Marx ve Çin Devrimi

Çin Devrimi, yirminci yüzyılın en büyük toplumsal dönüşümlerinden biriydi. 1949’da açılan tarihsel eşik, Çin’in ulusal bağımsızlığını ve siyasal birliğini tesis ederken eski toplumun iktisadi, kültürel ve sınıfsal yapısını da köklü biçimde dönüştürdü. Bu devrimci süreç, savaş ve yoksullukla harap olmuş bir ülkenin yeniden kuruluşunu, halkın tarihsel bir özne olarak sahneye çıkışını ve sosyalist modernleşmenin bütün çelişkileriyle birlikte şekillenmesini mümkün kıldı. Marx’ın tarihsel yöntemi ışığında sınıf ile ulus, emperyalizm ile kalkınma, devrimci iktidar ile kesintisiz devrim arasındaki gerilimler ve Çin Devrimi’nin dünya-tarihsel anlamı üzerine Lin Chun’dan tarihsel ve kuramsal bir muhasebe…
25 Temmuz 2026
Pekin’de Marx portresinin yanında bir sokak satıcısı. (2005) Fotoğraf: Greg Baker/AP

Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’daki Çin Komünist Devrimi ile kurulmuş, doğrudan doğruya da bu devrim temelinde şekillenmiştir. Hem ulusal hem de toplumsal kurtuluş hedefleri güden Çin Devrimi, ülkenin bağımsızlığını ve birliğini sağlamış, toplumsal ve ekonomik gelişimin önünü açmıştır. Devrimden sonra Yeni Çin, savaştan harap olmuş eski toplumun iktisadi koşullarını ve kültürel anlayışlarını dönüştürme doğrultusunda kendi sosyalist modernleşme sürecinin engebeli, sarp ve dolambaçlı yolunda ilerlemeye başlamıştır. Bu ilerleyiş, emekten yana, kadından yana türlü politikaları mümkün kılmış, eskinin ezilenlerinin koşullarını dönüşüme uğratmıştır. Bu süreçte de yeni bir tarihsel özne, yani kendi egemenliğinin bilincindeki bir halk yaratılmıştır. O dönemde geniş halk kitlelerinin desteğini sağlamış olan komünist iktidar, devrimin zaferinden gelen güçlü bir meşruiyete ve ciddi bir örgütsel kapasiteye sahipti. Bu sayede bir yandan ülkenin kaynaklarını sosyalist inşa doğrultusunda seferber edebilmiş, bir yandan da insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilen iptidai fakat kapsayıcı bir “kamu hizmetleri sistemi” tesis edebilmişti. Neticede de Devrimci Çin, emperyalist ablukalara direnebilmiş, kendisine benzer gelir düzeyindeki başka ülkeleri büyüme bakımından geride bırakarak dünyanın en kalabalık ama en yoksul ülkelerinden birini olağanüstü ölçüde kalkındırmıştı.

Aslında bu konuda belki fazla da söze gerek yok, gerçekler ortada: Devrim’in özgürleştirici etkileri ve sağladığı kurumsallaşma sonucunda 1970’lerin sonlarına gelindiğinde, yani henüz ortada herhangi bir “piyasa mucizesi” yokken, Çin çoktan öylesine kapsamlı bir sanayi altyapısı inşa etmişti ki “insani kalkınma” alanında gelişmekte olan ülkelerin hepsini geride bırakmıştı. Mesela ülke nüfusu da ortalama yaşam süresi de ikiye katlanmıştı. Bu dönemde inşa edilen altyapı olmasa daha sonraki yıllarda görülecek hızlı büyüme mümkün olmazdı. Üstelik 1980’lerin “piyasa reformcuları,” iç ve dış borçlardan azade bir ülke devraldıkları için, planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçişte diğer geçiş ekonomilerine kıyasla ciddi bir avantaja sahip olmuşlardı (keza daha sonraların borçla finanse edilen dışa bağımlı büyüme modellerine kıyasla da). Başlarda çok ciddi sorunlarla karşılaşılmış ise de sosyalist dönemde merkezî planlama ve merkez-yerel arası koordinasyonun devasa gerekleri başarıyla yerine getirilmişti. Beşeri ve fiziksel altyapıya yönelik kamu yatırımlarıyla birlikte de ülke içinde sosyalist temelde belli bir “sermaye ve emek birikimi” sağlanabilmişti (bu, çitlemeler, sömürgecilik, kölecilik ve soykırımlar yoluyla gerçekleşen kapitalist birikimden farklı bir süreç olmuştu). Tüm bu etkenler sayesinde Çin ekonomisi, sonradan, 1980’lerin neoliberal küreselleşme dalgasına da tesadüf ederek “uçuşa” geçecekti.

“[D]evrimin beraberinde getirdiği tüm felaketlerin ve suçların keskin ve acı dolu farkındalığı ile” meseleyi değerlendirdiğimizde bile “dünya tarihindeki diğer tüm siyasi olaylardan daha çok insanın hayatını kurtaran, uzatan ve iyileştiren 1949 Çin Devrimi, yirminci yüzyılın en büyük kazanımı olarak değerlendirilmelidir,” diyen Maurice Meisner meseleyi özetliyor aslında.[1] Öyle ki, deneme yazarı Hu Feng, 1949 senesinde “zaman şimdi başlıyor” ifadesini kaleme aldığında, bir devrimin nasıl tarih yazdığına tanıklık eden milyonların deneyimine tercüman oluyordu esasında.

Mao Zedong’un da o tarihte ilan ettiği üzere, Çin artık ayağa kalkmıştı. Hemen sonra, 1950-53 yılları arasında da dirayeti, Kore’nin savaş alanlarında tekrar sınanacaktı. Yani bugün Çin’in “yükselişi” (ya da iktisat tarihçilerinin ifadesiyle “dirilişi”) diye nitelendirilen sürecin tarihi daha eskiye, ÇHC’nin 1949’daki ilanına uzanmaktadır. Bu yüzden de Çin’deki genel söylem içerisinde 1949, “Eski Çin’i” “Yeni Çin’den” ayıran simgesel bir eşik niteliğindedir.

Soğuk Savaş sonrasında toplumsal devrimlerin mirasına topyekûn bir ideolojik saldırı başlamışsa da, bunun evvelinde Çin Komünist Devrimi’nin temel tarihselliği, meşruluğu ve kazanımları konusunda siyasi yelpazenin geniş kesimlerine yayılmış bir tür fikir birliği söz konusuydu. Bu, dikkate değerdir. Barrington Moore’un, modernleşmenin “geçmişten devrimci bir kopuşu gerektirdiği” yönündeki savını her bağlama birebir uyarlamamız mümkün değilse de tarıma dayalı ve ataerkil büyük ülkelerde yaşanan toplumsal devrimlerin dönüştürücü gücünü tarih kanıtlamaktadır. Hiç şüphesiz, devrim denen şeyin bedeli ağırdır. Devrim kendisine ihanet de edebilir, evlatlarını da yiyebilir, bağrında karşıdevrimi de besleyebilir. Fakat keskin gözlü bir devrim taraftarı olan Lu Xun’ün saptamış olduğu üzere, “devrimde pislik, kan, fakat aynı zamanda can da vardır.” Rus Devrimi ile Çin Devrimi’ni karşılaştıran Perry Anderson ise daha ucu açık bir hükümde bulunmuştur: “Yirminci yüzyılı, diğer herhangi bir olaydan çok, Rus Devrimi’nin seyri belirlemiştir. Yirmi birinci yüzyıla ise Çin Devrimi’nin neticesi şekil verecektir.”[2] Tarihin uzun erimli ölçeği hesaba katıldığında, bu neticenin ne olduğunu henüz tam olarak söyleyemeyiz belki. Ancak her halükârda, diyebiliriz ki modern Çin’in yükselişi esasen 1949’da başlamıştır.[3]

Devrimin Avrupa’dan önce Asya’dan gelebileceği fikri

Marksizmin kurucuları, burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratmakta olduğunu düşünüyorlardı. Başarısız 1848 Devrimi ile 1852 Köln Komünistler Davası’ndan sonra Marx, devrimci faaliyetleri Londra’da yeniden toparlamaya başlamıştı. Bu süreçte hem emperyal Britanya’nın dış politikasına ve ödemeler dengesine dair Westminster’da patlak veren tartışmaları hem de sömürgelerde olup bitenleri dikkatle takip ediyor, bunları siyasi gazetecilik faaliyetleri kapsamında düzenli olarak haberleştirip yorumluyordu. Nitekim on yıldan fazla bu meselelerle uğraştıktan sonra sömürgelere dair dünya görüşünü gözden geçirecekti. Sanayi devrimi sonrasında Batılıların tahayyülünde yer edinen dar kafalı ikiliği –yani akılcı, liberal, ilerici Garp ile despot, itaatkâr, durağan Şark kıyaslamalarını– reddedecek, sömürgeci fetih ve yayılmacılığı hedef alacak, bu politikaların sadece sömürgeleşenler için değil sömürgeciler için de korkunç sonuçları olacağını ilan edecekti.

Marx’ın bu dönüşümünden önceki toplum tasvirlerinde Asya’da “devlet” yegâne toprak ağası niteliğindeydi. Herkesten belli bir miktar vergi ve rant topluyor, geniş kapsamlı bayındırlık faaliyetlerini yönlendiriyor ve küçük çapta tarıma dayalı, dışa kapalı, kendini döngüsel olarak yeniden üreten bir ekonomik yapıya hükmediyordu. Buna göre küçük ölçekli tarım ile zanaatın “birbirini dengeleyen birlikteliği” ister istemez “inatçı bir biçimde, alabildiğine uzun bir süre devam edebildiği” için bu denge, “Asya despotluğu ve ataletinin en sağlam temeli” idi.[4] Gelgelelim Babürlüler dönemi Hindistan’ı ile imparatorluk dönemi Çin’i bu tasviri büyük ölçüde yanlışlıyor. Her iki durumda da, çeşitli esnek ilişkiler temelinde örgütlenmiş özel toprak mülkiyeti biçimleri, dolayısıyla da toprak sahibi bir aristokrasi söz konusuydu. Birçok bölgede köyler, meta üretim ağlarıyla ve kısa ya da uzun mesafeli ticarete dayalı gelişkin pazarlar ile bütünleşmişti. Hatta pek çok kaynakta da açıkça belirtildiği üzere Avrupa, esasen, 1800’lerden önce yüzyıllar boyunca Asya’nın ve Arap dünyasının çeperi hâlindeydi. Marx da sonradan bu konudaki görüşlerini gözden geçirerek “kadim köy topluluğunun” aslında şu ya da bu coğrafyaya mahsus olmadığını söyleyecekti. Buna göre mekâna değil de tarihin evrelerine göre farklı biçimler alan komünal toprak ve emek, tüm insanlığın başlangıcını temsil ediyordu; öyle ki, “tüm uygar halklar bu aşamadan yola çıkmışlardı.”[5]

Hiç şüphesiz, devrim denen şeyin bedeli ağırdır. Devrim kendisine ihanet de edebilir, evlatlarını da yiyebilir, bağrında karşıdevrimi de besleyebilir. Fakat keskin gözlü bir devrim taraftarı olan Lu Xun’ün saptamış olduğu üzere, “devrimde pislik, kan, fakat aynı zamanda can da vardır.”

Marx, başlarda, sömürgeciliği bir yandan ahlaki açıdan lanetliyor, ancak öte yandan da, ilerlemenin bir aracı olarak gördüğü bu süreci meşrulaştırıyordu. Zamanla bu meseleye yaklaşımını da değiştirecekti. Sömürgecilik altında kaynak aktarımının “kan emiciliğine” bilhassa odaklanacak, bir süre sonra da burjuvazinin, yerli toplumlardaki “halk kitlelerinin özgürleşmelerini ya da zenginleşmelerini” sağlamayacağını açıktan dile getirecekti.[6] New York Daily Tribune’deki yazılarında, aşırı yayılarak artık kendi kapasitelerini zorlamaya başlayan Britanya ve genel olarak da Avrupa emperyalizmleri için Asya pazarlarının önemini anlatıyor, “aşağı görülen halkların kafataslarından şerbet içen” sözüm ona “uygarların” açgözlülüğünü ve gaddarlığını ise lamı cimi olmadan topa tutuyordu. Sıkça alıntılanan bir metninde şöyle diyordu: “Burjuva uygarlığı, kendi evinde saygın biçimlere bürünse de, sömürgelerde bu uygarlığın iliğine işlemiş ikiyüzlülükle barbarlık herkesin gözü önünde çırılçıplak kol geziyor.”[7] İngiliz “uygarlık tacirliğinin” ağır toplu savaş gemileri ile Çin’e dayattığı afyon ticaretinin ırkçı kapitalist mantığını ve akıl almaz gayrimeşruluğunu da bu dediklerine örnek görüyor, bu savaşın “insanlık tarihinde Doğu ile Batı âlemlerinin arasındaki genel ilişkileri” ortaya koyduğunu söylüyordu.[8]

Afyon Savaşları sürecinde Marx, “Hindistan’daki zorunlu afyon tarımı ve Çin’e yönelik silahlı afyon propagandası” üzerine sayfalar dolusu yazılar yazıyor, Bengal’den Kalküta’ya, oradan da Whampoa’ya (Huangpu’ya) uzanan bu “tehlikeli ağı” ayrıntılı bir biçimde ifşa ediyordu. Yazdıklarından, bulguları karşısında dehşete düşmüş olduğu anlaşılıyor. Qing Hanedanlığı’nın imzaladığı eşitsiz antlaşmalar sonucunda Çin devasa bir savaş tazminatı ödemek, Hong Kong’u İngilizlere teslim etmek ve yabancı güçlere türlü kapitülasyonlar sunmak zorunda kalmıştı.[9] Marx, afyonun emperyalist metropol için bir gelir kaynağı, hatta dış ticaret açığını kapatma aracı hâline gelmesiyle birbiri ardına başlatılan Afyon Savaşları’nın, aslında İngiliz “para-okrasi ve oligarşisi” ile “sermayenin mutlak egemenliği” için yürütüldüğünü ve dünya ölçeğinde “alabildiğine devasa” yıkıcı etkileri olduğunu söylüyordu.[10] Daha sonra, Kapital’in birinci cildinde, dışarıdan yığılan ucuz metalarla yerel tekstil sanayiinin ve başka yerel sanayilerin nasıl tuzla buz edildiğine, böylelikle de yereldeki sosyo-ekonomik dokunun parçalanarak “yeni ve uluslararası bir işbölümüne” nasıl yol açtığına dikkat çekecekti.[11] Ayrıca sömürgeciliğin “içeride” de ters etkileri olabileceğini tespit edecek, “siyah derili emeğin damgalandığı yerde beyaz derili emeğin” kendisini özgürleştiremeyeceğini söyleyecekti.[12] İrlanda Meselesi hakkında Engels’e yazdığı nükteli bir mektupta da İngiliz işçi sınıfının “İrlanda’dan kurtulmadan hiçbir işin altından kalkamayacağını” ve bunun “toplumsal hareketin tamamı için” çok belirleyici olduğunu apaçık bir biçimde dile getirecekti.[13] Çünkü, aslına bakılırsa, imparatorluğun feci bedelini egemenler adına ödeyenler yine “Britanya ulusu ve halkıydı.”[14] Emperyalist metropollerdeki işçi sınıfı, kendi memleketinde esir hâldeydi (ancak buranın suçlarına ortaktı da); bu yüzden, sınıf mücadeleleri kadar sömürgecilik karşıtı hareketler de gerekliydi, hatta bu ikisi birbirine bağlıydı.

Dini bir kisve ile patlak veren 1850-1864 Taiping İsyanı’nı ise Marx “büyük bir devrim”[15] olarak değerlendirmişti. Çin topraklarının neredeyse yarısına kadar yayılan Taiping kuvvetleri, komünal temelde, eşitlikçi bir toprak reformu gerçekleştiriyordu. “Yiyecek, toprak ve para kolektiftir; herkese eşit yiyecek, herkese eşit giyecek” şiarlarını kuşanmışlardı. O civardaki Alman misyonerlerin “sosyalizm vaaz eden,” mesela “mülkiyetin farklı bir şekilde bölüşülmesini, hatta özel mülkiyetin tümden ortadan kaldırılmasını” talep eden bu “Çinli güruhlarına” dair tasvirleri Marx ile Engels’i derinden etkilemişti.[16] İkili, 1857-1858’deki milliyetçi Hindistan Ayaklanması’na da sempati ile yaklaşmış, durumun çelişkilerini acı bir istihza ile karşılamışlardı.[17] Onlara göre, yıllar yılı korkutulup kolu kanadı kırılmış halkların isyan ettiği bu koşullarda isyancıların amansız eylemleri ancak “tarihin intikamı” olarak görülebilirdi.[18] Marx bu isyanın milliyetçi bir niteliği olduğunu saptamakla kalmamış, isyanı kapitalizmin bağrında gelişecek antikapitalist damar ile de bağlantılı görmüştü. O zamanlar hâlâ saldırı aşamasındaki Taiping’e atıfla şöyle demişti: “Çin Devrimi, mevcut sanayi düzeninin çoktan tıka basa doldurulmuş maden ocağında bir kıvılcım çakacak, yıllar yılı eli kulağındaki genel kriz patlamasını tetikleyecektir. Bu kriz ülke dışına yayıldığında onu kıtada [Avrupa’da] siyasi devrimler izleyecektir.”[19]

Taiping Ayaklanması’ndan (1850–1864) bir sahne, 1886.

Ancak isyancılar yıkmakla yetinip “yeniyi inşanın emarelerini göstermedikleri”[20] için Marx ile Engels zamanla hayal kırıklığına uğramışlardı. Bu isyanlarda radikal bir yeniliği görememişlerse de, egemenlerce vahşice bastırılmalarından da epeyi tiksinmişlerdi. Doğrudan devrimci dalganın Avrupa’da sönümlendiği bir süreçte, Asya’nın ilk “devrimci döneminin” doğurduğu toplumsal çalkantıların “uygarlık açısından çok ciddi neticeleri olacağını” görebilmek Marx için bir “teselli” olmuştu bu dönemde. Ömrünün son yıllarında da Etnoloji Defterleri ve benzeri metinlerinde de ortaya koyduğu üzere, onun Batı Avrupa’nın ufkunu aşan bu perspektifi Rusya’dan çakılan bir umut kıvılcımı ile dirilecekti (neticede bu ikiliye göre Rusya’nın “koşulları, anlayışları, gelenekleri ve kurumları yarı-Asyalı” idi).[21]

Çarlık rejimini Avrupa gericiliğinin doğudaki kalesi olarak gören Marx, Rus Narodniklerinin halkı diriltme fikrini pek etkileyici buluyordu. Bir süre sonra, o dönem Rusya’sının köy komünü olan “mir”den komünizme doğrudan bir geçişini mümkün olabileceğine kanaat edecekti. Mir, ikili bir niteliğe sahipti: Bir yandan eskiden kalma komünal mülkiyet ilişkilerini devralmıştı, öte yandan ise kısmi ölçekte bireysel gelişime olanak tanıyordu. Marx’a göre, gelişmiş Batı ile aynı çağda varlık gösterebilen bu kadim kolektif mülkiyet ve üretim biçimi, kapitalizmin işleyiş tarzına tâbi olmadan da daha gelişkin ekonomilerin kazanımlarından istifade edebilir, böylelikle de “mevcut toplumun hâlihazırda yönelim gösterdiği yeni ekonomik düzen için doğrudan bir başlangıç noktası hâline gelebilirdi.”[22] Rus halkçıları arasında bu şekilde “en yeniyi en eskide” keşfedenleri öven Marx, bu durumu olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak değerlendiriyordu.[23] Fakat ona göre bu olası atılımın gerçekleşmesi, eşzamanlı birtakım devrimlerin gerçekleşmesine de bağlıydı. Komünist Parti Manifestosu’nun 1882 tarihli Rusça baskısına önsözde Marx’la Engels, Marx’ın İsviçre’de sürgün olan Rus sosyalist Vera Zasuliç ile onun ekibine yazdığı bir mektubun son hâlinden çıkardığı bazı görüşlerini şu şekilde özetlemişlerdi: “Eğer Rus Devrimi, batıdaki proleter devrimin işaret fişeği olur da bu iki devrim birbirini tamamlayacak şekilde gelişirse, Rusya’daki mevcut ortak toprak mülkiyeti komünist gelişime hizmet edecek bir başlangıç noktası olabilir.”[24]

Birçoğumuzun aşina olduğu bu görüşler Marx’ın, sosyalist devrimleri salt sanayileşmiş ülkelere bağladığı fikrini boşa çıkarmaktadır. Avrupa işçi hareketinin bir kez daha doğrulacağı beklentisinden hiçbir zaman vazgeçmese de Marx, zaman içerisinde, kimi “kapitalizm öncesi” toplumların ilk kurşunu atarak daha genel bir komünist dönüşüme ivme kazandırabileceğini düşünür hâle gelmişti. 1877 senesinde sosyalist bir dostuna yazdığı mektubunda Avrasya’daki çalkantıların “Avrupa tarihi açısından yeni bir dönüm noktası” olabileceğini, bu kez “devrimin, bugüne kadar karşı devrimin yıkılmaz kalesi, hatta yedek ordusu görevini üstlenmiş Doğu’dan başlayabileceğini” söylüyordu.[25] Yirminci yüzyıl devrimlerinin seyri göz önüne alındığında, onun bu öngörüsü en yaman müneccimlere taş çıkartacak nitelikteydi. Evet, belki Bolşeviklerin yahut Batı dışı dünyadaki diğer komünistlerin neler yapabileceklerini tam olarak öngörememişti; fakat kapitalist çeperin mazlum coğrafyalarından başlayarak uluslararası sonuçlar doğuracak ulusal devrimleri pekâlâ da sezinleyebilmişti. Emperyalizm ile sömürgeciliğin alaşağı edilmesinin kapitalizmin aşılması için önkoşul olarak görülmesi, Marksist düşün açısından bir dönüm noktasıydı.[26]

Sınıf ve ulus

Avrupa ve Asya’daki devrimci hareketler ile uluslararası proletaryanın hedefleri arasındaki bağlantıyı kavrayabilmek için Marksizm temelinde dünya tarihini, bu pencereden de küresel pazarların birbirleriyle bütünleşmeleri sürecinde sermayenin belirleyici rolünü kavramak gerekir. Emperyalizm ve sömürgecilik, yıkıcı fetihler kadar ucuz metalar aracılığıyla da sanayileşmiş uluslar ile daha az sanayileşmiş yahut sanayileşememiş uluslar –yahut Batı ile Doğu– arasında bir kutuplaşmayı tetiklemiştir. Türlü ülkelerde bu temelde yeniden şekillenen toplumsal sınıflar ve sınıf ilişkileri, sadece ülkeler içinde değil, uluslararası ölçekte de sınıf mücadelelerini yeniden şekillendirmiştir. Ticaret ve “süngülü diplomasi” aynı elmanın iki yarısı olduklarından, kapitalizm ve emperyalizm de simbiyotik bir temelde gelişmiştir. Marx bunu, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Marksist ve Marksizm dışı emperyalizm teorileri geliştirilmeye başlanmadan çok önce tespit edebilmişti. Bugünün kimi Marksist çevreleri, “ulusal olan” ile “enternasyonalist olanı” birbirine karşıt görseler de Marx ile Engels, henüz Komünist Parti Manifestosu’nda yalnızca sömürgecilik karşıtı hareketleri desteklemekle kalmamış, ulusun aşılacağı özgürlük çağına varan yolda “proletaryanın ulus hâline gelmesi” fikrinin bir aşama teşkil edeceğini öne sürmüşlerdir: “Proletarya her şeyden önce siyasal üstünlüğü ele geçirmek, ulusa önderlik eden sınıf durumuna gelmek, kendini ulusun kendisi kılmak zorunda olduğundan, sözcüğün burjuva anlamında değilse bile ulusaldır.”[i] Tabii Gramsci’nin belirttiği üzere bu “perspektif de enternasyonaldir, başka türlü de olamaz.”[27] Marksist sınıf tahlilini ulus dediğimiz yapıyı da kapsayacak şekilde genişlettiğimizde görürüz ki on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dış güçlerin bitmek bilmez saldırıları karşısında gitgide derinleşen krizlerle sallanan Çin, uluslararası ölçekte “ezilen sınıf” gibi bir konuma savrulmuştu. Yani en azından Çin’deki devrimci milliyetçi bilincin kolektif uyanışında bu kavrayış önemli bir rol üstlenmişti. Lenin’in, 1908-1913 yılları arasında Asya’da olup bitenlere dair gözlemlerine başlık düştüğü üzere, bu süreçte Asya artık “uyanıyordu.”[ii]

Çin’in geç dönem Qing reformcuları, Batı’yı taklit ederek çöküşün önünü alabileceklerini düşünüyorlardı. Fakat birbirine rakip emperyalist güçler “ülkeyi pare pare ettikçe” reformcuların bu sanrıları da eriyip gidecekti. Basının radikal kanadı artık Çin’in “ırksal imha” ihtimali ile karşı karşıya olduğunu çığırıyordu, bir yandan da ülkenin bütünlüğünün ve haysiyetinin yeniden tesisi temelinde ulusal bir diriliş için ajitasyonlar gerçekleştiren devrimciler kitleleri harekete geçiriyorlardı. Bu bağlamda Çin, kutuplaşmış dünya düzeni içerisinde sözüm ona bir tür “sınıf ulus” hâline gelmişti. Ulusu “proleterlikle” özdeşleştirme, ilk dönemlerin komünist söyleminde de yer ediyordu; bu, bir yönüyle milliyetçi (çünkü kendi kaderini tayin hakkını savunuyordu), bir yönüyle ise enternasyonalist idi (çünkü mücadeleyi “uluslararası” işçi sınıfının mücadelesinin bir parçası görüyordu). Örneğin, ÇKP’nin ilk kurucularından Li Dazhao’ya göre “tüm dünyayı etkileyecek” bir “sınıflar mücadelesi” bağlamında Çin, kapitalist dünya düzeni içindeki isyancı proletaryayı temsil ediyordu.[28] 1927’nin Beyaz Terör[iii] döneminde ÇKP’ye önderlik eden Qu Qiubai ise hem ülkenin yarı-sömürge konumunu hem de ülke içindeki toplumsal ilişkilerin ana hatlarını bu şekilde tarif ediyordu. Onun tahlillerine göre “bağımsız bir halk cumhuriyetinin” kurulabilmesi için içeride anti-emperyalist bir birliğin sağlanması, dışarıda ise Çin’in Rus Devrimi, dünya proletaryası, sömürgeler ve ezilen uluslar ile ittifak içine girmesi gerekliydi. Sendikalardaki işçi birlikleri ile parti hücreleri, “tarihsel görevlerini” yerine getirerek yeni devrimci ulusal öznenin “baskın” ve “öncü sınıfı” hâline geleceklerdi.[29]

Marksist sınıf tahlilini ulus dediğimiz yapıyı da kapsayacak şekilde genişlettiğimizde görürüz ki on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren dış güçlerin bitmek bilmez saldırıları karşısında gitgide derinleşen krizlerle sallanan Çin, uluslararası ölçekte “ezilen sınıf” gibi bir konuma savrulmuştu. Yani en azından Çin’deki devrimci milliyetçi bilincin kolektif uyanışında bu kavrayış önemli bir rol üstlenmişti.

Marx için “sınıf,” durağan, pozitivist bir sosyolojik kategori değil, dinamik bir ilişki biçimiydi. Öyle ki, Marx’ın ulusal meseleye yaklaşımından ilham bulan Ernest Gellner şöyle bir gözlemde bulunuyordu: “Bir ulus ancak sınıf hâline geldiğinde […] siyasal bilince ulaşmış, faal hâle gelmiş, yani ‘kendisi için ulus’ olmuştur.”[30] Fakat “sınıf ulus” kavramı, nihayetinde bir benzetmeydi, yani bu benzetmeye başvuranlar için içerideki sınıflar mücadelesinin yerini alıyor değildi. Aksine, Çin bağlamında, bundan kastedilen şuydu: İçerideki eski rejim ve komprador sınıf, emperyalizmin yerli sacayaklarını teşkil ettiğinden, burada ulusal kurtuluş ile toplumsal kurtuluş davaları ister istemez iç içe geçmişti. Komünistler de kitleleri seferber ederken bu argümanı bayrak edinmişlerdi. Sınıf kavramının bu iki boyutlu kullanımı, “ulusal” ile “toplumsal” arasındaki gerçek gerilimlere rağmen, esasında Çin Devrimi’nin ikili niteliğini ortaya koyuyordu. “Ulusal” ile “toplumsal,” ÇKP’nin geliştirdiği şekliyle “birleşik cephe”nin de temelini teşkil ediyordu; bu birleşik cephe, partinin inşası ve silahlı mücadeleye ek olarak, devrimin “büyülü üç silahından” biri kabul ediliyordu. Ne var ki bu cepheyi idare etmek komünistler için hayli zorlu bir iş olmuştu; bilhassa da 1927’de tavizsiz örgütsel bağımsızlık politikasının gerekliliği kanıtlandıktan ve on sene boyunca milliyetçi Kuomintang’a karşı alabildiğine kanlı bir iç savaş yürütüldükten sonra Japon işgali karşısında Kuomintang ile işbirliği gerekli hâle gelince. Sonradan da mesela Çin Halk Cumhuriyeti etnik azınlıkların üst sınıflarını tarafsızlaştırmak için azınlık coğrafyalarında, diğer bölgelerdeki sınıf ve kitle çizgisi politikalarının aksine, bir tür “seçkinler çizgisi” uygulamayı denediğinde ya da dış politikasında sınıf temelli enternasyonalizm ile ulus temelli üçüncü dünya dayanışması arasında köprüler kurmaya çalıştığında birleşik cephe tekrar tekrar ciddi biçimlerde sınanacaktı.

Bir bakıma denilebilir ki “ulus,” Çin’de, kavramlara dair bir kafa karışıklığı bağlamında ortaya çıkmıştı aslında. Vestfalya Antlaşması’ndan sonraki süreçte egemen ulus devletlerin aşama aşama tarih sahnesine çıkışı, bununla birlikte de gerek mutlakiyetçi gerekse dinsel güç odaklarının yeniden şekillenmesi ve imparatorlukların yıkılması, esasında dünya düzeninin kapitalist dönüşümü kapsamında gerçekleşmişti. İmparatorluk Çin’inden cumhuriyetçi Çin’e geçiş ise kendine has bir seyir izlemişti; Çin Merkez Ovası’nda ve ötesinde yerli ve yerleşimci topluluklar arasında yüz yıllara uzanan kültürel alışveriş ve karışımın bunda önemli bir payı olmuştu. Mesela uzun yıllar boyu Çin’e hükmeden hanedanlıkların hatırı sayılır bir kısmı azınlık kökenliydi, ülkenin uzun erimli oluşum sürecinde de türlü halklar iyice birbirlerine karışmışlardı. Dahası, Max Weber’in de saptadığı üzere bu “sakin imparatorluğun” politikaları, türlü “ganimet kapitalizmleri” temelinde yükselen Avrupa’nın çeşitli militarizmleri ve “silahlı barışları” ile görünür bir tezatlık teşkil ediyordu.[31] Asla yekpare olmayan, 1949’dan sonra da anayasal açıdan üniter bir devlet hâline gelmesine rağmen akışkan iç ve dış sınırlara sahip olan Çin, daima birçok farklı dünyayı, birçok farklı yolu dâhilinde barındırmıştır. Bu tarihsel durum, zaman zaman yüzeye çıkan “uygarlık-barbarlık ayrımı” yahut “büyük uyum” takıntıları ile de birlikte, Çin siyasetinin ve kültürünün tartışmalı miraslarından birini oluşturmaktadır. Cumhuriyetçi Çin de komünist Çin de aslında Qing Hanedanlığı’nın coğrafi ve demografik yapısını devralmıştır; dahası, Çin’in modernleşme süreçlerinde birtakım geleneksel kaynaklardan beslenen akımlar etkili olmuştur ve imparatorluk mirası bugün bile tartışmalı “Çinli kimliği” açısından belli bir önem arz etmektedir. Tüm bunlar, alışıldık ulus devlet süreçleri ile çelişmekte, hâliyle de Çin’in modernleşmesini kimilerince sorgulanabilir kılmaktadır.

Karmaşık bir çeşitliliğin damga vurduğu bu ortamda komünistlerin milli politikaları birleştirici bir kuvvet görevi görmüştü. Her şeyden önce bu politikalar sayesinde çok farklı sosyo-kültürel çevrelerden insanların devrime kitlesel katılımı sağlanmıştı. Nitekim devrim sonrası düzen de çok sayıda etno-dinsel kimliğin, belli bir özerklik temelinde, gelişimini desteklemiş; azınlıkları egemen, modern ve sosyalist kimliğini gururla tesis etmiş çok etnisiteli bir Çin ulusuna (zhonghua minzu) katmayı vaat etmişti. Anayasa, ulusun birliği kadar çeşitliliğini de öne çıkarıyor, etno-bölgesel özerk yönetimlerin yarı-federal kurumlarını eşit yurttaşlığın güvencesi görüyordu. Öte yandan, ÇKP’nin “güçsüz ve ufak milliyetlere” yaklaşımı aynı zamanda da etik bir temele sahipti. Eski rejimlerin azınlık milliyetlere karşı haksızlıklarını gidererek içeride tüm milliyetler arasında eşitliği sağlamayı, dışarıda ise dünyanın diğer ezilen ulusları ile dayanışma sergilemeyi hedefliyordu. Komünist devrim, milliyetçilik ve enternasyonalizm şahsında ikiz doğurmuştu; daha sonraların “Çinlileştirme” politikaları ise bu ilk çizgiden bir sapmayı temsil etmektedir. Buna rağmen Çin, kendisini kâğıt üzerinde sosyalizm ve “küresel güney” ile ilişkilendirmeyi sürdürdüğü ölçüde, bu “sınıf ulus” anlayışı hâlâ varlığını sürdürmektedir. Çin’in, “kültürü belirsiz,” yitik bir imparatorluk, yahut eskiden kalma bir “uygarlık devleti” olduğu yönündeki ardı arkası kesilmez eleştiriler ise esas meseleyi ıskalamaktadır.[32]

“Dağ vadilerinde Marksizm”

Yirminci yüzyılın başlarındaki büyük siyasi ve entelektüel galeyan döneminde Çin, büyük ölçüde Japoncadan ve Rusçadan tercümeler aracılığıyla Marksizm ile tanışmaya başlamıştı. Aynı dönemde anarşizm, sosyal Darwinizm, liberalizm, demokrasi vb. başka yabancı menşeli düşünceler de ülkeye akıyordu. Yeni yüzyılın liberal “yeni kültür” akımı, bu fikirlerin yayılmasında önemli bir rol üstlenmişti; bir yandan da muhafazakâr gelenekçiliği, kadınların esaretini ve baskıcı Konfüçyüsçü adetler ile anlayışları topa tutuyor, yerel olanı savunuyordu. Fakat Çin’de liberalizmin emperyalizm ile giriştiği talihsiz ittifak, bu akımın zamanla “kirli” görülmesine sebep olacaktı. Mao daha sonradan o dönemki bu ilişkiyi hatırlatacak, Çin’de liberalizm ile 1917 Ekim Devrimi’nin etkilerini şu şekilde kıyaslayacaktı: “Çinlilerin ‘Batı’dan öğrenme’ hülyalarını emperyalist saldırganlık baltaladı. Madem bunlar öğretmendi, niçin sürekli öğrencilerine saldırıyorlardı? Ne tuhaf işti bu! […] Birinci Dünya Savaşı, tüm dünyayı sarsmıştı. Ama Ruslar Ekim Devrimi’ni gerçekleştirip dünyanın ilk sosyalist devletini kurdular […] Ondan sonra, ancak ondan sonra, Çinliler için yepyeni bir düşünce çağı başladı. Evrensel gerçek olan Marksizm-Leninizmi keşfettiler ve Çin’in çehresi değişmeye başladı […] Rusların yolunu takip edelim dediler, işte vardıkları çıkarım bu oldu” (1949).

Marksizmin daha ücra kırsal bölgelerde kendine bir yer edinebilmesi için ise yerelin suyunda çelikleşmesi gerekecekti. “Çin’in somut gerçekliğini ve bunun gerektirdiği pratiği Marksizm ile birleştirme” anlayışı, Mao’nun bilhassa da 1930 tarihli Dogmatizme Karşı[iv] başlıklı metninde somutlaşmaktadır. ÇKP’nin Uzun Yürüyüş’ten sonra karargâhı hâline gelen Yenan’da 1940’ların başlarında Maoistler ile Wang Ming[v] ekibi arasında gerçekleşen büyük restleşme, esasında “dağ vadilerinin serserileri” ile Moskova’da cilalanmış eğitimli ekip arasında bir “çizgi mücadelesi” idi. Uluslararası alanda özerklik ve partinin nasıl dirileceği meselelerinin öne çıktığı bu tartışmanın arka planında dogmatik Komintern çizgisinin yol açtığı ciddi yenilgiler vardı: 1924-27 devrimci dönemini heba eden çizgi, 1927 karşıdevrimci terörüne olanak sunmuş, komünistlerin yeniden örgütlenmek için kırlara çekilmelerini zorunlu kılmıştı; Çin sovyetinin başkenti Ruijin’in 1934’teki kaybını ise Nanjing merkezli milliyetçilerin imha harekâtları izlemiş, bunları da Uzun Yürüyüş’ün ilk evresinin ardı arkası kesilmez yenilgileri takip etmişti. Ancak zamanla kırsal çeperlerde dirilen devrim ile “kentleri kırlardan kuşatma” ilkesinin olanaklı kıldığı stratejik ve taktik yaratıcılıklar, Çin Marksizminin ilk evrelerine şekil verir hâle gelecekti.

Çin gerçekliğini kavramak demek, toprak ağalığı, savaş ağalığı, emperyalizm ve yerelde hâkim kurumlar arasındaki karmaşık ve iç içe geçmiş ilişkileri kavramayı gerektirir. Yoksulluğa, zulme ve topraksızlığa karşı köylü isyanlarının Çin tarihinde pekâlâ da bir yeri vardı; fakat kırsaldaki yokluk da yokluğa karşı toplumsal kalkışmalar da dış güçlerin müdahaleleri sonucunda bu dönemde daha yaygın hâle gelmişti. Emperyalistlerin, Çin’i ele geçirmek için birbirleri ile yürüttükleri mücadele ise yalnızca ülkenin iç çürümesini, devletin iflasını, kentlerin çöküşünü, kırsalın sefaletini, savaşların yıkıcılığını, tefeciliği, kıtlıkları ve eşkıyalığı şiddetlendiriyordu. Bunların hepsi de hâkim yapı içerisindeki yolsuz ve otokratik yönetimler ile doğrudan bağlantılıydı. Açıktı ki Çin, “yarı-sömürge ve yarı-feodal” bir ülke hâle gelmişti. Lenin de Komintern de meseleyi böyle görüyordu. Bu bağlamda tabii esas mesele, bildik bir feodalizmin Çin’de gelişip gelişmediği değildi; burada “feodalizm,” esasında birtakım siyasi, iktisadi ve finansal ağlar temeline oturmuş bir toprak ağalığı düzeni anlamına geliyordu.

“Birleşik ve eşitsiz gelişim” (ya da bugünün gerçekliğini daha sağlam bir şekilde ifade edecek biçimde “baskılanmış gelişim”) tezi, bu siyasi koşulların dinamiklerini tarif etmektedir. Nitekim Marx da üretici, toplumsal, hukuki, kültürel ve sanatsal alanlardaki gelişimin çizgisel olmadığını ifade etmek için “[tarihte] olasılığı da hesaba katma”nın gerekliliğinden söz ediyordu. Şöyle diyordu: “Mesele, birbiri ardına gelişen toplum biçimlerindeki ekonomik ilişkilerin tarihsel konumlanışı değildir; bunların tarihsel dizilimi ise daha bile önemsizdir.”[33] Marx’ın, Rusya’daki doğrudan bir geçişin kapitalizmi “atlayabileceği” olasılığına dair tahlillerine göre, kapitalizm sonrası bir toplumsal yapı, bir ihtimal, Doğu’daki ortak mülkiyet biçimleri ile Batı’dan gelen teknolojik ilerlemeleri birleştirerek ekonomik açıdan daha ileri aşamalara nispeten hızlı bir biçimde varabilirdi. Marx’tan sonra da Rus ve Çin devrimleri bağlamında bu tezin üzerinde duranlar olmuştu.[34] Çin’in hem küresel kapitalist ekonomi içindeki tarihsel ve coğrafi konumunu hem de kendi içindeki bölgesel eşitsizliklerini keskin bir biçimde kavrayan Mao, bu tezi Çin bağlamında kuramsallaştırmıştı. Ancak ona göre gelişen devrimci hareketlerin geleneksel komünist stratejileri zorladığı bu süreçte evvela yapılması gereken, karşı-devrimci zincirin zayıf halkalarını bulup kırmaktı.

Mao Zedong, Yan’an’daki Japonya’ya Karşı Askerî ve Siyasî Üniversitede konuşurken, 1938. Fotoğraf: Renmin Huabao arşivi.

Akıl almaz derecede kuvvetli düşmanlar karşısında alabildiğine zayıf yeni kızıl düzenin nasıl ayakta kalabileceğine dair ordudakilerle partidekiler karamsarlığa kapıldığında Mao yine dikkatleri, yarı-sömürge yapının koşullarına çekiyordu. Bu koşullar altında emperyalist güçlerin dolaylı ve parçalı egemenliği yüzünden dış baskı ülkenin her yerinde aynı değildi. Dış güçlerin yerli ajanlarıyla payandaları da ülkeyi kendi içlerinde bölüşmüşlerdi, her birinin kendi “nüfuz alanı” vardı. Bu da, kapitalizmin birleşik ulusal pazarları ile tezat teşkil eden, baskılanmış ve yerele sınırlanmış tarım bölgelerine neden oluyordu. Buralardaki köylüler devrimcilerin çağrılarına kulak vermeye hazırdı. Bu “zayıf halkalık” hâli de ikili iktidar için, diğer bir deyişle “(ulus) devlet içerisinde (yerel) devlet” için bir yol sunuyordu. Milliyetçilere karşı kurulan ayrılıkçı kızıl bölgelere dair kaleme aldığı, “işçilerle köylülerin silahlı bağımsız iktidarı” hakkındaki yazılarından birine Mao, Tek bir Kıvılcım Bütün bir Bozkırı Tutuşturabilir başlığını uygun görecekti.[35] Kızıl üsler, karşı-devrimin kalelerinden uzaktaki sınır bölgelerinde bir bir filizlendikçe de Mao’nun bu konuda haklı çıktığı görülecekti. Bu uzun vadeli süreçte devrimciler kâh yenildiler kâh soluklanıp dirildiler, ancak kızıl üsler neticede tüm ülkeye yayılıp birbirleri ile birleştiler. Birçoğu, içerideki nüfusun geçimini ve askeri mühimmatın devamlı akışını sağlayacak ekonomik ve finansal düzenler tesis etmeyi başardı. Nihayetinde de bu bölgesel rejimler, “iktidar karşısında hareketli bir karşı-iktidar hâline gelebildiler.”[36] Parti, ordu ve yönetim şahsında “üçü birleyen” idari yapıları sayesinde bu üsler, iyisiyle kötüsüyle, sonranın partisini de devletini de adım adım inşa ettiler.

Yani üs bölgelerinin ortaya çıkışı, çok zorlu bir yolculuğun neticesi olmuştu. Bu yolculuk boyunca parti ile ordunun adanmış sıra neferleri “kitle çizgisini” izleyerek yereldeki sendikalarla, köylü dernekleriyle, kadın ve gençlik örgütleriyle, milislerle ve ticaret çevreleri ile faaliyet yürütüyorlardı. Bu, iki yönlü bir iletişimi esas alıyordu: Tabanın günlük ihtiyaçları ve tercihleri soruşturuluyor, politikalar bu geri bildirim ışığında toparlanarak pratiğe geçiriliyordu. Kızıl Ordu, “devrimin siyasi görevlerini yerine getirecek silahlı bir yapı”[37] olarak düşünülmüştü, amacı kitleleri eğitmek, örgütlemek, silahlandırmaktı. Hem kitlelerin kurumlar üzerinde denetimini sağlamak hem de yönetimi hesap verebilir kılmak için koşulların elverdiği her yerellikte seçimler yapılıyordu. Parti yahut ordunun sudaki balık ya da topraktaki tohum gibi olduğu söyleniyor, parti-kitle ilişkileri ile ordu-halk ilişkileri daima azami önemde kabul ediliyordu. Gündelik hayatta da kitlelerin bilinci geliştiriliyor, siyasi propaganda yürütülüyor, “halk için edebiyat ve sanat” üretiliyordu. Elbette ciddi sorunlar da söz konusuydu; mesela düşmanın saflara sızması ihtimali gerçek ise de zaman zaman abartılıyor, buna karşı iç temizlik harekâtları düzenleniyordu. Öte yandan Edgar Snow’un Çin Üzerinde Kızıl Yıldız’da aktardığı üzere, savaş dönemlerinin Yenan’ı hegemonik bir karşı-iktidar modeli hâline gelmişti, uzaktan yakından genç entelektüelleri, hatta yabancı gönüllüleri mıknatıs gibi kendisine çekiyordu.[38]

Yeni demokratik devrimin nesi yeniydi?

Leninizmin ortaya koyduğu “doğu sorunu” ya da “ulusal sorun ve sömürgeler sorunu” bağlamında Çinli komünistler yeni bir burjuva demokratik devrim teorisi geliştirmişlerdi. Buna göre bu devrim “proletarya önderliğindeki geniş halk kitleleri tarafından emperyalizme, feodalizme ve bürokrat kapitalizme” karşı gerçekleştirilecekti (Mao 1948).[39] 1920’lerden bu yana daha da geliştirilen bu kuram, Mao’nun Çin’in Devrimci Savaşı’nda Strateji Soruları (1936), Çin Devrimi ve Çin Komünist Partisi (1939), Yeni Demokrasi Üzerine (1940) ve Demokratik Halk Diktatörlüğü Üzerine (1949) adlı metinlerinde etraflıca açıklanmaktadır. Muzaffer bir devrimi olanaklı kılmış, fevkalade ikna edici bu kuramın etkileri henüz aşılabilmiş değildir; bunun Marksizme hem özgün hem de önemli bir katkı olduğu da kabul edilmelidir. 1917’nin açtığı yeni çağda bu devrim, kapitalist gelişimin önünü açan eski burjuva devrimlerinden ister istemez farklı olacaktı. Daha önceki çağa damgasını vuran eskinin burjuva devrimleri, Batı Avrupa’da aşağı yukarı 1789 ile 1871 arasında, Doğu Avrupa ve Asya’da ise daha sonra, mesela Rusya’da 1905’te, İran’da 1906’da, Türkiye’de 1908’de ve Çin’de 1911’de patlak vermişti.[40]

Çin’in 1911’deki cumhuriyetçi devrimi, hiç değilse, hanedan imparatorluğuna son vermiş, Çinlilere bir cumhuriyet bilinci aşılamıştı. Aslında sürece önderlik eden Sun Yat-sen’in (Sun Zhongshan) politik programında ulusal bağımsızlık ve “toprak işleyenin” ilkesini esas alan bir toprak devrimi yer alıyordu, fakat cumhuriyetçiler bu hedeflerinin ikisini de gerçekleştirememişlerdi. Yeni demokratik devrim kuramına göre, güçlü bir ulusal burjuva sınıfının yokluğu, bu görevlerin ancak proletarya tarafından yerine getirilebileceği anlamına geliyordu. Bu açıdan eski ve yeni burjuva demokratik devrimleri arasındaki fark, siyasi devrimler ile toplumsal devrimler arasındaki farkı da yansıtıyordu. Bu ikisi bağlamında da devrimi yürütecek partinin hedefleri, ideolojisi ve benimsediği sınıfsal kimlik bilhassa öne çıkıyordu. Komünistlerin “üç büyük dağı” (yani emperyalizmi, feodalizmi ve bürokrat kapitalizmi) ortadan kaldırmak için iki aşamalı bir planı vardı. Öncelikle karadaki savaşı kazanarak ulusal egemenliği tesis edeceklerdi, çünkü “yeni demokratik” hedefler ile sosyalist hedefleri aynı anda gerçekleştirmeye çalışmak stratejik açıdan olacak iş değildi. Fakat komünist önderlik altında, sözüm ona “demokratik devrim” de “asgari programını” gerçekleştirdikten sonra duramazdı; neticede, partinin “azami programı” sosyalist devrime ilerlemeyi amaçlıyordu. Komünistlerin önderlik ettiği yeni türdeki demokratik devrim, hem ulusal kurtuluşu (emperyalizme ve komprador bürokrasi ile iç içe geçmiş yarı-sömürge koşullara karşıydı çünkü) hem de toplumsal kurtuluşu (toprak ağası sınıfı ile gerici egemenleri ortadan kaldırmayı hedefliyordu çünkü) esas aldığından dünya proleter davasının bir parçası niteliğindeydi. Bayrağına yazdığı “demokrasi” şiarı ise salt söylemden ibaret değildi; halkın, demokrasinin tesisi için verdiği anti-emperyalist, anti-feodal mücadelelerden güç alıyordu. Nitekim üs bölgelerindeki köylü sovyetleri, asker komiteleri ve türlü seçim süreçleri bağlamında da kurumsal bir gerçekliği vardı. ÇKP hiçbir zaman olağan bir siyasi parti olmamıştı. Marksist ideolojinin rehberliğini ve proleter sınıf kimliğini asla reddetmeyen, ancak kırsalda da ciddi bir tabana sahip bir kitle partisi olarak hem sınıfın hem de ulusun öncüsüydü.

Nüfusun çoğunun kırlarda yaşadığı bu ülkede parti, köylü meselesinin merkezi önemini daha ilk günlerinden saptamıştı. 1920’lerde kırsaldaki toplumsal sınıflar arasında araştırmalar yürüten Mao’nun tahlillerine göre köylülüğün alt tabakaları buradaki en sağlam unsurdu. Çin kırsalında çok geniş alanlara yayılmış toprak mülkleri yaygın değildi aslında, ortadan kaldırılması hedeflenen yarı-feodal yapının merkezinde asalak bir toprak sahibi sınıfı (buna mülkünde yaşamayan rantiyeci toprak sahipleri dâhildi) yer alıyordu. Bu sınıf, bürokratik sermaye, savaş ağaları ve despot yerel yöneticiler ile kuvvetli bağlara sahipti. Japon işgaline karşı İkinci Birleşik Cephe döneminde toprakların zor yoluyla yeniden bölüşümü yerine daha esnek toprak ve rant politikaları uygulanmış ise de 1947’nin Taslak Toprak Yasası ile daha radikal yöntemlere bir dönüş gerçekleşmişti. Bu süreçte, komünistlerin denetimindeki bölgeler hızla genişlerken, kitleleri örgütlemek amacıyla yüzlerce çalışma takımı da kırsala gönderilmişti. Kadastrolama ve tapu tescil faaliyetlerinde bulunuyor, bir yandan da okuma-yazma kursları tertipleyip “acıları dile getir” seferberliği kapsamında mücadele oturumları[vi]düzenliyorlardı. Tüm bunlar, iç savaştaki güçler dengesinin belirleyici biçimde kaymasına neden olmuştu. Toprağa kavuşan milyonlar, Halk Kurtuluş Ordusu ile onun lojistik birliklerine katıldıkça, köylü askerleri toprakları uğruna savaşmaya motive eden etkenler cephedeki düşman askerlerini de kitlesel hâlde saf değiştirmeye teşvik eder olmuştu. 1952’nin sonuna gelindiğinde tarımla uğraşan nüfusun büyük çoğunluğu –elbette kadın erkek eşit haklar temelinde– “fanshen” (ya da William Hinton’ın aynı adlı kitabında aktardığı üzere “özgürleşmiş”) toprak sahibi hâline gelmişti. Artık Kızıl Çin, sanayileşme için gereken birikimi yaratmaya yönelebilirdi.

Çin’deki toprak reformu sırasında yoksul köylü Yu Chin-Yu’ya 5 mu arazi veriliyor. Taşıdığı levhada “Halk Hükümeti toprağı dağıttı” yazıyor.

Toprak reformu, başka coğrafyalarda tepeden inme bir gelişme olmuşsa da, Çin’de ister istemez tabandan bir sınıflar mücadelesi şahsında vücut bulmak durumundaydı. Çünkü ezilenler kendilerini ifade edebilecekleri ve kendi inisiyatifleri doğrultusunda hareket edebilecekleri bir alana kavuşmadan kurtuluş mümkün olmayacaktı. Dahası yeni yönetim, hâlâ ufuktaki iktisadi ve toplumsal dönüşümler için köylerdeki tabanın desteğine ihtiyaç duyuyordu. Devrimin bir de kültürel cephesi vardı elbette. Kendi içinde de sınıfsal tabakalaşma sergileyen köylülüğün, geleneksel zihniyetinden silkinip yeni bir tarihsel özne hâline gelebilmesi için eğitilmesi, eğitim yoluyla da yepyeni bir kimliğe kavuşması öngörülüyordu. Bu temelde, artık modernite yahut siyaset öncesi bir zümre kabul edilemezdi. Nitekim sınıfı eğitip yeniden şekillendirmeden salt iktidarı almakla yetinilse, toplumsal dönüşüm hayli yüzeysel kalacaktı. Emekçilerden, kadınlardan ve türlü ezilen kesimlerden müteşekkil kitlelerin toplumsal ve siyasi konumlarının yüceltilmesi ile ÇKP “toplumda, Rusya’daki partinin hiç sağlayamadığı ölçüde kök salmayı başarmıştı.”[41] Çin’in, “geri bıraktırılmış” diğer ülkelere kıyasla olağanüstü başarısı da aslında buna kanıttır. Bu, adaletsizliğe dayalı ve verimsiz toprak ağalığı düzenleri ile modernite öncesi ya da sömürgeci türlü çıkmazlar karşısında devrimci çözümlerin üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Çin’de devrimin halka kazandırdığı toprağa eşit erişim hakkını ne kolektivizasyon ne de dekolektivizasyon ortadan kaldırabilmiştir. Hatta öyle ki sosyalizm sonrası büyümeyi sübvanse edenin dahi sosyalist dönemden miras kalan toprak düzeni olduğu söylenebilir. Bu dönemde, eskinin köylüsü yeninin göçmen işçisinin toprağı kullanımından gelen ek gelir, emek gücünün yeniden üretimine katkı sunarak bu işçilerin sömürüsünü derinleştirmişti. Devrimci dönemden kalan toprak hakkı, böylelikle kapitalist reform döneminin kriz yönetiminde bir emniyet supabı ve güvenlik ağı işlevi görmüştü.

Çin Devrimi’nin izlediği kırsal yol, devrimin ortodoks eleştirmenlerinin hoşuna gitmemiştir; kimileri, Maoizmi Stalinizm ile bir tutup ÇKP’nin proleter niteliğini reddetmiştir. Bu gibileri, 1927’den sonra sanayi işçilerinin devrimde ciddi bir rolü olmadığını düşündükleri için, (aslında istemeden de olsa Stalin’in yaklaşımını taklit ederek) partinin “orta sınıftan önderler ile onların köylü takipçilerinden müteşekkil” olduğunu öne sürmüş,[42] örgütün esasında “küçük burjuva bir niteliğe” sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Bu anlayışa göre 1927 hezimetinden sonra ÇKP’nin “işçi sınıfına mensup kentli üyeleri yok edilmiş; parti, köylülüğü temel alan kırsal bir gerilla örgütüne dönüşmüş, böylelikle de bir işçi sınıfı partisi olmaktan çıkmıştır.”[43] Ne var ki bu “eksik proletarya” fikri, olguları tek yanlı biçimde kavrayan, kavramsal açıdan da sığ bir yaklaşımdır. Parti bu süreçten sonra da gizli gece okulları, eğitim kursları, sendika kulüpleri ve türlü basın-yayın organları aracılığıyla bilhassa demiryolu, fabrika ve maden işçileri arasında faaliyetlerini sürdürmüş, yaratıcı bir işçi sınıfı örgütü olduğu yönündeki kavrayışını kırsaldaki çalışmalarına da yansıtmıştır.

Ülkenin bu dönemde yeni yeni gelişen sanayi işçileri sınıfı, şüphesiz sayıca nispeten ufak olsa bile, gayet militandı. Nicel ve nitel açıdan son derece yetersiz olan ulusal burjuvaziden de çok daha kalabalık, çok daha nüfuzluydu. Çünkü bir yandan yabancı sermaye bir yandan da bürokratik büyük burjuvazi tarafından kıstırılan bu ulusal burjuvazi siyaseten sürekli yalpalamaya meyilliydi. Yani 1927, her ne kadar ağır bir darbe idiyse de, işçilerin mücadelesine son verebilmiş değildi. Süreçten sağ çıkan işçi militanlar, tarım işçilerini, yarıcıları ve komünizmi destekleyen türlü başka unsurları kendi saflarına katarak aynı yılın ilerleyen aylarında “silahlı karşı-devrime karşı silahlı devrimin” belkemiğini teşkil edeceklerdi. Savaş düzenine geçmiş bu birlikler sonradan “işçilerin ve köylülerin devrimci ordusuna” katılarak Jinggang Dağları’nda ilk kızıl üssü kurmaya koyulacaklardı. Fakat aynı süreçte şehirlerdeki işçiler de beyazların cephe gerisinde devrimci faaliyetlerine devam edeceklerdi; öyle ki, partinin merkez komitesi 1930’ların başlarına kadar Şanghay’ı terk etmeyecekti. Yani Çin’in yeni demokratik devrimine tarihsel şeklini veren, ister istemez, ÇKP’nin proleter niteliği olmuştu. Ülkenin dünya düzeni içindeki “alt sınıf gibi” ulusal konumu bu bilinci daha da kuvvetlendiriyordu. Açık ve çarpıtılmamış bir tarih anlatısının tüm bu etkenleri hesaba katması gereklidir, aksi türlü bir pozitivizm ÇKP’nin proleter ve komünist kimliğini kavramaktan aciz kalacaktır. Çünkü görünürdeki yüzeysel olguları üst üste yığmaktan ibaret bir pozitivizm, siyasetin dönüştürücü gücünü de sınıfın salt nesnel konumla değil aynı zamanda siyasi konumlanışlarla oluştuğu gerçeğini de ıskalayacaktır. Aslında bu temeldeki meseleler yirminci yüzyıl Çin Marksistlerinin eserlerinde ayrıntılı bir biçimde işlenmişse de bunlar henüz hak ettikleri özenle değerlendirilebilmiş değildir.

Mao Zedong ve Zhu De’ye bağlı devrimci birliklerin Jinggangshan’da birleşmesi, Nisan 1928. Birleşen kuvvetler daha sonra Çin İşçi ve Köylü Kızıl Ordusu’nun Dördüncü Kolordusu olarak örgütlendi. Dönemi sonradan betimleyen tablo.

Dahası, yoksul ve orta köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini, ufak çaplı zanaatkârları, küçük meta üreticilerini, ilerici öğrencileri, aydınları, meslek sahibi uzmanları vb. kapsayabilen “küçük burjuvazinin” modern devrimlerdeki rolünü on dokuzuncu yüzyılın Marksist kavrayışı ile kestirip atmak mümkün değildir. (Öyle ki bugün bile küçük meta üretimi her yerde, özellikle de kayıt dışı ekonomilerde, varlığını sürdürmektedir. Yoksul ülkelerde bu tür faaliyetlerle uğraşan güvencesiz ve yarı-proleterleşmiş kesimler, uluslararası sermaye birikim mekanizmalarının rant ve kâr kaynaklarından biridir.) Her halükârda, Marksist gelenek içinde “köylü sorunu” denen şey, Çin Devrimi açısından belirleyici bir öneme sahipti. Bu bağlamda köylülük ve başka küçük burjuva unsurlar nüfusun en kalabalık kesimini teşkil ettikleri, üstelik kimi durumlarda kentlerdeki ücretli işçilerden daha ağır sömürü ve baskı koşullarına tâbi oldukları için, sınıfsal konumlarının sınırlamalarına rağmen devrimcileşmeye meyillilerdi. Bununla birlikte, Leninist terminoloji uyarınca ifade edilebileceği üzere, “uçsuz bucaksız küçük burjuvalar okyanusunda” proletaryanın hegemonyasını tesis etmek de oldukça çetrefilli bir meseleydi.

Lenin’in partinin öncülüğü teorisi ile Gramsci’nin “hegemonya” ve “karşıhegemonya” üzerine araştırmaları, bu meselenin nasıl çözülebileceğini irdeliyordu. Birinin “tarım meselesi,” diğerinin ise “güney meselesi” diye nitelendirdiği bu sorunu kendi bağlamlarında çözebilmek için Çinli komünistler, parti içinde “küçük burjuvazinin kendiliğinden kapitalizm eğilimi” dedikleri şeyi hedef tahtasına oturtmuşlardı. Bununla başa çıkabilmek için Marksizm eğitimleri, kadroların yetiştirilmesi, düzeltme hareketleri, demokratik merkeziyetçilik uyarınca eleştiri ve özeleştiri gibi yöntemler öne çıkarılıyordu. Zhang Guotao’nun “sağ oportünist çizgisine” karşı verilen mücadele de bu açıdan önemli bir örnektir. Dördüncü Kızıl Ordu’nun komutanı iken parti merkezinden kopmaya karar veren Zhang, son derece çetin koşullar altında mücadele yürüten devrimci güçlerin ciddi kayıplar vermelerine yol açmıştı. ÇKP’nin 1937 tarihli politbüro değerlendirmesine göre bu olayın temelinde “köylülüğün dar görüşlülüğünün, lümpen proletaryanın yıkıcılığının ve feodal savaş ağalarının zihniyetinin partiye nüfuz etmesi” yatıyordu. Buna göre “ekonomik açıdan geri kırlık bölgelerde,” proleter olmayan ideolojilerin etkisi altında uzun süredir faaliyet yürüten Zhang, “bu ideolojilerin esiri hâline gelerek proleter ideolojiye sırt çevirmişti.” Bundan çıkarılan ders ise şu olmuştu: “Proleter öncünün Marksizm-Leninizmi olmadan ulusal devrimin de toprak devriminin de nihai zafere ulaşması mümkün değildir.”[44] Öte yandan parti içi mücadeleler hiçbir zaman sıkıntısız bir şekilde yürütülemiyordu, bu yüzden de türlü politika hataları yahut haksız suçlamalar partinin sınıfın öncüsü olarak meşruiyetinin sorgulanmasına yol açabiliyordu. Fakat neticede parti, sınıf ve devlet inşasının çetin ve gelgitli mücadeleleri içerisinde böyle bir devrimci öznenin yaratılabilmiş olması siyasi ve örgütsel açılardan olağanüstü bir başarıydı.

İki anlamda “proleter” bir sınıfsal nitelik taşıyan Çin komünist devrimi, Çin devrimci söyleminde bir tür “halk devrimi” yahut “halk savaşı” şeklinde de kavramsallaştırılmıştır. Bu kavramlar Çin Devrimi’nin, engin ülke kırsalını etkilemiş ve geniş halk kitlelerinin katılımını sağlamış bir devrim olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Sahiden de Çin Devrimi’ne halkın katılımı, aynı dönemdeki diğer devrimlerin hepsinden daha derin, daha kapsamlı olmuştu. Gerçek anlamda ulusal ölçekli ve halk temelli bu devrim, sanayi işçileri ile başta köylüler olmak üzere diğer emekçi kitleleri ortak bir toplumsal kurtuluş davasında birleştirmişti. Zaman içerisinde ulusal burjuvazi ile başka ara katmanlar da, belli şartlar koşularak, bu geniş bir ittifaka dâhil edilmişlerdi. Bir “halkın” tarihsel ve siyasal bir özne olarak devrimci yoldan inşa süreci ile “halk egemenliği” ve “halk demokrasisi” kavramları temelinde tasavvur edilen bir siyasi topluluğun oluşumu –bu her ne kadar ortodoks düşünce yapısı tarafından “popülist kafa karışıklığı” ya da “küçük burjuva ütopyası” olarak eleştirilse de– halk kavramının, ülke içi ve uluslararası siyasetteki ittifaklar ve yeniden konumlanmalar bağlamında, farklı sınıf ve toplumsal kesimleri kapsayan ortak bir siyasal kimlik işlevi görebilmesini mümkün kılmıştı. Çoğul kullanılan “emekçi sınıflar” tabirini andıracak şekilde, bu bağlamda en sık başvurulan ifade “emekçi halk” (laodong renmin) olmuştur; bu, doğası gereği cinsiyete dair ya da etnik, kültürel ve bölgesel birtakım farklılıklar içerse de aynı zamanda bu kimlikleri aşan siyasal bir birlik fikrini temsil etmektedir. Bu siyasi kavramsallaştırma maddi koşullardan ayrı görülemez, belli bir altyapısı mevcuttur. Mesela kolektif toprak düzeni, gıda güvencesi ve kır topluluklarının canlı tutulması Çin modernleşmesi bağlamında doğrudan doğruya güncel meselelerdir. Bu modernleşmenin sanayileşme ile kentleşme gibi toplumsal ve ekolojik açılardan yıkıcı modellere bir alternatif teşkil edebileceği de öne sürülmektedir.

Yani Çin sosyalizminin 1949 sonrası deneyimleri Marx’ın, ulusal kurtuluş mücadelelerinin uluslararası sosyalist hareket ile ilişkilenebileceği yönündeki öngörülerini doğrulamıştır. Birçok araştırmacı, Çin Devrimi’nin “son tahlilde Marxçı bir devrim”[45] olduğu çıkarımında ortaklaşmaktadır. Neticede hem ulusal hem de toplumsal kurtuluş şahsında ikili bir niteliği olan bu devrim, komünist bir önderliğe sahipti. Proleter bir kökene ve proleter bir niteliğe sahip öncü parti, bir köylü toplumunda sosyalist hedeflere ulaşma gayesiyle kırsaldaki kitleleri başarıyla seferber etmiş, bu süreçte de kitlelerin siyasi bilincini geliştirmişti. Böylelikle işçi-köylü ittifakını ve birleşik cepheyi sağlamlaştırmış, Çin örneğinin gerek batı gerekse doğudaki eski burjuva demokratik devrimlere kıyasla yeni bir aşamayı temsil ettiğini açıkça ortaya koymuştu.

Devrimci modernleşme

Dogmatik yaklaşımların diğer bir eleştirisine göre ise Çin, kendince “üçüncü dünyadan daha iyi bir sosyalizm geliştirmiş” değildir; aksine, görünürde devrimi işçi sınıfı gerçekleştirmediği için Çin aslında daima bir tür “devlet kapitalizmi” olagelmiştir. Bu anlayışa göre Çinli komünistler, “milliyetçi devrimcilerden bürokratik bir egemen sınıfa dönüşmüşlerdir.”[46] Çin de zaten 1980’lerde “neoliberal çağın başlatıldığı başlıca bölgelerden biri”[47] olduğu için 1978’deki reformlar aslında “burjuva devriminin konsolidasyonundan” başka bir şey olarak görülemez.[48] Bunları düşünene göre herhalde “doğru sınıfın öncülüğü” kıyıda köşede bir yerlerde olgunlaşıyor, doğru tarihsel dizilime uygun “sahici” bir sosyalist devrime hazırlanıyor olsa gerektir. Burada aslında kavramsal açıdan iki hata söz konusudur: Öncelikle, eski türde burjuva demokratik devrimler ile yeni türde burjuva demokratik devrimler bir tutulmakta, böylelikle de Çin’in 1956 sonrası tartışmasız sosyalist dönüşümleri yadsınmaktadır. İkinci olarak da Çin’in reform öncesi ve sonrası koşulları bir tutulmakta, bu iki süreç arasındaki gerçek süreklilikler ile kopuşlar yanlış değerlendirilmekte, böylelikle de bu ikisinin arasındaki uçurum hasıraltı edilmektedir. Bu gibi yaklaşımlar, olgusal açıdan da kuramsal açıdan da pek ikna edici değildir. Ayrıca –ister istemez– Çin ekonomisinin sonradan neoliberalleştirilmesini, belki doğrudan meşrulaştırmasalar da, doğal yahut kaçınılmazmış gibi gösterirler. Çin’in, dünya dengelerini alt üst edecek şekilde sosyalizmden sapışını temsil eden reform süreci, yeniden yapılanmakta olan bir dünya kapitalist düzeni (ya da düzensizliği!) karşısında devrimin kısmen reddedilmesi anlamına gelmiştir. Buna rağmen, 1949’un tarihsel önemini ve belirleyiciliğini inkâr etmek mümkün değildir.

Gelgelelim 1980’lerden bu yana akademik tarih yazıcılığında ve toplumbilimlerinde hâkim hâle gelen revizyonist yaklaşım, Çin Devrimi’nin toplumsal kapsamını ve derinliğini reddetmekte, Maoistlerin devletçi sosyalizme alternatif arayışlarını da değersiz görmektedir. Bunun nedeni, bu genel eğilimin büyük toplumsal devrimlere düşmanlığıdır. Çin içerisinde ise bu eğilim, bir yandan “devrime veda” söyleminde, bir yandan da sosyalizm sonrası geçişleri meşrulaştırmaya dönük resmi elden çarpıtılmış bir Marksizmde somutlaşmıştır. Eski toplumun bu dönemde hortlayan kimi unsurlarının 1949’un temsil ettiği tarihsel kopuşu bulanıklaştırma girişimleriyle cumhuriyetçi dönem iyice idealize edilir olmuş, modernleşmeyi de 1912’den 1978 sonrasına uzanan kesintisiz bir süreç gibi sunmak moda hâline gelmiştir. Tüm bunlar, bir dönüm noktası olarak 1949’un öneminin küçümsenmesine neden olmuştur. Dahası, yine bu süreçte, imparatorluk geçmişinin şanı, şöhreti bugünden sahiplenilebilsin diye Konfüçyüsçülük, sosyalizm ve reformculuk şahsındaki “üç geleneği sentezlemeye” dönük, tümüyle gerçeklikten kopuk öneriler bile ileri sürülmüştür.[49] Daha sert söylemlerde ise Çin’de sosyalizm ya asla var olmamıştır ya da hiç olmasa daha iyi olacak korkunç bir parantezden ibarettir. Bu, Çin modernleşmesinin bitmek bilmez biçimde sorgulanabilmesine olanak sunmuştur. Artık bazılarına göre komünist iktidar, bir yükselip bir çöken despot ve bürokratik hanedanların en yenisinden başka bir şey değildir. Hem “tarihin zorbalığından” hem de “zorbalığın tarihinden”[50] mustarip Çin’in geçmişten gelen yükü de öyle ağırdır ki “devrim gibi muazzam bir tarihsel olay bile değişmezliği böylesi tabiat eylemiş bir toplumun ancak yüzeyine dokunabilmiştir.”[51] Bu tür müdahaleler aracılığıyla 1949’un dünya tarihindeki yeri kamuoyu önünde git gide önemsizleştirilmiştir.

Ne yazık ki bu gibi yaklaşımlar Çin Devrimi’nin devasa başarılarını da Çin’in devrim sonrası toplumsal ve ekonomik gelişimini de görmezden gelmektedir. 1949 sonrasında, devrimin tanıdığı meşruiyetten ve örgüt üzerindeki denetimlerinden güç alarak devlet aygıtına yön veren devrimciler, yeni özgürleştirilmiş üretim ilişkileri ile üretici güçleri kurumsallaştırma yolunu tutmuşlardı. İçeride ciddi engeller, dışarıda ise amansız düşmanlar ile karşı karşıya bir ülke için uygun bir yoldu bu, aynı zamanda alternatiflerine kıyasla daha hızlı ve daha adildi de. Ne var ki, türlü güçlüklere ek olarak, kadroların deneyimsizliği de Çin’in kalkınmasına ket vuruyordu. Bu yüzden çelişkiler ve politika hataları kaçınılmazdı; üstelik bunlar bir aşamada “Büyük İleri Atılım” kıtlığı kadar yıkıcı bir hâl almıştı.[52] Tüm bunlara rağmen, “öndekilere yetişmek” bakımından değerlendirdiğinde yirminci yüzyılın sosyalist projelerinin olağanüstü bir “kestirme yol” sunmuş olduğu açıktır. Komünistler, iktidara geldikleri neredeyse her yerde son derece etkili ulus kurucuları ve modernleştiriciler hâline gelmişlerdi. Dahası Çin Devrimi, bölgesel ve küresel jeopolitiği de kesin bir dönüşüme uğratmıştı. Dış politikasındaki ağır hatalar ile geri adımlara rağmen Çin, dünyada kendisine bir özerklik alanı yaratabilmiş, Kore’den Bandung’a, Vietnam’dan “küresel 1968’e” uzanan bir alanda uluslararası etkisini ortaya koymuştu. Ulusal çıkarlar uyarınca şekillenmiş kimi yönleri bulunsa da, Çin’in o dönemin küresel hegemonyası karşısındaki dengeleyici müdahaleleri, Soğuk Savaş’ın dar mantığını boşa çıkarmıştı. Diğer bir deyişle Çin, bağımlılık ilişkilerini aşma yönünde öncü bir rol oynamış, Komünist Parti Manifestosu’nda da betimlendiği üzere kırların kentlere, köylü ulusların burjuvalaşmış uluslara, Doğu’nun da Batı’ya bağımlılığı ve eşitsiz mübadele temelinde yükselen kapitalist dünya düzenine meydan okumuştu. Çin’in devrimci sosyalist modernleşme süreci, bütün eksikliklerine ve yarım kalmışlığına rağmen, kapitalizmin ötesine geçme ve Avrupamerkezci modernliğin dayattığı tekbiçimliliği aşma ufkuna sahipti.

Başka coğrafyaların sömürgeleştirilmesi yoluyla Avrupa, üretim artığı, nüfus kalabalığı ve toprak sınırlılığının yarattığı toplumsal basıncı dışarı kanalize etmeyi başarmıştı. Altın ile gümüş rezervlerinin keşfi, bunu takiben Amerika kıtalarının yerli halklarının katledilmesi ya da canlı canlı madenlere gömülmesi, Asya’nın fethi ve talanı, Afrika’nın “siyah derilerin avlandığı” bir bölge hâline getirilmesi hep Marx’ın not ettiği meselelerdi: “Aleni yağma, köleleştirme ve cinayet ile ele geçirilen ganimet anavatana gönderilmiş, orada sermayeye dönüştürülmüştü.”[53] Dahası, aynı süreçlerin yarattığı kirliliğin ve atık yığınlarının yol açtığı “ekolojik yarılma” ile “sanayi hastalıklarına” da dikkat çekiyor, bunların işçilerin sağlığını “temelden” hasara uğrattığını ve “toprağın süregiden verimliliği için gereken koşulları” tahrip ettiğini söylüyordu. Kapitalizmin, “adeta bir doğa sürecinin amansızlığı ile kendi olumsuzlamasını doğurduğu”[54] için yeri geldiğinde bizzat ekolojik dengeyi bile kendisine “engel” görmeye başladığına dikkat çekiyordu. Neticede kapitalizm, yeryüzüne de yeryüzündeki topluluklara da felaket üstüne felaket getiren küresel bir sömürü ve çatışma düzenidir. Sermayenin gitgide artan ölçekte bir kutupta yoğunlaşması, merkezileşmesi ve finansallaşması da çevre ile daha dengeli ekonomik ilişki biçimlerinin gelişimine ket vurmaktadır. Tüm bunlar hesaba katıldığında açıktır ki kapitalizm, modernleşmenin tek biçimi olarak değerlendirilemeyeceği gibi, bunun zorunlu yahut güvenli bir yolu olarak da görülemez. Marx’ın “toprağın daimi komünal mülkiyet olarak akılcı bir temelde işlenmesi,” “toplumsal mülkiyet” ve “kolektif üretim”[55] gibi fikirleri ışığında bu meseleleri ele aldığımızda ise küresel kapitalist merkezlerin uzağında kalan müştereklerin alternatif modernleşme süreçlerine hâlâ açık olduğunu görüyoruz.

Yüzyılın başındaki Çinli Marksistler, küreselleşen kapitalizmin mantığını kavramışlardı. Yabancı güçlerin Çin’in “yeni yeni gelişim emareleri gösteren kapitalizmini” baltaladıklarını, benzersiz bir zenginliğe ve potansiyele sahip bir medeniyetin “doğal” gelişimine ket vurduklarını görüyorlardı. Başka koşullar altında Çin’in gayet de gelişebileceği fikri aslında bilinçli bir şekilde öne sürülüyordu. Bu alternatif ihtimal gerçek olsun olmasın, bunun dile getirilmesi, ulusal bağımsızlığın bağımlı ülkeler için meşru bir hak, hatta bir zorunluluk olduğunun altını çiziyordu; kaldı ki bu kavrayış, İkinci Dünya Savaşı sonrasının üçüncü dünya mücadeleleri açısından belirleyici olacaktı. Ayrıca, liberalleşse de liberalleşmese de Çin’de ülkeye özgü, bağımsız bir ulusal kapitalizmin inşasına emperyalizm tarafından ket vurulduğu argümanı her halükârda doğruydu. ÇHC’nin kalkınma konusunda olağanüstü başarılı bir sosyalist devlet hâline gelmesi, ancak 1949 sonrasında mümkün olmuştu. Ülkenin ve devletin uluslararası bağımsızlığı sayesinde sonranın piyasa reformları da bağımlılık (mesela dış sermayeye ya da piyasalara vs.) ve büyük ülke şovenizmi gibi bataklara saplanılmadan pratiğe geçirilebilmişti. Eşitsiz gelişim, geri kalmışlığın acıları ile göreceli bir refahın eşzamanlı varlık göstermesi demektir. Devrimler, ilkine son verip ikincisini geliştirebilirler. Tarihe dair bir genelleme öne sürecek olursak diyebiliriz ki başarılı ulusal kurtuluş mücadeleleri ile sosyalist devrimler, kapitalizmin kalkındırmakta “başarısız” olduğu coğrafyalarda meydana gelmişlerdir. Yani kapitalizm, modernleşmenin bir önkoşulu değildir kesinlikle. Bilakis kapitalizm ile gerilik arasındaki iç içe geçmişlik, post-kolonyal durumun başlıca niteliklerindendir. Buna karşın sosyalizmin, geri ülkelerde yeşermesine rağmen, çok çeşitli güçlüklere ve sınırlamalara göğüs gererek bu geriliği aşabilmiş olması sosyalizm ile kalkınma arasında nedensel bir bağ olduğunu göstermektedir. Keza sosyalizmin çözülüşü sonrasındaki şoklar, parçalanmalar ve yıkımlar da bu bağı dolaylı yoldan teyit etmektedir.

Devrim ile modernleşme birbirine karşıt değildir. Devrimci modernleşme kavramının da tarihte somut bir yeri vardır. Büyük toplumsal devrimler, devrim sonrası ekonomik ve siyasi düzenlerin gelişeceği tarihsel koşulları da dönüşüme uğratırlar. Çünkü ciddi devrimci süreçler, toplumda dönüştürücü bir gücü açığa çıkarırlar. Ezilen bir halk, zincirlerini kırdığı zaman, tarih sahnesinde “kapitalizmin nesnesi”[56] olmaktan da çıkar, özneleşir. Nesneleşme kader olamaz diyen devrimci Çin’de de tarih, yapıcı bir güç olarak kendisini ortaya koymuş, “modern olanı” sömürgeci ve kapitalist önkoşullarından kurtararak yeniden şekillendirmiştir. Çin Devrimi kendine özgü sosyalist politikalar geliştirerek gelişimin farklı zamansal ve mekânsal aşamalarını iç içe geçirmiş, böylelikle de modernleşme sürecindeki başka toplumlar için bir emsal teşkil etmiştir. Sömürgeci modernliğini alaşağı etmek için anti-emperyalizmi ve sömürgesizleştirmeyi [İng. decolonial] gündem edinen hareketler aynı zamanda kültürel düzlemde de faaliyet yürüterek bilgi üretim ile tüketimini, gerek zihin gerekse söylem düzeyinde, sömürgecilikten arındırmalıdırlar; bu, bağımsızlık ve demokrasinin olmazsa olmazıdır.[57]

Kesintisiz devrim

“Sürekli devrim” perspektifinden Çin Devrimi’ni eleştirenlerin kısmen haklı oldukları bir nokta var: Devrimin içinde yer alan küçük burjuva unsurlar ile devrim sonrası bürokrasi arasında bir bağlantı saptamamız mümkündür. Fakat Maoistlerin geliştirdiği “kesintisiz devrim” stratejisinin amacı, aslında bu çelişkiyi sosyalizm temelinde çözmekti. “Kesintisiz devrim,” Blanquici “sürekli ayaklanma teorisinden” de Troçkistlerin “sürekli devriminden” de kavramsal açıdan farklıdır. İlk bakışta bunların hepsi, tersine çevrilemeyeceği bir aşamaya dek devrimi sürdürme anlamı taşıyor görünebilir. Fakat kesintisiz devrim, esasında, devrimci devlet kurulduktan sonra da, yani “proletarya diktatörlüğü” koşulları altında da devam eden bir süreçtir. Yani devrimin, bizzat yarattığı devletin altında, hatta ona karşı sürdürülmesi anlamına gelir. Bu yönüyle de kendine özgü fakat paradoksal bir nitelik taşır. Merkezi halk hükümetinin kuruluşunu ilan etmek üzere Pekin’e girmeden önce Xibaipo’da yoldaşlarına hitap eden Mao, 1949’un çok daha büyük bir Uzun Yürüyüş’ün ilk adımı olduğunu söylüyordu. Şimdi büyük şehirleri yönetmeyi, ülke ekonomisini idare etmeyi öğrenmeleri gerekiyordu; bir yandan da maddi cazibelerin “şekere bulanmış kurşunlarına” direnmek zorundaydılar. Mao bunların zorlu görevler olduğuna dikkat çekiyor, şöyle bir uyarıda bulunuyordu: “Çin Devrimi büyük bir devrimdi, fakat devrimden sonraki yolumuz daha da uzun. Önümüzdeki görevler ardımızdakilerden fazla, üstelik çok daha çetin.”[58] Nitekim bundan birkaç yıl sonra, sosyalizmden komünizme varacak “hayli uzun geçiş dönemi” bağlamında parti ve ülke için benimsediği temel şiarlar “sınıf mücadelesini asla unutmayın” ile “sınıf mücadelesi daima temel halkadır” olacaktı.

Bununla bağlantılı olarak, 1966 senesinde “Kültür Devrimi” adıyla başlatılan sürecin kökeni de esasında daha eskilere uzanıyordu. Örneğin Kasım 1956’daki bir Merkez Komite toplantısında, o dönem Polonya ile Macaristan’da gelişen olayların da gölgesinde Mao, Çin’deki irili ufaklı sokak gösterilerinin Parti tarafından olumlu görülmesi gerektiğini söylemişti. Buna göre kitleler, “iktidar alınmış olduğu için artık keyfine göre davranmaya başlayıp insanlara zorbalık eden” bürokratlara karşı çıkıyorlardı ve sokaktaki kitlelerin öfkesi, “bu gibilere müstahaktı.”[59] 1964-65 kışında bir fabrikada kadrolar ile işçiler arasındaki ilişkilerin bozulmaya, hatta yoldaşlığa sığmaz bir hâl almaya başladığına dair raporlar okuduğunda ise artık sabrını yitirmeye başlamıştı. Bu sefer açıkça “bürokratlar sınıfı,” emekçi kitlelere “keskin bir karşıtlık içerisindedir,” diyordu. Eğer “işçi devleti” henüz gerçek kılınamamışsa gereken, “proletarya diktatörlüğünü burjuva diktatörlüğüne çevirmeye çalışan” bu tür “şeflik sevdalısı kadroları” tabandan hedef alacak bir karşı saldırıydı (16 Mayıs Bildirisi, 1966).[vii] Nitekim Kültür Devrimi’nin ilk aşamalarında mantar gibi çoğalan bağımsız kitle örgütleri, “siyasi faaliyetlerin karanlık yüzünü tümüyle, üstelik de tabandan açığa çıkarılabilecek”[60] devrimci bir kamusal alanın yaratılma ihtimalini yokluyorlardı. Marksizmin “eleştiri silahı” bu bağlamda “özgürce konuşmayı, görüşleri tümüyle dile getirmeyi, büyük karakter afişleri hazırlamayı ve büyük tartışmalara katılmayı” esas alan bir “büyük demokrasi” şahsında vücut buluyordu. Gelgelelim 1975 senesine gelindiğine Mao, son büyük kavgasının artık sönümlenmeye başladığını görüyordu. Yine de uzlaşmaya yanaşmıyor, “anlı şanlı yetkililerin” kendi çıkarlarını koruduklarını, bunların “kapitalistlerden bile beter” olduğunu söylüyordu. Burjuvazinin “komünist partinin bağrına yuvalanmış olduğuna” dikkat çekiyor, “kapitalist yolcuların hâlâ kapitalist yolda” olduklarını açıkça dile getiriyordu.[61]

Devrimin yozlaşabileceği fikri Marx ile Engels’te de vardı. İkili, “geçmiş çağların tüm tortusunun” hortlayabileceğini söylüyor, “toplumu yepyeni bir temelde şekillendirmeye soyunan” devrimcileri bu ihtimale karşı uyarıyordu.[62] Mao da Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin egemenliği ve kapitalizmin yeniden inşası olarak değerlendirdiği süreç karşısında sosyalizmi savunmak, hatta geliştirmek niyetindeydi. Parti ile devletin içerisinden cüretkârca başlatılacak bir devrimin doğuracağı güçlüklere büsbütün hazırlıksız da değildi; fakat zaman içerisinde eski yoldaşları tarafından yalnız bırakılmış, üstüne de kendisini akla hayale gelmez ikilemlerle karşı karşıya bulmuştu. Her şeyden önce, yapılacak devrimin başlıca hedefi, bizzat “devrimci devletin” kendisiydi. “Devrimci devlet” zaten başlı başına çelişkili bir kavramdır. Çünkü devrimciler iktidara gelip pragmatik ve yeniliğe kapalı bir tür devlet erkanına dönüştükten sonra devrimin sürmesi hayli güç bir hâl alır. Kültür Devrimi’nin tabandan kitle hareketi bunu tersine çevirmeyi amaçlıyor, atalete düşen yetkilileri ve devlet kurumlarını hedef alıyordu. Fakat Kültür Devrimi bir yandan kendi temelinin de altını oyuyordu; çünkü meşruiyeti, son kertede, yerleşik düzen ile kaynaktan geliyordu. Yani Kültür Devrimi de komünist projeye içkindi, bu yüzden de “küresel düzlemde sahiden özgürleştirici bir siyasetin, onu hapseden parti-devlet çerçevesinden kurtarılmasının imkânsızlığını ortaya koyuyordu.”[63] Bu bağlamdaki tıkanıklık, sürecin daha en başlarında, 1967 Şanghay Komünü’nün ilanında bile görünür hâle gelmişti. Marx’ın emeğin özgürleşmesini temsil eden bir siyasal yapı olarak gördüğü Paris Komünü’nden ilham alan Şanghay Komünü, şehrin iki milyonu aşkın sanayi işçisini temsilen, yine bu işçiler tarafından kurulmuştu. Fakat Komün’ün ilanı Mao’yu dahi tereddüde düşürmüştü. Birtakım tartışmalar neticesinde, pratik güçlükler gerekçe gösterilerek, komünün geçici bir “devrimci komite” şeklinde yeniden örgütlenmesine karar verilmişti. Örgütsel bir alternatifin yaratılamadığı bu koşullarda komünist partinin baskın rolü ve zor üzerindeki tekeli ister istemez kısa sürede yeniden tesis edilmişti.

O hâlde proletarya diktatörlüğü işlevi gören devrimci devlet, esasında, bir paradokstur. Çünkü, en azından teoride, böyle bir devletin asla istikrarlı olmaması gerekir; aksine, dur durak bilmeksizin kendi varlık nedenini ortadan kaldırma doğrultusunda ilerliyor olmalıdır. Yani eğer “devrim bocalayıp da hüsrana uğramayacak ise”[64] bu yapı geçici bir zorunluluk niteliğindedir. Bir yandan kapitalist yozlaşma ve devletçi bürokratikleşmeyle mücadele edebilmesi için güçlendirilmeli, ancak öte yandan da bir sınıf egemenliği biçimi olarak kendi nihayetine doğru ilerlemelidir. Marx’a göre “devletin kendisinin” son bulacağı vaadi, Paris Komünü’nü “bizatihi devlete karşı bir devrim” kılıyordu. Devrimci diktatörlük, devleti “topluma tepeden dayatılan bir organdan, büsbütün topluma tâbi bir organa” dönüştürmenin aracı olacaktı.[65] Dikkatini “devletin ideolojik aygıtlarına” yönelten Althusser ise komünist partinin, sosyalist bir ülkede dahi, aslında devlet yönetimiyle özdeşleşmemesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü partinin bu tür idari işlevleri üstlenmesi, “zamanla sönümlenmesi” beklenen proletarya diktatörlüğünü devamlı kılacaktır. Bu yüzden de parti ile devlet arasında böylesi muğlak bir ikilik, burada siyasi bir çıkmaza işaret etmektedir.[66]

Parti ile devlet arasındaki ilişkinin sorunlu bir hâl alabileceği fikrinin Maoist düşüncede zaten bir yeri vardı. İlginçtir ki Mao sonrası dönemde partinin proleter kimliğinden arındırılmasında reformcular da bu fikri kendi emelleri doğrultusunda kullanmışlardı. Sınıf ideolojisinin aşınmasıyla birlikte iyice “normalleştirilen” parti-devlet aygıtının iktidar yöntemleri bu süreçte köklü bir dönüşüme uğramış, bu aygıt devrimin bir aracı olmaktan çıkarak kendinde ve kendisi için bir erk makinesine dönüştürülmüştü. Fakat buna varan sürecin de bir arka planı vardı. Kültür Devrimi döneminin radikal kitle demokrasisi, toplumda binyıllardır çözülememiş türlü gerilimlerin etkisiyle, nihayetinde hukuku da temel yurttaşlık haklarını da açıktan hiçe sayan bir kargaşa ve gaddarlık dönemini doğurmuştu. Mesela bu süreçte Mao’nun devre dışı bırakmaya çalıştığı kesim, muktedir hâle gelmiş devlet yetkilileriydi; ama muktedirlere karşı gelişen isyancı hareket de Mao’nun etrafında örülen kişilik kültünün etkisi altındaydı. Dahası Mao, 1957 tarihli ünlü metninde tarif ettiği “halk arasındaki çelişkilerin doğru ele alınması” ilkesini bizzat ihlal eder olmuştu. Yapay birtakım sınıfsal ve siyasi ayrımları, keyfi ayrımcılık ve baskıları, türlü öğrenci ve işçi dernekleri arasındaki hizip kavgaları ile süreç çok sayıda insanı mağdur etmişti. İş bir aşamada öyle bir noktaya varmıştı ki karışıklığa engel olmak için ordunun müdahalesi gerekmişti.[67] Her ne kadar tüm bu olup biteni Stalin döneminin devlet terörü ve tasfiyeleri ile karşılaştırmamız mümkün değilse de, bu dönemde işlenen suçlar Kültür Devrimi’nden sonra yeniden şekillendirilen toplumsal bellekte tekrar tekrar öne çıkarıldı. Bu da kapitalist reformların önünü açan, devrim karşıtı bir “kızıl korku” hissinin güçlenmesine katkı sundu.

Çoğu zaman, ilk hamlenin yarım bıraktığı işi tamamlamak için devrimlerin tekrar harekete geçmeleri gerekir. Fakat bu ikinci hamlenin de bir garantisi yoktur, hatta onun etkileri ilk hamlenin kazanımlarını dahi tehlikeye sokabilir. Kültür Devrimi’nin yarattığı ağır hayal kırıklığını da o dönemde haksızlığa uğrayan yetkililerin intikamı olan “sağduyuya dönüş” sürecinde görmemiz mümkündür. Bu yetkililerin bazıları, doğrudan hedef alınan başlıca “kapitalist yolculardan” bile fazla nüfuz ve ayrıcalık elde etmişti. Bunlar, Devrim’in yenilgisi ile edindikleri özel sermaye ve mülkiyetten de güç alarak şimdi kapsamlı bir karşı taarruza geçmişlerdi. 1949’dan sonra yoksulluk muazzam derecede azaltılmış, insani gelişim alanında muazzam olumlu neticeler elde edilmişti; fakat kalkınmacı politikaların türlü beşeri, toplumsal, çevresel, hatta ahlaki bedelleri de olmuştu. Bazılarına göre tüm bunlar, Mao’nun 1949’un çözülüşü hakkındaki öngörülerini doğru çıkarıyordu. Mao 1966’da Kültür Devrimi’ni başlatarak “ikinci bir Makyavelci hamle” gerçekleştirmişse de ütopyacı, iradeci, maceracı ve sol sapma aşırılıklar yüzünden bu girişim başarısız olmuştu. Yani Mao, düşmanlar henüz iyice netleşmeden, aceleci bir devrim girişiminde bulunmuştu. Bu tarihin ironisi de buradadır. Gerçekten elle tutulur “yeni bir egemen sınıfın” kendi ayrıcalıkları ile zenginliğini iyice konsolide etmeye başladığı aşamada gerçekten gereken şey, yani gerçek bir düşmanı hedef alarak acilen harekete geçebilen yeni bir kültür devrimi, artık imkânız hâle gelmişti.

Mao’nun, komünist parti içerisinde yeni bir burjuvazinin yükselişine dair tespitleri uluslararası komünist hareketin tarihinde daha önce de öne çıkmış türlü benzer kaygılar bağlamında önemli bir yere oturmaktadır. Öyle ki komünist bir iktidar altında “üstyapıya” dair “çizgi” mücadelelerinin nasıl gelişebileceği, sınıfın ideolojik çizgisinin nasıl bir kültürel mantık geliştirmesi gerektiği konularında en keskin gözlemlerde bulunan Mao olmuştu. Görünürde iş işten geçtikten sonra da kaderciliğe kapılmamıştı; doğrudan kitlelere hitap ederek o kitleleri eğitecek ve onlara hizmet edecek yeni bir devrim yoluyla sürecin rayından çıkarılmasına kararlılıkla karşılık verecek ufka sahip tek komünist önderdi. Tabandan gelecek bu yeni devrim, sanat ve edebiyatta yöneticiler ile aristokratların yerine işçileri, köylüleri ve askerleri öne çıkaracak, kırsal bölgelerde de “tıbbi faaliyetlere odaklanacaktı.” Kültür Devrimi’ni uzaktan gözlemleyen Ralph Milliband, 1968 senesinde, demokratik bir önlem olarak ademimerkeziyetçiliğin “Marksizmin tarihinde ilk kez” Çinliler tarafından ciddiye alındığını, “elitizm sorununu” pratikte “aşmaya ve üstüne de bu pratiği teorize etmeye çalışanların” ilk kez Çinli komünistler olduğunu, bunun da “bir bütün olarak sosyalizm projesi için can alıcı önemde olduğunu” söyleyecekti. Gelgelelim o da Kültür Devrimi’ne sonradan damga vuran kaos yüzünden hayal kırıklığına uğrayacak, isabetli bir biçimde, devrimin sonradan “Maoizm’den arındırılarak” boşa çıkarılacağını öngörecekti.[68]

“Kesintisiz devrim,” sadece kapitalizmi değil, genel olarak devlet formunu da aşarak sosyalist modernleşmenin daha ileri bir aşamasına varmayı hedefliyordu. Fakat sonuçta bu hedefine ulaşamadı. Devrim sonrası bürokratikleşmeye ya da devrimci bir partinin yönetici bir parti hâline gelme sürecinde yaşanabilecek yozlaşmaya nasıl engel olunabileceği gibi zorlu soruların cevabı henüz verilebilmiş değildir. Alternatif bir tarih seyri hayal edecek olsak sorabiliriz: Acaba Kültür Devrimi farklı şekilde gelişebilir miydi? Bürokrat kapitalist unsurlara ciddi bir alan açan birtakım ekonomik reformlar yerine, acaba parti-devlet yapısı yaratıcı ve sosyalist bir yoldan aşılabilir miydi? Meseleyi her boyutu ile ele aldığımızda, bu talihsiz deneyin bir “suçtan” ziyade bir trajedi olarak değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Çünkü belleklerden silinmeyen bu benzersiz tarihsel sürecin her anına, bambaşka bir geleceğe dair düşünceler ve siyasal tahayyüllerle birlikte, eşitlikçi ve özgürlükçü değerler, kolektif bir enerji ve bireysel bir özneleşme de nüfuz etmişti. Yani devrimin despotluk boyutunu eleştirel bir değerlendirmeye tâbi tutarken devrimin özgürlük boyutunu da hesaba katmak durumundayız.

Son olarak, bugün büyük ölçüde unutulmuş bir miras gibi kalsalar da, komünal işyeri idaresi ve ekonomik demokrasi gibi kavramlar, bir dönem Çin’de tasavvur edilen sosyalist demokrasi ile özgürlüklerin ayrılmaz unsurlarından görülüyordu. Nitekim Mao, Sovyet siyasal iktisat ders kitaplarını tam da bu yüzden, yani emeğin gerek işyerinde gerekse devlet işlerinde söz sahibi olma hakkına yer vermedikleri gerekçesiyle eleştiriyor, bu hakların “sosyalist bir düzendeki en önemli, en temel haklar” olduğunu söylüyordu. Bu dönemde halkın siyasal, ekonomik, toplumsal meselelerde karar alma hakkı devrimci modernleşmenin olmazsa olmazı kabul ediliyordu. Mao da “işçi sınıfına tümüyle güvenmek” gerektiğini, çünkü işçilerin “iletişim, basın-yayın, eğitim, kültür” gibi tüm alanlarda “öncülüğü üstlendiklerini” söylüyordu.[69] O hâlde mikroekonomik yönetimin de buna uygun şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyordu. “Anshan Anayasası” bunun bir örneğiydi. 1958 senesinde Heilongjiang’daki atölye işçilerinin başlattığı özyönetim pratikleri sonradan 1960’ta Anshan Demir-Çelik İşletmesi’nce gözden geçirilip benimsenmişti. 1961 senesinde hükümetin yayımladığı “Sanayiye Dair Yetmiş Madde” ile genel politika hâline gelen bu pratikler, işçilerin, teknisyenlerin ve yöneticilerin görev değişimi ve rol paylaşımı temelinde birlikte çalışmalarını teşvik ediyordu. Bu yolla hem verimliliğin arttırılması hem de teknolojik yeniliklerin geliştirilmesi hedefleniyordu. Sonuçta bu politikalar belki de çok uzun ömürlü olmamıştı; fakat aslında özgürce bir araya gelmiş üreticilerin, yabancılaşmamış emek temelinde üretim araçlarını ve üretim artığını denetlemeleri hedefine dair daha uzun vadeli bir perspektifi yansıtıyorlardı. Daha soyut bu kavrayış düzleminde ise Mao’nun 1966 tarihli 7 Mayıs Talimatı bir tür model işlevi görüyordu. Bu talimat, ordunun başta “burjuvaziyi eleştirmek” gibi ideolojik faaliyetler olmak üzere, askeri eğitim dışı faaliyetlerine dairdi. Buna göre, katı işbölümü biçimlerinin ve yerleşik toplumsal hiyerarşilerin yerini yeni komünal örgütlenme biçimleri ve insan becerilerinin çok boyutlu gelişimi almalıydı. Maoistlerin uzun erimli hedefi, işçi ile köylü, kent ile kır, kafa ile kol emeği arasındaki üç büyük uçurumu aşmaktı. Bunun yolu da üç büyük devrimci devinimi, yani sınıflar mücadelesini, üretimi ve bilimsel gelişimi sürekli kılmaktan geçiyordu. Çin’in kesintisiz devriminin hedefleri, ancak bu süreçler temelinde ana hatlarıyla kavranabilir.[70]

Devrimleri Marx’ın yöntemi ışığında anlamak

Bu noktaya kadar ele aldığımız sınıf ile ulus, eşitsiz gelişim, modernleşmenin çeşitli biçimleri ve devrimin paradoksları gibi meselelere dair tartışmalar, aslında daha genel olarak yöntembilim ile ilgilidir. O hâlde şimdi, Marx’ın tarih yöntemi üzerinden, Çin Devrimi’ne nasıl bir yöntemsel çerçeveden yaklaşılması gerektiğine kısaca değinecek olalım.

Düzenin Bütünselliği ve Bir Çözümleme Yöntemi Olarak Diyalektik

Marx’a göre kapitalizm, önceden birbirinden yalıtık farklı toplumlar ile ekonomileri birbirlerine bağlayarak dünyayı dönüşüme uğratmıştır; “dünya tarihi” diye nitelendirebileceğimiz süreç de bundan sonra başlamıştır. Marx kapitalist üretim biçiminin, diğer üretim biçimleri üzerinde belirleyici olan ve onların etkinliğini tayin eden organik bütünlüğünü ortaya koymuş, şöyle demiştir: “Bu, diğer tüm renklere kendi rengini verip onların özelliğini dönüştüren genel ışık kaynağı gibidir tıpkı. İçinde cisimleşen her şeyin özgül ağırlığını belirleyen eter gibidir.”[71] Bu yüzden de “bir bütün olarak toplumsal düzenin, dolayısıyla da egemenlik ile bağımlılık gibi siyasal biçimlerin gizli temeli” esasında bu üretim biçimidir. İşte tarihsel materyalizm de tarihi bu çerçeveden kavrar. Çin Devrimi’ni ve o dönemki tarihsel koşulların bu devrime sunduğu imkânlar ile dayattığı sınırlamaları anlamak için evvela Çin’in küresel kapitalizm içinde değişen konumunu incelemek gerekir. Yani bağlamın çözümlenebilmesi için bunu temel referans almamız gereklidir.

Marx’ın diyalektik yöntemi, türlü kavramsal ve bağlamsal inceliklerle yoğruludur. Tarihte gelişen “tüm toplumsal formları sürekli bir devingenlik içerisinde görür, onların gelip geçici doğasını hesaba katar.” Nitekim hem verili bir tarihsel evrenin bütünselliğini hem de toplumların karmaşıklığını “keşfetmenin anahtarı,” toplumsal formların “gelişimlerini inceleyip karşılaştırmaktır.” Dahası, her şey “içinde geliştiği somut tarihsel bağlama bağlı” olduğundan “birbirine hayli benzeş olmalarına rağmen farklı tarihsel koşullarda gerçekleşen olaylar çok farklı neticeler doğurabilir.” Mesela kapitalizm öncesi evrede, mülksüzleştirilen Romalılardan bir sanayi proletaryası çıkmamıştı. Marx da, bilindiği üzere, “her duruma uyarlanabilecek genel bir tarihsel-felsefi teori formülü” oluşturma girişimlerini kesinkes reddetmiş, hiçbir şeyin “tarih-üstü” olamayacağını belirtmiştir.[72] Gelgelelim Mao da 1942 tarihli ÇKP Tarihini Nasıl Değerlendirmeliyiz başlıklı konuşmasında böyle bir epistemolojiyi ortaya koymuştur. Somut durumların somut çözümlemelerini öne çıkarmış, özel tarihsel koşullar ve bağlamlar ile genel arasındaki bağlantıyı vurgulamış, çözümleme çerçevesinin bile bizzat gelişime tâbi olduğuna dikkat çekmiştir. Bu temelde “dağ vadilerinde Marksizmin” uzun erimli devrimci süreç içerisindeki inşası, türlü kuşkuları, sabotajları, krizleri ve uluslararası tehditleri boşa çıkararak dünya-tarihsel önemdeki 1949 zaferini mümkün kılmıştır.

Çözümleme Yönteminin Geçerliliği

Marksist praksis felsefesinin “mantıksal olan ile tarihsel olanın tutarlılığı” ve “teori ile pratiğin birliği” ilkelerini esas alan Mao, Pratik Üzerine adlı metninde bilginin, pratik faaliyetin önceliği ile teorik inisiyatif arasındaki diyalektik ilişki temelinde geliştiğini savlar. Marx da tarihin ileriye doğru aktığı, yani az gelişmiş formlardan daha gelişmiş formlara tarihsel bir gelişimin söz konusu olduğu varsayımından hareketle, kapitalizm öncesi toplumların ne tür içsel dinamikler neticesinde kapitalizme evrimleştikleri meselesi ile ilgileniyordu. Bu açıdan bakıldığında, kapitalizmin gelişimi ile kurdukları ilişkiler dışında ele alındıkları ölçüde, eskinin formları teorik açıdan önemsiz kalıyordu. Nitekim buradaki “kapitalizm öncesi” ifadesi, tüm toplumların kapitalizme doğru bir tarihsel gelişim seyri izledikleri varsayımını içerir. Marx, daha sonradan yaklaşımının bu determinist yönlerini törpüleyerek tarihin yasaları ile eğilimlerinin “demirden bir zorunluluk temelinde” işlemediklerini söyleyecekti.[73] Marx’tan sonraki kimi Marksistler ise kapitalizm öncesi ile kapitalizm dışı olan arasındaki kavramsal ayrımı göz ardı etmeyi sürdürmüşlerdir. Halbuki, feodalizmi hariç tutacak olursak, “kapitalizm öncesi” toplumların çoğunda aslında kendiliğinden kapitalizme doğru bir gelişim söz konusu olmamıştır; buna, “haraççı” üretim biçimi diye bilinen düzen de dâhildir. Buna rağmen bir bütün olarak Marx’ın yöntemi geçerliliğini korumaktadır. Tıpkı antik ya da feodal toplumların koşullara bağlı olarak değişkenlik gösteren gelişim seyirlerine benzer şekilde, Marx’ın “kapitalizm öncesine” dair varsayımları da sabit bir tarihsel dizilime tâbi değildi. Ayrıca, zamanla kapitalizme dönüşen düzenler de kapitalizme dönüşmeyen diğer düzenler de ancak “burjuva toplumunun özeleştiri süreci” başladıktan sonra kavranabilir hâle gelmişlerdi. Onun, daha gelişkinden yola çıkarak daha az gelişkin olanın kavranabileceğini ifade eden “insanın anatomisi maymunun anatomisine ışık tutar”[74] benzetmesi de bu epistemolojik yaklaşımı ortaya koymaktadır.

Bu diyalektik yaklaşım, determinist yahut oportünist önyargılardan azade kaldığı ölçüde, gayet etkili bir çözümleme yöntemidir. Örneğin, eğer on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Çin’deki toplumsal mücadeleleri hesaba katmayacak olursak, 1840’ı İngiltere’nin başlattığı, sonradan da başka emperyalist güçlerin katıldığı, kirli bir uyuşturucu savaşından ibaret görürüz. Oysa Çin’in modern çağını başlatan, yalnızca Birinci Afyon Savaşı değil, esasında, Çin halkının bu dönemden itibaren başlayan direnişi olmuştur. Keza 4 Mayıs 1919’u başka yerlerdeki benzer diğer devrimci dalgalardan ayırt eden de tarihe damga vuran neticeleridir; yani 1921’de ÇKP’nin kuruluşu ile bunun ertesindeki kitle hareketleri. 1921 gerçekleşmese, 1919’un tarihsel anlamı bambaşka olurdu; benzer şekilde 1949 gerçekleşmeseydi 1921’in anlamı zamanla silikleşirdi. Devrimin yoldan çıkmasını önleme amacıyla başlatılan Kültür Devrimi’nin trajedisi de ancak nihai yenilgisinden çok sonra anlaşılabilir hâle gelmiştir. Öyle ki devrimci yirminci yüzyıl “kendi tarihöncesinin bir ürünü değil, aksine kendi tarih öncesini yaratandır.”[75] Tarihsel olaylar kronolojik olarak değerlendirmeye alınabilir elbette, fakat geçmişte olup biteni sonradan geriye bakarak, yani verili olaydan sonraki süreci de hesaba katarak –ancak tarihi pragmatist bir biçimde suiistimal de etmeden– çözümlemek daha sağlam bir kavrayış sunacaktır.

Üretici Güçler Siyaseti

Kapitalizm ile gelişimi sanki birmiş gibi görmeyi bıraktığımızda bambaşka siyasi ihtimallerin, bambaşka devrimci yeniliklerin önü açılır. Bu, toplumsal ve insani gelişim arayışlarını da özgürleştirir. Ancak komünist devrimleri lanetlemek yahut bu devrimlerin çözülüşünü yüceltmek, kapitalizm ile modernleşmeyi tekrar özdeşleştirmek anlamına gelir. Mao döneminin “geçmiş hatalarını düzeltme” iddiasıyla yola çıkan Çinli reformcular, zamanla, “üretici güçlercilik” ya da “üretici güçler determinizmi” diye bir şey öne atarak partinin yirminci yüzyıl ortalarındaki geçiş programı olan “yeni demokrasi” formülasyonuna sırt çevirdiler. Devrimci dönüşüm dönemlerinde üretim ilişkilerinin üretici güçlerden önce dönüştüğünü ortaya koyan bolca kanıtı görmezden gelerek “maddi refahın” sosyalizmin olmazsa olmaz bir önkoşulu olduğunu söylediler. Bu yüzden de buke’yı, ya da tek hatlı bir tarihsel gelişim anlayışında “yanlışlıkla atlanan evreyi” (yani kapitalizmi) “telafi etmeyi,” dolaylı yoldan savunur oldular. Ekonomiyi önceleyen bu anlayış, katıksız bir kalkınmacılık ideolojisidir. Yeni gelişen para, piyasa ve büyüme fetişizmlerine ek olarak, sosyalizmin yerine “ulusun yüceliğini” koyacak kadar ileri gitmektedir. Ne var ki kapitalist sanayileşmecilerin kâr ve birikim mantığı esas alınarak biçimlendirilmiş bir ekonomik büyüme ne arzulanabilir ne de sürdürülebilirdir.

Belirsizlik

Tarih incelemeleri, aynı zamanda potansiyel alternatifleri ve gerçekleşmemiş olasılıkları da hesaba katabilmelidir. İnsanlık için komünist bir gelecek tasavvur eden Marx’ın, özgürleşmiş bir Doğu’nun gerek Avrupa’da gerekse dünya çapında devrimler tetikleyebileceğine dair ufku, indirgemeci yahut determinist olmayan bir yaklaşımı yansıtıyordu. Gelişim, ekonomik büyüme veya maddi refahla aynı şey değildir; bilakis, eşitsizliklerin, geri dönüşlerin, yön değişimlerinin ve sapmaların yer yer damga vurduğu, daima belirsizliğin gölgesinde seyreden ucu açık bir süreçtir. Yani hiçbir şeyin garantisi yoktur, birçok durumda da tayin edici olan siyasettir. Kapitalizmin tarihin kaçınılmaz sonu olduğu fikrini aşmadan, başarısız olmuş alternatifler ile seçilmemiş yolları ciddiye almadan tarihi kavramak mümkün değildir. Bugünlerde Avrupamerkezciliği reddeden araştırmacılar arasında revaçta olan “çok çizgili” ya da “kültürlerarası” tarih okumalarının açmazı budur. Kuşkusuz Çin’deki komünist devrimi adil bir biçimde değerlendirecek isek “devrimin bedelini, devrim hiç gerçekleşmeseydi olacakların bedeli karşısında ölçüp tartmamız”[76] gereklidir. Bu, kaçırılmış fırsatlara, yitirilmiş dünyalara, gerçekleşmemiş ideallere, unutulmuş derslere dair derin muhasebeleri teşvik edebilir. Devrimin nasıl büyük kahramanlıklarla, nasıl büyük fedakârlıklarla gerçekleştirilmiş olduğunu hesaba kattığımızda bu muhasebe daha da önemli bir hâl almaktadır. Devrim kavgası henüz bitmediğine göre E. H. Carr’ın Rus Devrimi için sözleri, Çin Devrimi için de geçerli kabul edilebilir: “Buradaki tehlike, devrimde insanların çektiği acıların, devrim adına işlenen suçların, devrimin büyük kusurlarının üstünü bir şekilde örtmemiz değildir. Asıl tehlike, onun muazzam kazanımlarını sessizce geçiştirmemiz, hatta tamamen unutmamızdır.”[77]

1949 Eşiği Uğruna Mücadele

Fransa’da Sınıf Savaşımları’nda Marx, “devrimler tarihin lokomotifidir,” der. Büyük toplumsal devrimler, verili bir toplumun yalnızca sosyo-ekonomik yapısı ile siyasal düzenini değil, normlarını, değerlerini ve doğrultusunu da dönüşüme uğratırlar. Dolayısıyla, tarihte birer “dönüm noktası” yahut “eşik” gibidirler. 1949 da bu tür bir tarihsel eşiktir; yakın dönem Çin tarihini anlamak, 1966-1978 arasını da kapsayacak şekilde ülkenin son yetmiş-seksen senesini iyisiyle kötüsüyle değerlendirmek isteyenler açısından en belirleyici referans noktasıdır. Öte yandan yıllardır “post-sosyalizmi” yaşıyor olmamıza rağmen hâlâ son nefesini vermeyi reddeden Soğuk Savaş antikomünizmi, 1949’un tarihsel önemini açıktan hedef almaya devam etmektedir. Sonuçta Çin tarihinin hangi temelde dönemlere ayrılabileceği meselesi bile siyasi bir meseledir. Marx, iyimser bir döneminde, şöyle sormuştu: “Asya’nın toplumsal durumunu temelden dönüştürecek bir devrim gerçekleşmeden insanlık tarihsel görevini yerine getirmiş sayılabilir mi?”[78] Öte yandan 1858 senesinde, gelişen dünya ticareti ile yeni açılan Çin limanları hakkında Engels’e yazdığı bir mektupta daha karamsar, daha rahatsız edici bir sezgisini dile getiriyor, Asya’da “engin bir coğrafyada üzerinde hâlâ yükselmekte olan” Avrupa burjuvazisinin[79] buradan aldığı güçle Avrupa’daki devrimi bastırabileceğini söylüyordu.

Tüm bunlara rağmen komünist devrimcilerin sayısız engelle karşılaşabileceklerini, hatta nice kez yenilebileceklerini de öngörüyordu: “Tamamlanmış görünene dönüp dönüp onu yeniden başlatırlar. İlk girişimlerinin yetersiz, zayıf, zavallı boyutları ile amansızca alay eder; düşmanı yere serdikçe yerden güç alıp daha devasa biçimde tekrar kalktığına tanıklık eder; kendi hedeflerinin cesameti karşısında tekrar tekrar geri çekilirler, ta ki geri çekilmenin artık imkânsız hâle geldiği koşullar gelişene dek.”[80] Bunu Çin Devrimi’nin en karanlık günlerine baktığımızda da görüyoruz. On binlerce işçinin katledildiği ve ÇKP’nin kentlerdeki yeraltı ağının tümden yok edildiği 1927’de de Kızıl Ordu’nun benzersiz zorluklara göğüs gererek eriye eriye on bin kilometreden fazla yol teptiği Uzun Yürüyüş’te de komünistler karamsarlığa kapılmamış, muazzam fedakârlıklar ile devrimi zafere taşımayı sürdürmüşlerdi.

Bugün Çin’deki sınıf mücadelelerini ya da daha genel toplumsal mücadeleleri geçmiştekilerle karşılaştırmamız mümkün değildir. Dün ile bugünün bu benzemezliği, ülkenin tarihsel süreci tarafından şekillendirilen ideolojik ve politik çelişkilerini yansıtmaktadır. Eskinin Qing reformcularıyla cumhuriyetçi milliyetçilerini harekete geçiren “güç ve zenginlik” hedefleri komünistleri cezbedememelidir, çünkü onların hedefleri çok daha büyüktür. Mesela Çin’in yurtdışında yaptığı yatırımlar, emperyalistlerin kaynak ve kâr avından farklılaşmalı, artık değerin yatırımın gerçekleştiği ülkede kalmasını sağlamalıdır. Neticede devrimin uzun yolculuğu bağlamında 1949’un önemini kavrayacaksak şayet, devrimci dönem ile reformlar dönemini eleştirel bir temelde karşılaştırıp değerlendirmemiz gerekecektir. Bu, aynı zamanda enternasyonalist bir görevdir de. Nitekim komünizm projesi, doğası gereği enternasyonalisttir ve kapitalizm, bugün dünya çapındaki her ülkede, etkindir. O hâlde gerek jeopolitik gerekse jeoekonomik rekabetin keskinleştiği, emperyalizmin savaş tamtamları çaldığı bugünlerde 1949’u savunmak yalnızca ulusal bir mirasın kıymetini bilmek demek değildir. Aynı zamanda hem Çin’i dönüştürecek bir siyaset arayışı hem de sosyalizm davası ile onun Çin Devrimi’nden beslenen büyük anlatısını diriltmek demektir.[81]


* İlk olarak “Marx and the Chinese Revolution” başlığıyla Science & Society: A Journal of Marxist Thought and Analysis dergisinin Ekim 2025 tarihli 89. cilt, 4. sayısında yayımlanan bu metni Sinan Jabban çevirdi. Türkçe çevirisine ve yayımlanmasına izin verdikleri için yazara ve dergi editörlerine teşekkür ederiz.


[1] Maurice Meisner, “The Significance of the Chinese Revolution in World History,” LSE Asia Research Centre Working Paper 1 (1999): 2.

[2] Perry Anderson, “Two Revolutions: Rough Notes,” New Left Review 61 (Ocak/Şubat 2010): 59.

[3] Çin Komünist Devrimi’nin başarılarını ve önemini Revolution and Counterrevolution in China’nın 2. Bölümünde özetledim. Çin’in 1949 sonrası sosyalist gelişimini ise The Transformation of Chinese Socialism’de daha ayrıntılı biçimde ele almıştım. Bkz. Lin Chun, Revolution and Counterrevolution in China (Londra: Verso, 2021), 2. Bölüm; Lin Chun, The Transformation of Chinese Socialism (Durham, NC: Duke University Press, 2006).

[4] Karl Marx, Grundrisse: Foundations of the Critique of Political Economy [1857-1858], çev. Martin Nicolaus (Londra: Penguin, 1973), 486 [Türkçesi: Karl Marx, Grundrisse: Ekonomi Politiğin Eleştirisi için Ön Çalışma, çev. Sevan Nişanyan (İstanbul: Birikim Yayınları, 1979).]; Karl Marx, “Marx to Engels, 2 and 14 June 1853,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 39 (Londra: Lawrence & Wishart, 1983), 346–347. [Türkçesi: Karl Marx, “Marx’tan Manchester’daki Engels’e,” 2 ve 14 Haziran 1853 tarihli mektuplar, Seçme Yazışmalar 1 içinde, çev. Yurdakul Fincancı (Ankara: Sol Yayınları, 1995).]

[5] Marx, Grundrisse, 473, 483–485, 882; Karl Marx, “Marx to Engels, 25 March 1868,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 42 (Londra: Lawrence & Wishart, 1987), 547.

[6] Karl Marx, “The British Rule in India” [1853], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 12 (Londra: Lawrence & Wishart, 1979), 132 [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan’da İngiliz Egemenliği,” Marx, Engels: Seçme Yapıtlar I içinde, çev. Muzaffer Ardos, Sevim Belli, Ahmet Kardam ve Kenan Somer (Ankara: Sol Yayınları, 1976).]; Karl Marx, “The Future Results of British Rule in India” [1853], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 12 (Londra: Lawrence & Wishart, 1979), 221–222. [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları,” Marx, Engels: Seçme Yapıtlar I içinde, çev. Muzaffer Ardos, Sevim Belli, Ahmet Kardam ve Kenan Somer (Ankara: Sol Yayınları, 1976).]

[7] Marx, “The Future Results of British Rule in India,” 221–222.

[8] Karl Marx, A Contribution to the Critique of Political Economy [1859] (Moskova: Progress Publishers, 1980), 510–511 [Türkçesi: Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli (Ankara: Sol Yayınları, 1979).]; Karl Marx, “History of the Opium Trade,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 16 (Londra: Lawrence & Wishart, 1980), 15; Marx, Karl. 1858. “Trade or Opium?” New York Daily Tribune. Erişim: https://www.marxists.org/archive/marx/works/1858/09/20.htm#:∼:text=THE_NEWS_of_the_new,of_ the_first_Chinese_war [Türkçesi: Karl Marx, “Ticaret mi Yoksa Afyon mu?” Çin Üzerine içinde, çev. Mehmet Yurtcan (İstanbul: Günce Yayınları, 1977).]

[9] Marx, “History of the Opium Trade,” 13, 15–20; Karl Marx, “Revolution in China and in Europe,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 12 (Londra: Lawrence & Wishart, 1979), 94–96. [Türkçesi: Karl Marx, “Çin’de ve Avrupa’da Devrim,” Çin Üzerine içinde, çev. Mehmet Yurtcan (İstanbul: Günce Yayınları, 1977).]

[10] Marx, “The Future Results of British Rule in India,” 222.

[11] Karl Marx, Capital: A Critique of Political Economy, cilt 1 [1867] (Londra: George Allen & Unwin, 1971), 453–454. [Türkçesi: Karl Marx, Kapital, cilt 1, çev. Alaattin Bilgi (Ankara: Sol Yayınları, 2004).]

[12] a.g.e., 414.

[13] Karl Marx, “Marx to Engels, 10 December 1869,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 43 (Londra: Lawrence & Wishart, 1988), 398. [Türkçesi: Karl Marx, “Marx’tan Manchester’deki Engels’e,” 10 Aralık 1869, Seçme Yazışmalar 1 içinde, çev. Yurdakul Fincancı (Ankara: Sol Yayınları, 1995).]

[14] a.g.e., 398; Karl Marx, “British Incomes in India,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 15 (Londra: Lawrence & Wishart, 1986), 349–352. [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan’daki İngiliz Gelirleri,” Sömürgecilik Üzerine içinde, çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 1997).]

[15] Marx, “Revolution in China and in Europe,” 93.

[16] a.g.e., 93–99; Karl Marx ve Friedrich Engels, “Review,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 10 (Londra: Lawrence & Wishart, 1978), 266–267.

[17] Marx, “The British Rule in India,” 132; Karl Marx, “The Revolt in the Indian Army” [1857], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 15 (Londra: Lawrence & Wishart, 1986), 297–300 [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan Ordusunda Ayaklanma,” Sömürgecilik Üzerine içinde, çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 1997).]; Karl Marx, “The Revolt in India” [1857], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 15 (Londra: Lawrence & Wishart, 1986), 305–308. [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan’da Ayaklanma,” Sömürgecilik Üzerine içinde, çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 1997).]

[18] Karl Marx, “The Indian Revolt” [1857], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 15 (Londra: Lawrence & Wishart, 1986), 353 [Türkçesi: Karl Marx, “Hindistan Ayaklanması,” Sömürgecilik Üzerine içinde, çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 1997).]; Marx, Capital, cilt 1, 453–454.

[19] Karl Marx, “Marx to Engels, 16 January 1858,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 40 (Londra: Lawrence & Wishart, 1983), 538.

[20] Karl Marx, “Chinese Affairs,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 19 (Londra: Lawrence & Wishart, 1984), 216.

[21] Friedrich Engels, “Engels to Marx,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 12 (Londra: Lawrence & Wishart, 1979), 23.

[22] Karl Marx, “Drafts of the Letter to Vera Zasulich” [1881], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 24 (Londra: Lawrence & Wishart, 1989), 352–356. [Türkçesi: Karl Marx, “Vera Zasuliç’e Mektup [1881],” Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri içinde, çev. Mihri Belli (Ankara: Sol Yayınları, 1977).]

[23] Marx, “Marx to Engels, 25 March 1868,” 557; Karl Marx, “Letter to the Editor of the Otecestvenniye Zapisky,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 24 (Londra: Lawrence & Wishart, 1989), 199. [Türkçesi: Karl Marx, “‘Oteçestvenniye Zapiski’ (‘Vatan Yıllıkları’) Yazı Kuruluna Mektup,” Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri içinde, çev. Mihri Belli (Ankara: Sol Yayınları, 1977).]

[24] Karl Marx ve Friedrich Engels, “Preface to the Russian Edition of the Communist Manifesto” [1882], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 24 (Londra: Lawrence & Wishart, 1989), 426. [Türkçesi: Karl Marx ve Friedrich Engels, “1882 Tarihli Rusça Baskıya Önsöz,” Komünist Manifesto içinde, çev. Nail Satılgan (İstanbul: Yordam Kitap, 2015).]

[25] Karl Marx, “Marx to Friedrich Adolph Sorge, 27 September 1877,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 24 (Londra: Lawrence & Wishart, 1989), 278. [Türkçesi: Karl Marx, “Marx’tan Hoboken’deki Friedrich Adolph Sorge’ye,” 27 Eylül 1877, Seçme Yazışmalar 2 içinde (Ankara: Sol Yayınları, 1996).]

[26] Bu argümanın daha ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Lin Chun, “Marx and Asia: The Shift of Marx’s Conception of History,” içinde The Oxford Handbook of Karl Marx, ed. Matt Vidal (Oxford: Oxford University Press, 2018), 699–719.

[27] Antonio Gramsci, Selections from the Prison Notebooks, ed. Quintin Hoare (New York: International Publishers, 2018), 240.

[28] Li Dazhao, “Victory of the Commoners,” News for You 5 (1918): 5; Li Dazhao, “The Racial Question,” New Republic 6 (Haziran 1924).

[29] Qu Qiubai, “Modes of Imperialist Invasion in China,” The Vanguard 1 (1 Temmuz 1923); Qu Qiubai, “Sun Zhongshan and China’s Revolutionary Movement,” The New Youth 2 (1 Haziran 1925).

[30] Ernest Gellner, Nations and Nationalism (Oxford: Blackwell, 1983), 121; ayrıca bkz. 9. Bölüm. [Türkçesi: Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, çev. Büşra Ersanlı ve Günay Göksu Özdoğan (Ankara: Hil Yayın, 2008).]

[31] Max Weber, The Religion of China [1915], çev. ve ed. Hans Gerth (New York: Free Press, 1964), 26, 103–104, 61–62.

[32] Bu meselelerin daha ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Lin Chun, Revolution and Counterrevolution in China (Londra: Verso, 2021), 5. ve 7. bölümler.

[33] Marx, Grundrisse, 107–111.

[34] Bkz. Leon Trotsky, History of the Russian Revolution [1932] (Ann Arbor: University of Michigan Press, 1957), 4–5 [Türkçesi: Lev Troçki, Rus Devriminin Tarihi, 3 cilt, çev. Bülent Tanatar (İstanbul: Yazın Yayıncılık, 1998–1999).]; Mao Zedong, “The Chinese Revolution and the Chinese Communist Party” [1939], içinde Selected Works, cilt 2 (Pekin: People’s Publishing House, 1991). [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin Devrimi ve Çin Komünist Partisi,” Seçme Eserler II içinde (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1992).]

[35] Mao Zedong, “Why Is It That Red Political Power Can Exist in China?” [1928], içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: People’s Publishing House, 1991) [Türkçesi: Mao Zedung, “Çin’de Kızıl Siyasi İktidar Niçin Var Olabilir?” Seçme Eserler I içinde (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000).]; Mao Zedong, “On Correcting Mistaken Ideas in the Party” [1929], içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: People’s Publishing House, 1991) [Türkçesi: Mao Zedung, “Parti İçindeki Yanlış Düşüncelerin Düzeltilmesi Üzerine,” Seçme Eserler I içinde (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2000).]; Mao Zedong, “A Single Spark Can Start a Prairie Fire” [1930], içinde Selected Works, cilt 1 (Pekin: People’s Publishing House, 1991).

[36] Tang Tsou, “Interpreting the Revolution in China: Macrohistory and Micromechanisms,” Modern China 26, sayı 2 (2000): 205–238.

[37] Mao, “On Correcting Mistaken Ideas in the Party,” 86.

[38] Marksizmin “Çinlileştirilmesi” meselesini ve Çin’in kırsal çeperlerinden gelişen komünist devrimi Revolution and Counterrevolution in China’ın 3. ve 8. bölümlerinde ayrıntılı bir biçimde ele alıyorum. Üs bölgelerindeki ekonomik mücadelelerden ise Lin 2023’te söz ediyorum.

[39] Mao Zedong, “Speech at a Conference of Cadres in the Shanxi-Suiyuan Liberated Area” [1948]. [Türkçesi: Mao Zedung, “Sanşi-Suyyuan Kurtarılmış Bölgesindeki Bir Kadro Toplantısında Konuşma,” Seçme Eserler IV içinde (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1993).]

[40] V. I. Lenin, “The Right of Nations to Self-Determination” [1914], içinde Collected Works, cilt 20 (Moskova: Progress Publishers, 1964), 405–406. [Türkçesi: V. İ. Lenin, “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı,” içinde Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 1992).]

[41] Anderson, “Two Revolutions,” 64.

[42] Neil Faulkner, A Marxist History of the World: From Neanderthals to Neoliberals (Londra: Pluto, 2013), 256. [Türkçesi: Neil Faulkner, Marksist Dünya Tarihi: Neandertallerden Neoliberallere, çev. Tuncel Öncel ve Şükrü Alpagut (İstanbul: Yordam Kitap, 2021).]

[43] Neil Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions? (Chicago: Haymarket Books, 2012), 252.

[44] PLA History Editorial Commission, “The Politburo Resolution on Comrade Zhang Guotao’s Mistakes” [1937] ve “Consolidate and Develop Military Struggles in the Shan-Gan Soviet Area” [1937] (Pekin: PLA Publisher, 1999), 952–954.

[45] Michael Mann, The Sources of Social Power, cilt 3, Global Empires and Revolution, 1890–1945 (Cambridge: Cambridge University Press, 2012), 411. [Türkçesi: Michael Mann, İktidarın Tarihi 3: Küresel İmparatorluklar ve Devrim, 1890–1945, çev. Ali Rıza Güngen ve Özgür Balkılıç (Ankara: Phoenix Yayınevi, 2017).]

[46] Faulkner, A Marxist History of the World, 257.

[47] Neil Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions?, 2. baskı (Chicago: Haymarket Books, 2017), 134–136.

[48] Davidson, How Revolutionary Were the Bourgeois Revolutions?, 621, 252.

[49] Gan Yang, Unify the Three Traditions (Pekin: Sanlian, 2007).

[50] W. J. F. Jenner, The Tyranny of History: The Roots of China’s Crisis (Londra: Penguin, 1992).

[51] Arif Dirlik ve Maurice Meisner, Marxism and the Chinese Experience (Armonk, NY: M. E. Sharpe, 1989), 17.

[52] Yang Songlin, Telling the Truth: China’s Great Leap Forward, Household Registration and the Famine Death Tally (Cham: Palgrave, 2021). [Kitaba yazılan sunuşun Türkçe çevirisi için bkz. “Büyük İleri Atılım Tartışmalarını Yeniden Değerlendirmenin Önemi,” Praksis Güncel.]

[53] Marx, Capital, cilt 1, 928.

[54] a.g.e., 513, 522, 357; Karl Marx, Capital, cilt 1, içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 35 (Londra: Lawrence & Wishart, 1987), 486.

[55] Marx, Capital, cilt 1, 50–52, 738–739.

[56] Arif Dirlik, After the Revolution: Waking to Global Capitalism (Middletown, CT: Wesleyan University Press, 1994), 22.

[57] Devrimci modernleşme ile sömürgeci modernleşmeyi hem The Transformation of Chinese Socialism’in 1. Bölümünde hem de Revolution and Counterrevolution in China’ın 1. Bölümünde karşılaştırıyorum. ÇHC dış politikasını ise Revolution and Counterrevolution in China’ın 7. Bölümünde eleştirel bir temelde değerlendiriyorum. Bkz. Lin Chun, The Transformation of Chinese Socialism (Durham, NC: Duke University Press, 2006), 1. Bölüm; Lin Chun, Revolution and Counterrevolution in China (Londra: Verso, 2021), 1. ve 7. bölümler.

[58] Mao Zedong, “Report to the Second Plenary Session of the Seventh Central Committee of the Communist Party of China” [1949], içinde Selected Works of Mao Tse-tung, cilt 4 (Pekin: Foreign Languages Press, 1969), 374.

[59] Mao Zedong, Selected Works of Mao, cilt 5 (Pekin: People’s Publishing House, 1977), 324. [Türkçesi: Mao Zedung, Seçme Eserler V(İstanbul: Kaynak Yayınları, 1993).]

[60] Mao Zedong, “A Passage from Conversation with the Albanian Comrades” [1967], içinde Writings of Mao since the Founding of the PRC, cilt 12 (Pekin: Central Party Literature Press, 1998), 220.

[61] Mao Zedong, Writings of Mao since the Founding of the PRC, cilt 11 (Pekin: Central Documents Press, 1996), 265–266; Mao Zedong, Writings of Mao since the Founding of the PRC, cilt 13 (Pekin: Central Party Literature Press, 1998), 487.

[62] Karl Marx ve Friedrich Engels, “The German Ideology,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 5 (Londra: Lawrence & Wishart, 1975), 52–53. [Türkçesi: Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok ve Olcay Geridönmez (İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 2013).]

[63] Alain Badiou, “The Cultural Revolution: The Last Revolution?,” Positions: Asia Critique 13, sayı 3 (2005): 482, 506–507.

[64] Louis Althusser, “The Historic Significance of the 22nd Congress,” içinde On the Dictatorship of the Proletariat, ed. Etienne Balibar (Londra: New Left Books, 1977), 203. [Türkçesi: Louis Althusser, “Devrim ve Diktatörlük: 22. Kongrenin Tarihsel Önemi,” Teori ve Politika 28–29 (Güz 2002/Kış 2003).]

[65] Karl Marx, The Civil War in France (New York: International Publishers, 1968) [Türkçesi: Karl Marx, Fransa’da İç Savaş, çev. Erkin Özalp (İstanbul: Yordam Kitap, 2016).]; Karl Marx, “Critique of the Gotha Programme,” içinde Marx-Engels Selected Works, cilt 3 (Moskova: Progress Publishers, 1970), 13–30, 4. Bölüm. [Türkçesi: Karl Marx, “Gotha Programının Eleştirisi,” Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi içinde, çev. M. Kabagil (Ankara: Sol Yayınları, 1989).]

[66] Althusser, “The Historic Significance of the 22nd Congress,” 12. Bölüm.

[67] Alessandro Russo, Cultural Revolution and Revolutionary Culture (Durham: Duke University Press, 2020), 3. Bölüm. [Türkçesi: Alessandro Russo, Kültür Devrimi ve Devrimci Kültür, çev. Onurcan Ülker (İstanbul: Patika Kitap, yayımlanacak).]

[68] Michael Newman, Ralph Miliband and the Politics of the New Left (Londra: Merlin, 2002), 230–231.

[69] Mao Zedong, Selected Works of Mao, cilt 5, 55, 61, 76, 130–136, 147.

[70] Kültür Devrimi’ni daha ayrıntılı biçimde Revolution and Counterrevolution in China’ın 4. Bölümünde ele alıyorum. Bkz. Lin Chun,Revolution and Counterrevolution in China (Londra: Verso, 2021), 4. Bölüm.

[71] Marx, Grundrisse, 106–107.

[72] Marx, Capital, cilt 1, xxx–xxxi, 739; Marx, “Letter to the Editor of the Otecestvenniye Zapisky,” 200–201.

[73] Marx, Capital, cilt 1, xvii.

[74] Marx, Grundrisse, 105–107; Marx, “Letter to the Editor of the Otecestvenniye Zapisky,” 199–200.

[75] Wang Hui, 20th-Century China as an Object of Thinking: Spatial Revolution, Horizontal Time, and Replacement Politics (I) (Open Times, 2018), 85.

[76] Meisner, “The Significance of the Chinese Revolution in World History.”

[77] E. H. Carr, “The Russian Revolution and the West,” New Left Review 111 (Eylül/Ekim 1978): 25. [Türkçesi: E. H. Carr, “Rus Devrimi ve Batı,” içinde 100. Yılında Ekim Devrimi, ed. Gökhan Atılgan (İstanbul: Yordam Kitap, 2017).]

[78] Marx, “Revolution in China and in Europe,” 93, 98; Marx ve Engels, “Review,” 266–267.

[79] Karl Marx, “Marx to Engels, 8 October 1858,” içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 40 (Londra: Lawrence & Wishart, 1983), 347. [Türkçesi: Karl Marx, “Marx’tan Manchester’deki Engels’e,” 8 Ekim 1858, Seçme Yazışmalar 1 içinde, çev. Yurdakul Fincancı (Ankara: Sol Yayınları, 1995).]

[80] Karl Marx, “The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte” [1852], içinde Marx-Engels Collected Works, cilt 11 (Londra: Lawrence & Wishart, 1978), 62. [Türkçesi: Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev. Erkin Özalp (İstanbul: Yazılama Yayınevi, 2009).]

[81] Bu metinde, Lin Chun, China and Global Capitalism: Reflections on Marxism, History, and Contemporary Politics (Basingstoke: Palgrave, 2013), 8. ve 9. bölümlerdeki bazı alıntıları aynen kullandım ve birkaç paragrafı serbestçe yeniden ifade ettim.


[i] Bkz. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto [1848], çev. Celal Üster ve Nur Deriş (İstanbul: Can Yayınları, 2010), 71. [Ç.N.]

[ii] Bkz. V. I. Lenin, “Asya’nın Uyanışı” [1913], içinde Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri (İstanbul: Ant Yayınları, 1974), 90–92. [Ç.N.]

[iii] Çan Kay-şek’in Guomindang (GMD) ile ÇKP arasındaki Birinci Birleşik Cephe’yi dağıtmasından sonra başlattığı ve komünistler başta olmak üzere bütün ilericileri hedef alan şiddetli tasfiye dönemi. Bu süreçte ÇKP’nin üye sayısı bir yıldan kısa sürede, katliamlar yüzünden 58.000’den 5.000’e düştü. Partinin, GMD’nin güçlü olduğu doğu kıyı şeridindeki sanayileşmiş az sayıda kentte var olan işçi çekirdeği, fiziksel olarak tasfiye edildi. [Ç.N.]

[iv] Bu makale, “Kitap Tapıncına Karşı” adıyla da bilinmektedir. Bkz. Mao Zedong, “Kitap Tapıncına Karşı,” içinde Pratik ve Çelişki Üzerine, çev. Ahmet Kırmızıgül (Ankara: Epos Yayınları, 2009). [Ç.N.]

[v] Moskova’da Sun Yat-Sen Üniversitesi’nde eğitim gören ÇKP kadrolarından oluşan ‘28 Bolşevikler’ grubunun önderlerinden Wang Ming, 1930’ların başında “hep mücadele, hiç ittifak yok” siyaseti izleyerek Uzun Yürüyüş’e yol açan süreçte ÇKP’nin büyük kayıplar vermesine yol açmıştı. Japon işgalinden sonra tam tersi bir hatta savrulan Wang, bu kez Kızıl Ordu’nun tamamen Milliyetçilerin komutasına girmesini öneren “hep ittifak, hiç mücadele yok” çizgisini savundu. Her iki çizgiye de karşı çıkan Mao, Wang Ming destekçileriyle kapsamlı bir ideolojik mücadeleye girişti. Tartışmalar sırasında Wang ve destekçileri, Mao’yu “teorik yetersizlikle” ve “gerillacılıkla” suçluyorlardı. [Ç.N.]

[vi] Maoist Çin’de eskinin egemen sınıf temsilcileri ve halka karşı suç işleyenler ile geniş halk kitlelerinin karşı karşıya getiren kitlesel toplantılar. Toprak Reformu sırasında gerçekleşen “acıları dile getirme” oturumlarında geçmişte köylüleri sömüren toprak ağaları ve sömürülen köylüler karşı karşıya geliyor, halk eski egemenleri açıkça eleştiriyor ve suçlarını yüzlerine vuruyordu. [Ç.N.]

[vii] “ÇKP Merkez Komitesi’nin Büyük Proleter Kültür Devrimi Hakkında Genelgesi” olarak da bilinen, Kültür Devrimi’nin radikal kitle hareketleri döneminin işaret fişeği olan önemli siyasal belge. [Ç.N.]