmen Komintern, 1928’deki Altıncı Kongre’de anti-emperyalizm sorununu komünist partilerin gündeminde üst sıralara taşımaya çalışmayı sürdürdü. Komintern sekreteri Otto Kuusinen bu kongrede, “Sömürge ve Yarı-Sömürge Ülkelerde Devrimci Hareket Üzerine Tezler” başlıklı bir belge sundu. Bu belge, Avrupa’nın komünist partilerinin anti-emperyalist siyasete dönük isteksiz yaklaşımını ele alıyordu:
Şunu kabul etmek gerekir ki, Komünist Enternasyonal’e bağlı partilerin her biri, sömürgelerdeki ulusal devrimci hareketlerle yakın, düzenli ve kesintisiz bağlar kurmanın belirleyici önemini henüz aynı ölçüde kavramış değildir. Oysa bu tür bağlar, söz konusu hareketlere etkin ve pratik yardım sunabilmenin temel koşuludur.[15]
Kuusinen’e göre anti-sömürgeci siyasetle ilgilenmek, “Komintern faaliyetinin en zayıf yanlarından biri”ydi. Ona göre, Komintern’in 1919’daki kuruluşundan bu yana komünist partiler ya anti-sömürgeciliği görmezden gelmiş ya da bunu zaman kaybı olarak değerlendirmişti.[16] Komintern’in Avrupa’daki komünist partileri anti-sömürgeci sorunu öncelik hâline getirmeye ikna etmek için tekrar tekrar gösterdiği çabalar büyük ölçüde boşa çıktı. Pek çok Avrupalı, sömürgelerin temel amacının sömürgecilere hizmet etmek olduğuna ve bunun sömürgeleştirilenlerin de yararına olduğuna inanıyordu; çünkü bu sayede onlara medeniyet götürülecekti. Bu sürecin yol açtığı inkâr edilemez acılar ise “ikincil hasar” olarak görülüyordu.
1930’larda Avrupa’da faşizmin yükselişiyle birlikte Komintern’in temel meselesi artık Sovyetler Birliği’nin savunulmasıydı. Komintern’in 1935’teki Yedinci (ve son) Kongresi’nde, dünya devrimi arayışının ve Doğu ülkelerine odaklanmanın artık öncelik olmadığı açıkça görüldü. Bir kez daha hâkim kanaat, Sovyetler Birliği’nin geleceğinin Batı Avrupa’da belirleneceği yönündeydi. Stalin ise buradaki işçi sınıfları konusunda fazla iyimser değildi. Dimitrov’la bir yazışmasında şöyle diyordu:
Sömürgeleri olmadan onlar da [emperyalist güçler] var olamazlar. İşçiler bunu biliyor ve sömürgelerin kaybedilmesinden korkuyorlar. Bu bakımdan, kendi burjuvazilerinin peşinden gitme eğilimindeler. İçten içe, bizim anti-emperyalist siyasetimizle aynı fikirde değiller. Hatta bu siyasetten korkuyorlar. Tam da bu yüzden bu işçilere doğru biçimde yaklaşmak ve meseleyi doğru biçimde açıklamak gerekir. … Avrupa’da milyonlarca işçiyi hemen ve kolayca kazanamayız.[17]
Kongre sırasında anti-sömürgeci mücadeleden neredeyse hiç söz edilmedi. Dimitrov, faşizme karşı mücadeleye katkı sunabilecek çeşitli grupları (sosyal demokratlar, Katolikler, anarşistler, örgütsüz işçiler, köylüler, küçük burjuvazi ve aydınlar) sıraladıktan sonra, sömürgelerdeki halk mücadelelerini artık “dünya proletaryası için önemli bir yedek güç”[18] olarak tanımlıyordu.
Komintern’in dünya devrimini ilerletmeye çalışan bir örgütten, Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarlarını savunan bir örgüte dönüşümü böylece tamamlanmış oldu. Komintern’in Sovyet dış politikasının bir aracına dönüşmesi, savaş sonrası dönemde komünist hareketin birleşik bir uluslararası politik güç olarak dağılmasının köklerini de hazırladı. Bunun yerine, sosyalizme geçişe dönük birbirinden farklı ulusal yollar gelişti.
Uluslararası komünist hareketin neden dünya çapında devrimci hedefleri olan bir güç olmaktan çıkıp Sovyetler Birliği’nin hizmetkârı hâline geldiğini değerlendirirken tarihçi Neil Redfern şöyle yazar:
1914-1918’in ‘sosyal-yurtseverleri’yle kopuş temelinde kurulan Komintern’in, nihayetinde büyük ölçüde ‘sosyal-yurtseverler’den oluşan bir örgüte dönüşmesi tarihin büyük ironilerinden biridir. Daha da ironik olansa bu dönüşümün Sovyetler Birliği’nin enternasyonalist savunusu olarak kavranmış olmasıdır. Bu nasıl açıklanabilir? Bu satırların yazarına göre yanıt temelde materyalisttir: emperyalist ülkelerde burjuva ideolojisinin, komünist hareketin içinde bile, sahip olduğu güç.[19]
Şunu da eklemek isterim: “Burjuva ideolojisinin gücü” emperyalizmde, yani emperyalist ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğunun emperyalist kârlardan pay alıyor oluşunda kök salmıştı.
Çok kutuplu bir dünya sistemi, sosyalizme doğru pürüzsüz bir ilerleyişi güvence altına alan bir harikalar diyarı değildir. Geleceğin başat çelişkisi pekâlâ, ulusal düzeyde sosyalizm inşa etmeye dönük farklı yönelimler ile gezegeni yeni savaşlardan, ekolojik yıkımdan ve iklim krizinden koruyabilecek evrensel bir küresel sosyalizm ihtiyacı arasında ortaya çıkabilir. Evrensel bir sosyalist perspektif meselesi, sosyalizmin geliştirilebilmesinin önkoşulu olarak, stratejik bir hedef düzeyinde bugün yeniden gündeme gelmiştir.
Özetle: 1920’ler boyunca Komintern, dünya çapında, sınıf temelli ve devrimci bir komünist hareket kurmak için gerçek bir çaba gösterdi. Başarısız oldu. Küresel işçi sınıfı içindeki bölünme, aşılması fazlasıyla güç bir engel olduğunu kanıtladı. Emperyalist ülkelerde “sosyal-yurtseverlik” hüküm sürüyordu. İşçiler kendilerini her şeyden önce kendi ulus-devletlerinin yurttaşları olarak tanımlıyordu. Ulus-devletin siyasal sistemine entegre olmuşlardı ve onları temsil eden siyasal partiler çoğu zaman hükümette yer alıyor, hatta bazen hükümete önderlik ediyordu. Emperyalist merkezdeki işçi sınıfı ile çevredeki sömürülenler arasındaki tabakalaşma, Komintern’in aşamadığı bir uçurumdu.
Geriye dönüp bakıldığında, Rus Devrimi’nin önemli etkilerinden biri Komintern’in kurulmasıydı. Komintern, komünist dünya devrimini ilerletmeye dönük, bir devlet tarafından desteklenen ilk (ve bugüne kadar tek) iyi örgütlenmiş ve ciddi girişimdi. Başarılı olamadı. Ama Komintern, devrimci meşalenin 1920’lerde Batı’dan Doğu’ya ve Güney’e taşınmasında tayin edici bir etkendi. Bu anlamda Rus Devrimi, Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’lerin ortalarına kadar uzanan anti-sömürgeci mücadeleler çağının önünü açtı. Komintern olmasaydı, Çin ve Vietnam devrimleri (sömürgesizleşme [decolonization] süreçleriyle birlikte) çok daha yavaş ilerlerdi.
Komintern’in dağıtılmasından bu yana etkili bir Enternasyonal ortaya çıkmadı. Komünist hareket, Lenin dönemindeki gibi ideoloji ve eylem birliğine bir daha ulaşamadı. Koordine edilmiş bir sosyalist dünya devrimine giden ana yolun yerini, sosyalizme geçişin ulusal yollardan ilerlemesi, sosyalizmin farklı ulusal özelliklerle geliştirilmesi aldı.
Çin Komünist Partisinin kuruluşu
Eğer 1917’de Rusya, Avrupa kapitalist merkezinin yarı-çevresinde yer alıyorsa, Çin çevredeydi; daha doğrusu, on dokuzuncu yüzyıl emperyalizmi tarafından çevreye itilmişti. Avrupa’daki Sanayi Devrimi, küresel ekonomik ve politik düzeni yeniden şekillendirdi; Çin’in Batı emperyalizmine tabi kılınması da bu bağlamda gerçekleşti. Zaten kendi iç çelişkilerinin baskısı altında olan Çin ticari kapitalizmi, dış rekabet karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Çin hiçbir zaman tam anlamıyla sömürgeleştirilmedi; ancak yabancı güçlerin Şanghay ve diğer büyük kentlerin çevresinde kendi yönetimlerine, mahkemelerine ve polislerine sahip imtiyaz bölgeleri kurduğu, böylece ülke yasalarının dışında kalan ayrıcalıklardan yararlandığı yarı-sömürge bir ülkeye dönüştü.
Çin İmparatorluğu’nun zayıflaması, Batı nüfuzuna karşı giderek büyüyen bir öfkeye yol açtı. Bunun en çarpıcı ifadesi, büyük bir köylü ayaklanması olan Boksör Ayaklanması’ydı (1898-1900). ABD, Büyük Britanya, Fransa, Almanya ve Japonya bu ayaklanmayı bastırmak için asker gönderdi. Bir zamanların kudretli Çin İmparatorluğu böylece dize getirildi. Sun Yat-sen’in (1866-1925) önderliğinde gelişen milliyetçi devrimci hareket ise Qing hanedanını ve dört bin yıllık monarşik yönetimi sona erdiren, 1911’deki Cumhuriyetçi Xinhai Devrimi’nin yolunu açtı. Ne var ki devrim ulusal birliği kuramadı. Çin giderek daha fazla parçalandı, izleyen yıllara da köylü isyanları ile farklı savaş ağaları arasındaki çatışmalar damgasını vurdu. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında Batı kapitalizminin Çin’e nüfuzunun yarattığı etkiyi Mao şöyle tarif ediyordu:
Emperyalizmin Çinli feodal güçlerle işbirliği, Çin kapitalizminin gelişimini engellemek içindi … amaçları Çin’i kendi yarı-sömürgeleri ya da sömürgeleri hâline getirmektir.[20]
Batılı güçler Çin’in başlıca kasaba ve şehirlerini kendi aralarında paylaşarak buraları yabancı imtiyaz bölgelerine çevirdiler. Çin’in ithalatı ve ihracatı üzerinde hâkimiyet kurdular. İmparatorluk düzeninin eski bütünlüğü çözülürken, kırsal elitlerin tarımsal üretimden çekip aldığı artık büyüdü, savaş ağalarının vergi yükü de bunu daha da ağırlaştırdı. Sonuç, Çin’de üretici güçlerin geri kalması ve nüfusun o güne dek görülmemiş ölçüde yoksullaşması oldu.
Dolayısıyla Alman Devrimi’nin yenilgisinden sonra Komintern’in yüzünü Doğu’ya çevirmesi şaşırtıcı değildi. Doğu Asya’da sömürgecilik, Leninist emperyalizm teorisinden ilham alan devrimci sosyalizmin gelişmesi için elverişli bir zemin yaratmıştı.
Ne var ki Lenin, sömürgelerdeki azgelişmişlik koşulları nedeniyle, ulusal kurtuluşu güvence altına alabilmek için küçük komünist partilerin burjuva demokratik hareketlerle ittifaka girmesini öneriyordu. Çin’de 1919’da öğrencilerin öncülüğünde yükselen milliyetçi ayaklanma, yani 4 Mayıs Hareketi, Komintern stratejisinin sınanacağı başlıca örneklerden biri hâline geldi. Bu hareket, hâlâ Sun Yat-sen’in önderliğindeki burjuva milliyetçi parti Kuomintang’ın yeniden örgütlenmesinin de önünü açtı. Daha da önemlisi, Li Dazhao (1889-1927) ve Chen Duxiu (1879-1942) gibi radikal aydınları seferber etti. Bu isimler, iki yıl sonra Komünist Partinin kurucuları arasında yer alacaktı.
Li Dazhao, Rus Devrimi’ne desteğini açıkça ilan eden ilk Çinli aydındı. Temmuz 1918’de yayımlanan bir yazısında Ekim Devrimi’ni, 1789 Fransız Devrimi’nin dar yurtseverliğini aşan yeni bir küresel devrimler dalgasının başlangıcı olarak tarif ediyordu.[21] Aynı yıl Li, Pekin Üniversitesinde başkütüphaneci ve tarih profesörü oldu, genç Mao Zedong da onun kütüphane asistanıydı. Daha sonra “Kızıl Oda” olarak anılacak kütüphane ofisinde gizlice toplantılar düzenleyen, Pekin Üniversitesindeki ilk Marksist çalışma grubunu da Li kurmuştu.[22]

Li, 4 Mayıs Hareketi içinde komünist fikirleri etkin biçimde yayıyordu; izleyen birkaç yıl içinde yüzden fazla yazı kaleme aldı. Ona göre “Çin kırsal bir ulustur ve emekçi sınıfın büyük kısmı köylülerden oluşur. Onlar kurtulmadıkça bütün ulusumuz da kurtulmayacaktır; onların acıları bütün ulusumuzun acılarıdır; onların cehaleti bütün ulusumuzun cehaletidir; onların yaşamlarındaki üstünlükler ve kusurlar bütün siyasetimizin üstünlükleri ve kusurlarıdır.”[23] Li, 1900 Boksör Ayaklanması’nda ve 1911 Xinhai Devrimi’nde açığa çıkan devrimci ruhtan hareketle, köylüleri gelecekte komünistlerin önderlik edeceği bir devrimin temel gücü olarak görüyordu. Bu, mücadeleye önderlik etme rolünü geleneksel olarak sanayi işçi sınıfına veren Marksist düşünce içinde önemli bir yenilikti.[24] 1 Mayıs 1919’da yayımlanan “Marksist Görüşlerim” başlıklı yazısında, devrime ilişkin iradeci perspektifini açıkça ortaya koyuyordu. Burada sınıf mücadelesinin bilinçli bir siyasal eylem olduğunu vurguluyor, kitlelerin “iradesi” ile “devrimci ruhu”nun, yani öznel güçlerin, toplumun maddi dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığını savunuyordu.[25]
Ocak 1920’de Li Dazhao, “proleter ulus” kavramını ortaya attı. Ona göre sömürgelerdeki proletarya ile emperyalist merkezdeki proletaryanın konumları birbirinden farklıydı. Avrupa’da proletarya yalnızca ulusal kapitalist sınıf tarafından eziliyordu, oysa Çin’de emperyalist güçler bütün bir halkı eziyordu. Bu yüzden Çin, bir bütün olarak, proleter bir ulustu. Li’nin Çin ulusunu proleter olarak kavraması, köylüleri de devrimci bir güç olarak kapsaması anlamına geliyordu. 20 Mart 1921 tarihli bir mektubunda şöyle yazıyordu:
… Çin’in kendisi henüz Avrupa’da, Amerika’da veya Japonya’da yaşandığı türden bir kapitalist ekonomik gelişme sürecinden geçmemiş olsa da, [Çin’in] sıradan halkı kapitalist ekonomik baskıdan dolaylı biçimde hâlâ mustariptir; üstelik bu baskı, çeşitli [kapitalist] ulusların işçi sınıflarının maruz kaldığı doğrudan kapitalist baskıdan bile daha acıdır. … Bu nedenle, Çin’de sanayiyi geliştirmek istiyorsak, ülke içindeki sömürücü sınıfları ortadan kaldırmak, dünya kapitalizmine direnmek ve sosyalist temelde örgütlenmiş bir sanayileşme yolunu izlemek için, bütünüyle üreticilerden oluşan bir hükümet kurmalıyız.[26]
Li’ye göre Çin, sosyalizmi inşa etmenin önkoşulları sayılan gelişmiş bir sanayi kapitalizminden ve belirginleşmiş bir proletaryadan yoksun olsa da, emperyalizmin boyunduruğu altında ezilen bir ulus olduğu için sosyalist devrime hazırdı.
Görüleceği gibi, bu meseleler “Marksizmin Çinlileştirilmesi” içinde tekrar tekrar geri dönen temalar haline geldi; daha sonra da “Çin’e Özgü Sosyalizm”in gelişiminin zeminini oluşturdu. Çünkü bunlar, Çin’in iktisadi ve siyasal gerçeklikleri kadar, kapitalist dünya sisteminin çevresindeki konumuna da kök salmış meselelerdi.
Şubat 1920’de Li, Pekin Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Chen Duxiu ile bir araya geldi; Chen de 4 Mayıs Hareketi’nin etkisiyle radikalleşmişti. İkili, bir komünist partinin temellerini atmayı görüşmek üzere Pekin’de Komintern temsilcisi Grigori Voitinsky ile buluştu. Mayıs 1920’de Chen Duxiu Şanghay’da bir komünist hücre kurarken, Li de Pekin’de bir hücre oluşturdu.[27] Böylece, “Güney’de Chen, Kuzey’de Li” diye anılan gayriresmî bir önderlik düzeni ortaya çıktı.
Parti belgelerine göre Çin Komünist Partisi, 23-24 Temmuz 1921’de yapılan gizli toplantılarda kuruldu. Bu toplantıların ilki, Şanghay’daki Fransız İmtiyaz Bölgesi’nde güvenlik güçlerinin müdahalesiyle yarıda kesildi; bunun üzerine delegeler yakındaki Zhejiang eyaletine geçti ve çalışmalar, yeni bir baskını önlemek için göl üzerindeki bir tekne-evde tamamlandı. Toplantılara Mao Zedong’un da aralarında bulunduğu en fazla 13 kişi katıldı. Bu küçük grup, toplam yalnızca 53 üyeyi temsil ediyordu. Komintern’in iki temsilcisi de danışman sıfatıyla hazır bulundu. Li toplantıya katılamadı, onun yerine öğrencilerinden biri geldi. Chen Duxiu ise ilk Genel Sekreter seçildi.
1922’de Komintern, Çinli komünistlere Sun Yat-sen’in Kuomintang’ı (KMT) ile bir “Birleşik Cephe” kurma talimatı verdi. Bu politika, Çin Devrimi’nin “burjuva-demokratik” aşamada olduğu, bu nedenle emperyalizme ve savaş ağalığına karşı sınıflar arası bir ulusal ittifakı gerektirdiği varsayımına dayanıyordu. Komintern’in tavsiyesine uyan o dönemin oldukça küçük Komünist Partisi, böylece ulusal kurtuluş mücadelesinde önderliği Kuomintang’a bıraktı. Bu aşamada Li Dazhao, geniş bir ulusal birleşik cepheyi savundu ve ittifakın resmîleştirilmesinde merkezî bir rol oynadı. Li, bu ittifakı Çin’in bir “proleter ulus” olarak temsili şeklinde yorumluyordu. Ağustos 1922’de Şanghay’da Komintern ajanı Maring ve Li ile görüştükten sonra Sun Yat-sen, komünist üyelerin KMT’ye katılmasına izin verdi; 1922 sonbaharında Li, KMT’ye bireysel olarak katılan ilk komünist parti üyesi oldu.[28] Ocak 1923’te Sovyetler Birliği, Çin’de savaş ağalarına karşı bir sefer yürütmek üzere Sun Yat-sen ve KMT ile bir pakt imzaladı. Komünistler ve KMT ortak bir askerî akademi kurdu; akademinin başında Çan Kay-şek vardı, komünist Zhou Enlai ise ikinci komutan konumundaydı. Yeni askerî işbirliğinin bir diğer kilit figürü ise Mao’ydu; öyle ki bu alandaki başarısı sayesinde Ocak 1924’te KMT Merkez Yürütme Komitesine seçildi.[29]
Komintern’in Çin Komünist Partisine verdiği bir başka tavsiye, kent işçi sınıfı içinde kök salmasıydı. Ocak 1922’de Komünist Parti, Hong Kong’da bir denizci grevi örgütledi. İzleyen on iki ay içinde 300.000’den fazla işçi yaklaşık yüz greve katıldı. Ancak Pekin-Hankou Demiryolu İşçileri Büyük Grevi bu strateji açısından bir dönüm noktası oldu. Grev, askerler ve polis tarafından ezildi; 52 işçi hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve binlercesi işinden atıldı. Bu olay, Kuzey Çin’deki komünist işçi tabanını yok etti.[30]
Bu gelişme, Li’nin kent proletaryasının baskıya karşı ayakta duracak kadar güçlü olmadığı yönündeki analizini doğruluyordu. Devrim köylülere dayanmalı, Kızıl Ordu kırsalda örgütlenmeliydi.
Mart 1925’te Sun Yat-sen hayatını kaybetti ve KMT içinde sağ kanadı ve anti-komünist eğilimi temsil eden Çan Kay-şek iktidarı ele geçirdi. Bu durum, 1925 sonuna gelindiğinde Kuzey Çin’de Komünistler ile KMT arasındaki Birleşik Cephe’nin çökmesine yol açtı.[31] Kuzey’deki isyana önderlik eden geleneksel gizli köylü örgütleri olan “Kızıl Mızrak Toplulukları” üzerine yazdığı bir makalede Li, Komünist Partinin stratejisini değiştirmesi gerektiğini ifade ederek silahlı köylü isyanına tam desteğini açıkladı.[32] Li’ye göre köylülük, askerî örgütlenmesi ve sınıf bilinci sayesinde toprak ağalarını, savaş ağalarını ve emperyalistleri yenilgiye uğratabilirdi. Genç devrimcileri köylere giderek bu hareketlere katılmaya çağırdı.[33]
Mao da Mart 1927’de kaleme aldığı Hunan Köylü Hareketi Üzerine Bir İnceleme Raporu’nda Li ile aynı sonuçlara ulaşıyordu. Bu metin, Mao’nun yoksul köylüleri başlıca devrimci özneler olarak saptadığı ve Komünist Partiyi onların mücadelesine önderlik etmeye çağırdığı klasik bir sınıf analizidir.
Çok geçmeden, Çin’in orta, güney ve kuzey eyaletlerinde birkaç yüz milyon köylü, göğü yaran büyük bir fırtına gibi, önünde hiçbir set bırakmayan bir kasırga gibi ayağa kalkacak. Hızları öyle keskin, kudretleri öyle yıkıcı olacak ki ne kadar büyük, ne kadar yenilmez görünürse görünsün yeryüzünde hiçbir güç onları durduramayacak. Kendilerini bağlayan bütün zincirleri parçalayacak, kurtuluş yoluna sel olup akacaklar. Emperyalistleri, savaş ağalarını, çürümüş memurları, yerel zorbaları ve uğursuz eşrafı önlerine katıp tarihin mezarlığına süpürecekler. O gün geldiğinde her devrimci parti, her devrimci yoldaş bu büyük halk hareketinin huzurunda sınanacak; kimin kabul edileceğine, kimin reddedileceğine dair hükmü köylüler verecek. Üç yol var: bu fırtınanın önüne geçip ona önderlik etmek; arkasından sürüklenirken el kol hareketleriyle ona akıl vermeye kalkışmak; ya da yoluna dikilip ona karşı durmak. Her Çinli seçimini yapmakta özgürdür. Ama olayların hükmü gecikmeyecek; tarih, bu seçimi herkese tez elden dayatacaktır.[34],[35]
Strateji değişikliği, Mart 1927’de Şanghay’da yaşanan olaylarla kesinleşti. 1925 baharında komünistler Şanghay’da başarılı bir greve önderlik etmiş, birkaç ay içinde de üye sayıları 30.000’e ulaşmıştı. Mart 1927’de KMT ordusu Şanghay’a yaklaşırken, komünist Zhou Enlai’ın önderliğindeki işçiler şehri içeriden ele geçirdi. Çan Kay-şek, iki yıl önce KMT’nin başına geçtiğinden beri komünistlerin etkisini zayıflatmaya çalışıyordu; artık hedefi onları tümüyle ortadan kaldırmaktı. KMT ordusu şehri kuşatma altına alırken, Çan Kay-şek de Şanghay işçilerine saldırmak için kentteki suç çetelerini devreye soktu. 12 Nisan 1927’de bir katliam yaşandı. Binlerce komünist ve sendikacı öldürüldü. Başına 80.000 dolarlık ödül konan Zhou kaçmayı başardı. “Şanghay Katliamı”, kentlerdeki komünist hareketin ülke çapında tasfiyesinin başlangıcı oldu. Guangzhou, Changsha ve Nanchang’daki ayaklanmalar bastırıldı. Yirmi gün içinde Çin’in güney eyaletlerinde 10.000’den fazla komünist tutuklandı ve idam edildi. 1928’e gelindiğinde, KMT’nin anti-komünist imha harekâtında yaklaşık 300.000 insanın öldüğü tahmin ediliyordu.[36]
Mao, mücadelenin uzun erimli olacağına inanıyordu: güvenli bir üs bölgesinden başlayacak, yıllar içinde adım adım genişleyecek ve sonunda şehirleri kırsaldan kuşatacaktı. Strateji ile taktiğin bu unsurları, hem genel savaş çizgisi hem de daha sınırlı operasyonlar için elverişliydi.
Pekin’de de politik durum kötüleşiyordu. Li Dazhao’nun anti-emperyalist bir konuşma yaptığı bir gösteriye silahlı askerî polis saldırdı; 47 gösterici öldürüldü, aralarında Li Dazhao’nun da bulunduğu 200’den fazla kişi yaralandı. Li hakkında tutuklama emri çıkarıldı. Bunun üzerine Sovyet elçiliğine sığındı ve Pekin’deki komünist faaliyetleri buradan yönetmeyi sürdürdü.[37] Ancak Nisan 1927’de, Pekin’i kontrol eden Mançuryalı savaş ağası, Batılı yabancı diplomatik temsilciliklerin onayıyla Sovyet elçiliğine baskın emri verdi. Li Dazhao, eşi ve yaklaşık altmış komünist ile sol KMT üyesi tutuklandı.[38] Askerî mahkemede görülen kısa bir yargılamanın ardından Li ve on dokuz kişi daha, Şanghay Katliamı’ndan yalnızca iki hafta sonra, 28 Nisan’da asılarak idam edildi.[39] Bu yaşananlar, Çin Komünist Partisinin stratejisinde bir dönüm noktası oldu. KMT ile Birinci Birleşik Cephenin sonunu getirdi ve komünistlerin odağını şehirlerden kırsal bölgelere kaydırdı.
Çin Marksizminin praksisi
Mao’nun başarısı, Li Dazhao’nun Çin’deki mücadeleye ilişkin düşüncelerini somut bir devrimci stratejiye ve praksise dönüştürebilmiş olmasında yatıyordu. Bu süreçte eski kütüphane asistanı, yalnızca Kızıl Ordu’yu güçlü bir kuvvet olarak inşa etmekle kalmadı; sonraki birkaç on yıl boyunca sürecek uzun erimli bir tarımsal halk savaşı için askerî strateji ve taktikler geliştirerek bir başkomutana dönüştü. Bu strateji ve taktikler, dünya çapındaki devrimci mücadelelere de ilham verdi.[40] Mao’nun askerî stratejisi birbiriyle bağlantılı iki bağlam içinde şekillendi: KMT’ye karşı devrimci savaş (1927-37 ve 1945-49) ve Japonya’ya karşı ulusal kurtuluş savaşı (1937-45). Ulusal kurtuluş mücadelesinde komünist Kızıl Ordu, Çin ulusunun en kararlı savunucusu olduğunu kanıtladı; bu da 1949’da KMT karşısında kazanılacak zaferin temellerini attı. Ulusal kurtuluş teması, Mao’nun gerilla stratejisinin 20. yüzyılın geri kalanı boyunca Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sömürgeciliğe ve yeni-sömürgeciliğe karşı yürütülen mücadelelerde uygulanma biçiminde de merkezî bir yer tuttu.[41]
Şehirler komünistler için güvenli olmaktan çıkınca, kadrolar kırsal bölgelere kaydırıldı. Mao, Jiangxi eyaleti sınırındaki tecrit edilmiş dağlık bölgelere çekildi; burası zamanla bir komünist üsse dönüştü. Mao gerilla savaşı becerilerini burada geliştirdi; gizli köylü cemiyetlerinden ve yerel eşkıyalardan, yani lümpen proletaryadan çok şey öğrendi.
Qing Hanedanı’nın yıkılışı ve emperyalizmin etkisi, rakip savaş ağalarının savaş ve sürgün yoluyla geniş halk kitlelerinin varoluş zeminlerini tahrip ettiği, çözülmekte olan bir toplum yarattı. Bu süreç, sözde lümpen proletaryanın genişlemesine yol açtı. Bu kesimler geleneksel sosyoekonomik rollerinden koparılmış, çoğu zaman da kriminalize edilmişti. Emek piyasasıyla düzenli bir bağları yoktu; gündelik işlerle ve/veya arkadaş, aile ve klan ilişkilerinden gelen yardımlarla geçiniyorlardı. Bu grup, evsizleri, dilencileri, küçük suçluları, örgütlü suça karışmış çete üyelerini ve seks işçilerini kapsıyordu.
Geleneksel Marksizm lümpen proletaryaya olumsuz bakar.[42] Bu kesimlerin belirgin bir sınıfsal konumu yoktur; 1927 Şanghay Katliamı’nda görüldüğü gibi, gerici güçler tarafından kolayca seferber edilebilirler. Ancak ayaklanmalar tarihine bakıldığında, lümpen proletaryanın devrimci süreçte ilerici bir rol oynadığı da görülür. Bunu Paris Komünü’nden Gazze’deki ayaklanmaya kadar uzanan örneklerde açıkça izlemek mümkündür. Lümpen proletaryanın devrimci seferberliğinin başlıca örneklerinden biri de Çin Devrimi’dir. Mao, 1926’da Çin toplumuna ilişkin sınıf analizinde şöyle yazıyordu:
… bir de topraklarını kaybetmiş köylülerden ve iş bulamayan zanaatkârlardan oluşan oldukça geniş bir lümpen proletarya vardır. Bunlar herkes içinde en güvencesiz, en kırılgan hayatı sürerler. … Çin’in bir sorunu da bu insanlarla nasıl ilişki kurulacağıdır. Cesur savaşçılardır ama yıkıcı olmaya da yatkındırlar, doğru bir önderlik altında devrimci bir güç hâline gelebilirler.[43]
Mao lümpen proletaryayı çok iyi tanıyordu. 1929’da “lümpen proletarya Kızıl Ordu’nun çoğunluğunu oluşturur” demişti; KMT ise küçümseyerek onu “serseriler ordusu” diye anıyordu. Lümpenler Kızıl Ordu’ya çete faaliyetlerinden gelen pratik savaş deneyimi ve taktik bilgi, ayrıca büyük bir dayanıklılık taşıdılar. Burada önyargı yerine kabul gördüler. Edgar Snow, Kızıl Ordu askerlerine Komünist Partinin yürüttüğü silahlı mücadeleye olan bağlarının nedenini sorduğunda, şu yanıtı aldığını aktarır:
… Kızıl Ordu bana okuma yazma öğretti. … Burada telsiz kullanmayı ve tüfeği düzgün nişan almayı öğrendim. Kızıl Ordu yoksullara yardım eder. … Burada herkes eşittir. Yoksulların toprak ağalarının ve Kuomintang’ın kölesi olduğu Beyaz bölgelerdeki gibi değildir.[44]
Mayıs 1928’de Mao, Partiye katılmış eski bir eşkıya olan ve ileride Kızıl Ordu’nun ünlü generallerinden biri hâline gelecek Zhu De’yi de Kızıl Ordu saflarına katmıştı. Köylü ve lümpen proletarya örgütlerinden gelen pratik deneyimden ve eski Çinli filozof ve general Sun Tzu’dan (MÖ 500) aldığı ilhamla Mao, izleyen on yıl boyunca Kızıl Ordu’nun stratejisini şekillendirdi.

Mao’nun vardığı ilk sonuçlardan biri, iktidarın fethi için silahlı, disiplinli, politik bakımdan bilinçli, düzenli bir orduya ihtiyaç olduğuydu. Grevler, gösteriler, sokak barikatları, kendi kendini silahlandırmış kitleler bu işi başarmaya yetmezdi; en azından Çin’in özgül koşullarında yetmezdi. Örgütlü bir askerî birlik gerekliydi. Mao, Ekim 1928’de şöyle yazıyordu:
… yeterli güce sahip düzenli bir Kızıl Ordu’nun varlığı, kızıl siyasal iktidarın varlığının zorunlu koşuludur. …Bu nedenle, işçi ve köylü kitleleri harekete geçmiş olsa bile, yeterli güçte düzenli kuvvetlerimiz yoksa bağımsız bir rejim kurmak kesinlikle mümkün değildir; hele kalıcı olan ve günden güne büyüyen bağımsız bir rejim kurmak hiç mümkün değildir.[45]
Mao, partiye etkili bir “silah,” yani Kızıl Ordu’yu kazandırmayı kendi sorumluluğu olarak görüyordu. On yıl sonra, 1938’de şu sonuca varacaktı:
Her komünist şu hakikati belleğine kazımalıdır: ‘İktidar, namlunun ucundadır.’ Bizim ilkemiz budur: Silaha Parti hükmeder; silahın Parti’ye hükmetmesine asla izin verilmez. … Marksist devlet teorisine göre ordu, devlet iktidarının belkemiğidir. Devlet iktidarını ele geçirmek ve elinde tutmak isteyen, güçlü bir orduya dayanmak zorundadır. … Emperyalizm çağının sınıf mücadeleleri bize şunu öğretmiştir: işçi sınıfı ve emekçi kitleler, silahlı burjuvaziyi ve toprak ağalarını ancak silahın gücüyle yenebilir. Bu anlamda denebilir ki, dünya ancak silahın açacağı yoldan değiştirilebilir.[46]
Kızıl Ordu savaşçıları ciddi bir politik eğitimden geçiyordu. Yüksek motivasyona sahip bir asker, sarsılmaz bir cesaret ve kararlılıkla savaşırdı. Savaşta belirleyici olan, üstün silah teknolojisi değil, insan faktörüydü.
Mao’nun özellikle vurguladığı noktalardan biri, hem ordunun kendi içindeki birlik hem de ordu ile halk arasındaki birlikti; bu öğreti Çin’in kadim savaş geleneğinde kök salmıştı. Bu yüzden Mao, Kızıl Ordu halka temas halindeyken uyulmak üzere “Dikkat Edilecek Sekiz Nokta”yı yayımladı:
-
- Konuşurken nazik olun.
- Alışverişte dürüst davranın.
- Ödünç aldığınız her şeyi geri verin.
- Zarar verdiğiniz her şeyin bedelini ödeyin.
- Kimseye vurmayın, sövmeyin.
- Ekinlere zarar vermeyin.
- Kadınları taciz etmeyin.
- Esirlere kötü davranmayın.[47]
Mao’nun askerî yazıları generaller ya da akademisyenler için kaleme alınmamıştı; hitap ettiği kesim genç köylü askerler ve politik kadrolardı. Dili doğrudan, sade, nesnel ve lafı dolandırmayan bir dildi:
Düşman ilerler, biz geri çekiliriz; düşman kamp kurar, biz taciz ederiz; düşman yorulur, biz saldırırız; düşman geri çekilir, biz takip ederiz.[48]
“Güçlüden sakın, zayıf yerinden vur” sözü, kadim stratejist Sun Tzu’nun öğretisinin özünü iyi yansıtır.[49] Operasyonel düzeyde bu, zafer kesin görünmedikçe çatışmaya girmeyi reddetmek demekti. Bu taktik, her şeyden önce düşmana ve araziye ilişkin doğru istihbarata dayanıyordu; bu istihbarat da çoğu zaman yerel destekçilerden geliyordu. Kızıl Ordu, adeta suda balık gibiydi. İkinci olarak, kuvvetini belirli bir noktada yoğunlaştırma ve düşman birliklerini teker teker etkisiz hale getirme becerisine dayanıyordu. Bu da titiz ve gizli bir hazırlığı, ardından ani ve hızlı bir saldırıyı gerektiriyordu. Her şey en ince ayrıntısına kadar planlanıyor, hiçbir şey şansa bırakılmıyordu.
Gerilla gücü maddi bakımdan daha zayıf olduğu için, inisiyatifi ele almak zorunludur. Sun Tzu’nun yazdığı gibi: “Üstünlük sağlayacaksan hareket et, orduyu dağıtmak ya da bir araya getirmek koşulların değişkenliğine bağlıdır.”[50]
Mao, mücadelenin uzun erimli olacağına inanıyordu: güvenli bir üs bölgesinden başlayacak, yıllar içinde adım adım genişleyecek ve sonunda şehirleri kırsaldan kuşatacaktı. Strateji ile taktiğin bu unsurları, hem genel savaş çizgisi hem de daha sınırlı operasyonlar için elverişliydi.
Bu stratejinin sonucu şaşırtıcıydı. 1930’a gelindiğinde Kızıl Ordu, Jiangxi ve Fujian eyaletlerinde üç milyon insanı kapsayan Çin Sovyet Cumhuriyeti’ni kurmuştu. Komünistlerin denetimindeki bölgelerde, zengin toprak sahiplerinden el konulan toprakları köylülere dağıtılıyor; ekonominin işleyişini sürdürebilmek için farklı mülkiyet biçimlerine dayanan bir yapı örgütleniyordu. Edgar Snow, “kurtarılmış” bölgelerdeki ekonomiyi şöyle tarif ediyordu:
Kuzeybatı’daki Sovyet ekonomisi, özel kapitalizm, devlet kapitalizmi ve ilkel sosyalizmin tuhaf bir karışımıydı. Özel girişime ve sanayiye izin veriliyor, hatta bunlar teşvik ediliyordu; toprak ve ürünleriyle ilgili özel işlemlere de belirli sınırlamalarla izin veriliyordu. Aynı zamanda devlet, petrol kuyuları, tuz kuyuları ve kömür madenleri gibi işletmelere sahipti ve bunları işletiyordu; sığır, deri, tuz, yün, pamuk, kâğıt ve diğer hammaddelerin ticaretini yapıyordu. Fakat devlet bu kalemlerde bir tekel kurmamıştı; hepsinde özel işletmeler rekabet edebiliyor, bir ölçüde gerçekten de rekabet ediyordu. Üçüncü bir ekonomi türü ise kooperatiflerin kurulmasıyla yaratılmıştı; bu kooperatiflerde hükümet ve kitleler ortak olarak yer alıyor, yalnızca özel kapitalizmle değil, devlet kapitalizmiyle de rekabet ediyordu![51]
Ne var ki Çin Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması, Komünist Partinin zamanını ve enerjisini büyük ölçüde, Sovyetler Birliği’nden gönderilen uzmanların yardımıyla Cumhuriyet’i yönetmeye ayırması anlamına geliyordu. Bu noktadan sonra askerî strateji de Cumhuriyet’i KMT’nin kuşatmasına karşı savunma meselesine dönüştü. Mao’nun esnek gerilla stratejisi, Sovyet Cumhuriyeti’nin topraklarını savunmak ve tahkim etmek için elverişli değildi. Çin Sovyet Cumhuriyeti, düşman ordularının denetimindeki daha büyük bir devletin içinde yer alan küçük bir devlet olarak kendini nasıl savunacak, nasıl genişleyecekti?
Askerî stratejiye dair bu görüş ayrılıkları ve devrime sanayi proletaryasının mı yoksa köylülüğün mü önderlik edeceğine ilişkin süren tartışma, Mao’yu Chen Duxiu da dâhil olmak üzere Partinin önde gelen isimleriyle karşı karşıya getirdi. Chen başlangıçta, 1917 Rusyası’ndakine benzer, işçi sınıfının önderlik edeceği bir devrimi savunuyordu. Ne var ki 1927-28 yenilgisinden sonra, bunun Çin’de sosyalist devrim için izlenebilir bir yol olmadığını düşünmeye başladı. Bunun yerine, kapitalist sınıf önderliğinde bir burjuva-demokratik devrimi benimsedi. Radikal bir toprak politikasının ve kırsal bölgelerin Komünist Parti öncülüğünde güçlü biçimde örgütlenmesinin ileriye giden yol olduğunu ise reddediyordu.
Mao’nun vardığı ilk sonuçlardan biri, iktidarın fethi için silahlı, disiplinli, politik bakımdan bilinçli, düzenli bir orduya ihtiyaç olduğuydu. Grevler, gösteriler, sokak barikatları, kendi kendini silahlandırmış kitleler bu işi başarmaya yetmezdi; en azından Çin’in özgül koşullarında yetmezdi. Örgütlü bir askerî birlik gerekliydi.
Parti içindeki bu ayrılık, Chen ve Partinin yaşlı kadrolarının çoğunun Mao’nun Çin Toplumundaki Sınıfların Tahlili başlıklı yazısını merkezî yürütme organında yayımlamayı reddetmesiyle doruğa ulaştı.[52]
İttifaklar konusundaki strateji farkı, Mao’nun muhaliflerine karşı bir kampanya yürütmesine yol açtı; Mao onları fiilen KMT ajanı olmakla suçluyordu. Bunun sonucunda Parti, Aralık 1931’de Mao’yu Birinci Cephe Ordusu Sekreterliği ve Kızıl Ordu politik komiserliği görevlerinden alarak yerine Zhou Enlai’ı getirdi. Çatışma, 1932’de Ningdu’daki Parti Konferansı’nda tartışıldı.[53] Liu Bocheng, Lin Biao, Zhu De ve Peng Dehuai’ın tümü Mao’nun stratejisini eleştirdi. Mao, Zhou Enlai’dan destek gördü; fakat bu yeterli olmadı. Mao göstermelik bir konuma indirildi. Komintern, Jiangxi’ye iki politik komiser gönderdi: Bo Gu ve Li De takma adını kullanan Alman komünist Otto Braun. Komintern’in temsilcileri olarak politika dikte etme yetkisine sahiptiler. Mao’nun gerilla stratejisiyle anlaşamadıkları için onu Merkez Komite’den dışladılar. 1934 sonbaharında Braun, Bo ve Zhou Enlai ile birlikte Kızıl Ordu’nun komutasını üstlendi. Braun ile Bo daha geleneksel bir askerî stratejiyi dayattılar. Braun, sayıca daha büyük ve daha iyi donanımlı KMT kuvvetlerine karşı doğrudan saldırıyı savunuyordu. Bu strateji Çan Kay-şek’in işine yaradı ve komünist ordu ağır kayıplar verdi. KMT ordusu Jiangxi’yi adım adım kuşattı. Bir yıl içinde komünistler altmış bin askerini ve denetledikleri toprakların yarısını kaybetti. Geriye, daha güvenli ve uzak bir üs bölgesine çekilmekten başka seçenekleri kalmamıştı.
Güvenli bir geri üsse sahip olmanın önemi, Mao’nun askerî stratejisinin temel unsurlarından biridir. Bir askerin aktardığına göre Mao, bunu askerlere oldukça renkli bir benzetmeyle anlatıyordu:
İnsan için kıç neyse, devrim için üs bölgesi de odur. İnsan kıçı olmasa oturamaz; ya durmadan koşmak ya da hep ayakta dikilmek zorunda kalır, buna da uzun süre dayanamaz. … Devrim de ancak bir üs bölgesine sahip olduğunda soluklanacağı, yaralarını saracağı, gücünü yeniden toplayacağı ve saflarına yeni kuvvetler katacağı bir dayanak bulur; mücadeleyi nihai zafere kadar, giderek genişleyen bir zemin üzerinde ancak böyle sürdürebilir.[54]
Böylece kuşatma altındaki Jiangxi’den çıkma ve devrim için uzun erimli halk savaşını sürdürebilecek güvenli bir üs bölgesine ulaşmak üzere Uzun Yürüyüş’le kuzeye yönelme ihtiyacı ortaya çıktı.
Uzun Yürüyüş
16 Ekim 1934’te, Bo Gu ve Otto Braun’un önderliğindeki Kızıl Ordu’nun geriye kalan birlikleri ve parti kadroları “Uzun Yürüyüş”e başladı. Kuşatmadan çıkıldıktan sonra, KMT Ordusu’nun Kızıl Ordu’dan geriye kalanları takip etmek niyetinde olduğu açıktı. Hem izlenecek güzergâh hem de askerî taktikler konusunda Bo ve Braun ile Mao arasında anlaşmazlıklar yaşandı.[55] Bu karşı karşıya gelişlerde Zhou, Mao’nun önerilerini destekliyor, diğer önderleri de Bo ve Braun’un itirazlarını geçersiz kılmaya teşvik ediyordu. Sonunda bütün askerî planların onay için Politbüro’ya sunulmasına karar verildi; böylece Braun askerî işleri tek başına yönetme hakkından mahrum bırakıldı. 15 Ocak 1935’te Kızıl Ordu, Guizhou’nun ikinci büyük şehri Zunyi’yi ele geçirdi. Zhou bu fırsatı genişletilmiş bir Politbüro toplantısı çağırmak için kullandı. Toplantıda Mao, Braun ve Bo’nun askerî taktiklerine bir kez daha karşı çıktı. Doğrudan saldırılar, Kızıl Ordu’ya çok fazla can kaybına mal oluyordu. Mao bunun yerine, daha küçük ve daha kötü donanımlı kuvvetlerin baskı altında geri çekilmesini ve gerilla taktikleriyle ani, iğneleyici saldırılar düzenlemesini önerdi. Braun ve Bo komutanlıktan alındı; Mao ise Uzun Yürüyüş’te Zhou’nun yardımcı önderi oldu.[56] Bu konferanstan sonra Komintern, Komünist Parti içinde etkili bir güç olmaktan büyük ölçüde çıktı.

Uzun Yürüyüş sırasında Komünist Ordu, savaş ağalarından ve toprak sahiplerinden mülk ve silah müsadere etti; köylülerden ve lümpen proletaryadan yeni üyeler kazandı. Bununla birlikte, KMT Ordusu’ndan kaçmaya çalışan 86.000 askerden nihayetinde yalnızca 8.000’i hayatta kaldı. Uzun Yürüyüş, komünistlere toparlanmak ve yeniden örgütlenebilmeleri için ihtiyaç duydukları güvenli Yan’an üssünü sağladı. Kasım 1935’te Mao, Zhou ve Deng Xiaoping’in başkan yardımcılığını yaptığı Askerî Komisyon’un başkanı oldu.
Uzun Yürüyüş, Çinli komünistlerin Marksizmlerini Sovyet tarzı sosyalizmden Çin’e özgü sosyalizme tercüme etmelerinde hayati bir rol oynadı. Yalnızca komünistler ile KMT arasında fiziksel bir mesafe yaratmakla kalmadı; aynı zamanda Komintern’in Avrupa-merkezci Marksizm yorumu ile Çin’de şekillenen Marksizm yorumu arasında politik bir mesafe de yarattı. Mao’nun Komintern’e ilişkin değerlendirmesi karmaşıktı:
Lenin hayattayken Üçüncü Enternasyonal iyi yönetiliyordu. Lenin’in ölümünden sonra Üçüncü Enternasyonal’in önderleri dogmatik önderlerdi; örneğin Stalin, Buharin gibi önderler o kadar iyi değildi. …Elbette Üçüncü Enternasyonal’in meziyetleri de vardı; mesela çeşitli ülkelerde [komünist] partilerin kurulmasına yardım etti. Daha sonra ise [ancak] dogmatistler çeşitli ülkelerin özgül niteliklerine hiç dikkat etmediler ve Rusya’dan gelen her şeyi körü körüne aktardılar. Çin [örneğin] büyük kayıplar verdi.[57]
Mao’nun Uzun Yürüyüş sırasında ve Yan’an’da yaptığı şey, teorik Marksizm’i ve Sovyetler Birliği deneyimini Çin’in özgül koşullarına uyarlamaktı. Marksizmin “Çinlileştirilmesi” terimi, Mao tarafından 1938’de, Mao Zedong’un Seçme Eserleri’nin yeniden basımı için ortaya atıldı; Mao burada, daha önce kullandığı “Marksizm’in Çin’de somutlaştırılması” ifadesi yerine bu terimi tercih etti. “Çinlileştirme” terimi daha uygun görünüyordu; çünkü Marksizm’in temel ilkeleri yalnızca Çin’e değil, dünyaya aittir. Her devrim Marksizmi kendi özgül zamanına ve mekânına uygulamak zorundadır. “Kopyala-yapıştır” işlemez. “Çin’e özgü sosyalizm” kavramı Mao sonrası bir terim değildir.[58] Mao, 1938’de Parti Merkez Komitesi’ne sunduğu raporda şöyle diyordu:
Bir komünist, Marksist bir enternasyonalisttir; fakat Marksizm ancak ulusal bir biçim kazandığında pratiğe geçirilebilir. Soyut Marksizm diye bir şey yoktur; yalnızca somut Marksizm vardır. Somut Marksizm dediğimiz şey, ulusal bir biçim kazanmış Marksizmdir; yani Çin’de hüküm süren somut koşullar içinde, somut mücadeleye uygulanmış Marksizm. Yoksa soyut biçimde kullanılan bir Marksizm değildir. Bir Çinli komünist […] Çin’in özgüllüklerinden kopuk bir Marksizmden söz ediyorsa, bu Marksizm boş bir soyutlamadan ibarettir. Bu nedenle Marksizmin Çinlileştirilmesi, yani bütün görünümleriyle Çin’e özgü niteliklerle yoğrulması ve Çin’in özgül koşullarına göre kullanılması, bütün Parti’nin gecikmeksizin kavraması ve çözmesi gereken bir sorun hâline gelmiştir.[59]
Baş Çelişki
Mao’nun Çin’e ilişkin sınıf çözümlemesinin (özellikle köylülüğü devrimci özne olarak öne çıkaran çözümlemesinin) ve mücadele için geliştirdiği askerî stratejinin yanı sıra, Marksizme yaptığı üçüncü büyük katkı diyalektik üzerine yazılarıdır.
Kriz, kargaşa ve karmaşık durumlar karşısında bir adım geri çekilip diyalektik materyalizme başvurmak yararlıdır. Gerçeklikten kaçmak için değil, durumun nasıl çözümleneceğine dair temel bir kavrayış edinmek için. Mao’nun Yan’an’daki üs kampında kadrolara diyalektik felsefe üzerine dersler verdiği dönemde de amaç buydu. Onlara, yaklaşan belirleyici mücadeleler için strateji geliştirmeye yarayacak bir yeti, bir araç kazandırmak istiyordu. Mao bu derslerini kısa, sade dilli ama derinlikli bir metin olan Çelişki Üzerine’de özetledi.[60] Diyalektiğe önemli bir katkı niteliğindeki “baş çelişki” kavramını da bu metinde geliştirdi.
Mao baş çelişkiyi şöyle tanımlar:
Herhangi bir süreçte bir dizi çelişki varsa, bunlardan biri mutlaka baskın ve belirleyici rolü oynayan baş çelişkidir; diğerleri ise ikincil ve ona tabi bir konumda bulunur. Bu nedenle, iki ya da daha fazla çelişki içeren karmaşık herhangi bir süreci incelerken, bütün çabamızı onun baş çelişkisini bulmaya yöneltmeliyiz. Bu baş çelişki bir kez kavrandığında, bütün sorunlar kolaylıkla çözülebilir.[61]
Baş çelişki diğer çelişkiler üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir, ancak etkileşim tek yönlü değildir. Bağlantılı çelişkilerden gelen geri etkiler, baş çelişkinin yönleri arasındaki mücadeleyi etkiler, onun yönünü değiştirir ve hatta baş çelişkinin kendisini de değiştirebilir.
Baş çelişki genel ve soyut bir şey değildir. Sınıf mücadelesi ve devletler arası rekabet tarafından sürüklenen somut ekonomik gelişmelerden, belirli politik hareketlerin ve örgütlerin özgül politik ve askerî eylemlerinden oluşur. Bu yüzden baş çelişki yalnızca felsefi bir kavram değil; strateji ve praksis geliştirmek için son derece pratik, yöntemsel bir araçtır. Onun yönlerini tanımlama ihtiyacı da bu nedenle aynı ölçüde özgül ve somuttur.
Strateji geliştirirken baş çelişkiyi saptayabilmek neden önemlidir? Mao’nun yukarıda söylediği gibi: “Bu baş çelişki bir kez kavrandığında, bütün sorunlar kolaylıkla çözülebilir.” Elbette “kolaylıkla çözülebilir” ifadesine biraz ihtiyatla yaklaşmak gerekir; hele ki Çin büyüklüğünde bir ülkeden ya da dünya sisteminin bütününden söz ediyorsak. Mao’nun burada “kolaylıkla” demekle kastettiği şey, baş çelişki saptandığında sonraki çözümleme için güvenilir bir kılavuzun da elde edilmiş olmasıdır. Başka bir deyişle, işe yarar stratejileri, politikaları ve askerî yönelimleri belirlemenin tayin edici düğümü çözülmüş olur.
Yukarıdaki alıntıda Mao’nun baş çelişkiyi “bulmaktan” söz ettiğine dikkat etmek gerekir. Bu, spekülasyona dayanarak yapılamaz. Diyalektik materyalizme dair teorik bilgi, somut incelemelerin yerini tutamaz. “Çelişki” soyut bir kavramdır; fakat sahadaki gerçek çelişkiler son derece somuttur. Dahası, bir ülkeye ve bir döneme ilişkin analizi basitçe kopyalayıp sonuçlarını başka bir bağlama uygulayamayız. Gerekli olan, özgül durumun çözümlemesidir. Böylesine karmaşık bir durumu çözümleyip onun içinde yol alabilmek için, yalnızca her bir çelişkinin içsel yapısını değil, bu çelişkilerin birbirleriyle nasıl etkileştiğini ve somut bir bütünlük içinde nasıl yapılandığını da incelemek gerekir.
Şeyleri birbirine bağlı bir bütün olarak görmenin anlamı, buradan doğan gerçeklik kavrayışına uygun biçimde hareket edebilme kapasitesinde yatar. Baş çelişkiyi saptamanın nihai amacı, ona müdahale etmektir. Çelişkileri biz yaratamayız; fakat mevcut çelişkilerin yönlerini etkileyebilir, böylece bu çelişkilerin bizim çıkarlarımıza hizmet edecek yönde hareket etmesini sağlayabiliriz. Baş çelişkiyi saptamak bize nereden başlamamız gerektiğini gösterir. Diyalektik, dünyayı birbirine bağlı, çelişkili ve değişen bir bütünlük olarak analiz etmemizi sağlar.
Dünya ölçeğinde baş çelişki
Kapitalizmin atılımından bu yana dünya sisteminin ekonomik ve politik gelişimi giderek tek bir süreç hâline geldikçe, bu sürecin baş çelişkisi de sistemi ileriye doğru sürükleyen, giderek daha küresel bir nitelik kazanmıştır. Dünya sistemini merkez-çevre yapısı içinde birleştiren ve kutuplaştıran şey emperyalizmdi: önce sömürgecilik yoluyla, ardından yeni-sömürgeci emperyalizm ve neoliberal küreselleşme yoluyla, bugünse dünya sistemi içindeki yenilenmiş jeopolitik mücadeleler yoluyla. Emperyalizmin bu tarihsel evrelerinin her biri, kapitalizmin temel çelişkilerinin tarihin belirli anlarında nasıl idare edildiğini somutlaştıran farklı baş çelişkiler üretmiştir.
Hemen hemen 1900 yılından başlayarak İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek dünya sistemindeki baş çelişki, dünyada hegemonik güç olarak Britanya’nın yerini kimin alacağına ilişkin emperyalistler arası rekabetti; bu rekabetin başlıca tarafları ise ABD ve Almanya’ydı. Birbiriyle rekabet içindeki sömürge imparatorlukları düzeninde, emperyalist ülkelerin iktisadi güçleri arasındaki değişen dengeler, toprak üzerinde verilen savaşlarla karara bağlanıyordu.
Bu baş çelişki, bütün dünya üzerinde belirleyici etkiler yarattı. Bolşeviklerin Rus Devrimi’ni gerçekleştirmesine alan açan da Birinci Dünya Savaşı’ydı. Lenin, 1923’te Batı emperyalizmi ile Doğu emperyalizmi arasındaki çelişkinin, yani ABD ile Japonya arasındaki rekabetin, Sovyetler Birliği’ne bir miktar soluklanma alanı sağlayacağı umudunu dile getiriyordu.
Baş çelişki genel ve soyut bir şey değildir. Sınıf mücadelesi ve devletler arası rekabet tarafından sürüklenen somut ekonomik gelişmelerden, belirli politik hareketlerin ve örgütlerin özgül politik ve askerî eylemlerinden oluşur. Bu yüzden baş çelişki yalnızca felsefi bir kavram değil; strateji ve praksis geliştirmek için son derece pratik, yöntemsel bir araçtır.
1930’ların sonuna gelindiğinde emperyalistler arası rekabet yeniden doruk noktasına ulaştı. Almanya, sanayi üretiminin gücüne dayanarak bir kez daha büyük bir küresel politik güç hâline gelmeye çalışıyordu. Polonya’nın işgali ve Britanya’nın Almanya’ya savaş ilan etmesiyle rekabet keskin biçimde tırmandı. 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne, Japonya’nın da ABD’ye saldırmasıyla bu tırmanış daha da hız kazandı.
Almanya, eski sömürgeci güçlerin Afrika ve Asya üzerindeki hâkimiyetini kırmak; Doğu Avrupa’yı, Balkanları ve Rusya’yı da hammadde ve emek sömürüsüne dayalı yarı-sömürgelere dönüştürmek istiyordu. Japonya ise Çin’i bir sömürgeye dönüştürmeyi ve Pasifik Okyanusu’na hükmetmeyi hedefliyordu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında baş çelişki, bir yanda Almanya ve Japonya’nın önderlik ettiği “Mihver Devletleri” ile öbür yanda ABD ve Britanya’nın önderlik ettiği “Müttefikler” arasındaydı. Birinci Dünya Savaşı gibi, İkinci Dünya Savaşı da dünya topraklarının denetimi üzerinde verilen bir mücadeleydi.
Müttefikler ile Mihver kuvvetleri arasındaki çelişki, dünya çapındaki bütün diğer çelişkileri de etkiledi. Sovyetler Birliği’ni önce Nazi Almanyası’yla bir saldırmazlık paktı imzalayarak işgali ertelemeye, ardından da kendi geçiş devletinin varlığını güvence altına almak için eski düşmanları ABD ve Britanya’yla Almanya’ya karşı ittifak kurmaya iten de buydu. Çin’de ise Komünist Parti, on yıl boyunca KMT’ye karşı ölüm kalım mücadelesi vermiş olmasına rağmen, Japon işgaline karşı KMT ile yeniden ittifaka girdi. Japon işgali, komünistlerin köylülerin hem milliyetçiliğine hem de toprak özlemine seslenebilmesinin önünü açtı.
Mao’nun bu zor kararı alırken “baş çelişki” kavramına başvurması, bu aracın karmaşık bir durumda strateji geliştirmek için nasıl kullanılabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Japonya’ya karşı KMT ile Birleşik Cephe kurarak Mao yalnızca Çin’in işgalden kurtuluşunu güvence altına almakla kalmadı; Birleşik Cephe aynı zamanda Japonya’nın büyük askerî kuvvetlerini Çin’de bağladı ve böylece Japonya’nın Nazi Almanyası’nın işgalini desteklemek üzere Sovyetler Birliği’ne arkadan saldırmasını da engelledi.
Çinli komünistler bu cesur kararı alarak baş çelişkinin Müttefikler yönünü kararlılıkla desteklediler. Sovyetler Birliği’nin iki cepheli bir savaşta Almanya’yı yenip yenemeyeceği kuşkuluydu; İkinci Dünya Savaşı’nın sonucu bambaşka da olabilirdi. Mihver güçleri savaşı kazanmış olsaydı, Almanya ile Japonya büyük ihtimalle Sovyetler Birliği’ni aralarında paylaşacaktı. Oysa Çin’de yaşananlar oldukça farklıydı:
Cephe gerisi Japonya’nın kanayan yarasına dönüştü. … İşgalciler şehirleri ve demiryollarını kontrol ediyordu; direniş ise geri kalan her şeyi. … İşgal altındaki bölgeler sömürge değil, mezarlıktı. … Havaya uçurulan her demiryolu, pusuya düşürülen her konvoy basit bir gerçeği ortaya koyuyordu: her köy düşmanken, her köylü bir istihbarat ağına dönüşmüşken, her gece başka bir saldırı fırsatı sunarken üstün silahların hiçbir anlamı yoktu. Japonlar kendilerini halk savaşının okyanusunda boğulurken buldu. … Çin, bütün bir halk köleleştirilmeyi reddettiğinde emperyalizmin teknik üstünlüğünün çöktüğünü kanıtladı.[62]
Çin ulusal kurtuluş mücadelesi de ağır sonuçlar doğurdu:
Yalnızca 1937’den 1945’e kadar en az 23,6 milyon ölüm belgelendi: muharebeler ve katliamlar nedeniyle 20,6 milyon doğrudan ölüm; buna ek olarak, Japonların yarattığı yıkımın yol açtığı 1942 Henan kıtlığında 3 milyon ölüm. Bundan önce, 1931’den 1937 ortalarına kadar Japon işgali tahminen 450.000 ölüme daha yol açmıştı. 1931’den 1945’e kadar belgelenmiş toplam ölüm sayısı 24,05 milyondur. Yaralılar da dâhil edildiğinde toplam kayıp 35 milyonu buldu.[63]
Karşılaştırmak gerekirse, Sovyetler Birliği yaklaşık 27 milyon insanını kaybetti; Mihver güçleri (Almanya, Japonya ve İtalya) 11 milyon, Batı Avrupalı müttefikler (Fransa, Hollanda ve Belçika) 1,6 milyon, ABD ve Birleşik Krallık ise 0,8 milyon kayıp verdi.[64] İkinci Dünya Savaşı, büyük ölçüde Sovyetler Birliği ve Çin tarafından yürütüldü ve kazanıldı.
Birleşik Cephe’ye katılan Çinli komünistler, yalnızca Müttefikler ile Mihver kuvvetleri arasındaki baş çelişkinin sonucunu önemli ölçüde etkilemekle kalmadılar; aynı zamanda Çin’in ulusal kurtuluşunu ve devrimci sürecin devamını da güvence altına aldılar.
Buna ek olarak, Çin’in müdahalesi dönemin tali çelişkileri üzerinde de belirleyici bir etki yarattı: Sovyetler Birliği ile Batılı müttefikler arasındaki çelişki; emperyalizm ile Asya ve Afrika’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri arasındaki çelişki. Bu çelişkiler, savaş sonrasında ve 1960’larda baş çelişkiler haline gelecekti.
Strateji geliştirmede baş çelişkiyi bir araç olarak kullanmak zaman zaman sinik görünebilir. Yerel mücadelelerdeki devrimciler açısından bu tür tuhaf ittifaklarla barışmak kolay olmayabilir. Bugün de durum farklı değil. Buna rağmen, baş çelişki kavramının yararlı bir araç olduğunu düşünüyorum.
Savaş sonrası dönemde baş çelişki
Almanya ve Japonya savaşı kaybetti. Britanya ve Fransa’nın eski sömürge imparatorlukları zayıfladı. ABD, önde gelen emperyalist güç olarak konumunu pekiştirdi. Ancak Sovyetler Birliği de savaşın kazananlarındandı. 1930’lar boyunca acımasız bir sanayileşme süreci içinde inşa ettiği askerî güç, Alman savaş makinesinin üstesinden gelebilecek kadar güçlü olduğunu kanıtladı. Savaşın muazzam insani ve maddi bedellerine rağmen Sovyetler Birliği, dünya sisteminde önemli bir politik aktör olarak yerini sağlamlaştırmıştı.
Savaşın sonunda ABD, dünya sisteminin yeni hegemonik gücü olarak sahneye çıkabildi; sömürgecilik de yeni-sömürgeciliğe dönüştürülebildi. Böylece, doğrudan toprak denetimi üzerindeki emperyalist anlaşmazlıklar en azından bir süreliğine çözüme bağlanmış oldu. ABD üç büyük çelişkide başat yönü temsil ediyordu:
► ABD ile eski sömürgeci güçler (İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya) arasında
► ABD ile geçiş devletleri bloku (Sovyetler Birliği, Doğu Avrupa, Çin) arasında
► ABD ile Üçüncü Dünya arasında
ABD ile sömürgeci güçler arasındaki çelişki
ABD hegemonyasıyla birlikte kapitalizm belirgin biçimde daha ulusötesi bir nitelik kazandı. Giderek küreselleşen bu kapitalizmi yönetmek üzere çok sayıda uluslararası antlaşma imzalandı; bunlarla bağlantılı ekonomik, politik ve askerî kurumlar kuruldu. Uluslararası finans ve bankacılık sistemi Bretton Woods Anlaşması’yla yeniden örgütlendi; ABD doları “dünya parası” hâline getirilerek ABD’nin küresel liderliği tahkim edildi. ABD ayrıca, 177 ülkede yaklaşık 800 deniz ve hava üssünden oluşan küresel bir ağ kurdu. Bu üsler, ABD hükümetinin dünyanın neredeyse her yerinde anında askerî müdahalede bulunabilmesini sağlıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ABD, Hiroşima’da ve Nagazaki’de nükleer silahlarının gücünü göstermişti. Savaştan sonra da 1949’da Washington, D.C.’de kurulan dünyanın en güçlü askerî ittifakı NATO’ya önderlik etti. ABD sermayesi “serbest girişim” talep ediyor, Avrupalı sömürgeci güçlere Asya ve Afrika’daki sömürgelerinden vazgeçmeleri ve bu bölgeleri ABD sermayesine açmaları için baskı yapıyordu. ABD ile sömürgeci güçler arasındaki çelişki taliydi; sömürgecilik yeni-sömürgeciliğe dönüştükçe bu çelişki de giderek daha az önem taşır hâle geldi. Kısacası ABD, giderek küreselleşen kapitalizmin tartışmasız önderiydi; Kanada, Batı Avrupa, Avustralya/Yeni Zelanda ve Japonya ise ABD çıkarlarına tabi küçük ortaklar olarak hareket ediyordu.
ABD ile geçiş devletleri arasındaki çelişki
Emperyalistler arası savaşların sona ermesiyle birlikte, ABD ile Sovyetler Birliği’nin önderliğindeki geçiş devletleri arasındaki çelişki baş çelişki hâline geldi. Hem Avrupa’da hem de sömürgelerde komünist direniş hareketleri, Mihver kuvvetlerine karşı mücadelede önemli bir rol oynamıştı. Savaşın sonunda Doğu Avrupa ülkeleri Kızıl Ordu tarafından Alman denetiminden koparıldı; Doğu Almanya, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve Romanya 1940’ların sonlarında komünist parti önderliğinde Halk Cumhuriyetleri ilan edildi. Yugoslavya ve Arnavutluk da komünist güçlerin denetimine girdi ve en azından başlangıçta Sovyetler Birliği’yle dostane ilişkiler içindeydi. Daha da önemlisi, Çin 1949’da komünist parti önderliğinde Halk Cumhuriyeti oldu. Aynı yıl Sovyetler Birliği ilk nükleer denemelerini gerçekleştirdi; bu da geçiş devletleri blokunu ve onun jeopolitik konumunu güçlendirdi. Esasen bu blok, yerkürenin yaklaşık üçte birini Batı kapitalizmine kapatmıştı.
ABD ile Üçüncü Dünya arasındaki çelişki
Bu çelişki yeni değildi. ABD, kuruluşundan bu yana Orta ve Güney Amerika’da, Karayipler’de, Filipinler’de ve Pasifik Okyanusu bölgesinde emperyalist bir rol oynamıştı. Sömürgesizleşme ve yeni-sömürgecilik süreciyle birlikte bu çelişki daha belirgin hâle geldi. ABD’nin deniz ve hava üslerinden oluşan küresel ağı yalnızca komünizmle mücadele etmek için değil, genel olarak Üçüncü Dünya üzerindeki ABD hâkimiyetini artırmak için de kurulmuştu.
Dolayısıyla ABD’nin sömürgesizleşme konusundaki tutumu iki şeyle belirleniyordu: (1) “ABD ile eski sömürgeci güçler” arasındaki çelişki bağlamında sömürgesizleşme talebi; (2) “ABD ile geçiş devletleri bloku” arasındaki çelişki bağlamında ise yeni bağımsız ülkelerin hükümetlerinin ABD’nin ekonomik, stratejik ve politik planlarına uygun düşmesi zorunluluğu.
Mao, 1928’de “Çin’de Kızıl Siyasi İktidar Niçin Var Olabilir?” başlıklı bir makale yazmıştı. Makale 1951’de yayımlandığında Mao, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ÇKP’nin sömürgesizleşme konusundaki tutumunu açıklayan bir not ekledi:
İkinci Dünya Savaşı sırasında, Doğu’da daha önce Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve Hollanda emperyalizminin yönetimi altında bulunan birçok sömürge ülke Japon emperyalistleri tarafından işgal edildi. Bu ülkelerde, Komünist Partilerin önderliğindeki işçi, köylü ve kent küçük burjuvazisi kitleleri ile ulusal burjuvazinin mensupları, bir yanda Britanya, ABD, Fransa ve Hollanda emperyalistleri, diğer yanda Japon emperyalistleri arasındaki çelişkilerden yararlanarak faşist saldırganlığa karşı geniş bir birleşik cephe örgütlediler; Japon karşıtı üs bölgeleri kurdular ve Japonlara karşı çetin bir gerilla savaşı yürüttüler. Böylece İkinci Dünya Savaşı öncesinde var olan politik durum değişmeye başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Japon emperyalistleri bu ülkelerden çıkarıldığında, Amerika Birleşik Devletleri, Britanya, Fransa ve Hollanda emperyalistleri sömürge yönetimlerini yeniden kurmaya çalıştılar; fakat Japon karşıtı savaş sırasında hatırı sayılır güçte silahlı kuvvetler kurmuş olan bu sömürge halkları eski yaşam biçimine dönmeyi reddettiler. Dahası, Sovyetler Birliği güçlendiği için, Amerika Birleşik Devletleri dışındaki bütün emperyalist güçler savaşta ya devrilmiş ya da zayıflamış olduğu için ve nihayet muzaffer Çin Devrimi emperyalist cephede bir gedik açtığı için, bütün dünyadaki emperyalist sistem derinden sarsılmıştı. Böylece, Çin’de olduğu gibi, Doğu’daki sömürge ülkelerin tümünde ya da en azından bazılarında halkların uzun bir dönem boyunca büyük ve küçük devrimci üs bölgelerini ve devrimci rejimleri koruyabilmesi; şehirleri kırsal bölgelerden kuşatacakları uzun süreli devrimci savaşlar yürütebilmesi ve ardından yavaş yavaş ilerleyerek şehirleri alıp ülke çapında zafer kazanabilmesi mümkün hâle gelmiştir.[65]
Doğu Asya’daki komünistler bu stratejiyi izledi. 1945’te Ho Chi Minh, Vietnam’ın bağımsızlığını ilan etti ve ülkenin geniş bölgelerini özgürleştirdi. Fransız sömürgeciler buna askerî saldırılarla karşılık verince, komünistler mücadeleyi büyük şehirlere doğru yaydı. Burma ve Malaya’da Britanya’ya karşı, Filipinler’de ise ABD’ye karşı gerilla savaşları yürütüldü. ABD ile Üçüncü Dünya arasındaki çelişki 1950’ler boyunca derinleşti ve 1960’ların ortalarından 1970’lere kadar, ABD ile geçiş devletleri arasındaki çelişkinin hemen ardından gelen ve onunla yakından bağlantılı olan baş çelişki hâline gelmiş olabilir.
Halk Cumhuriyeti mücadelesi
Önce Rusya’da, ardından Çin’de gerçekleşen devrimler, devrimci durumlar yaratan ve devrimleri mümkün kılan “fırsat pencereleri” açan emperyalistler arası rekabet olmaksızın ortaya çıkamazdı. Bolşevikler, savaşı sona erdirebilecek, feodalizmi tasfiye edebilecek ve ekonominin çarklarını yeniden döndürecek üretim ilişkilerini hayata geçirebilecek tek güçtü; başka bir deyişle, üretici güçlerin gelişimini başlatabilecek yegâne kuvvet onlardı. Çin’deki koşullar da özünde çok farklı değildi. Devrimcilerin, üretici güçlerin gelişimini engelleyen zincirleri kırması gerekiyordu. Burada da komünistlerin önderliğindeki işçiler ve yoksul köylüler; ülkeyi Japon işgalinden kurtarabilecek, kırsalda feodalizmi tasfiye edebilecek, savaş ağalarını defedebilecek, sanayiyi canlandırabilecek, toprak reformunu başlatabilecek ve Çin’i yeniden ayağa kaldırabilecek tek güçtü.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk yıllarda ABD’nin önceliği Avrupa’ydı. Bu durum, Çin’de komünistlerin Çan Kay-şek’in KMT’sini yenmesine ve Halk Cumhuriyeti’ni kurmasına imkân tanıdı. Mao Zedong durumu şöyle tarif ediyordu:
ABD saldırganlık politikasının birkaç hedefi vardır. Üç ana hedef Avrupa, Asya ve Amerika kıtasıdır. Asya’nın ağırlık merkezi olan Çin, 475 milyon nüfuslu büyük bir ülkedir; Birleşik Devletler Çin’i ele geçirirse bütün Asya’ya sahip olur. … Fakat ilk olarak, Amerikan halkı ve dünya halkları savaş istememektedir. İkinci olarak, Birleşik Devletler’in dikkati büyük ölçüde Avrupa halklarının uyanışı, Doğu Avrupa’da Halk Demokrasilerinin yükselişi ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin heybetli varlığı tarafından soğurulmuştur; Sovyetler Birliği, Avrupa ile Asya arasında uzanan, daha önce görülmemiş ölçüde güçlü bir barış kalesidir ve ABD’nin saldırganlık politikasına güçlü bir direnç göstermektedir. Üçüncü olarak -ve en önemlisi- Çin halkı uyanmıştır; Çin Komünist Partisinin önderliği altındaki halkın silahlı kuvvetleri ve örgütlü gücü her zamankinden daha güçlü hâle gelmiştir.[66]
Ancak Sovyetler Birliği de Doğu Avrupa’daki durumla meşguldü ve önceliğini buraya veriyordu. Mao’ya göre Stalin, Çinli komünistlere kendi başlarına devlet iktidarını almaya yönelmemelerini tavsiye etmişti; çünkü bunun ABD’nin silahlı müdahalesine yol açabileceğinden ve Sovyetler Birliği’ni yeni bir dünya savaşına sürükleyebileceğinden korkuyordu. 22 Ağustos 1945’te Stalin, Mao’ya bir telgraf göndererek Çin Komünist Partisinin barışçıl gelişme yoluna bağlı kalması gerektiğini söyledi. Stalin’e göre KMT ile komünistler bir barış anlaşmasına varmalıydı, çünkü bir iç savaş Çin ulusunu yok ederdi. Zhou Enlai ve Mao’nun Çan Kay-şek ile görüşmeler yapmak üzere Chongqing’e gitmesi gerektiğinde ısrar etti. Stalin’in telgrafını aldıktan sonra öfkelenen Mao şöyle dedi:
Halk ayağa kalkıp [Kuomintang’a karşı] mücadele ederse ulusun yok olacağına kesinlikle inanmıyorum.[67]
Mao’ya göre Sovyetlerin Çinli komünistlere duyduğu güvensizlik daha sonra da devam etmişti:
Stalin, Çin’in devrim yapmasını engellemek istiyordu. İç savaş çıkarmamamız, Çan Kay-şek’le işbirliği yapmamız gerektiğini; aksi halde Çin ulusunun yok olacağını söylüyordu. Ama biz onun dediğini yapmadık. Devrim zafere ulaştı. Devrimin zaferinden sonra bu kez Çin’in bir Yugoslavya olabileceğinden, benim de ikinci bir Tito’ya dönüşebileceğimden kuşkulandı. Daha sonra, Çin-Sovyet Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı imzalamak üzere Moskova’ya gittiğimde, bir mücadeleden daha geçmek zorunda kaldık. Stalin antlaşmayı imzalamaya yanaşmıyordu. İki ay süren görüşmelerden sonra sonunda imzaladı. Stalin bize ne zaman güvenmeye başladı? 1950 kışından itibaren, ‘Amerika’ya Diren, Kore’ye Yardım Et’ kampanyası sırasında. Ancak o zaman bizim Tito olmadığımıza, Yugoslavya olmadığımıza inandı.[68]
Sovyetler Birliği’yle 1962’de yaşanan daha sonraki kopuş, Çinli komünistlerin 1927’den itibaren Komintern ve Sovyetler Birliği’yle yaşadığı bütün anlaşmazlıkların bir devamı olarak görülmelidir.
Çin örneğinde, ulusal özellikler taşıyan sosyalizm bir yandan (her iki tarafın da ulusal çıkarları nedeniyle) emperyalizme karşı Birleşik Cephe’nin kuruluşuyla gerilimli bir ilişki içine girdi; öte yandan da hâkim kapitalist dünya sisteminin baskısı altında yürütülen mücadeleyle karşı karşıya geldi.
Çin’de Komünistler ile KMT arasındaki çelişki, doğrudan bir dış müdahale olmaksızın, ulusal düzeyde çözüldü; çünkü küresel düzeyde o dönemde başka çelişkiler öncelik kazanmıştı: baş çelişki olarak ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çelişki ve tali çelişki olarak ABD ile eski Avrupalı sömürgeci güçler arasındaki çelişki.
Japonya’nın yenilgiye uğratılmasının ardından Komünistler ile KMT arasındaki iç savaş yeniden başladı. Ancak savaş öncesinden farklı olarak bu kez üstünlük Kızıl Ordu’nun elindeydi; ülkeyi kuzeyden güneye doğru adeta süpürerek ilerledi. Ekim 1949’da Mao, Pekin’deki Tiananmen’den (Göksel Barış Kapısı’ndan) Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Mao’nun ilandaki ilk sözleri “Çin halkı ayağa kalktı!” oldu; bu söz, yalnızca bir önceki yüzyılın aşağılanmalarını değil, aynı zamanda insan gücünün Komünist Parti önderliğinde seferber edilişini de yansıtıyordu.
Çan Kay-şek, KMT ordusunun geriye kalan birlikleriyle birlikte, egemen sınıf mensuplarını ve iş çevrelerinin önde gelen isimlerini de yanına alarak Tayvan’a kaçtı. ABD Donanması ise anakara Çin ile Tayvan arasındaki sularda devriye gezerek komünist güçlerin KMT’nin geriye kalan birliklerini takip etmesini ve Tayvan’ı özgürleştirmesini engelledi.
Devleti savunmak ve sosyalizmi inşa etmek
Devrimci mücadele başka şeydir, sosyalizmi inşa etmek başka. İlkinde mevcut yapıları yıkarsınız, ikincisinde yeni bir toplum kurarsınız. Bunların gerektirdiği zihniyet, görevler, beceriler ve örgütlenme biçimleri birbirinden çok farklıdır. Devrimden çıkan Parti, Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan önce kurtarılmış bölgelerde fiilî bir hükümet gibi işleyerek yönetim deneyimi kazanmış, kendini adamış 5 milyon üyeden oluşan disiplinli bir örgüttü. Parti her şehirde, her kırsal köyde ve her işyerinde örgütlenmiş; toplumun dokusuna işlemişti.
1949’a gelindiğinde Çin’in küresel ekonomik çıktı içindeki payı yüzde 5’in altına düşmüştü. Bir yüzyıllık sömürgecilik, emperyalizm ve iç savaşın ardından Çin, dünyanın en yoksul ülkelerinden biri hâline gelmişti —Hindistan’dan bile daha yoksuldu. 1949’da Çin nüfusunun yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyordu, ortalama yaşam süresiyse yalnızca 38 yıldı.[69] Yeni cumhuriyet tam bir yoksunluk içindeydi. Sosyalizm gelecekteki hedefti; yeni devlet ve onun üretim tarzı “geçiş” niteliğinde olmak zorundaydı, çünkü dünya sistemi bir bütün olarak ekonomik, politik ve askerî bakımdan kapitalizmin hâkimiyeti altındaydı. Çevrede üretici güçlerin gelişmemişliği ve düşmanca dünya sistemi, daha ileri bir sosyalist moderniteye geçişi engelliyordu. Acil görev ekonomiyi geliştirmek ve yeni devleti savunmaktı. 1949 devrimi her şeyden önce ulusal bir devrimdi; dış politikasının hedefi dünya devrimini ilerletmek değildi. Stalin’in 1930’larda geliştirdiği “tek ülkede sosyalizm” stratejisi, ileriye dönük standart yol hâline gelmişti.
1949’da Çin kapitalist dünya pazarından kopmuştu. Bu karar tümüyle gönüllü sayılmazdı; zira ABD ve Batı Avrupa, “Kızıl Tehlike”den bile daha tehlikeli gördükleri “Sarı Tehlike”yi tecrit etmeye çalışıyordu. Bununla birlikte Çin ile Sovyetler Birliği, 1950 başında Çin-Sovyet Dostluk, İttifak ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nı imzaladı. ABD ambargosu ve Çin’i öteki sanayi ülkelerine bağlayan herhangi bir kara yolunun bulunmayışı düşünüldüğünde, Sovyetler Birliği hayati bir müttefikti. Sovyetler Birliği Çin’e muazzam ölçekte projeler, teknik yardım ve anahtar teslim fabrikalar sağladı. Leo Orléans, bir OECD raporunda bunu “insanlık tarihinin en kapsamlı teknik aktarımı” diye niteleyecekti.[70]
En az bunun kadar önemli olan bir başka nokta da, General MacArthur’un Çin’i ve Kore’yi nükleer saldırılarla tehdit ettiği bir dönemde, ABD dışında dünyanın tek nükleer gücünün Sovyetler Birliği olmasıydı. Koreli komünistler Japonlara karşı direnişte önemli bir güçtü. Onların Kore’de iktidarı ele geçirmesini önlemek için ABD ordusu komünist güçleri kuzeye doğru sürdü. Kasım 1950’de ABD birlikleri Mançurya sınırına ulaştığında, karşılarında Çin birliklerini buldular. Çin iki buçuk yıl boyunca savaştı ve ABD güçlerini bugün hâlâ Kuzey ile Güney Kore arasındaki sınır olan 38. paralele kadar geri püskürttü. Çin’in yarı aç, okuma yazma bilmeyen köylülerden oluşan ordusu, dünyanın en gelişmiş askerî gücünü durdurmayı başarmıştı. Savaş, Japon işgalinden ve yirmi yıllık iç savaştan sonra yeni yeni toparlanmaya başlayan Çin ekonomisi üzerinde ağır bir yük oluşturdu; ancak “Amerika’ya Diren, Kore’ye Yardım Et” kampanyası halkı savaş seferberliği için başarıyla harekete geçirdi. Kore Savaşı, yeni devletin kapasitesinin sınandığı bir turnusol oldu. Mao’nun Halk Cumhuriyeti’ni ilan ederken söylediği şu sözleri doğruladı: “Ulusal savunmamız pekiştirilecek ve hiçbir emperyalistin toprağımızı bir daha işgal etmesine asla izin verilmeyecektir.”[71] Yeni doğmuş geçiş devleti, varlığını daha en başından savunmak zorundaydı. Aynı dönemde ABD, Tayvan üzerinde askerî bir himaye kurdu. KMT ordu birlikleri boğazı geçerek anakara Çin’in kıyılarına saldırılar düzenliyor, Britanya yönetimindeki Hong Kong’dan ajanlar ülke içine sızıyordu. Kore Savaşı 1951’de çıkmaza girdiğinde ve Çin KMT müdahalesini denetim altına almayı başardığında, doğrudan bir ABD saldırısı tehdidi de azalmış oldu.
Önderlik ve kitlesel katılım
Mao’nun sosyalizmi inşa etmeye ilişkin düşünceleri, yirmi yıllık askerî mücadele içinde edindiği deneyime ve geliştirdiği stratejiye dayanıyordu. Mao, insan iradesinin önceliğine ve belirleyici unsurun insan olduğuna güçlü biçimde inanıyordu. Ayağa kalkmış kitlelerin bilinçli etkinliği karşısında hiçbir silah üstün gelemezdi. Proletaryanın devrimci bilinç geliştirilerek seferber edilmesi, sosyalizmin inşasında sermaye ve teknoloji eksikliğinin üstesinden gelmenin bir yolu olabilirdi.
İlk adımlardan biri kapsamlı bir toprak reformuydu. Tarım reformu, şehirleri köylerden kuşatan gerilla stratejisinin iktisadi alandaki bir uzantısı olarak görülebilirdi. Toprağın onu işleyenlere dağıtılması tüm ulusu seferber etti ve iktisadi kurtuluşun bir aracına dönüştü. Aynı zamanda bölünmüş bir ulusun yeniden bir araya gelmesine de hizmet etti.
Tarımsal üretim için kullanılacak araziyi genişletmek amacıyla, yalnızca üç yıl içinde (1950-1952 arasında) Çin’de nehirler boyunca uzanan 420.000 kilometrelik setler onarıldı ve güçlendirildi. Sulama altyapısının inşasına katılmak üzere yirmi milyon insan seferber edildi. Yapılan toprak işlerinin 1,7 milyar metreküpü aştığı tahmin ediliyordu; bu da 23 Süveyş Kanalı’na eşdeğerdi. Daha önce sık sık sellere yol açan nehirler üzerinde barajlar ve sulama tesisleri inşa edildi. Böylece ürün yetiştirmek için binlerce dönüm yeni arazi açıldı. 1949-1952 arasında toplam ekilebilir arazi alanı yüzde 10,25; tahıl üretimi ise yüzde 46,1 arttı.[72] Çin’in emperyalist bağımlılıktan kopmasını ve ulusal egemenliğini gerçekleştirmesini mümkün kılan da bu başarıydı.
Mao döneminde, gönüllü çalışma ve halkı seferber etmeye dönük politik kampanyalar biçimindeki manevi teşvikler, ekonominin geliştirilmesinde merkezî bir yer tutuyordu. Mao, 29 Eylül 1958 tarihli “Kitleler Her Şeyi Yapabilir” başlıklı açıklamasında şöyle diyordu:
Kitlelerin muazzam enerjisine tanık oldum. Bu temel üzerinde her türlü görevi yerine getirmek mümkündür. Önce demir ve çelik cephelerindeki görevleri tamamlamalıyız. Bu sektörlerde kitleler zaten seferber edilmiş durumdadır. … Hâlâ sanayi alanında büyük ölçekli bir kitle hareketi yürütmeye yanaşmayan birkaç yoldaş var. Sanayi cephesindeki kitle hareketini ‘düzensiz’ diye adlandırıyor, onu ‘kırsal çalışma tarzı’ ve ‘gerilla alışkanlığı’ diye küçümsüyorlar. Bu açıkça yanlıştır. Bununla birlikte, büyük ölçekli demir ve çelik üretimine kendimizi verirken tarımı feda etmemeliyiz. … Sonuç olarak, sanayi ve tarım emek gücünü etkili biçimde örgütlemeli ve halk komünleri sistemini bütün ülkeye yaymalıyız.[73]
Mao’nun, sosyalizmi radikal pratikler yoluyla geliştirmek üzere kitlelere yaptığı çağrı, onun politik çizgisinin merkezinde yer alıyordu. Onun kitlelerin kendi kaderlerini şekillendirme yeteneğine duyduğu güven, 1927’de Hunan’daki köylü hareketine ilişkin analizine kadar uzanıyordu. Doğru fikirlerin ve politikaların geliştirileceği bilgi ve kavrayışı elde etmek için Parti, kitlelerle ilişki kurmalı ve onları dinlemeliydi.
Mao, öncü parti için örgütsel ilke olarak demokratik merkeziyetçilik fikrini Lenin’in Bolşevikleriyle kuşkusuz paylaşıyordu. Ancak kitlelere Stalin’den daha fazla güveniyor; parti bürokratlarına ise ondan daha fazla kuşku duyuyordu. Stalin köylü nüfusa güvenmiyor ve kitlelere önderlik etmede partinin rolünü vurguluyordu. Çin ve Sovyet komünist partilerinde demokrasi ile merkeziyetçilik arasındaki bu denge farkının, Sovyetler Birliği’nin 1990’da neden kitlelerden ciddi bir muhalefet gelmeden çözüldüğünü ve Komünist Partinin bugün Çin toplumunda neden güçlü bir zemine sahip olduğunu anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.
Mao, 1950’ler boyunca çeşitli kampanyalarda politik seferberliği ve kültürel değişimi sanayileşmenin itici güçleri olarak kullandı. Bu strateji, 1966’da başlatılan Kültür Devrimi’nde doruk noktasına ulaştı. Ancak Kültür Devrimi yalnızca Çin’de sosyalizmi inşa etmekle ilgili değildi; aynı zamanda uluslararası komünist hareket ve dünya devrimi stratejisiyle de ilgiliydi.
Kültür Devrimi
Kültür Devrimi ne beklenmedik ne de münferit bir olaydı. Küresel düzeyde ABD emperyalizmi ile ulusal kurtuluş mücadeleleri arasındaki çelişki kesinleşiyor, Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki düşmanlık derinleşiyordu. Kültür Devrimi’nin başlangıcı, gelişen küresel çelişkiler ile Çin’in iç çelişkileri arasındaki diyalektik ilişki içinde değerlendirilmelidir.
Ulusal düzeyde Kültür Devrimi, Mao’nun altyapıyı inşa etmek, sanayiyi geliştirmek ve tarımsal üretimi artırmak amacıyla kitleleri seferber ederek sosyalizmi ilerletme stratejisinin devamıydı. Aynı zamanda Sovyet tarzı sosyalizme yöneltilmiş bir eleştiriydi. Sovyet teknolojisinin, uzmanlarının, yönetim ve idare biçimlerinin Çin’e akışıyla birlikte Mao, Çin ekonomisinin Sovyet üretim tarzına aşırı bağımlı hale gelmesinden giderek daha fazla rahatsızlık duyuyordu. Ona göre bu bağımlılık, Partinin yozlaşmasına, yönetici bir bürokrasinin gelişmesine ve Sovyetler Birliği emperyalizmine uyum sağlayacak bir üstyapının doğmasına yol açabilirdi. Çin, kendi özgül koşullarına dayanan bir sosyalizm geliştirmek zorundaydı. 1950’lerde ekonomik sistemin yönetiliş biçimi, yeni “kendi gücüne dayanma” çizgisiyle bağdaşmıyordu; bu da üstyapının köklü biçimde dönüştürülmesini, yani bir kültür devrimini, zorunlu kılıyordu.
Mao’nun Kültür Devrimi aynı zamanda küresel bir ufka sahipti. Dünyanın dört bir yanındaki halkların yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadeleleri, devrimci “kır”ın “emperyalist şehirler”e karşı savaşının parçalarıydı. Çin, dünya ölçeğindeki anti-emperyalist mücadelenin öncüsü olarak bu sürecin merkezinde durmalıydı. Böyle bir mücadele, ABD emperyalizmini zayıflatacak ve onun temel hedefi olan Çin Devrimi’ni yok etme girişimini boşa çıkaracaktı. Bu nedenle Kültür Devrimi, küresel devrimci mücadelelere hem esin verdi hem de onlardan güç aldı. Mao’nun Çin’in ulusal çıkarları ile dünya devrimi arasındaki diyalektiği kurma tarzı buydu.
Bununla birlikte Kültür Devrimi, küresel komünist hareket üzerinde derin etkiler yaratacak bir çelişkiyi de alevlendirdi. 1966’da Vietnam’daki mücadele, “halk kurtuluş savaşları” gündeminin üst sıralarında yer alıyordu. Kuzey Vietnam’a etkili askerî yardım ulaştırabilecek yegâne gücün Sovyetler Birliği olduğu bir dönemde Mao, revizyonizm karşıtı gösterilerde Kızıl Muhafızları Sovyet Elçiliği’ne yöneltti. Uluslararası planda Kültür Devrimi, Sovyetler Birliği’nin barış içinde bir arada yaşama politikasına karşı yeni bir devrimci kıvılcım çakmış oldu; fakat aynı zamanda komünist hareketi küresel ölçekte bölünmeye sürükledi.

Yine de 1960’larda, Çin ile Sovyetler Birliği’nin bu iki ayrı konumu sahada kimi özgül biçimlerde birbirini tamamladı. Çin’in Kültür Devrimi ve Vietnam’ın silahlı mücadelesi yeni bir devrimci ruh yaratırken, Sovyetler Birliği de ABD emperyalizmini küresel ölçekte dengeleyebilecek zorunlu nükleer askerî güçtü; böylece bu devrimci ruh, ezilip yok edilmeden gelişebileceği gerekli alanı bulabildi. Sovyetler Birliği’nin nükleer bir saldırıya karşılık verebilme kapasitesi, yıkıcı bir küresel nükleer savaşın önüne geçti ve ABD’yi emperyalist savaşlarında nükleer silah kullanmaktan caydırdı. Vietnam ise “her iki dünyanın da en iyi yanından” yararlandı. Sovyetler Birliği, ABD’yi dengelemek ve Hanoi’ye yönelik bir nükleer saldırıyı önlemek için Vietnam’a uçaksavar füzeleri ve ağır topçu desteği sağlarken, ona varoluşsal bir güvence de sundu. Vietnam ise nihai zaferine kadar, Maoist askerî stratejiyle uyum içinde, sahada tavizsiz bir “uzun süreli halk savaşı” yürüttü.
Kültür Devrimi sırasında “Mao Zedong Düşüncesi” kavramı, Çin’de politik doğruluğun ölçülebileceği ve ölçülmesi gereken mihenk taşı olarak yerleşti. Mao Zedong Düşüncesi, 1964’te yayımlanan Küçük Kızıl Kitap: Başkan Mao Zedong’dan Seçme Sözler’de en özlü ifadesini buldu. İlk olarak orduda kullanılmak üzere hazırlanan kitap, kısa sürede bütün topluma yayılarak muazzam bir etki yarattı. 1966’da yüzden fazla ülkede çevrilip satıldı. Yalnızca 1966 ile 1969 arasında bir milyardan fazla resmî nüsha satılmıştı.[74] “Mao Zedong Düşüncesi” terimini, Stalin’in “Leninizm”i ortaya atmasına benzer biçimde, Marksizm içindeki bir eğilim olarak ortaya atan kişi Lin Biao’ydu.
Lin’in, Mao’nun belirli meseleler üzerine yazdıklarını evrensel hakikatler düzeyine yükseltmesinin uluslararası bir boyutu da vardı. Mao Zedong Düşüncesi’ni Marksizmin bir gelişimi olarak vurgulamak, eğer bununla Mao’nun Marksist yöntemi kullanarak gerçekliğin nasıl çözümlenebileceğini ve ona nasıl müdahale edilebileceğini gösterdiği kastediliyorsa, yerindedir. Vietnamlılar da Maoist gerilla stratejisini ve uzun süreli halk savaşı çizgisini büyük bir başarıyla uyguladılar. Ancak Mao Zedong Düşüncesi, Mao’nun belirli tarihsel anlarda somut uluslararası koşullar ve Çin’e özgü olgular üzerine geliştirdiği özgül yargıların sanki evrensel geçerliliğe sahipmiş gibi uygulanabileceği anlamına geliyorsa, bu yanlış bir kullanıma dönüşür. Çin’de bir ölçüde, 1970’lerde ise dünyanın dört bir yanındaki birçok Maoist tarafından benimsenen yaklaşım da buydu. Bu Maoist örgütler, Mao’nun özgül çözümlemelerini evrensel yasalar gibi ele aldılar ve onları, ortaya çıktıkları koşullarla zorunlu olarak örtüşmeyen durumlara uyguladılar.
Maoizm’in kopyala-yapıştır biçiminde aktarılması, emperyalist merkezlere taşındığında grotesk bir görünüm kazandı. 1966 sonlarında, o zamana kadar emperyalist ülkelerin işçi sınıfları hakkında neredeyse sessiz kalan Çin basını, kendilerini ezenlere karşı devrimci mücadeleye uyanan yoksul ve sömürülen Batılı işçiler hakkında yazmaya başladı. Beyaz Amerikalı işçilerin bütünüyle ekonomik nitelikteki grev eylemlerini desteklemek için kitlesel mitingler düzenleniyor, Britanyalı liman işçileri ise acımasız sömürüye karşı verdikleri kahramanca mücadeleleri nedeniyle övülüyordu.[75] Daha da tuhafı, Kuzey Amerika ve Avrupa’daki Maoist gruplar köylülerden, balıkçılardan ve işçilerden, Mao 1930’lar Çin’inde bu sınıflardan nasıl söz ettiyse aynı biçimde söz ediyorlardı.
1960’ların sonlarındaki Çin tutumu ile 1930’lardaki eski Sovyet Komünist Partisi arasında benzerlikler vardır. Bu yıllarda Çin, dünyada Sovyetler Birliği’nin işgal ettiği “sosyalizmin anavatanı” konumunu devralmıştı. Lenin, ömrünün son yıllarında Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin geleceğini tartışırken, asıl meselenin Sovyet iktidarının, daha gelişmiş ülkelerde proletarya devrimi gerçekleşene kadar dayanıp dayanamayacağı olduğunu vurguluyordu. Bu bakımdan, Bolşeviklerin Avrupa işçi sınıfı devrimini tamamlayana dek işçi iktidarını korumak için her yolu denemesi gerektiği sonucuna varıyordu. 1930’larda Komintern bunu, bütün komünistler için başlıca görevin Sovyet işçilerinin iktidarını korumak olduğu şeklinde yorumladı. Bir Marksist için “mihenk taşı”, Sovyetler Birliği’ne karşı takınılan tutumdu.
Çinliler işte bu konumu devraldı: Bir Marksist için “mihenk taşı” artık Çin’e, özellikle de Kültür Devrimi’ne ve Mao Zedong Düşüncesi’ne karşı takınılan tutum haline gelmişti; Çin ise bu sırada Üçüncü Dünya proletaryasının kendi sosyalizm yolunu geliştirmesini bekliyordu. Oysa bir Marksistin doğruluğunu bir devlete karşı aldığı tutumla ölçmek, Sovyetler Birliği söz konusu olduğunda ne kadar yanlışsa, Çin söz konusu olduğunda da o kadar yanlıştı. Marksistler için asıl “mihenk taşı”, kendi ülkelerinin özgül koşullarına ve kapitalist dünya sistemi içindeki konumuna dayanan devrimci bir teori geliştirme becerisiydi. Komintern ile Stalin’in Çin Devrimi için birbirinden çok farklı teorilere sahip olduğu bir dönemde Mao’yu nitelikli kılan da buydu. Mao, Çin’de Marksist olmanın Çin gerçekliğini bilmek, anlamak ve doğru biçimde etkilemek anlamına geldiğini vurguluyordu. “Mao Zedong Düşüncesi” terimi, Kültür Devrimi sırasında, Stalin döneminde Sovyetlerin “Leninizm” terimini kullanışına benzer bir biçimde kullanıldı. Halbuki Mao Zedong, Çin Devrimi’nin zaferini güvence altına almak için tam da bu tür bir “Leninizm” anlayışına doğrudan karşı çıkmak zorunda kalmıştı.
“Leninizm” ile “Mao Zedong Düşüncesi”, sosyalizmin dünya ölçeğindeki gelişiminde iki ayrı uğrağa karşılık gelir. Ancak 1970’lerde Çin de, tıpkı 1920’lerin başındaki Sovyetler Birliği gibi, dünyanın çeşitli yerlerindeki devrimci hareketler sosyalist devletlere dönüşene kadar ayakta kalıp kalamayacağı sorusuyla karşı karşıyaydı. Lenin’in umutları nasıl boşa çıktıysa, Çinlilerin umutları da öyle boşa çıktı. “Uzun 60’lar” boyunca Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş mücadeleleri, sosyalist bir dünya devrimine evrilmedi. Küresel kapitalizm, gelişme olanaklarını henüz tüketmemişti.
Kültür Devrimi’nin sosyalist bir ekonomik gelişmeye dönüşememesinin nedenleri hem Çin’in iç dinamiklerinde hem de küresel düzeyde aranmalıdır. Çin yönünü değiştirmek zorunda kalmıştı.
1970’ler boyunca güçten düşen yalnızca Kültür Devrimi değildi; dünyanın dört bir yanındaki devrimci hareketler de ivme kaybediyordu. Bu durum, dünya kapitalizminde daha derin bir dönüşüm yaşandığını ve bunun küresel sınıf mücadelelerine yansıdığını gösterir. Ulusal kendi kaderini tayin hakkı ile sosyalizmi kurma iradesi, sosyalizmi fiilen gerçekleştirmeye yetmedi. Koşullar, özellikle ekonomik çeşitlilik yaratma ve düşmanca bir emperyalist kuşatmaya karşı savunmayı örgütleme bakımından, küçük Üçüncü Dünya ülkeleri için, Rusya ve Çin gibi devasa ülkelerde olduğundan bile daha zordu.
Mao’nun Kültür Devrimi aynı zamanda küresel bir ufka sahipti. Dünyanın dört bir yanındaki halkların yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadeleleri, devrimci “kır”ın “emperyalist şehirler”e karşı savaşının parçalarıydı. Çin, dünya ölçeğindeki anti-emperyalist mücadelenin öncüsü olarak bu sürecin merkezinde durmalıydı. Böyle bir mücadele, ABD emperyalizmini zayıflatacak ve onun temel hedefi olan Çin Devrimi’ni yok etme girişimini boşa çıkaracaktı.
Ancak en önemlisi, emperyalizmin yol açtığı kutuplaştırıcı dinamikti. Üçüncü Dünya’da düşük ücretli emekle üretilen hammaddeler ve tarımsal ürünler, emperyalist merkezde görece yüksek ücretli emekle üretilen sanayi ürünleriyle mübadele ediliyordu. Yeni doğmuş devrimci devletlerin bu dinamikleri değiştirecek gücü yoktu. Dünya pazarına sundukları hammaddelerin ve tarımsal ürünlerin ücretlerini ve fiyatlarını basitçe artırmaları mümkün değildi. Üretici güçlerin gerekli gelişimi ve çeşitliliği olmaksızın, dünya pazarından kopmak ve yalnızca işçilerin ve köylülerin çıkarına iç pazar için üretmeye çalışmak, ekonomilerini yıkıma sürükleme riski taşıyordu. Hedefleri her ne olursa olsun, yeni bağımsız ülkelerin ekonomileri hâkim kapitalist gerçeklikler tarafından belirleniyordu.
Neoliberal küreselleşmenin yükselişi
1970’lerin sonlarına gelindiğinde, Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluşunun emperyalizmden ekonomik kurtuluşa doğru ilerleyemeyeceği açığa çıkmıştı. Üstelik Çin-Sovyet ayrılığı, geçiş devletleri blokunu parçalamış; Çin’in Sovyetler Birliği’ni “en tehlikeli sosyal-emperyalist güç” olarak tanımlaması bu çözülmeyi daha da hızlandırmıştı.[76] Bölünme, Üçüncü Dünya hareketlerine ve dünyanın dört bir yanındaki komünist partilere de sirayet etti. Sovyetler Birliği’nde ekonomi 1970’lerde durgunlaşmaya başladı; Komünist Parti ise, sosyalizmi ilerletecek yeni bir politik yön bulma ve yenilik üretme kapasitesine sahip değildi.
Baş çelişkinin öteki yönü (ABD yeni-sömürgeciliği) de dönüşüm içindeydi. Görüldüğü üzere kapitalizm ringde bir raunt daha çıkarabilecek güce hâlâ sahipti. 1970’lerin sonlarından itibaren neoliberal reformlar ve üretim sürecinin kendisinin Güney’deki düşük ücretli emeğe dayandırılarak küreselleştirilmesi yoluyla yeni bir saldırı başlattı. Bu süreç, üretici güçlerin hem niteliksel olarak (bilgisayarlar, iletişim teknolojileri, yeni ulusötesi yönetim rejimleri ve konteyner taşımacılığı) hem de niceliksel olarak hızla gelişmesini tetikledi; Üçüncü Dünya’nın sanayileşmesi üzerinden yüz milyonlarca yeni proleteri dünya ekonomisine entegre etti.
Çin’in neoliberal küreselleşmeye yanıtı
Çin’de Kültür Devrimi sona ermişti; Üçüncü Dünya’daki sosyalist devrimlerin yayılacağı ve Çin’i yalıtılmışlığından çıkarabilecek yeni bir sosyalist blok yaratacağı umudu da onunla birlikte yok oldu. Çin’in böyle bir süreci ileri taşıyacak politik gücü yoktu. Mücadeleyi koordine edecek Maoist bir Komintern bulunmuyordu; üstelik o dönemde Çin, böyle bir sürecin itici gücü olmasını sağlayacak ekonomik, politik ve askerî kudretten de yoksundu. Altmışların devrimci ruhu, hâlâ canlı, politik ve askerî bakımdan güçlü bir kapitalizmi yenmeye yetmemişti. Dünya devrimi artık gündemde değildi. Bu sebeple Çin, nasıl ilerleyeceği sorusuyla baş başa kaldı. Bir kez daha, 1930’larda Sovyetler Birliği’nin dünya devrimini ilerletme stratejisinden tek ülkede sosyalizme yönelmesine benzer biçimde, Çin’in stratejisi de “Çin’e özgü sosyalizm”in geliştirilmesine odaklandı. Bunun için Çin’in yeni teknolojik gelişmelere erişmesi gerekiyordu.
Bu gelişme, Çin dış politikasında köklü bir yön değişimine işaret ediyordu. İlk adım, ABD ile doğrudan temas kurmak oldu. Mao iktidarının son yıllarında önce 1971’de Henry Kissinger, ardından ertesi yıl Nixon Pekin’e davet edildi. ABD de bu açılımı, kendi cephesinden, Sovyetler Birliği’yle hesaplaşmaya daha fazla yoğunlaşabilmek için kullandı.
İzleyen yıllarda Çin, “Üç Dünya Teorisi” olarak bilinen dünya sistemi analizine dayalı bir strateji geliştirdi. Mao, 1974’te Zambiya Devlet Başkanı Kenneth Kaunda ile yaptığı bir görüşmede “Üç Dünya”yı şöyle tanımlıyordu:
Bana göre ABD ve Sovyetler Birliği, Birinci Dünya’yı oluşturur. Japonya, Avrupa, Avustralya ve Kanada gibi ara unsurlar İkinci Dünya’ya girer. Biz ise Üçüncü Dünya’yız.[77]
Bu teoriye göre iki süper güç, ABD ve Sovyetler Birliği, dünya hâkimiyeti için mücadele ediyordu. Çin ise bu karşı karşıya gelişte saldırgan tarafın Sovyetler Birliği olduğunu ilan etti. Sovyetler Birliği artık yalnızca “revizyonist” değil, aynı zamanda “sosyal-emperyalist”ti. Durum öylesine vahimdi ki, Üçüncü Dünya’nın “Sovyet emperyalizmi”ne karşı mücadelesinde ABD’yi desteklemek üzere İkinci Dünya’nın yanında saf tutması gerektiği savunuluyordu. Gelgelelim, 1970’lerin ortasında Sovyetler Birliği gerçekten “en tehlikeli emperyalist güç” müydü? Sovyetler Birliği’nin ekonomisini ayakta tutmak için emperyalist sömürüye dayandığını gösteren ampirik bir kanıt yoktur. Hatta Sovyetler, 1970’lerin sonlarında ve 1980’lerde Güney Afrika, Filistin ve Nikaragua gibi örneklerde çok sayıda Üçüncü Dünya ülkesini ve sürmekte olan kurtuluş mücadelelerini desteklemiştir.
“Üç Dünya Teorisi,” Çin’i Üçüncü Dünya’daki anti-Sovyet hareketleri desteklemeye yöneltti. Örneğin Angola iç savaşında Çin, Sovyetler ve Küba tarafından desteklenen MPLA’ya karşı, Zaire, Apartheid Güney Afrikası ve ABD’nin arkasında durduğu FNLA’yı destekledi. Çin ayrıca 1979’da Sovyetler Birliği’nin yakın müttefiki Vietnam’la kısa süreli bir savaşa girdi. Bana göre Çin’in Sovyetler Birliği’yle yaşadığı ideolojik ve ulusal çelişkiler, o dönemde dünya sistemindeki baş çelişkinin yanlış kavranmasına yol açtı.
Mao 1976’da öldü. İzleyen yıllarda, Sovyetler Birliği’ndeki ekonomik ve politik kriz derinleşirken, neoliberalizm de güç kazandı; bu süreçte “Üç Dünya Teorisi” Çin dış politikasında arka plana düştü. Kültür Devrimi sırasında itibarı zedelenmiş olan Deng Xiaoping’in 1978’de geri dönüşüyle birlikte Çin, dünya sistemindeki yeni baş çelişkiye dayanan bir strateji geliştirmeye başladı: neoliberal küreselleşme ile ulusal devlet arasındaki çelişki.
Deng Xiaoping’in ulusötesi sermayeye “açılım”ının bir geçiş devleti için uygun bir ileri yol sayılması ilk bakışta tuhaf görünebilir. Ancak o dönemde dünya sistemine hâkim eğilimler dikkate alındığında, Çin bunu üretici güçlerini geliştirmenin ve böylece kendi ulusal projesini savunup ilerletmenin en uygun yolu olarak gördü.
Çin’in neoliberalizmle karşılaşması, Sovyetler Birliği’nin ve Asya, Afrika ve Latin Amerika’nın geri kalanının deneyiminden çok farklıydı. Sovyetler Birliği dağıldı ve Yeltsin yönetimi altında neoliberal şok terapisine maruz kaldı; bunun ekonomi üzerinde yıkıcı sonuçları oldu. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da ise “yapısal uyum” programları, ülkeleri ekonomilerini ulusötesi şirketlerin sömürüsüne açmaya zorladı. Buna karşılık Çin, kendi ulusal projesini (Çin’e özgü sosyalizmi) ayakta tutmayı başardı. Deng Xiaoping yönetimi neoliberalizme karşı bir “kung fu” stratejisi izledi: kapitalist saldırının basıncı karşısında eğildi, ama Komünist Partinin iktidarını kırdırmadı. Böylece Çin, neoliberalizmin dinamik gücünü ona karşı kullanabildi; bu gücün ülkenin üretici güçlerini geliştirmesine imkân tanıdı. Siyaset ekonomiye kumanda ediyordu. Çin, ileri teknolojinin transferini, sosyalizme doğru ilerlemenin önkoşullarını geliştirmek için kullanabilecek örgütsel, toplumsal ve politik kapasiteye sahipti.
Çin’in yükselişi
Çin’in ulusal projesi zamanla ABD hegemonyasına yönelen bir meydan okumaya dönüştü. Neoliberal küreselleşme bir yandan değerin Kuzey’e transferini derinleştirirken, öte yandan üretici güçlerde muazzam bir sıçrama yaratarak Çin’in hâkim ekonomik sistem karşısındaki dengeyi kendi lehine çevirmesinin önünü açtı. Ulusötesi sermaye, kârı azamileştirme dürtüsüyle sanayi üretimini düşük ücretli ülkelere kaydırırken, teknoloji ile bilgiyi de Çin’e aktardı. Çin’in dünyanın başlıca sanayi gücü olarak yükselişi, merkez-çevre ilişkisinin kutuplaştırıcı dinamiğini iki yüzyıldır ilk kez kırmış oldu.
1979’dan 2018’e kadar Çin ekonomisi yıllık ortalama yüzde 9,5 büyüdü; Dünya Bankası bunu “tarihte büyük bir ekonominin en hızlı sürdürülebilir genişlemesi” olarak tanımladı.[78] Çin, neoliberal küreselleşme çağında dünyanın önde gelen sanayi üreticisi hâline geldi. Ancak 2007-8 finans krizi, Çin önderliği için bir uyarı işlevi gördü. Neoliberalizmin artık üretici güçleri geliştiren dinamik bir güç olmaktan çıktığı, tersine ekonomik durgunluk, toplumsal eşitsizlik ve çevre tahribatı gibi sorunların başlıca kaynaklarından birine dönüştüğü bu krizle açığa çıktı.
Çin’in politikası, “önce bazı insanların zenginleşmesine izin vermek” çizgisinden “ortak refah” çizgisine kaydı; kırsal bölgelerde mutlak yoksulluğun ortadan kaldırılmasına öncelik verdi. Çin, ekonomik stratejisini Küresel Kuzey’e ihracata dayalı bir model olmaktan çıkarıp, iç pazarı genişletirken Güney-Güney ticaretini önceleyen bir doğrultuya yöneltti. Bu değişimler, Çin’in ulusal kalkınma projesi ile küresel kapitalizm arasında giderek derinleşen bir uyumsuzluk yarattı.
Deng Xiaoping’in ulusötesi sermayeye dönük “reform ve dışa açılma” politikasının başarısı, Mao önderliğinde geçen önceki kırk yılın yarattığı birikimin üzerine kurulmuştu; bu birikim de büyük ölçüde devrimci ruh tarafından taşınmıştı. Deng’in politikası, Batı’nın iktisadi üstünlüğünü kırarak dünyayı değiştirdi. Bununla birlikte, ulusötesi sermayeye dönük onlarca yıl süren “açılım” ne tehlikesizdi ne de bedelsiz. 1989 Tiananmen Meydanı protestoları ve neoliberal değerlerle normların Çin’de yayılması bunun göstergeleriydi. 2012’den bu yana Xi Jinping dönemi “Yeni Dönem” olarak anılıyor ve politikada önemli bir değişime işaret ediyor. Bu değişim, bazı bakımlardan Komünist Parti içinde ve daha geniş toplumda neoliberalizmin ardından bir “temizlik” biçimini aldı.
Geçiş hâlindeki üretim tarzı
Çin, kapitalizmin ve onun değer yasasının hâkim olduğu bir dünya ekonomisi içinde varlığını sürdüren, geçiş hâlindeki bir üretim tarzı geliştirmiştir. Bu üretim tarzı, yine politik ve askerî bakımdan hâkim kapitalist dünya sistemi içinde var olan bir geçiş devleti tarafından yönetilmektedir.
Çin’in geçiş devletinin, kapitalizmin yüzyıllık kutuplaştırıcı dinamiklerini kırabilmesi ve ilk kez emperyalist merkezdeki kapitalizmden üstün bir geçiş hâlindeki üretim tarzı geliştirebilmesi, Çin Halk Cumhuriyeti tarihi boyunca ekonomik gelişmenin politik olarak yönetilmesinin sonucudur. Komünist Parti ve devlet kurumları, bilim, teknoloji ve sanayinin geliştirilmesi için hedefler koymak, stratejiler belirlemek, sektörleri ve mülkiyet biçimlerini örgütlemek üzere politik iktidarlarını kullanmıştır. Kapitalist sektör (hem yerli hem de yabancı sermaye) yüksek teknoloji alanındaki teknolojik yeniliklerde önemli bir rol oynar; ancak bu rol, teknolojinin planlanması, üretimi ve yaygınlaştırılması konusunda Komünist Partinin aldığı politik kararlara tabidir.[79]
Toprak reformuna ve Çin’i gıda üretiminde kendine yeterli hâle getirmek için tarımsal üretimi genişletme hedefine, sanayileşme çabası da eşlik etti. Planlı ekonomi, sanayi araştırma birimleri ile üniversitelerden oluşan bilimsel araştırma ve yenilik sisteminden, prototiplerin geliştirilmesine ve nihai üretime kadar bütün süreci koordine etmeyi amaçlıyordu. Kaynak girdilerinden yenilik sürecine kadar her şey merkezî plana uygun biçimde yürütülüyordu. Bu, çoğu zaman sosyalist sistemin özgün yeteneklerine atıfla kullanılan ifadeyle, “büyük işler yapmak için gücü yoğunlaştıran” bir kurumsal mekanizmaydı.[80]
1970’lerde genel ve kapsamlı bir sanayi temeli kurulmuştu.[81] Ulusal strateji ağır sanayilere odaklandığı için genişletilmiş yeniden üretime öncelik veriliyor; televizyon ve otomobil gibi tüketim mallarının üretimi ise geri kalıyordu. Daha önemlisi, cep telefonları, kişisel bilgisayarlar, entegre devreler ve yazılım gibi yeni ortaya çıkan sanayi sektörleri yeterince gelişmemişti.
1970’lerin sonlarından itibaren ve izleyen otuz yıl boyunca, uluslararası işbölümünde tarihsel önemde bir dönüşüm yaşandı. Üretici güçlerin gelişimine dayanan ve hâlâ dinamik olan kapitalist üretim tarzı, neoliberal küreselleşmeyi başlattı. Bu saldırının ekonomik ve politik gücü geçiş devletlerinin en iç katmanlarına kadar sızdı. Çin, kendini ulusötesi sermaye girişlerine açtı; kapitalist sektörün ve piyasa mekanizmalarının rolünü genişletti. Çok sayıda devlet işletmesi, hem küresel pazara hem de en son teknoloji ve yönetim sistemlerine erişim sağlamak amacıyla Batılı çokuluslu şirketlerle ortak girişimlere dönüştürüldü.
Niceliksel olarak bakıldığında dışa açılma, dünya pazarına yapılan ihracatın sürüklediği ve Çin’de üretici güçlerin muazzam gelişimine yol açan bir süreçti. Çin birkaç on yıl içinde dünyanın fabrikasına dönüştü. Ancak üretici güçlerin gelişiminin niteliksel boyutu bakımından sonuçlar başlangıçta daha az olumluydu. Yabancı ulusötesi şirketler teknolojik bilgilerini paylaşmaya istekli değildi. Asıl ilgileri, küresel değer zinciri içinde düşük ücretli Çin emeğinden yararlanmaktı.
2007-8 neoliberalizm krizi civarında Çin Komünist Partisi stratejisini değiştirdi. Geçiş devleti bunu yapabildi, çünkü ekonominin merkezî özellikleri üzerindeki denetimini korumuştu. Açılım sürecinde kapitalizm “politik kafes”ten kaçamamıştı. Kapitalist dünya sistemi durgunluğa girerken, Çin ilerlemeyi sürdürebildi.
Çin, sermaye birikim döngüsünü Kuzey Amerika ve AB’ye yapılan ihracata odaklanmaktan çıkarıp iç dolaşıma ve Güney-Güney ticaretine yöneltmeye başladı. Sanayide ücret düzeyini on yıl içinde üç katına çıkararak ve en yoksul kırsal bölgelere büyük yatırımlar yaparak yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı. Küresel Güney ile Kuzey arasında, dünya sistemi içindeki eşitsiz mübadele yoluyla gerçekleşen değer transferini azaltırken, Çin’de işçilerin ve köylülerin yaşam standartlarını ciddi biçimde yükseltti. Böylece bir geçiş devleti, küresel kapitalizm içindeki yüzyıllık kutuplaştırıcı eğilimi kırmış oldu.
Güncel baş çelişki
1970’lerde Üçüncü Dünya, başka bir dünya düzeni talep ediyordu; fakat devrimci ruh, kapitalist piyasa güçlerinin karşı saldırısını püskürtüp bu özlemi gerçekleştirmeye yetmedi. Bugün ise Çin’in öncülüğündeki Küresel Güney başka bir dünya düzeni inşa ediyor. 1970’lerde egemen sınıf, neoliberal küreselleşme biçiminde güçlü bir karşı saldırı başlatabilmişti. Bugün ise egemen sınıf şaşkınlık içindedir; artık eskisi gibi yönetememektedir. ABD askerî bakımdan tehlikeli bir hegemon olmayı sürdürüyor, fakat ekonomik cephede taarruza geçen taraf Küresel Güney’dir. 1970’lerde Üçüncü Dünya’nın dönüştürücü gücü, ekonomik gelişme üzerinde ideolojik üstünlük kurma girişimi olarak “devrimci ruh”a yaslanıyordu; bugün ise Küresel Güney’in dönüştürücü gücü ekonomik kudretine dayanmaktadır.
Neoliberal küreselleşmenin krizleri ve piyasa güçleri üzerinde daha güçlü bir ulusal denetim talebi, baş çelişkiyi dönüştürmüştür. Ulusötesi sermaye kutbu zayıflamış, ulusal devlet kutbu ise güç kazanmıştır. AB ve Japonya’yı küçük ortakları olarak yanına alan ABD, ulusötesi sermayenin gücünün başlıca temsilcisi olarak hareket ederken, Çin ise politik iktidar tarafından denetlenen ulusal kalkınma projesinin başlıca temsilcisi haline gelmiştir. Bu durumda güncel baş çelişkiyi şöyle formüle edebiliriz: ABD hegemonyasının gerilemesi ile Çin’in yükselişi ve çok kutuplu bir dünya düzeninin gelişimi arasındaki çelişki.
Çin’in çok kutuplu bir dünya stratejisi
Neoliberalizmin olumsuz sonuçları, Çin’de kapitalizme yönelik Marksist eleştirinin yeniden canlanmasına yol açtı; bu eleştiri neoliberal düşüncenin etkisine doğrudan meydan okuyordu. Xi Jinping 2012’de iktidara geldiğinde, neoliberalizmin Çin ekonomisine girişinin ürettiği kayırmacılıkla mücadele etmek üzere bir yolsuzluk karşıtı kampanya başlattı. Ayrıca Çin’deki kapitalistlerin politik anlamda bir sınıf hâline gelmelerine izin verilmemesini güvence altına almak için Komünist Parti içinde de çeşitli politikalar yürürlüğe koydu. Neoliberalizme onlarca yıl süren “açılım,”yalnızca artan eşitsizlik bakımından değil, özellikle ihracat bölgelerindeki işçiler için kötüleşen çalışma koşulları bakımından da izler bıraktı. Neoliberalizmin değerleri ve normları da iz bıraktı: bireycilik, rekabetçi zihniyet ve açgözlülük; dayanışma ve topluluk duygusu pahasına toplumsal dokuya sızdı. Xi’nin politikaları aynı zamanda kapitalistlerin açgözlü doğasını ve yükselen tüketimci materyalizmin kronik sorunlarını dizginlemeyi amaçlıyor. Yeni politik çizgi, ekolojik dengeyi ve kırsal canlanmayı da vurguluyor; iç pazara ve Güney-Güney ticaretine artan bir ağırlık veren “ikili dolaşım”ın inşasını öne çıkarıyor. Bütün bunlar, Çin’in Kuzey Amerika ve Avrupa pazarlarına bağımlılığını azaltmak üzere tasarlanmış durumda.
2013’te Xi, Güney ve Orta Asya’yı Ortadoğu ve Avrupa’ya bağlayacak demiryolları, yollar, limanlar, havaalanları ve başka altyapıların inşasını kapsayan “Kuşak ve Yol Girişimi”ni başlattı. Buna, Çin’i çeşitli deniz yolları üzerinden Güneydoğu Asya’ya, Batı Asya’ya, Afrika’ya ve Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan Deniz İpek Yolu eşlik ediyordu. 2017’de Çin, Deniz İpek Yolu’nu Güney Amerika’ya doğru daha da genişletti. Hükümetlerarası örgüt BRICS+ ile birlikte düşünüldüğünde bu proje, nihayetinde gücün ABD/AB/Japonya egemenliğindeki Kuzey-Güney hiyerarşisinden Güney-Güney ekonomik işbirliğine ve çok kutuplu bir siyasal dünya sistemine doğru kaydırılmasını hedefliyor.
Dolayısıyla tarihsel deneyim, dünya sisteminde sosyalizm mücadelesinin çok adımlı bir süreç olarak görülebileceğini göstermektedir. İlk adım, komünist hareketin devlet iktidarını ele geçirmesidir. Bunu ise, bir yandan kapitalizmin hâkim olduğu dünya sistemi içinde varlığını sürdürmeye çalışırken, öte yandan sosyalizme geçiş için gerekli üretici güçleri geliştirmeye yönelen bir geçiş devletinin kuruluşu izler.
Bu mücadelenin bir parçası da geçiş devletinin hegemonik emperyalist güce karşı çok kutuplu bir dünya düzeni kurmaya çalışmasıdır. Bu durum, Çin’in 1949’da Halk Cumhuriyeti’ni kurduğunda izlediği “Yeni Demokrasi” siyaseti ile bugün Küresel Güney’de geçiş devletleri, sosyalizm yönelimli devletler ve ulusalcı kapitalist devletler arasında oluşan ittifak arasında kurulan analojiyle açıklanabilir. Yeni Demokrasi, “işçi sınıfını, köylülüğü, kent küçük burjuvazisini ve ulusal burjuvaziyi” birleştirerek “emperyalizmin uşakları üzerinde diktatörlüklerini kurmayı” hedefliyordu.[82] BRICS+ anti-kapitalist bir örgüt değildir; fakat bütün üye ülkeler yüzyıllardır süren Batı hâkimiyetinden bıkmıştır.
Küresel ticaret örüntüsü dönüşüm geçiriyor. Yüz yılı aşkın bir sürenin ardından Kuzey-Güney ticareti gerilerken, Güney-Güney ticareti yükseliyor. Güney’den Kuzey’e, eşitsiz mübadele yoluyla gerçekleşen küresel değer transferi de son 150 yılda ilk kez azalmaya başlamış durumda. Ticaret yapılarındaki bu dönüşüme, dünya sisteminde finans ve bankacılık alanındaki değişimler de eşlik ediyor. Dünya Bankası ve IMF gibi Bretton Woods kurumlarına alternatifler, BRICS+ çerçevesinde geliştiriliyor. Bu da Küresel Güney’e, dolar yerine kendi para birimleriyle yatırım ve ticaret yapma, ayrıca “yapısal uyum” ya da başka siyasal koşullar dayatılmadan borçlanma imkânı sunuyor. Böylece Küresel Güney devletleri ekonomik hareket alanı kazanıyor ve anti-emperyalist bir tutum alma olanaklarını genişletiyor.
Ancak devlet düzeyinde olup bitenlerin arkasındaki itici güç sınıf mücadelesidir. Hem geçiş devletlerinin kendi içindeki sınıf mücadelesini hem de Küresel Güney’deki muhafazakâr kapitalist milliyetçi rejimlerde yürüyen sınıf mücadelesini dikkate alarak, yükselen çok kutupluluk ile sınıf mücadelesi arasındaki diyalektik ilişkiyi anlamamız gerekir. Küresel Güney’deki ulusal kapitalist devletlerin (muhafazakâr olanlarının bile) ABD tek kutupluluğuna karşı mücadelede ilerici bir rol oynayabileceğini reddetmek, dünya sistemindeki somut gerçekliği göz ardı etmek olur. Emperyalizme karşı mücadele, devlet düzeyi ile hareketler düzeyinin birlikte düşünülmesiyle yürütülmelidir. Çelişkilerin bu karmaşık örüntüsü içinde bir strateji geliştirmek için, analizin çıkış noktası olarak baş çelişki kavramının önemine bağlı kalmalı; ama bölgesel, ulusal ve yerel çelişkilerin geri etkilerini de ihmal etmemeliyiz.
Kapitalizmden sosyalizme doğru dönüşümün gerçekleşmesi, önemli ölçüde Çin’in çok kutupluluğu nasıl yöneteceğine bağlıdır. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti, devlet düzeyindeki dış politikasına da yansıyan, başka ülkelerin iç işlerine karışmama konusunda katı bir ilkeye sahiptir. Aynı zamanda Çin Komünist Partisi, hem Küresel Güney’de hem de Küresel Kuzey’de sınıf mücadelesine katılan komünistlerle, sosyalistlerle ve ilerici ulusalcı hareketlerle ilişkiler kurmaktadır. Bu iki konum arasındaki denge hassastır; hem ABD öncülüğündeki Batı ile Küresel Güney arasındaki mücadele derinleştikçe hem de Küresel Kuzey ve Güney’deki kapitalist devletlerde sınıf mücadeleleri geliştikçe değişebilir.
Ulusal ve küresel düzeylerde sosyalizme doğru dönüşüm
Geçiş devletinin diyalektiği, Çin Komünist Partisinin en başından bu yana Mao’nun düşüncesinde mevcut olan iki perspektifte temsil edilir: ulusal kalkınma perspektifi ve evrensel sosyalist perspektif. Komünistler dünya devrimini hedeflese de, dönüşüm süreci tarihsel çerçeve içinde kurulmuş olan ulusal devlet uğrağından geçmek zorundadır.
Mao, 30 Ocak 1962’de Çin’de sosyalizme geçişin zaman ufkunu şöyle tasavvur ediyordu:
Büyük ve güçlü bir kapitalist ekonominin inşası üç dört yüz yıl aldı; öyleyse ülkemizde büyük ve güçlü bir sosyalist ekonominin elli ya da yüz yılda inşa edilmesinde ne sakınca olabilir? Önümüzdeki elli ya da yüz yıl, dünyanın toplumsal sisteminde köklü değişimlerin yaşanacağı destansı bir dönem olacaktır; geçmiş hiçbir çağla karşılaştırılamayacak, yeri göğü sarsan bir dönem. Böyle bir dönemde yaşarken, önceki dönemlerin mücadele biçimlerinden birçok bakımdan farklı büyük mücadelelere hazır olmalıyız. Bu görevi yerine getirmek için Marksizm-Leninizm’in evrensel hakikatini Çin’de sosyalist inşanın somut gerçekliğiyle ve gelecekteki dünya devriminin gerçekliğiyle birleştirmek üzere var gücümüzle çalışmalı; pratik içinde mücadelenin nesnel yasalarını adım adım kavramalıyız. Kendi körlüğümüz yüzünden birçok yenilgi ve gerileme yaşamaya da hazır olmalıyız; böyle böyle deneyim kazanacak, nihai zafere de bu şekilde ulaşacağız. Meseleye buradan baktığımızda, sürecin uzun bir döneme yayılacağını öngörmenin pek çok yararı vardır; tersine, kısa süreceğini varsaymak zarar doğurur.[83]
Çin bugün sosyalizmin başlangıç aşamasında olduğunu; “[sosyalizmin] temel olarak gerçekleşmesi”nin yaklaşık 2035’e, “tam olarak gerçekleşme”nin ise 2050’ye kadar sağlanamayacağını savunuyor.[84]
Bu dönem boyunca Çin ya da başka herhangi bir geçiş devleti, diğer kapitalist devletlerle ekonomik ve politik temas içindedir; çünkü küresel kapitalizmle etkileşim geçiş sürecinin bir parçasıdır. Bu etkileşim bir yandan kapitalizmi dönüştürür, öte yandan kendisini ona bir alternatif olarak ortaya koyar. Çin, sosyalizme kendi ulusal yolu üzerinden, yani “Çin’e özgü sosyalizm” yoluyla ilerlemek zorundadır; ancak gelişmiş bir sosyalist üretim tarzının nihayetinde küresel düzeyde gerçekleşmesi gerektiğini de akılda tutmalıdır. Çünkü küresel sosyalizm, dünya sisteminde merkez ile çevre arasındaki tarihsel eşitsizlik sorununu olduğu kadar, küresel ekoloji ve iklim sorunlarını da çözmek zorundadır.
Sosyalizmin daha gelişmiş bir aşamasına doğru ilerledikçe, her biri kendi özgül tarihine ve kültürüne dayanan ulusal özellikler taşıyan farklı sosyalizm biçimleri ortaya çıkacaktır. Bu süreçte ulusal çıkarlar ile dünya sisteminin sosyalist dönüşümünün gerekleri arasında bir dengeyi korumak önemlidir. Tarihsel olarak bu, sorunlu bir mesele olmuştur. Çok kutuplu bir dünyada geçiş devletleri arasındaki milliyetçi ihtilaflar yalnızca geriye kalan emperyalizmin işine yaramayacak; aynı zamanda nükleer savaş riskini artıracak ve acil çevre ve iklim sorunlarının çözümünü yavaşlatacaktır. Bu da gelişmiş küresel sosyalizme geçişi sekteye uğratacaktır.
Geçiş devleti ve dünya devrimi
Bugün genellikle kapitalizmden sosyalizme geçişi çoğunlukla ulusal bir çerçeve içinde düşünürüz. Oysa hem Marx hem de daha sonra Lenin, sosyalizmin ancak bir dünya sistemi olarak (ya da en azından dünyanın kayda değer bir bölümünde) gerçekleştirilebileceğinin farkındaydı.
Geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca kapitalist üretim tarzı, dünyayı zengin ve yoksul ülkeler olarak kutuplaştıran uluslararası bir işbölümü yarattı. Uluslararası düzeyde işbölümü de ürünlerin dağıtımının politik olarak belirlenmiş bir planlaması da hiçbir zaman var olmadı. Planlı ekonomiyi benimsemiş geçiş devletleri bile uluslararası alanda, herhangi bir kapitalist özne gibi, bağımsız pazarlık tarafları olarak hareket etmeyi sürdürdüler.[85]
Ancak uluslararası piyasanın ve onun küresel değer yasasının bugüne kadar uluslararası işbölümünü ve üretilen çıktının dağılımını sürekli koşullandırmış olması, bunun başka türlü olamayacağı anlamına gelmez. İşbölümünü ve üretimin dağılımını gezegen ölçeğinde merkezî olarak düzenleyen sosyalist bir dünya planı pekâlâ tasavvur edilebilir.[86]Dahası, gezegenin ekolojik ve toplumsal sorunlarını çözmek için böyle bir plan zorunlu olacaktır.
İnsanlık, dağınık yerel topluluklardan devletlere ve imparatorluklara; oradan da gelişmiş üretici güçlerle donanmış, giderek daha fazla küreselleşen bir dünya sistemine doğru ilerledi. Ne var ki bu yol boyunca gezegene zarar veren bir yaşam tarzı geliştirdik ve insan yaşamını bütünüyle yok edebilecek silahlar geliştirdik. Aynı zamanda, gelişmiş bir toplumsal üretim tarzı için gerekli olan dünya sistemini bir bütün olarak örgütleme ve yönetme bilgisine ve kapasitesine de katkıda bulunduk.[87] Gezegenin ekolojik yıkımından, iklim tahribatından ve eşitsizlikten küreselleşmenin kendisi değil, ABD hegemonyası altında işleyen kapitalist küreselleşme sorumludur. Bu nedenle sosyalizme geçişte ulusal çerçeve, bir erdem olarak değil, kabullenilmesi gereken tarihsel bir zorunluluk olarak görülmelidir.
Üretim ilişkilerini sosyalizme doğru dönüştürmek, yalnızca ulusal çerçeve içinde örgütlenmiş üretici güçlere geri çekilmek anlamına gelmez. Dünyanın birleşmesi artık tercihe bağlı değildir, gelecekteki varoluşumuzun koşuludur.
Dolayısıyla gelişkin bir sosyalist üretim tarzına doğru ilerlemek istiyorsak, “sosyalizmin ulusal özellikleri” kadar onun evrensel ve küresel boyutlarını da geliştirmek zorundayız. Uluslararası düzeyde yatırım ve ticaret, küresel eşitliği ve ekolojik sürdürülebilirliği güçlendirecek biçimde örgütlenmelidir. Küresel bir planlı ekonomi hayata geçirilmeli ve küresel politik kurumlar tarafından yönetilmelidir. Emmanuel, kapitalist üretim tarzı içinde dünyada eşitlenmenin mümkün olduğuna inanmıyordu:
Gelişmekte olan ulusların hepsinin birden, isteseler bile, birer Amerika Birleşik Devletleri’ne dönüşmesi hiçbir koşulda mümkün değildir. Amerika Birleşik Devletleri, ancak başkaları öyle olmadığı için Amerika Birleşik Devletleri’dir. Ulaştığı gelişme düzeyi, dünya çapında kapitalist sistemin küresel sınırlarını kayda değer ölçüde aşmaktadır: kapitalist terimlerle ifade etmek gerekirse, onlar aşırı gelişmiştir. Bu aşırı gelişmişlik, ancak çevresinde sömürülebilir yeterince azgelişmiş bölge bulunduğu için mümkündür. Uluslararası sermayenin sınırlı bir bölümünün orada yoğunlaştırılması hâlinde, belirli küçük bir ülkede bu hızlandırılmış ‘dışa dönük’ gelişmeyi sağlamak hâlâ mümkün olabilir. Bunun nedeni, diğerlerinin aynı yolu izlemeyecek olmasıdır. Ama Üçüncü Dünya’nın tamamı açısından böyle bir girişim, herhangi bir değer yargısından bağımsız olarak, maddi bakımdan sonuçsuz kalacaktır. Geriye kalan tek yol, bu kapitalist oyunun sahnesini ateşe vermektir.[88]
Emmanuel ayrıca sosyalizmin gelişmiş bir biçiminin ulusal düzeyde, yani “tek ülkede sosyalizm” olarak geliştirilebileceğine de inanmıyordu. Sosyalizm küresel olmak zorundaydı. Samir Amin’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:
Bunun devrimci Marksizm açısından bütünüyle yeni bir durum olduğu çoğu zaman unutuluyor. Birkaç ülkede sosyalizmden söz ettiğimizde, hiç kimse birkaç ayrı tek-ülkede-sosyalizmin varlığını tahayyül etmemişti. Stalin’in kendisi bile (en azından son savaştan önce) tek ülkede sosyalizmi yalnızca ilk sosyalist ülkeye özgü, başka ülkelerde devrimin gerçekleşmesini bekleyen bir durum olarak kavrıyordu.
Bununla birlikte, ulusu sosyalizmin bile kolayca aşamayacağı, aşılması birkaç kuşak alacak zorlayıcı bir gerçeklik olarak kabul edersek, dünyayı birleştirmenin tek yolunun önce kendi merkezli gelişmeler yoluyla ulusal düzeyleri eşitlemek olduğu konusunda sizinle aynı fikirdeyim. Fakat bu ‘kendi merkezli gelişmeler’in dünya optimumu aleyhine olacağı ve sürtüşmesiz gerçekleşemeyeceği de herhâlde gözünüzden kaçmıyordur. Bu da Marksistlerin ciddi biçimde hafife aldığı ulusal olgunun, dünyada sınıf mücadelesinin kendiliğinden çözemeyeceği bir çelişkiler kaynağı oluşturduğunu bir kez daha gösterir.[89]
Hintli politik iktisatçı Aritro Ghosh’un yazdığı gibi:
Kapitalizm ulusal ekonomilerin toplamı değil, bir dünya sistemidir. Yoksul bir ülke, sosyalist devrimden sonra da ticaretteki eşitsiz koşullar tarafından sömürülmeye devam edecektir; bundan çıkmanın tek yolu, yoksul ülkelerin geniş bir bölümünün kendi aralarında ortak bir birlik oluşturacağı bir Üçüncü Dünya devrimidir.[90]
Gelişkin bir sosyalist üretim tarzının gerçekleştirilmesi, yalnızca Çin’in bu doğrultuda ilerlemesini değil, dünya sistemindeki devletlerin çoğunluğunun da bu çabaya katılmasını gerektirir. Önümüzdeki on yıllarda, farklı tarihlere ve kültürlere dayanan, ulusal özellikler taşıyan farklı sosyalizmlerin gelişimine tanık olabiliriz. Ama milliyetçi bir perspektiften küresel sosyalist bir perspektife geçmek zorunludur. Milliyetçi perspektif, gelecekte ulusal ihtilaflara yol açabilecek unsurlar barındırır; bu da yalnızca geriye kalan kapitalist unsurların işine yarar. Bu perspektif aynı zamanda nükleer savaş riskini artırır ve acil çevre ve iklim sorunlarının çözümünde ilerlemeyi engeller.
Hickel ve çalışma arkadaşları, 2023’te eşitsiz mübadelenin boyutuna ilişkin çalışmalarının sonuç bölümünde şöyle yazıyordu:
Kalkınma, yoksulluğun ortadan kaldırılması ve küresel eşitsizliği azaltabilecek her gerçekçi güzergâh, Kuzey ile Güney arasındaki güç dengesinin değişmesini gerektirir; Güney, ancak böyle bir değişimle insan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendi üretici kapasitelerini yeniden denetimi altına alabilir.
Bu amaç doğrultusunda, uluslararası ücret tabanları ve asgari kaynak fiyatları, fiyat eşitsizliklerini azaltmaya ve değer transferlerini sınırlamaya yardımcı olabilir. Eşitsiz mübadeleyi sona erdirmek, aynı zamanda finansman üzerindeki yapısal uyum koşullarının kaldırılmasını ve küresel ekonomik yönetişim kurumlarının demokratikleştirilmesini de gerektirecektir; böylece Küresel Güney hükümetleri, egemen kalkınmayı sürdürmek ve Kuzey sermayesine bağımlılıklarını azaltmak için sanayi, maliye ve para politikalarını kullanmakta özgür olabilirler. Ancak bu tür reformların yukarıdan bahşedilmesi pek olası değildir. Bunun için, kapsamı bakımından 20. yüzyılın anti-sömürgeci hareketine benzeyen, ulusal kendi kaderini tayin ve ekonomik egemenlik uğruna politik bir mücadele gerekecektir.[91]
Bir zamanlar üretici güçlerin dinamik bir geliştiricisi olan kapitalizm, bugün gelişmenin önünde bir engele dönüşmüştür. ABD ekonomik üstünlüğünü yitirdikçe ekonomik, politik ve askerî savaşa yönelmiştir. Bunu yaparken, yarım yüzyıl boyunca kendisine iyi hizmet etmiş dünya pazarını ve politik kurumları da bizzat aşındırmıştır. Bu, hegemonik konumunu kaybetmekten kaçınmaya dönük çaresiz bir girişimdir.
Bugün çevre, emperyalizmden ekonomik kurtuluş yolunda ilerlemek bakımından, Uzun Altmışlar döneminin Üçüncü Dünyası’na kıyasla daha elverişli bir konumdadır. O dönemde ulusal kurtuluşun itici gücü “devrimci ruh”tu, “irade”ydi. Son birkaç on yılda Küresel Güney’in sanayileşmesi, sosyalizme doğru ilerlemenin maddi imkânlarını yaratmıştır. Eskiden çevrede yer alan bir devlet olan Çin, küresel kapitalizmin kutuplaştırıcı dinamiğini kırmayı ve üretici güçlerini ileri bir aşamaya taşımayı başarmıştır. Dünya sistemi tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçmekte; bu da kapitalizmin ekonomik ve politik hâkimiyetini zayıflatmaktadır. Bugün Çin, güncel baş çelişkinin kutuplarından biridir; kendi gelişimini daha doğrudan belirleme ve insanlığın ve küresel ekosistemin kaderini etkileme kapasitesine sahiptir.
Kapitalizmin bu devrimci “son oyun”una yaklaşırken, proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi hem ulusal hem de küresel düzeyde keskinleşecektir. Mao, kendi dönemindeki küresel tehdit düzeylerini değerlendirirken emperyalizmi meşhur ifadesiyle “kâğıttan kaplan” olarak adlandırmıştı:
Emperyalizm ve bütün gericiler, özleri bakımından, uzun vadeli bir bakış açısından, stratejik bir bakış açısından, ne iseler öyle görülmelidir: kâğıttan kaplanlar. Stratejik düşüncemizi bunun üzerine kurmalıyız. Öte yandan onlar aynı zamanda canlı kaplanlardır, demir kaplanlardır, insanları yiyip yutabilecek gerçek kaplanlardır. Taktik düşüncemizi de bunun üzerine kurmalıyız.[92]
Dikkatli olmalı ve maceracı eylemlerden kaçınmalıyız; çünkü küresel bir nükleer savaş felaket olur. Ancak emperyalist tehditler karşısında teslim olmamıza da izin veremeyiz.
Umalım ki ABD hegemonyasının gerilemesi, kapitalist üretim tarzının da gerilemesi anlamına gelsin ve yükselen çok kutuplu dünya sistemi, farklı ulusal özellikler taşıyan sosyalizmlere doğru ilerlesin. Bugün, dünya sisteminde ekonominin, siyasetin ve kültürün onlarca yıl süren yoğun neoliberal küreselleşmesinin ardından; küresel eşitsizlik ile gezegenin ekolojik ve iklimsel sorunlarını acilen ele alma ihtiyacı karşısında, evrensel bir sosyalist perspektif sorunu, gelişmiş bir sosyalizmi kurmanın önkoşulu olan stratejik bir hedef olarak yeniden gündeme gelmiştir. Ben, geçiş hâlindeki üretim tarzının, çok geç olmadan bu sorunları çözebilecek yeni bir küreselleşme biçimi yaratma imkânı taşıdığına inanıyorum. •
*Bu yazı, Torkil Lauesen tarafından Textum’un “Çin: ‘Doğunun Hasta Adamı’ndan Hasta Sistemin Sacayağına” başlıklı dosyası için kaleme alındı. Halil Can İnce’nin Türkçeye çevirdiği makalenin İngilizce özgün hâline erişmek için lütfen burayı tıklayın.
[1] V. I. Lenin, Collected Works, Cilt 27 (Moscow: Progress Publishers, 1972), 85–158. [Türkçesi: V. I. Lenin, “RKP(B) VII. Parti Kongresi’nde Savaş ve Barış Üzerine Rapor” (7 Mart 1918), içinde Seçme Eserler, cilt 7, çev. Süheyla Kaya (İstanbul: İnter Yayınları, 1996), 297-318.]
[2] Leften Stavros Stavrianos, Global Rift: The Third World Comes of Age (New York: William Morrow & Co., 1981), 492.
[3] Jane Degras, ed., The Communist International, 1919–1943: Selected Documents, cilt 1, 1919–1922 (Oxford: Oxford University Press, 1956), 18.
[4] Leon Trotsky, Manifesto of the Communist International to the Proletariat of the Entire World (March 6, 1919). [Türkçesi: “Komünist Enternasyonal’in Manifestosu” (1919), içinde III. Enternasyonal (1919-1943) Belgeler, çev. Ümit Kıvanç (İstanbul: Belge Yayınları, 1979), 4-15.]
[5] Suliman Bashear, Communism in the Arab East, 1918–28 (Londra: Ithaca Press, 1980), 13.
[6] a.g.e., 14.
[7] Frederik Petersson, “‘We Are Neither Visionaries nor Utopian Dreamers’: Willi Münzenberg, the League Against Imperialism, and the COMINTERN, 1925–1933” (doktora tezi, Queenston Press, 2013), 28.
[8] V. I. Lenin, “Report of the Commission on the National and Colonial Questions” (1920), içinde Collected Works, cilt 31 (Moskova: Progress Publishers, 1966), 213–263. [Türkçesi: V. I. Lenin, “Milletler ve Sömürgeler Sorunu Üzerine,” içinde Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, çev. Tektaş Ağaoğlu (İstanbul: Ant Yayınları, 1974), 356.363.]
[9] Michael Weiner, “COMINTERN in East Asia, 1919–1939,” içinde The COMINTERN: A History of International Communism from Lenin to Stalin, ed. Kevin McDermott ve Jeremy Agnew (Londra: Macmillan, 1996), 162.
[10] Anthony Cave Brown ve Charles MacDonald, On a Field of Red: The Communist International and the Coming of World War II (Londra: G. P. Putnam’s Sons, 1981), 189.
[11] Jean Lacouture, Ho Chi Minh: A Political Biography (New York: Vintage, 1968), 41.
[12] Frederik Petersson, “Imperialism and the COMINTERN,” Journal of Labor and Society 20, sayı 1 (Mart 2017): 34.
[13] Petersson, “‘We Are Neither Visionaries nor Utopian Dreamers,’” 136.
[14] a.g.e., 137.
[15] Jane Degras, ed., The Communist International, 1919–1943: Documents, cilt 2, 1923–1928 (Londra: Oxford University Press, 1960), 526–548.
[16] a.g.e., 526, 537-47.
[17] Neil Redfern, “The COMINTERN and Imperialism,” Journal of Labor and Society 20, sayı 1 (Mart 2017): 13.
[18] Georgi Dimitrov, Report to the 7th Congress of the Communist International, 1935: For the Unity of the Working Class against Fascism(Red Star Press, 1973), 59. [Türkçesi: Georgi Dimitrov, “Faşist Saldırı ve İşçi Sınıfının Faşizme Karşı Savaşı Açısından Komünist Enternasyonal’in Görevleri (Komünist Enternasyonal’in VII. Dünya Kongresinde Okunan Rapor),” içinde Faşizme Karşı Birleşik Cephe, çev. Seçkin Cılızoğlu ve Ali Özer (Ankara: Ekim, 1989), 133-219.]
[19] Redfern, “The COMINTERN and Imperialism,” 56.
[20] Mao Zedong, “The Chinese Revolution and the Communist Party of China” (1939), içinde Selected Works, cilt 2 (Pekin: Foreign Languages Press, 1967), 310. [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin Devrimi ve Çin Komünist Partisi (Aralık 1939),” içinde Seçme Eserler, cilt II (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992), 307-337.]
[21] Maurice Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1967), xii.
[22] a.g.e., 71-72.
[23] a.g.e., 82.
[24] a.g.e., 84, 86.
[25] a.g.e., 91-93.
[26] Li Dazhao, aktaran Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism, 150–153.
[27] Patrick Fuliang Shan, Li Dazhao: China’s First Communist, SUNY Series in Chinese Philosophy and Culture (Albany: State University of New York Press, 2024), 146.
[28] a.g.e., 163–164.
[29] Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism, 220.
[30] Tony Saich, “Background to the 7 February Peking-Hankou Railway Workers’ Strike,” Chinese Sociology & Anthropology 25, sayı 2 (1992): 1–14.
[31] Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism, 237–250.
[32] a.g.e., 248.
[33] a.g.e., 249, 252.
[34] Mao Zedong, “Report on an Investigation of the Peasant Movement in Hunan” (1927), içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969). [Türkçesi: Mao Zedung, “Hunan’daki Köylü Hareketine İlişkin Bir Araştırma Üzerine Rapor (Mart 1927),” içinde Seçme Eserler, Cilt I (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000). 53-98.]
[35] Mao’nun “Hunan Raporu”nda ortaya koyduğu sınıf analizi ve strateji —köylerde bir iktidar üssü inşa etmek ve “uzun süreli halk savaşı” yoluyla “şehirleri kırsaldan kuşatmak”— o zamandan bu yana dünyanın çeşitli yerlerindeki komünist örgütler tarafından farklı başarı düzeyleriyle benimsendi: Vietnam’da NLF (Vietkong), Endonezya’daki komünistler, Hindistan’daki Naksalitler, Nepal, Filipinler ve Tayland’daki komünistler, Angola’da MPLA, Mozambik’te FRELIMO, Zimbabve’de ZANU/ZAPU, Gine-Bissau’da PAIGC, Peru’da Aydınlık Yol ve hatta ABD’de Kara Panter Partisi. Gayet Çin’e özgü bir analizi, kopyala-yapıştır yöntemiyle farklı zamanlara ve mekânlara uyarlamak sorunludur.
[36] Li Yongpu ve Lin Zhili, ed., Zhongguo gongchandang lishi, 1919–1949 [Çin Komünist Partisi Tarihi, 1919–1949], cilt 1 (Pekin: People’s Press, 1991), 216.
[37] Shan, Li Dazhao, 195.
[38] a.g.e., 202–203.
[39] Meisner, Li Ta-chao and the Origins of Chinese Marxism, xii, 259.
[40] Mao Tse-tung, Selected Military Writings of Mao Tse-tung (Pekin: Foreign Languages Press, 1972).
[41] Stuart R. Schram, Mao Tse-tung, Basic Tactics için giriş yazısı (New York: Frederick A. Praeger Publishers, 1966), 13.
[42] J. Sakai, The “Dangerous Class” and Revolutionary Theory: Thoughts on the Making of the Lumpen/Proletariat (Montreal: Kersplebedeb, 2017), 22.
[43] Mao Zedong, “Analysis of the Classes in Chinese Society” (1926), içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 19. [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin Toplumundaki Sınıfların Tahlili (Mart 1926),” içinde Seçme Eserler, Cilt I (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000), 39-49.]
[44] Edgar Snow, Red Star over China (New York: Grove Press, 1994), 83. [Türkçesi: Edgar Snow, Çin Üzerinde Kızıl Yıldız, çev. Enis Esmer (İstanbul: Yordam), 107.]
[45] Mao Tse-tung, “Why Is It That Red Political Power Can Exist in China?” (1928), içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 67. [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin’de Kızıl Siyasi İktidar Niçin Var Olabilir? (5 Ekim 1928),” içinde Seçme Eserler, Cilt I (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000). 101-112.]
[46] Mao Tse-tung, “Problems of War and Strategy” (1938), içinde Selected Works, cilt 2 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 224. [Türkçesi: Mao Zedung, “Savaş ve Strateji Sorunları (5 Ekim 1938),” içinde Seçme Eserler, Cilt II (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992), 224-241.]
[47] Mao Zedong, aktaran Stephen Uhalley, Mao Zedong: A Critical Biography (New York: New Viewpoints Publishing, 1975).
[48] Mao Zedong, “A Single Spark Can Start a Prairie Fire” (1930), içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 124.[Türkçesi: Mao Zedung, “Tek Bir Kıvılcım Bütün Bir Bozkırı Tutuşturabilir (5 Ocak 1930),” içinde Seçme Eserler, Cilt I (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000). 169-183.]
[49] Schram, Mao Tse-tung, Basic Tactics için giriş yazısı, 32.
[50] Sun Tzu, The Art of War, çev. Samuel B. Griffith (New York: Oxford University Press, 1963), 106. [Türkçesi: Sun Tzu, Savaş Sanatı, çev. Erdem Kurtuldu (İstanbul: Can Yayınları, 2020), 36.]
[51] Snow, Red Star over China, 262. [Snow, Çin Üzerinde Kızıl Yıldız, 276.]
[52] a.g.e., 160.
[53] William Whitson ve Huang Chen-hsia, The Chinese High Command: A History of Communist Military Politics, 1927–71 (New York: Praeger, 1973), 57–58.
[54] Jen-min Ch’u-pan-she, Reminiscences of the Struggle on the Chingkangshan (Pekin, 1956), 11, aktaran Schram, Mao Tse-tung, Basic Tactics için giriş yazısı, 21–22.
[55] Barbara Barnouin ve Yu Changgen, Zhou Enlai: A Political Life (Hong Kong: Chinese University of Hong Kong Press, 2006), 58.
[56] a.g.e., 60-61.
[57] Mao Zedong, “Summary of a Talk with the Representatives of Press and Publishing Circles” (10 Mart 1957), içinde The Secret Speeches of Chairman Mao: From the Hundred Flowers to the Great Leap Forward, ed. Roderick MacFarquhar, Timothy Cheek ve Eugene Wu, Harvard Contemporary China Series 6 (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1989), 255.
[58] “Çin’e özgü sosyalizm” ifadesinin Çince karakterleri doğrudan çevrildiğinde “sosyalizmin Çin’e özgü nitelikleri” anlamına gelir (Xu Zhun, Socialism and Democracy dergisinin düzenlediği sempozyum, Bern, 14 Mart 2026).
[59] Mao Zedong, “The Role of the Communist Party of China in the National War” (Ekim 1938), içinde Selected Works, cilt 2. [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin Komünist Partisi’nin Millî Savaştaki Rolü (Ekim 1938),” içinde Seçme Eserler, Cilt II (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992), 202-219.]
[60] Mao Zedong, “On Contradiction” (1937), içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 311–347.[Mao Zedong, “Çelişki Üzerine (Ağustos 1937),” içinde Felsefi Yazılar, çev. Sinan Jabban ve Yankı Deniz Tan (İstanbul: Patika Kitap, 2013). 51-98.]
[61] a.g.e., 332.
[62] Roy Neville Singham, The 80th Anniversary of Victory in the World Anti-Fascist War: Understanding Who Saved Humanity—A Restorationist History (Tricontinental: Institute for Social Research, 2025), 35.
[63] a.g.e., 26.
[64] a.g.e., 23-24.
[65] Mao Tse-tung, “Why Is It That Red Political Power Can Exist in China?” (1928), not 7, içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 71. [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin’de Kızıl Siyasi İktidar Niçin Var Olabilir? (5 Ekim 1928),” içinde Seçme Eserler, Cilt I (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000), 101-112.]
[66] Mao Tse-tung, “Farewell, Leighton Stuart” (1949), içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 4 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 433–434. [Türkçesi: Mao Zedung, “Güle Güle, Leighton Stuart! (18 Ağustos 1949),” içinde Seçme Eserler, Cilt IV (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1993). 411-418.]
[67] Sergei Goncharov, John Lewis ve Xue Litai, Uncertain Partners: Stalin, Mao, and the Korean War (Stanford: Stanford University Press, 1993), 7.
[68] Mao Zedong, “Speech at the Tenth Plenum of the Eighth Central Committee of the CPC” (24 Eylül 1962), içinde Chairman Mao Talks to the People: Talks and Letters, 1956–1971 (New York: Pantheon, 1974), 191. [Türkçesi: Mao Zedung, “Sekizinci Merkez Komitesi’nin Onuncu Genel Toplantısı’nda Konuşma,” içinde Seçme Eserler, Cilt VI (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000). 282-291.]
[69] Angus Maddison, Chinese Economic Performance in the Long Run, 960–2030 AD, gözden geçirilmiş ve güncellenmiş 2. baskı (Paris: OECD Development Centre, 2007), 213.
[70] OECD, La science et la technologie en République populaire de Chine (Paris: OECD, 1977), 106.
[71] Mao Tse-tung, “Opening Address at the First Plenary Session of the Chinese People’s Political Consultative Conference” (21 Eylül 1949), içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 5 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969). [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin Halkı Ayağa Kalktı! (21 Eylül 1949),” içinde Seçme Eserler, Cilt V (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1993). 21-24.]
[72] Wen Tiejun, Ten Crises: The Political Economy of China’s Development, 1949–2020 (Londra: Macmillan, 2021), 53.
[73] Mao Tse-tung, “The Masses Can Do Anything” (29 Eylül 1958), Hsinhua News Agency muhabiriyle söyleşi, içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 8 (Secunderabad: Kranti Publications, 1994), 132.
[74] Alexander C. Cook, Mao’s Little Red Book: A Global History (Cambridge: Cambridge University Press, 2014), xiii.
[75] “Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’ne Mektup,” https://snylterstaten.dk/letter-to-central-committee-of-the-communist-party-of-china/
[76] “Soviet Social-Imperialism —Most Dangerous Source of War,” Peking Review, no. 5, 30 Ocak 1976, https://www.marxists.org/subject/china/peking-review/1976/PR1976-05.pdf
[77] Mao Zedong, “On the Question of the Differentiation of the Three Worlds” (22 Şubat 1974), Mao Zedong’un Zambiya Devlet Başkanı Kenneth Kaunda ile görüşmesinden alıntılar, içinde Mao Zedong on Diplomacy (Pekin: Foreign Languages Press, 1998).
[78] Congressional Research Service, “China’s Economic Rise: History, Trends, Challenges, and Implications for the United States”
[79] Yan Pan, “China’s Path towards Technological and Industrial Self-Reliance” (Amsterdam’da düzenlenen konferansta sunulan bildiri, 29–30 Ocak 2026), 1.
[80] Jeroen Groenewegen-Lau, Whole-of-Nation Innovation: Does China’s Socialist System Give It an Edge in Science and Technology?(California Institute on Global Conflict and Cooperation ve Mercator Institute for China Studies, 2024).
[81] Pan, “China’s Path towards Technological and Industrial Self-Reliance,” 4.
[82] Mao Tse-tung, “On New Democracy” (1940), içinde Selected Works, cilt 2 (Pekin: Foreign Languages Press, 1965). [Türkçesi: Mao Zedung, “Yeni Demokrasi Üzerine (Ocak 1940),” içinde Seçme Eserler, Cilt II (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992), 343-391.]
[83] Mao Tse-tung, “Talk at an Enlarged Central Work Conference” (30 Ocak 1962), aktaran Stuart Schram, ed., Mao Tse-tung Unrehearsed: Talks and Letters, 1956–71 (Harmondsworth: Pelican Books, 1974), 175. [Türkçesi: Mao Zedung, “Bir Genişletilmiş Merkezi Çalışma Konferansında Konuşma (30 Ocak 1962),” içinde Yayınlanmamış Yazılar, 1956-1971, çev. Fatmagül Berktay (İstanbul: May Yayınları: 1976), 111-141.]
[84] National Development and Reform Commission, “Xi Jinping’s Thought on Economy: A Scientific Theory for Guiding Construction of a Modern Socialist Country,” 2023.
[85] Uluslararası planlı ekonomi kurmaya en yakın girişim Sovyetler Birliği dönemindeki COMECON’du; ancak bunun çok ileri gittiği söylenemez. Bkz. Arghiri Emmanuel, Unequal Exchange Revisited, IDS Discussion Paper sayı 77 (Brighton: Institute of Development Studies, University of Sussex, 1975), 4.
[86] Emmanuel, Unequal Exchange Revisited, 4.
[87] Jiang Zhaohui ve Zheng Liansheng, “Disorderly Expansion of Capital: Performance, Risks, Root Causes, and Responses,” CSIS Interpret: China, 2022. Çalışmanın özgün hâli China Development Observation’da yayımlanmıştır.
[88] Arghiri Emmanuel, “The Multinational Corporations and Inequality of Development,” International Social Science Journal 28, sayı 4 (1976): 754–772, 762–763.
[89] Arghiri Emmanuel, “Letter to Samir Amin,” Arghiri Emmanuel Arşivi içinde. Mektup, Samir Amin’in 1970’te yayımlanan L’accumulation à l’échelle mondiale başlıklı kitabının elyazmasına ilişkin yorumlar içerir; bu nedenle mektup kitabın yayımlanmasından önce yazılmış olmalıdır. Alıntı 7. sayfadan yapılmıştır.
[90] Aritro Ghosh, “The Only Way Left to It Is to Set Fire to the Capitalist Stage,” Azaad Substack, 10 Şubat 2025.
[91] Jason Hickel, Morena Hanbury Lemos ve Felix Barbour, “Unequal Exchange of Labour in the World Economy,” Nature Communications15, sayı 6298 (2024): 9.
[92] Mao Tse-tung, “Speech at the Wuchang Meeting of the Political Bureau of the Central Committee of the Communist Party of China” (1958), içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 4 (Pekin: Foreign Languages Press, 1958), 98–99. [Türkçesi: Bu alıntı, Mao Zedung, “Amerikalı Muhabir Anna Louise Strong’la Yapılan Konuşma (Ağustos 1946), içinde Seçme Eserler, Cilt IV (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1993), 94-99.’da dipnot olarak yer almaktadır.]