ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 14 Şubat 2026 günü Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, gerek bir sömürgecilik güzellemesi gerekse “Batı egemenliğini” yeniden tesis etme çağrısı olarak dünya çapında yankı yarattı. Batı’yı “insanlık tarihindeki en büyük uygarlık” ilan eden Rubio, bu uygarlığın İkinci Dünya Savaşı sonrasında “tanrısız komünist devrimler” ve “sömürgecilik karşıtı ayaklanmalar” nedeniyle gerilediğini, fakat şimdi ABD’nin, “bu büyük ve asil uygarlığı” korumak ve yeniden üstün kılmak için kolları sıvadığını dile getiriyordu.[1]
Rubio isim vermese de bu anlatının başlıca hedeflerinden birinin Çin olduğu açıktır. Neticede bugünkü Çin Halk Cumhuriyeti, “tanrısız komünist bir devrim”in olduğu kadar, “sömürgecilik karşıtı bir ayaklanma”nın da ürünüdür. Ne var ki Rubio’nun dile getirdiği, Avro-Amerikan dünyasına tarihdışı bir üstünlük ve dinamizm, Doğu’ya ise yine tarihdışı bir yabanıllık ve durağanlık atfeden Avrupamerkezci yaklaşımın tarihsel gerçeklere ne denli uygun olduğu tartışmalıdır. Çin, 19. yüzyılda, başta İngiltere olmak üzere Batılı güçlerin şiddetli baskısı ve saldırıları altında gerileyinceye dek, gayet gelişkin bir uygarlıktı. Frank’ın işaret ettiği gibi, 15. ila 19. yüzyıllar arasında, dünya ekonomik düzeni bütünüyle “Çin merkezliydi” ve “Kristof Kolomb’dan Adam Smith’e kadar geçen dönemdeki Avrupalıların tamamı bu gerçeği biliyordu.”[2]
Marx ve Engels Komünist Manifesto’da Çin’in dünya pazarına zorla açılmasında ucuz metaların yıkıcı etkisine dikkat çekerken,[3] Arrighi bu süreçte belirleyici olanın daha ziyade Batı’nın askerî gücü olduğunu vurgular. [4] Gerçekten de Çin’in Batı karşısında gerilemesi, Birinci Afyon Savaşı’ndan başlayarak ülkenin sayısız kez işgal ve istilaya uğramasının sonucuydu. Nitekim dünya toplam GSYİH’si içindeki payı 1820’de yaklaşık yüzde 33 olan Çin’in payı, 1950’de yüzde 4,5’a kadar gerilemiştir.[5]
Mao, 1949’da, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu “Çin halkı ayağa kalktı” diye duyurmuştu. Hem “tanrısız komünist bir devrim” hem de “sömürgecilik karşıtı bir ayaklanma”nın ürünü olan Çin Halk Cumhuriyeti’nin geride kalan yaklaşık seksen yılda dünya çapındaki siyasal ve iktisadi dengeleri köklü biçimde değiştirdiği, günümüzde artık inkâr edilemez bir olgudur. Çin Devrimi 20. yüzyılın anti-emperyalist ve sosyalist mücadeleleri üzerinde derin bir iz bırakırken, sonrasında yaşanan dönüşümler Çin’i 21. yüzyılda kapitalist-emperyalist dünya sisteminin sınırlarının, jeopolitik gerilimlerin ve sosyalizm arayışlarının kesiştiği başlıca tarihsel sahnelerden biri hâline getirmiştir.
ÇKP’nin 1921’deki kuruluşundan 1949 Devrimi’ne, Maoist dönemin radikal kitle kampanyalarından Mao sonrası piyasalaşmaya ve dünya pazarıyla yeni koşullarda bütünleşmeye uzanan bu tarihsel süreç sınıf mücadelelerini, devlet biçimlerini ve küresel sermaye birikiminin mevcut krizini tartışmak açısından eşsiz bir laboratuvar sunuyor. Bir zamanlar emperyalist güçlerce “Doğunun hasta adamı” diye aşağılanan Çin, bugün dünya ekonomisinin başlıca üretim ve inovasyon merkezlerinden, kapitalist sistemin temel dayanaklarından ve aynı zamanda onun en önemli gerilim kaynaklarından biridir.
Okuyacağınız dosya, bu bakımdan, okuyucuyu Çin’i salt edilgen bir inceleme nesnesi olarak değil, gerek sosyalist geçmişinin mirası gerekse kapitalist-emperyalist dünya ekonomisi içinde yükselişiyle birlikte sistemin bünyesinde yarattığı çatlaklarla geleceğin dünyasını şekillendirme potansiyeli taşıyan canlı bir tarihsel sahne olarak kavramaya davet ediyor.
***
Dosyanın ilk yazısı Torkil Lauesen tarafından kaleme alındı. Lauesen, ÇKP’nin 1921’deki kuruluşundan günümüze dek uzanan süreçte, Çin Devrimi ile uluslararası komünist hareket arasındaki gelgitli ilişkiyi, milliyetçilik-enternasyonalizm gerilimi ekseninde ele alıyor. Dünya devrimi stratejisinden “Marksizmin Çinlileştirilmesi”ne, “tek ülkede sosyalizm” yaklaşımından neoliberal küreselleşmeye ve anti-kapitalist bir çokkutupçuluğun olanaklarına uzanan geniş bir tarihsel bakış açısı sunan yazar, “geçiş devleti” olarak tanımladığı Çin’in, küresel sosyalizmin inşası için gerekli maddi ve siyasal önkoşulları yaratarak kapitalist dünya sisteminin dinamiklerini alt üst ettiğini öne sürüyor.
Lauesen’in Çin’in dünya devrimiyle kurduğu ilişkiye dair uzun dönemli değerlendirmesi, Ali İleri’nin yazısında günümüz kapitalist dünya sisteminin sınırları açısından yeniden ele alınıyor. İleri, tartışmanın ağırlık merkezini enternasyonalizm ve çokkutupluluk sorunundan sermaye birikiminin tarihsel krizine kaydırıyor. 2027 yılında tamamlanması öngörülen kolektif bir kitap çalışmasının temel tezlerini ortaya koyan makalesinde İleri, Çin’in 1970’li yılların ortasında büyük bir kârlılık krizine giren kapitalist sisteme önce bir tür “hayat öpücüğü” sunduğunu, dünya pazarı ile bütünleşmesiyle ise sistemi içinden tahrip edebilecek potansiyelde bir “anomaliye” dönüştüğünü ileri sürüyor. Günümüzde artık kapitalist sistemin “tarihsel sınırına” dayandığını savunan yazar, tüm ekonomi politik olgu ve süreçler gibi Çin’i de “kapitalizme sınırlarından bakan” bir yaklaşımla ve tarih, sınıf ve “sınır” bilinciyle ele alıp irdelemeyi öneriyor.
Bu sistemik çerçeve, Emre Demir ve Sırma Altun’un makalesinde somut bir jeopolitik ilişki üzerinden sınanıyor. Yazarlar, ABD ile Çin arasında özellikle 2010’lu yıllardan itibaren yoğunlaşan rekabetin tarihsel kökenlerini, dönüşümünü ve çok boyutlu görünümlerini ele alırken, iki ülke arasındaki ilişkilerin Soğuk Savaş sonrası dönemde karşılıklı ekonomik bağımlılık temelinde geliştiğini, ancak Çin’in 2000’lerin ortalarından itibaren başlattığı teknolojik ve ekonomik atılımın bu simbiyotik ilişkiyi sorgulanır hâle getirdiğini belirtiyor. Metin, ABD-Çin rekabetini kavramsallaştıran ana akım “Yeni Soğuk Savaş” ve eleştirel yazındaki “İkinci Soğuk Savaş” yaklaşımlarını karşılaştırarak, iki ülke arasındaki rekabetin, küreselleşme ve uluslararası güç ilişkilerinin yeniden müzakere edildiği bir süreç olduğunu savunuyor.
Ne var ki Çin’in dünya sistemi içindeki yükselişini yalnızca devletler arası rekabet düzeyinde kavramak yetmez. Emre Erol’un çalışması, bakışı Çin toplumunun iç örgütlenmesine ve bu yükselişi mümkün kılan emek rejimine çeviriyor. Çin’in Reform sonrası dönüşümünü devlet-piyasa ikiliğinin ötesinde, emek rejimi ve toplumsal üyelik sorunu üzerinden okumayı öneren Erol, günümüzde Çin emek rejimine yönelik araştırma ve tartışmalarda önemli bir yer tutan, Çin’in kendine özgü hukou (户口) ya da hane halkı kayıt sistemini merkeze alıyor. Makale, hukou reformunu doğrusal bir serbestleşme yahut sistemin toptan çözülmesi olarak değil, koşullu erişim kanallarının yeniden ayarlanması olarak değerlendirirken, bu “yeniden ayarlamanın” gerisinde ise tizhi (体制), yani Parti öncülüğündeki işleyiş mimarisinin bulunduğunu savlıyor.
Reform döneminin emek rejimini anlamlandırmak ise kaçınılmaz olarak bu düzenin hangi tarihsel miras üzerinde yükseldiği sorusunu gündeme getiriyor. Sosyalizm 20. yüzyılda başarısız mı oldu yoksa yenilgiye mi uğradı? Onurcan Ülker’in yazısı, bu soruya, nostaljik veya anti-komünist indirgemelerden uzak, sınıf mücadelesi perspektifine dayalı bir tarihyazımı üzerinden yanıt arıyor. Makale, Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk otuz yılına ilişkin egemen “felaket” anlatısını verilerle sorgulayarak, Maoist dönemde sanayileşme, tarımsal modernleşme, kamu sağlığı ve kitlesel eğitim alanlarında atılan temellerin, Reform sonrası Çin’in yükselişinin de önkoşulu olduğunu savunuyor. Yazar, sosyalist kalkınma deneyiminin kapitalist dünya sisteminden “kopuş” (delinking) sayesinde mümkün olduğunu ve bu mirasın Çin’in uluslararası rekabet gücünü belirleyen temel unsur hâline geldiğini iddia ediyor.
Ülker’in yazısı Maoist dönemin Reform sonrası yükseliş için yarattığı maddi önkoşullara odaklanırken, Fred Engst (Yang Heping) ile yapılan söyleşi aynı tarihsel dönemi siyasal mücadeleler, sınıfsal çelişkiler ve kapitalist restorasyon ihtimali açısından ele alarak tartışmayı genişletiyor. Dosyanın en kapsamlı söyleşilerinden biri olan bu sohbette Engst, Çin Devrimi’nin tarihsel seyrinden bugünkü Çin’in toplumsal ve iktisadî yapısına uzanan bütünlüklü bir eleştirel tahlil sunuyor. Küresel ve bölgesel dinamikler ışığında, Mao sonrası dönemde başlayan piyasalaşma sürecini, “piyasa sosyalizmi” yaklaşımının iç çelişkilerini ve Çin’in “devlet-sermaye şirketler topluluğu”nun yapısını ve sorunlarını sınıf mücadelesi merceğinden tartışmaya açıyor. Söyleşi, aynı zamanda, Çin Kültür Devrimi’nin tarihsel dersleri, emperyalistler arası rekabet ve “sosyal-emperyalizm” kavrayışı ile Maoizmin günümüz devrimci hareketleri açısından sunduğu kuramsal ve pratik olanaklar üzerine Engst’in ayrıntılı değerlendirmelerini de içeriyor.
Engst’in günümüz Çin’inin sınıfsal niteliğine ilişkin keskin değerlendirmesinin ardından Minqi Li söyleşisi, Çin’e ilişkin kategorik hükümleri ihtiyatla karşılayan farklı bir yaklaşımı dosyaya taşıyor. Böylelikle iki söyleşinin, bugünkü Çin’in nasıl tanımlanması gerektiği konusunda birbirini tamamlamaktan çok, verimli bir gerilim oluşturduğunu söylemek mümkün. Çin’in kapitalist-emperyalist dünya sistemindeki konumu ve Çin devletinin sınıf karakteri hakkında Çin ve dünya solunda yürütülen güncel kuramsal tartışmalara ilişkin genel bir çerçeve çizen Li, Çin’in yaptığı doğrudan yabancı yatırımlardan ABD-Çin ilişkilerine dek uzanan değerlendirmeleri ışığında, hâlihazırda Çin’e “ne emperyalist ne de anti-emperyalist” denilebileceğini savunuyor. Ülkenin geleceğindeki olası bir sosyalist dönüşümün dinamikleri de yine bu sohbetin bir parçası…
Zhun Xu’nün Komünden Kapitalizme kitabından alınan bölüm ve buna eşlik eden üç soruluk kısa söyleşi ise, kolektivizasyondan dekolektivizasyona Çin kırsalının yaşadığı tarihsel ve sınıfsal dönüşümü irdeliyor. Dekolektivizasyonun iddia edildiği gibi tabandan gelen bir talep değil, bürokratik seçkinler tarafından tepeden dayatılan bir tercih olduğunu vurgulayan Xu, Reform döneminde kırsalda yaşanan dönüşümün Çin’in kapitalist birikim sürecine nasıl zemin hazırladığını ortaya koyarken, geleceğin sosyalist projeleri açısından kamusal mülkiyetin ve demokratik denetimin önemini de vurguluyor.
1949 Devrimi’ni, Çin’in süregiden uzun yürüyüşünün yalnızca ilk eşiği olarak gören Lin Chun’un makalesi ise, Marx’ın Doğu toplumlarına bakışındaki dönüşümden “sınıf”-“ulus” ilişkisine, Mao’nun “kırlardan gelip kentleri kuşatma” stratejisi ve Yeni Demokratik Devrim anlayışından kesintisiz devrim tartışmalarına dek Çin Devrimi ve Marksizm etkileşimine ilişkin pek çok can alıcı soruyu ve sorunu mercek altına alıyor. Yazar, 1949 uğrağının ve piyasa reformları ile altı oyulan Çin sosyalizminin devrimci mirasını, günümüzün küresel dengelerini ve sosyalizm arayışlarını anlamak adına canlı ve henüz kapanmamış bir tarihsel sahne olarak değerlendirmenin önemine vurgu yapıyor.
Lin Chun’un “henüz kapanmamış tarihsel sahne” olarak tarif ettiği Çin Devrimi, Qian Zhongkai’ın yazısı ve Alessandro Russo’nun ona eşlik eden değerlendirmesiyle, güncel sınıf mücadeleleri içinde yeniden kurulan bir siyasal imkân olarak karşımıza çıkıyor. Çağdaş Çin siyaseti, Maoist miras ve devrimci öznelliğin güncel olanakları etrafında örülen özgün bir tartışmayı gündeme getiren Qian, 2018 Jasic işçi mücadelesini nirengi alarak teatral diyaloglar eşliğinde Maoizmin bir “metodoloji” ile “kapalı dogma” arasındaki gerilimlerini ve bir “siyasal makine” olarak yenilenme potansiyelini sorguluyor. Russo ise, Qian’in açtığı tartışmanın Maoist dönemi siyasal açıdan yeniden düşünmek adına cesur bir ilk adım olduğunu vurguluyor. İki çalışma peş peşe, devrimci hafıza ile çağdaş sınıf mücadeleleri arasında bütünlüklü bir köprü kuruyor.
Qian ve Russo’nun Maoist mirasın çağdaş Çin’deki güncelliğine odaklanan tartışması, Matthew Rothwell’in incelemesinde uluslararası bir ölçeğe genişliyor. Çin Devrimi’nin ve Maoizmin yalnızca Çin’e ait bir siyasal deneyim olarak kalmadığını hatırlatan Rothwell, Çin Devrimi’nin ve Mao’nun fikirlerinin 1960’lardan itibaren Latin Amerika’dan Batı Avrupa’ya, ABD’deki siyah özgürleşme hareketinden Güney Asya’ya dek nasıl da küresel bir ilham kaynağına dönüştüğünü gösteriyor. Ve elbette, Çin’in ABD ile yakınlaşması ve özellikle Mao sonrası pragmatik dönüşümle birlikte bu devrimci enerjinin nasıl sönümlendiğini de… Rothwell, bu hızlı sönümlenişe karşın, kapitalizmin derinleşen krizleri karşısında sosyalist Çin deneyiminin geleceğin sol arayışları için yeniden bir ilham kaynağı olabileceğini savunuyor.
Rothwell’in betimlediği Maoizmin küresel yükselişi ve gerileyişi, kuşkusuz Çin sosyalizminin kendi içindeki mücadelelerden bağımsız değildi. Christensen ve Delman, bakışı uluslararası devrimci hareketlerden yeniden Çin’e çevirerek bu mücadelelerin kuramsal merkezinde bulunan “yeni burjuvazi” ve “geçiş toplumu” tartışmalarını inceliyor. Peer Møller Christensen ve Jørgen Delman’ın 1981 tarihli bu kapsamlı incelemesi, Çin Kültür Devrimi’nin arka planındaki iktidar mücadelelerinin ideolojik ve kuramsal zeminini çözümlüyor. Yazarlar, Mao Zedong ve Şanghay Okulu’nun, Sovyetler Birliği’nden devralınan katı “sistem kuramı”nı aşarak sosyalist bir toplumda “yeni burjuvazi”nin ve kapitalist restorasyonun nasıl filizlendiğini açıklayan özgün bir “geçiş toplumu kuramı” geliştirme çabalarını ele alıyor. Makale, Mao’nun ölümünün hemen ardından gerçekleşen hükümet darbesiyle kesintiye uğramakla birlikte, Şanghay Okulu’nun sosyalizmin geleceğine dair hem ufuk açıcı hem de bariz sınırlılıkları olan eleştirel bir politik ekonomi mirası bıraktığını savlıyor.
Dosyanın Mao’nun “Bürokratizmle Mücadele Üzerine” başlıklı metniyle kapanması, önceki yazılarda farklı açılardan ele alınan sınıf mücadelesi, bürokratikleşme ve kapitalist restorasyon sorunlarını bu tartışmaların asli tarihsel kaynaklarından birine geri bağlıyor. Böylece belge, dosyaya yalnızca tarihsel bir ek sunmakla kalmıyor; bütün sayı boyunca izlenen temel soruların yeniden okunabileceği “klasik” bir metin olarak işlev görüyor. Mao’nun 1963 tarihli bu metni, sosyalist inşa sürecinde üretim araçlarının kolektifleştirilmesinden sonra da devlet ve Parti kadroları içinde “yeni bir bürokrat burjuvazinin” doğabileceğini vurgulayan “proletarya diktatörlüğü altında sınıf mücadelesi” kuramına ilişkin genel bir çerçeve çiziyor. Metinde bürokratizmin halktan kopukluktan yetkiyi suistimale, hizipçilikten yozlaşmaya yirmi somut tezahürü ayrıntılandırılırken; ideolojik, sınıfsal ve tarihsel kökenleri de tartışılıyor.
***
Toplam olarak değerlendirildiğinde bu dosya, Çin Devrimi’nin tarihsel ve kuramsal mirasını ve Çin’in Reform ve Dışa Açılma sonrası piyasalaşma sürecinde kapitalist-emperyalist dünya sistemiyle kurduğu gerilimli ilişkiyi, farklı eleştirel bakış açılarıyla, ancak bütünlüklü bir şekilde yeniden tartışmaya açıyor. Bir bakışta anlaşılabileceği üzere dosyadaki katkılar, bugünkü Çin’in sınıfsal niteliği, dünya sistemi içindeki konumu ve sosyalist dönüşüm potansiyeli konusunda ortak bir hükme varmıyor. Bu görüş ayrılıkları bir uyumsuzluk olarak değil, Çin’in çelişkili tarihsel konumundan doğan ve bizim de bilinçli olarak açık tuttuğumuz temel tartışma alanına işaret ediyor.
Özgün makaleler, söyleşiler ve çevirilerden oluşan bu kapsamlı dosyanın, son yıllarda hızla gelişen Çin Çalışmaları alanındaki Türkçe yazına, eleştirel perspektiften alçak gönüllü bir katkı olarak değerlendirilmesini arzu ederiz. Çin’in özgün deneyimlere sahne olan sosyalist geçmişini ve kapitalist dünya ekonomisi içinde sahip olduğu ayrıksı konumu anlamlandırmaya yönelik çabaların, mevcut küresel devrimci potansiyele ve gelecekte nasıl daha eşitlikçi ve katılımcı bir sistem kurulabileceğine dair yürütülen tartışmalar açısından önemli bir başlık teşkil ettiğini düşünüyoruz. Okuyacağınız dosyanın, Çin’e ilişkin dar akademik düşünce egzersizlerinden öte, yeni bir uygarlık arayışındaki siyasal ve toplumsal güçlerin pratiğe yönelik entelektüel çabalarına katkı sunacağını umarız.
Sayı editörü: Onurcan Ülker
İçindekiler
SUNUŞ
Onurcan Ülker
Çin deneyimi
Torkil Lauesen
çev. Halil Can İnce
Çin: Kapitalizmin tarihsel sınırlarında bir anomali
Ali İleri
İkinci Soğuk Savaş ve 21. yüzyılda ABD–Çin rekabeti
Emre Demir ve Sırma Altun
Çin’de parti-devlet, piyasa ve emek rejimi
Emre Erol
Maoist Çin’de iktisadi ve insani kalkınma
Onurcan Ülker
“Maoizmin derdi devrimi kazanmaktır”: Fred Engst ile Çin’in geçmişi, bugünü ve daha fazlası üzerine
Onurcan Ülker ve Sinan Jabban
“Ne emperyalist ne de antiemperyalist”: Minqi Li ile Çin’in dünya sistemindeki yeri üzerine
Onurcan Ülker
çev. Özgürcan Alkan
Tarım sorunu ve Çin | Komünden Kapitalizme (çev. Erdoğan Boz) kitabından bir bölüm ve Zhun Xu ile kısa söyleşi
Zhun Xu
çev. Burak Ceylan
Marx ve Çin Devrimi
Lin Chun
çev. Sinan Jabban
Siyasal bir makine olarak Maoizm | Alessandro Russo’nun değerlendirmesiyle
Qian Zhongkai
çev. Halil Can İnce ve M. Çağlar Atmaca
Yol dolambaçlıdır
Matthew Rothwell
çev. Tahsin Mert Saygın
Geçiş Toplumu Kuramı, Mao Zedong ve Şanghay Okulu
Peer Møller Christensen ve Jørgen Delman
çev. Tuğçe Erdoğu
Bürokratizmle mücadele üzerine
Mao Zedong
çev. Onurcan Ülker
[1] Marco Rubio, “Secretary of State Marco Rubio at the Munich Security Conference: Remarks,” U.S. Department of State, 14 Şubat 2026.
[2] Andre Gunder Frank, Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Ekonomi, çev. Kâmil Kurtul (Ankara: İmge Kitabevi, 2010), 140–141.
[3] Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto, çev. Nail Satılgan (İstanbul: Yordam Kitap, 2015), 45–46.
[4] Giovanni Arrighi, Adam Smith Pekin’de: 21. Yüzyılın Soykütüğü, çev. İbrahim Yıldız (İstanbul: Yordam Kitap, 2009), 87.
[5] Angus Maddison, The World Economy: A Millennial Perspective (Paris: OECD, 2001), 173, 214.