ONURCAN ÜLKER: 2010’ların ortasından bu yana, Çin’deki yeni Maoist hareket içinde “Çin emperyalizmi teorisi” (中帝论 Zhongdilun) üzerine tartışmalar yürüyor. Çin’in yeni bir emperyalist ya da sosyal-emperyalist süper güç olup olmadığı konusunda küresel solda da muhtelif görüşler mevcut. Siz hem Çince hem de İngilizce yazında bu tartışmalara katkı veren önemli aydınlardan birisiniz. Monthly Review‘da birkaç yıl önce yayımlanan uzun makalenizde, Çin’in emperyalist bir ülke olmadığını, olsa olsa merkez ve çevre arasında bir yerde konumlandırılabileceğini iddia ediyordunuz. Hâlâ aynı kanıyı taşıyor musunuz? Bu noktayı biraz daha açmanızı isterim.
MINQI LI: İçinde bulunduğumuz yüzyılın başından bu yana Çinli Marksistler, günümüz Çin’inin kapitalizme geçiş sürecini tamamladığına ve bugünün Çin toplumunda kapitalist üretim ilişkilerinin egemen hale geldiğine dair bir mutabakat inşa ettiler. Bunun yanında, Çin dışında yaşayanlar da dâhil olmak üzere bazı Çinli Marksistler, Çin kapitalizminin niteliğine ve dünya kapitalist sistemindeki konumuna dair tartışmalar da yürüttüler. Günümüz Çin’inin emperyalist olarak tanımlanmasının en uygunu olduğunu savunanlar, Lenin’in emperyalizm teorisinin belli bir kavrayışına yaslanıyorlar. “Çin emperyalizmi teorisinin” savunucularına göre emperyalizm, tekelci kapitalizm ve sermaye ihracına karşılık gelmektedir. Çin ekonomisinde muhtelif büyük şirketler hâkim hâldedir, yanı sıra Çin yurt dışında yatırımlar yapmaktadır; demek ki Çin emperyalist bir ülke olmak durumundadır.
Bu teoriyi savunanların anlayamadığı şey, kapitalist üretim ilişkilerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana köklü bir şekilde değişmiş oluşu. Bugün ulusal ekonomisinde bir tür “tekelci sermayenin” hâkim olmadığı bir tane ülke dahi bulmanız zor. Dahası, küreselleşmiş kapitalizm çağında hemen her ülke yurt dışında yatırım yapıyor, bir yandan da dünyanın geri kalanından yatırım alıyor.
1920’ye dönersek, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması‘nın Fransızca ve Almanca baskılarının önsözünde Lenin, dünya toplamının yalnızca onda biri ile beşte birine tekabül eden bir nüfusa sahip olmalarına rağmen dünyanın en müreffeh ve güçlü ülkelerini teşkil etmelerinin, emperyalist ülkelerin tanımlayıcı bir özelliği olduğuna zaten dikkat çekmişti. Lenin’e göre emperyalist ülkeler, dünyanın geri kalanından aşırı kârlar çekebilmekte ve bunları, içeride toplumsal uzlaşıyı sürdürebilmek adına, “işçi aristokrasilerini” rüşvete bağlamakta kullanıyordu.
Çin her ne kadar büyük miktarlarda dış yatırım gerçekleştirdiyse de yurt dışı varlıkların ortalama getiri oranı yüzde 3 dolayında kaldı; bir kıyas yapacak olursak, Çin’e yapılan yabancı yatırımların ortalama getiri oranı yüzde 6 civarında. Çin’in yurt dışı varlıkları, sahip olduğu yükümlülüklerden (liabilities) daha fazla olmasına rağmen, yabancı kapitalistlere ödediği kâr ve faiz miktarı, Çinli kapitalistlerin yurt dışında elde ettiği miktardan çok daha fazla. Aşırı kârlardan pay almak şöyle dursun, Çin emperyalist ülkeler tarafından sömürülmeye devam ediyor.
Peki ya Lenin’in emperyalizmi yekpare ve homojen bir sistem olarak ele almadığı yönünde bir itiraz dile getirilemez mi? Lenin aynı zamanda Çarlık Rusya, İtalya ve Japonya gibi “geri kalmış” güçleri de emperyalist ülkelere dâhil ediyordu. Benzer bir yerden, Çin solundan bazı eleştirmenler dünya sistemleri yaklaşımlarının sistemdeki hiyerarşiyi haddinden fazla katı gösterdiğini, yarı-çevreden yukarı yönlü bir hareketi daha en başından imkânsızmışçasına ele aldığını öne sürüyorlar. Bazıları ise, Kautsky’yi anımsatan şekilde, bu yaklaşımların Çin ile ABD arasında aşırı derecede istikrarlı, hatta bir tür “simbiyotik” ilişki olduğu izlenimi uyandırma riski taşıdığını belirtiyor. Bu eleştirilere karşı neler söylersiniz?
Lenin emperyalist sistemi homojen bir yapı olarak görmemişti. Ama yine Lenin, BÜTÜN emperyalist ülkelerin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerden aşırı kârlar çekebildiğini açıkça ortaya koymuştu. Günümüz bağlamında bu, emperyalist ülkelerin çevre ve yarı-çevre ülkeleri sömürebilen, bunun sonucunda da aşırı kârlar elde edebilen ülkeler olduğu anlamına gelir. Buna itiraz edenlerin, Emperyalizm‘den 8. Bölüm’ü ve Lenin’in Fransızca ve Almanca baskılarına 1920’de yazdığı Önsöz’ü yeniden okuması gerekiyor.
Elbette, tıpkı kapitalist iktisadi sistem gibi, emperyalist sistem de donuk ve katı bir yapıda değil. Yeterince hırslı olan birkaç tane işçi, şayet şansları da yaver giderse, günün birinde kapitalist sınıfa yükselebilir pekâlâ. Fakat bir Marksistin, işçi sınıfının aşağı yukarı beşte birinin kapitalist sınıfa geçebileceğini söylemesi fazlasıyla saçma olurdu. Bu Marksist bir argüman değil, aksine, “sınıf hareketliliği” yanlısı burjuva bir argüman. Benzer şekilde Çin’in (dünya nüfusunun yaklaşık beşte birinin yaşadığı bir ülkeden bahsediyoruz), günün birinde kapitalist dünya sisteminin en üst katmanlarının bir parçası olabileceğini sanmıyorum.
Karl Kautsky’nin Çin ile ABD arasındaki simbiyotik ilişki hakkında bir yorum yaptığını da hatırlamıyorum. Dolayısıyla “eleştirinin” bu kısmına yanıt veremeyeceğim.
Çin’in Güneydoğu’ya, Güney Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yaptığı doğrudan yatırımlar, Çinli kapitalistlerin toplam yatırım düzeyi açısından oldukça ufak bir kısma tekabül ediyor, dolayısıyla Çin ulusal ekonomisi açısından ciddi bir etkiye de sahip değil.
Ben de sizin argümanınızı takip edeyim. Artan sermaye ihracının Çin’e emperyalist bir karakter kazandırdığı yönündeki bakışa karşı siz; Hong Kong, Makao, Singapur ve vergi cenneti bölgeler üzerinden, Çin’in doğrudan dış yatırım verilerinin ne denli yoğun biçimde geri dönüşlü doğrudan yabancı yatırım[1] (round-tripping) ve kıyı ötesi ticari işlemleri (offshoring) tarafından şekillendiğini vurguluyorsunuz. Yine de; özellikle Kuşak ve Yol Girişimi’nden bu yana, Çin’in Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya olan yatırımlarında da ciddi bir artış mevcut. Buradan yola çıkarak, siz Çin sermayesinin bu dışa doğru genişlemesini nasıl yorumlarsınız? Bunun Çin ulusal ekonomisinin üstündeki baskılarla ne türden bir irtibatı var?
Gerek içeride gerekse de ülke dışında, tüm kapitalistler kârlı yatırım olanaklarını kovalar. Çinli kapitalistler buna bir istisna teşkil etmiyor. Çin’in Güneydoğu’ya, Güney Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yaptığı yatırımlar üzerinden bu ülkelerin ucuz iş gücünü ve doğal kaynaklarını sömürme niyeti güttüğüne şüphe yok. Fakat sizin de açıkladığınız gibi, Çin’in yatırımları, iş gücünün ucuz olduğu veya doğal kaynaklar açısından bereketli olan yerlerden ziyade; Hong Kong, Singapur, Cayman Adaları ve Britanya Virjin Adaları’na yöneliyor. 2024’te, Çinli kapitalistlerin bu bölgeler haricinde yaptığı yeni doğrudan yabancı yatırımlar yaklaşık 46 milyar dolar olarak gerçekleşti, ki bu da Çin’in yeni doğrudan yabancı yatırımlarının dörtte birine denk geliyordu. Kıyas yapacak olursak, aynı yıl Çin’in yurt içi toplam sabit varlık yatırımına ayırdığı meblağ 52 trilyon yuana (yaklaşık 7,3 trilyon dolara) ulaşmıştı. Tam da bu yüzden Çin’in Güneydoğu’ya, Güney Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yaptığı doğrudan yatırımlar, Çinli kapitalistlerin toplam yatırım düzeyi açısından oldukça ufak bir kısma tekabül ediyor, dolayısıyla Çin ulusal ekonomisi açısından ciddi bir etkiye de sahip değil.
Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) sorununa döneyim. Çin’in yayımladığı son resmî Yurtdışına Doğrudan Yabancı Yatırım İstatistikleri Bülteni‘ne göre, KİT’lerin, ülkenin toplam yurtdışına doğrudan yabancı yatırımları içerisindeki payı yüzde 65’i buluyor. Benzer şekilde, Forbes 500‘deki Çinli şirketler içerisinde de KİT’ler başı çekiyor. ABD, AB ve Japonya’nın oluşturduğu hâkim emperyalist blokta gördüğümüz türden bir vaka değil bu. Tüm bunlar Çin’deki sermaye yapısı ve kapitalist sınıf kompozisyonu açısından bize ne söylüyor?
KİT’ler çoğunlukla sermaye-yoğun ve büyük teşekküllerdir. Satın alma gücü paritesi açısından Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olduğu göz önüne alınırsa, Çin KİT’lerinin Forbes 500‘de başı çekiyor olmasında şaşılacak pek bir şey yok. Fakat büyük şirketlerin yer aldığı muhtelif listeyi fazla merkeze almak, KİT’lerin bugün Çin ekonomisi açısından taşıdığı öneme dair abartılı bir resim ortaya koyuyor. Çin Ulusal İstatistik Bürosunun 2024 verilerine göre, devlete ait sanayi işletmeleri, sanayi işletmelerinin toplam gelirinin yalnızca yüzde 28’ini, istihdamınsa yalnızca yüzde 17’sini teşkil ediyordu.

Biraz daha ileri götüreyim. Mao, kapitalist restorasyon tehlikesinin esas olarak Parti’nin üst katmanlarından ve devlet bürokrasisinden geldiğini iddia ediyordu. Bunun reform sonrası Çin dönemini anlamlandırmamıza hâlen yardımcı olduğunu düşünüyor musunuz? Daha açık sorayım: KİT’lerin sınıf karakterini bugün nasıl düşünmemiz gerekir? Resmî özel mülkiyet veya miras hakkından yoksun olsalar dahi, parti-devlet seçkinlerinin KİT’ler üzerindeki denetimlerini veya kaynak dağıtımı üzerindeki inisiyatiflerini yeniden üreten mekanizmalar mevcut değil mi?
Mao’nun iddiası, sosyalist bir toplumdaki kapitalist restorasyon tehlikesine dairdi. Daha evvel açıkladığım üzere, bugünün Çin’i kapitalist bir toplum. Günümüz Çin’inde, yabancı ve yerli özel işletmeler kadar, KİT’ler de ücretli emek üzerinden işçi sınıfını sömürmekte ve artı değer elde etmek için birbirleriyle rekabet etmekte. Bu anlamda, hem KİT’ler hem de özel işletmeler, Çin’deki kapitalist üretim ilişkilerinin üretimini ve yeniden üretimini sağlayan ekonomik unsurlar hâline geldiler. Çinli devlet seçkinlerinin tekil üyelerinin KİT’leri kendi şahsına menfaat sağlayacak şekilde kullanabildiği özel mekanizmalar hakkındaysa pek bir fikrim yok.
Çin’i diğer ülkelerden ayrıştıran nitelikler açısından vurgulanan bir diğer husus da, devletin bankacılık ve finans alanındaki sıkı denetimi. Solun bir kesimi bunu, Çin’in hâlen sosyalizmin bazı unsurlarını koruyor olduğunun bir kanıtı olarak görüyor. Buna dair ne dersiniz? Çin’in bürokratik kapitalist sınıfı, finansal serbestleşme konusunda neden görece temkinli davranıyor?
Çin devletinin bankacılık sektörü ve finansal piyasalar üzerindeki denetimini “sıkı” olarak tanımlamazdım. Bankacılık sektöründeki devlet denetimi ve finansal piyasaların düzenlenmesi, 1960’larda ve 1970’lerde, gelişmekte olan kapitalist ülkeler açısından yaygın bir durumdu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, 1970’lerde Türkiye’nin de bankacılık sektörünün önemli bir kısmı Kemalist siyasal sistem altında devletin mülkiyetindeydi. Bu durum Türkiye’yi ne sosyalist ne de kapitalist-olmayan bir ülke yapıyordu.
“Bürokratik kapitalizm” ifadesine farklı tarihsel bağlamlarda farklı anlamlar yüklenebileceği için, Çin yönetici sınıfını “bürokratik kapitalist sınıf” olarak nitelemekten de imtina ediyorum. Fakat hangi özel biçimini almış olursa olsun, Çin’in bugün Çin kapitalist sınıfı tarafından yönetildiği tartışmaya açık değil.
Çin yönetici seçkinlerinin finansal serbestleşmeye temkinli yaklaştıkları ve kamu bankalarının finans sektöründeki hâkim pozisyonunun devam ettiği doğrudur. Bunun niçin böyle olduğu sorusuna kısaca şu cevabı vermek mümkün: burjuva iktisat teorisinin vazettiği serbest piyasa dogmalarının aksine, Çin yönetici seçkinler, devletin hâkim olduğu bir finansal sistemin Çin’in kapitalist birikimine çok daha büyük katkı sağladığını bizzat deneyimleyerek öğrendi. Finans sektörü üzerindeki devlet denetimi yalnızca Çin’i küresel finansal krizlerden uzak tutmaya yaramadı, aynı zamanda reel faiz oranlarının düşük tutulabilmesini de sağladı; bu da sanayici kapitalistlerin artı değerin büyük bir kısmını ellerinde tutabilmelerini ve sermaye birikimi için daha istekli olmalarını mümkün kılmış oldu.
Science & Society‘de yayımlanan yakın zamanlı bir yazınızda, Çin kapitalizminin çelişkilerinin Çin’i, KİT’lerin ekonomide yeniden büyük bir rol oynayacağı bir devlet kapitalizmi formasyonuna sevk edebileceğini öne sürüyorsunuz. Bu durum tek başına sosyalizm anlamına gelmeyecek olsa da bunun kapitalizmin ötesine geçiş için bir zemin sağlayabileceğini iddia ediyorsunuz. Bu, Çin’deki kapitalist restorasyonun çoktan tamamlandığı anlamına mı geliyor? Şayet sosyalizme dönüş bir ihtimal olarak belirecekse, bu ÇKP liderliğinin dönüşümüyle mi, yoksa Çin işçi sınıfının devrimci önderliğiyle mi mümkün olabilir?
Daha önce de belirttim, bence Çin’deki kapitalist restorasyon zaten nihayete ermiş vaziyette ve bunun yaşanmasının üzerinden on yıllar geçti. Zaten öyle olmasaydı sosyalizme (geri) dönüş tartışması da baş göstermezdi. Bu yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşebilecek muhtemel bir sosyalizme geçiş süreci ise o zamanki toplumsal çelişkilerin ve sınıf mücadelelerinin koşullarına bağlı olacaktır. Elbette kapitalist sınıf iktidarını, refahını ve ayrıcalıklarını öylece teslim etmeyecektir. Dolayısıyla işçi sınıfının devrimci mücadelesi sürecin varlık koşulu olacaktır. Devrimci mücadele illâ ki silahlı bir ayaklanma anlamına gelmiyor, Çin işçi sınıfının gelecekte kendi gerçekçi ve etkili araçlarını geliştireceğine inanıyorum.
Siz aynı zamanda iklim krizi, petrol üretimi tepe noktası (peak oil) ve ekolojik sınırlar ile kapitalizmin sonsuz birikim güdüsü arasındaki ilişki üzerine olan çalışmalarınızla da biliniyorsunuz. Çin’in yenilenebilir enerji sektörü son yıllarda büyük bir genişleme gösterdi ve an itibariyle ülke ekonomisindeki rolü de giderek büyüyor. Yeşil enerjiye doğru bu kayışın arkasında ne var? Bunun küresel iklim krizinin yatıştırılmasında anlamlı bir katkı sunacağını düşünüyor musunuz?
Çin’in yenilenebilir enerji sektörü çok hızlı biçimde büyüdü. Fakat bu durum Çin’in fosil yakıt tüketiminin ve karbondioksit salınımının artmasının önüne geçmedi. Bugün Çin, dünyadaki toplam kardondioksit salınımının aşağı yukarı üçte birinden sorumlu. Çin’in karbondioksit salınımında büyük çaplı ve hızlı bir azalma sağlanmadan küresel iklim dengesini tesis etmek mümkün değil. Yenilenebilir enerjinin büyümesi bunu başarmak için yeterli değil. Kapitalist iktisadi büyümeye ve sermaye birikimine son vermemiz gerekiyor. Bu kapitalizm koşulları altında yapılabilecek bir iş değil elbette.
Bunun yanında, emperyalist ve antiemperyalist kamplar arasında Çin’in genel olarak tarafsız bir tutum takındığını ve daha ziyade antiemperyalist ülkelerle dostane ilişkiler geliştirdiğini teslim etmek de gerekir. Fakat bugünün dünyasındaki temel mücadele Amerikan emperyalizmi ile Çin kapitalizmi arasında değil; ABD önderliğindeki emperyalist kamp ile Rusya, İran ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin öncülük ettikleri antiemperyalist kamp arasında yaşanmakta.
Son olarak, daha ziyade güncel küresel gelişmelere ilişkin bir soru sormak istiyorum. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak biliniyor. Oldukça uzun süredir Venezuela’nın en büyük petrol alıcılarından biri ve bazı kaynaklara göre günde 400 bin ila 500 bin varil arasında buradan petrol satın alıyor. Benzer şekilde, İran’ın, ham petrol ihracatının yüzde 90’ını Çin’e ulaştırmak için “gölge filo” kullandığını söyleyenler de var. Bu bağlamda, ABD ve müttefiklerinin, söz gelimi Venezuela başkanının kaçırılması veya İran’a yönelik gerekçesiz saldırısı gibi aleni şekilde ve haydutça gerçekleştirdiği eylemleri, ABD ile Çin arasındaki sözüm ona “Yeni Soğuk Savaş” ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
ABD’nin Çin’i başlıca rakibi olarak gördüğünü dile getiren pek çok iddiaya rağmen, Çin yönetimi ABD’yi düşmanı olarak görmüyor. Bu, Çinli liderler tarafından, kamuya açık şekilde sayısız kez dillendirildi. Örneğin, Ekim 2025’te Kore’nin Busan kentinde Trump’la olan görüşmesi sırasında Xi Jinping, Çin’in “kimseye meydan okumak” ya da “kimsenin yerini almak” gibi bir niyetinin olmadığını, Çin’in başarısının Trump’ın “Amerika’yı yeniden muhteşem yapmak” (making America great again) projesiyle uyumlu olacağını savunmuştu. Jinping, Çin ve ABD’nin iş birliği yaparak birlikte kazanabilmesini, birbirlerinin başarılarına yardımcı olmalarını ve refahı birlikte paylaşmalarını umduğunu ifade etmişti (合作共赢,相互成就,共同繁荣). Her ne kadar ben Çin’i emperyalist bir ülke olarak görmesem de, antiemperyalist olarak konumlandırmak da hatalı olacaktır.
Bunun yanında, emperyalist ve antiemperyalist kamplar arasında Çin’in genel olarak tarafsız bir tutum takındığını ve daha ziyade antiemperyalist ülkelerle dostane ilişkiler geliştirdiğini teslim etmek de gerekir. Fakat bugünün dünyasındaki temel mücadele Amerikan emperyalizmi ile Çin kapitalizmi arasında değil; ABD önderliğindeki emperyalist kamp ile Rusya, İran ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin öncülük ettikleri antiemperyalist kamp arasında yaşanmakta. Ne de olsa sıcak savaşlar, soğuk savaşlara kıyasla çok daha çatışmalıdır. ABD’nin şu anda dâhil olduğu büyük sıcak savaşların hiçbirinde Çin yer almıyor. ABD-Çin ticaret çatışmalarına gelirsek, kapitalizmin tarihi boyunca oldukça benzer çatışmalar çeşitli ülkeler arasında yaşandı. Xi Jinping, yukarda belirttiğim ve ABD-Çin işbirliği umudunu içeren konuşmasını, Çin’e yönelik aylarca süren şiddetli gümrük vergisi savaşlarının akabinde, Ekim 2025’te yaptı. Ben Xi Jinping’in aklından geçenleri samimi şekilde dile getirdiğini düşünüyorum.

Son soruya verdiğiniz cevap bağlamında, Xi Jinping’in uzlaşmacı ve ılımlı tutumu ile ABD’li egemen sınıfların artan Çin karşıtı söylemleri ve Pasifik’te Çin’i askerî olarak kuşatma yönündeki hamleleri arasındaki karşıtlığı nasıl nitelendiriyorsunuz?
ABD emperyalizminin Çin’i askerî olarak kuşatmaya yönelik bir strateji izlediğini düşünmüyorum. Sözde “ilk ada zincirini” “savunmak” gibi bir stratejisi olduğu ise muhakkak. Ancak Çin anakarasının karasal sınırı, kıyı şeridinden çok daha geniş. Çin, Rusya’nın yanı sıra Güneydoğu Asya ülkeleriyle de dostane ilişkiler içinde. Pakistan’ın Çin’in müttefiki olduğu biliniyor. Sınır anlaşmazlıklarına rağmen Hindistan, Çin ile doğrudan askerî bir çatışmaya girmiyor. Dolayısıyla Çin’in “askerî olarak” kuşatıldığı yönündeki iddiaların bir gerçeklik zemini bulunmuyor.
ABD egemen sınıfının, Çin yönetiminin uzlaşmacı tavrına karşı neden giderek artan bir Çin karşıtı söylemle yanıt verdiği ise hakikaten ilginç bir soru. Bunun iki muhtemel cevabı var. Bunlardan biri, ABD yöneticilerinin Çin karşıtı söylemlerine rağmen, egemen sınıfın Çin’i asla gerçek bir düşman olarak görmüyor olması. Obama döneminden bu yana, ABD egemen sınıfı, Doğu Asya’ya dair sürekli bir “yönelmeden”, “yeniden yönelmeden” dem vurdu; ne ki, Rusya ya da Orta Doğu gibi başka bir gündem yüzünden, dikkatleri hep “başka yöne kaydı.” Hâl böyleyken, ABD emperyalizminin gerçek düşmanı hiçbir zaman Çin değildi belki de. Emperyalistlerin laflarını neden oldukları gibi kabul edelim ki? Gerçekte ne yaptıklarını dikkate almamız gerekmez mi?
İkinci bir olasılık ise, Amerikan emperyalizminin gerilemesiyle birlikte ABD egemen sınıfının kendi uzun vadeli çıkarlarına uygun hareket edebilme kabiliyetini yitirmiş olması (Henry Kissinger’ın bir vakitler hararetle savunduğu, ABD ile Çin’in kapitalist dünya sistemini yönetmek için “işbirliği” yapmasını öngören “G2” stratejisini izlemek gibi). İran’a yönelerek baltayı taşa vuran ABD emperyalizminin ve Siyonizmin saldırıları; emperyalizm bir kere tarihsel çöküş sürecine girdiğinde, emperyalistlerin kalkışabileceği ahmaklıkların ne olursa olsun hafife alınmaması gerektiğinin son kanıtı oldu.
Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?
Türkiye kapitalizminin çetin siyasi koşulları altında, ortaya koydukları başarıdan ve yaptıkları muhteşem işlerden ötürü Textum Dergi‘yi ve diğer Türkiyeli yoldaşları içtenlikle kutluyorum. Şundan hiç şüphem yok ki; Türkiye işçi sınıfı, Çin işçi sınıfı ve uluslararası işçi sınıfının dayanışmasıyla, tüm engelleri ve zorlukları birlikte aşacak ve hiç de uzak olmayan bir gelecekte kapitalist-emperyalist sistemi tarihe gömeceğiz. •
[1] Round-tripping işlemi, çok uluslu bir şirketin sermayeyi bir ara ülke üzerinden dışarı çıkarıp, sonrasında yeniden yabancı yatırım olarak ulusal ekonomiye aktarmasını içermektedir. Bu operasyon kara para aklama faaliyeti ile ilişkili olabileceği gibi, devletin şirketlere tanıdığı teşviklerin de bir sonucu olabilir. [bkz. Aykut, D., Sanghi, A. ve Kosmidou, G. (2017). What to do when foreign direct investment is not direct or foreign: FDI round tripping (Policy Research Working Paper No. 8046). World Bank.] –Çevirenin Notu (ç.n.)
*Onurcan Ülker’in Minqi Li ile yazışma yoluyla gerçekleştirdiği bu söyleşiyi Özgürcan Alkan çevirdi. Söyleşinin İngilizce aslına erişmek için lütfen tıklayınız.