Bölüm 1: Maoizmi Tartışmak[1]
A, genç bir işçi-öğrenci eylemci; tutkulu ve içten.
B, yaşlıca bir Maoist entelektüel; deneyimli ve kuşkucu.
A (bir anlık duraklamanın ardından, savunmaya geçer gibi): Hep bunu söylediler: Pratik teoriyi sınar. Somut durumun somut tahlili. Biz de Mao’nun gösterdiği yoldan gitmeye çalıştık!
B: Peki nereye vardınız? Devlet bıçaklarını bilerken siz netlik beklentisiyle oyalandınız. Dilekçelerle, başvurularla iktidarın utanıp adil davranacağını mı sandınız?
A: Ama biz samimiydik! İşçilere güvendik, onların sesine inandık! Maoizm dediğin bu değil mi?
B: Strateji yoksa samimiyet beş para etmez. Sizinki samimiyetten çok saflıktı. Yasallık ve kamuoyu üzerine kurduğunuz yanılsamalar gözünüzü kör etti. Diyalektiği işletemediniz; çünkü çelişkileri gerçekten kavrayamadınız.
A: Çelişkiler! Onlar bizi korkuyla felç etsin diye değil, önümüzü açsın, bizi güçlendirsin diye var! Eksiklerimiz olmuş olabilir, ama harekete geçmekte haksız değildik!
B (sertçe üsteleyerek): “Eksik” mi diyorsun sen buna? Çelişkileriniz sizi öyle kilitledi ki hareketin içinde demokrasi namına bir şey kalmadı. Size itiraz eden yoldaşları susturdunuz; eleştiriyi ihanet diye damgaladınız. Bunun neresi güçlendirici?
A: Çünkü eleştirinin bir yönü, bir istikameti olmalı! Kendimizi durmaksızın düzeltmeyi Mao’dan öğrendik. Devrim açıklık ister, uyarlanma ister, mücadele ister — insanın kendi içinde bile.
B: Ama siz Maoizmi katılaştırdınız, dogmalaştırdınız! Mao’nun yazdıklarına kutsal metin muamelesi yapmak devrimi ilerletmez; aksine onu boğar. Kendinizi gerçekliğe de, yeni pratiğe de kapattınız.
A: Sanki Maoizmden vazgeçmişiz gibi konuşuyorsun. Oysa biz kitlelerin güç kazanmasını istedik; önce yasal sendikalar üzerinden ilerleyip bir özgüven zemini kurmak istedik. Devrimci praksis bu değil mi?
B: Devrimci praksis tevazu ister; gerçekten kulak vermeyi, gerçek bir demokratik ilişki kurmayı ister. Siz öğrencilerse kitlelerin sahici bir katılımı olmaksızın karar alan öncü seçkinler grubu gibi davrandınız.
A: Diyelim ki yenildik — bu, yaptığımız her şeyi boşa mı düşürür? Cesaretimizi, ileriye doğru bir gedik açma çabamızı geçersiz mi kılar?
B: Bilgelikten yoksun cesaret, cesaret değil, pervasızlıktır! Siz işçileri kendi ideolojik kavganızın simgelerine dönüştürdünüz—
A (öfkeyle sözünü keserek): Hayır! Onlar simge değildi. Birer dekor değil, yoldaşlarımızdı; birlikte yürüdüğümüz insanlardı!
B (bastırarak): Dinlemekten çok adlarına konuştuğunuz insanlar! Böylece devrim dediğiniz şey de gerçek bir kitle mücadelesi olmaktan çıkıp bir performansa, bir gösteriye dönüştü.
…
Teori ve Pratik: “Kapalı” ile “açık” teori arasında Maoizm
Mao Zedong bir yerde şöyle yazıyordu: “Eğer bilgi edinmek istiyorsanız, gerçekliği değiştirmenin pratiğinde yer almanız zorunludur. … Devrimin teorisini ve yöntemlerini bilmek istiyorsanız, devrimde yer almalısınız.” “Pratik Üzerine” (1937) başlıklı makalesinde Mao, fikirlerin somut deneyimden doğması ve ardından pratik içinde sınanması gerektiğini savunan Marksist bir bilgi kuramı ortaya koyuyordu; deneme, sınama ve yeniden ayarlamadan oluşan kesintisiz bir çevrimdi bu (Mao, 1937). Doğru fikirler gökten düşmezdi; pratik içinde edinilirdi ve yeniden pratiğe dönmek zorundaydı. Onların hakikiliği de ancak bu şekilde, “akla-uygun bilgiden devrimci pratiğe sıçrayış” ile sınanabilirdi. Bu anlamda Maoizmin, pratik deneyimle kesintisiz biçimde yeniden sınanan ve geliştirilen, açık uçlu bir teori olarak işlemesi gerekir. Lenin’in “somut durumun somut tahlili Marksizmin canlı ruhudur” sözüne göndermeyle, meselenin karmaşıklığını incelemeksizin basit ve mutlak sonuçlara varan yoldaşlarını yerden yere vuran da Mao’nun bizzat kendisidir. Mao’ya göre Marksizm, yeniliğe kapalı bir kutsal metinden ziyade, değişen koşullarla birlikte dönüşmesi gereken canlı bir kılavuzdu — “araştırma yoksa söz hakkı da yoktur” onun erken dönem şiarlarından biriydi.
Ne var ki Maoizm bir yandan “kapalı” bir veçhe de geliştirdi; özellikle Mao’nun yaşamının son yıllarında, Kültür Devrimi’nin son döneminde Mao’nun kendi yazıları ve sözleri değişmez hakikat mertebesine çıkarıldı (her yere yayılan “Küçük Kızıl Kitap” bunun en çarpıcı örneğiydi). Paradoksal biçimde, kesintisiz devrim fikri ve bizatihi dogma eleştirisi üzerine kurulu bir ideoloji olarak Maoizm, Mao döneminin sonuna gelindiğinde, pratikte dogmatik bir kült de üretmiş oldu. Bu ikili miras, bugünün Maoist militanlarına hem açık hem kapalı bir teori bırakıyor. Bir yandan Mao’nun öğretilerine buyurucu bir doktrin gibi hürmet ediyorlar; devrimin simgesi olarak Mao portreleri taşıyor, onun sloganlarına başvuruyorlar. Öte yandan, Mao’nun yöntemini gerçekten izleyeceklerse, küreselleşmiş kapitalizmin ve Mao dönemindekinden alabildiğine farklı bir Çin “sosyalist” devletinin damga vurduğu bugüne uygun düşecek şekilde Maoist teoriyi eleştirel biçimde güncellemeleri, hatta yeniden kurmaları gerekiyor. Kavramsal bulanıklık da burada beliriyor: Maoizme sadakat, Mao’yu alıntılayarak ve onun devrimci sembollerini yeniden sahneleyerek mi kanıtlanır? Yoksa tıpkı Mao’nun yaptığı gibi “olgulardan hakikati arayarak” ve yeni pratikler için yeni teoriler yaratarak mı?
Jasic hareketi bu gerilimin billurlaştığı bir örnekti. Genç eylemciler, Mao’nun kitle çizgisi yaklaşımını, Mao’nun kendi döneminden belirgin biçimde farklı bir bağlamda açıkça uygulamaya çalıştılar. Jasic’teki öğrenci militanlar gerçekten de tabandaki işçileri güçlendirmeyi hedefliyordu. Gelgelelim, protesto süreci boyunca gerçek bir kitle desteği ortaya çıkmayınca, işin içine paradoksal biçimde öncücü bir unsur girdi: öğrenciler fiilen Leninist bir öncü gibi davranıyor, farklı görüşleri dinlemeksizin kapalı kapılar ardında hareket ediyor ve farklı fikirler dile getirenleri “işçi sınıfının hainleri” diye mahkûm ederek demokratik kararlar alıyormuş gibi yapıyordu. Maoizmin açık ve kapalı kutuplarını, burada, mücadelenin gerçek zemininde görürüz. Kitle çizgisi açık uçlu, demokratik bir yöntemdi; ne var ki, kitleleri “yönlendirecek” bilinçli bir elitin zorunluluğuna dair örtük bir inanç, onu sürekli gölgeliyordu. Eleştiri ya da farklı görüşleri daha baştan etkisizleştirecek “doğru” kararların bu elit tarafından alınması gerektiği varsayılıyor; itirazlar da burjuva fikirleri diye mahkûm ediliyordu. Bu iki eğilim arasındaki sürtünme her zaman açık seçik olmayabilir. Çin devrimi sırasında Mao, kitlesel ayaklanmaların kendiliğindenliği ile Komünist Partinin merkezî örgütlenmesi arasında bir denge tutturmak zorundaydı. Jasic örneğinde ise bu dengeye ulaşmak hiç kolay olmadı. Maoist öğrenciler işçilerin öz-faaliyetini gerçekten genişletiyorlar mıydı, yoksa işçilerin gündeminin yerine kendi gündemlerini mi geçiriyorlardı? Soldan bazı isimlerin de dâhil olduğu eleştirmenler, öğrencileri seçkincilikle suçladı; işçileri kendi devrimci dramaları için bir sahneye çevirdiklerini söylediler. Destekleyenler ise öğrencilerle işçilerin çabalarını yerli yerinde bir ittifak içinde birleştirdiğini savundu. Bu tür soruları çözmek için Maoizmin sunduğu teorik araçlar ise muğlaktır: hangi metinlerin öne çıkarıldığına bağlı olarak, Maoist doktrine hem esnek bir pragmatizmi hem de tavizsiz bir militanlığı meşrulaştırmak üzere başvurulabilir.
Maoizmin bugün temel sorunu, bir metodoloji ile bir ideoloji arasında salınıp durmasıdır. Bir metodoloji olarak Maoizm (açık Maoizm), bağlamsal araştırmayı, çelişkilerin çözümlemesini ve koşullara yaratıcı biçimde uyarlanmayı gerektirir. Bir ideoloji olarak Maoizm ise (kapalı Maoizm), halk savaşı, yeni demokrasi, parti, siyasal iktidarın namlunun ucundan çıkması gibi kanonik ilkeler dizisi sunar; bu ilkelere bağlı olanlar da bunları sabit şablonlar halinde gerçekliğe dayatmaya kalkabilir. Bugünün Maoistleri arasındaki gerilimlerin çoğu, ikincisini birincisinin yerine koymaktan doğuyor. Örneğin bazı Maoistler, Kültür Devrimi gibi Mao’ya özgü belirli siyasal hamleleri, belirli bir zaman ve mekânda anlam kazanmış tarihsel taktikler olarak değil, yeniden canlandırılması gereken zamansız şablonlar olarak ele alıyor. Jasic destekçileri ise bu bakımdan, haklarını teslim etmek gerekir ki, bir ölçüde istisnaiydi: Mao döneminin taktiklerini mekanik biçimde taklit etmediler. Bunun yerine Maoist ilkeleri yeni bir duruma uygulamaya çalıştılar; yani bugünün koşullarında işçileri örgütlemeye, işçi-öğrenci ittifakları kurmaya ve bürokratik baskıyla yüzleşmeye yöneldiler. Ama tam da bu süreçte gördük ki, bir teori olarak Maoizm tek ve açık bir yanıt üretmedi; tersine, hareketin ardından bir dizi iç tartışmanın önünü açtı. Bu da gösterdi ki, Maoizm yaşayabilen bir teori/pratik olarak iş görecekse, öz-eleştiriye ve gelişime açık olmak zorunda.
Devrimin hayaleti: Devrimci hafızanın nekromansisi
Çin’de solcular ve hayal kırıklığına uğramış işçiler, bugünkü adaletsizlikler karşısında giderek daha sık Mao dönemi radikalizminin hatırasına başvuruyor; öyle ki bu, siyasal nekromansiyi andıran bir görünüm alıyor. Tamamen yeni devrimci paradigmalar kurmak yerine, Maoist tarihin hayaletlerini çağırıyor, bu ruhların güncel mücadelelere can vereceğini umuyorlar. Jasic hareketinin destekçileri ve pek çok insan her yıl Shaosan’daki Mao heykeline adeta bir hac ziyareti yapıyor; bu da geçmiş devrimlerin ruhunu yeniden diriltme girişimlerinin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor. Maoist sembollere ve hatıralara yönelişin güçlü bir duygusal karşılığı var. Bugünün eylemcilerini, Çinli devrimcilerin gurur verici mirasına bağlarken, eşitlikçi ideallerin güya daha baskın olduğu bir dönemi geri çağırarak mevcut statükonun reddini de dile getiriyor. Ne var ki bu hafızaya yaslanma hâli, aynı zamanda bir tür ideolojik yer değiştirmeye de dönüşebiliyor. 21. yüzyıl Çin kapitalizminin özgül gerçeklikleriyle (örneğin, altyapı odaklı yüksek hızlı kapitalist kalkınmayı yöneten bir “sınıf” partisiyle, Mao dönemindekinden hem çok daha büyük hem de çok daha küreselleşmiş bir işçi sınıfıyla ve teknolojik bakımdan son derece gelişkin bir gözetim devletiyle) doğrudan yüzleşmek yerine Maoizmden ilham alan birçok eylemci, nostaljiye çekiliyor. Siyasal tahayyüllerini bugünün gerçeklerinden değil, dünün dili ve imgelerinden devşiriyorlar.
Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i’nde meşhur biçimde yazdığı gibi, devrimci kriz dönemlerinde insanlar, “endişe içinde geçmişten ruhları yardıma çağırır, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kıyafetlerini ödünç alır”; bütün bunu da “tarihin bu yeni sahnesini eskiden hürmet edilen bir kılık altında sunmak” için yapar. Marx’ın bu tasviri, Çinli Maoistlerin bir bölümüne de hayli iyi uyuyor: sömürünün ve zulmün yeni biçimleriyle karşı karşıya kaldıklarında, bugünün mücadelesini 1949’un ya da 1966’nın slogan ve imgeleriyle kurmaya çalışıyorlar, kimi zaman da bunu kelimenin tam anlamıyla Kızıl Muhafız üniformalarını kuşanarak yapıyorlar. Marx, hakiki bir toplumsal devrimin “şiiri geçmişten beslenemez, onun hayat pınarı gelecektedir” diye uyarıyordu: “Ölülerin kendi ölülerini kaldırmasına izin vermelidir ki, kendi öz içeriğine vasıl olabilsin.” Mao’nun hayaletinin Çin’de ısrarla dolaşmayı sürdürmesi, Çin toplumunda çözüme kavuşmamış ve hâlâ giderilmeyi bekleyen çelişkilere -derinleşen eşitsizliğe, altyapı odaklı kapitalizm dönüşüme ve işçilerin hoşnutsuzluğuna- işaret ediyor. Mao imgesi de, birçok kişinin post-Mao dönemde ihanete uğradığını düşündüğü bir adalet vaadinin hayaletimsi simgesine dönüşüyor.
Maoizmin bugün temel sorunu, bir metodoloji ile bir ideoloji arasında salınıp durmasıdır. Bir metodoloji olarak Maoizm (açık Maoizm), bağlamsal araştırmayı, çelişkilerin çözümlemesini ve koşullara yaratıcı biçimde uyarlanmayı gerektirir. Bir ideoloji olarak Maoizm ise (kapalı Maoizm), halk savaşı, yeni demokrasi, parti, siyasal iktidarın namlunun ucundan çıkması gibi kanonik ilkeler dizisi sunar; bu ilkelere bağlı olanlar da bunları sabit şablonlar halinde gerçekliğe dayatmaya kalkabilir. Bugünün Maoistleri arasındaki gerilimlerin çoğu, ikincisini birincisinin yerine koymaktan doğuyor.
Yine de, büyük ölçüde geçmişin hafızasına ve sembollerine yaslanan böylesi bir hayaletimsi siyasetin kendi içsel sınırları da var. İnsanın bugünü gözden kaçırmasına yol açabiliyor. Nitekim Jasic mücadelesi sırasında kimi Maoist öğrenciler, bugünün Çinli yönetici kadroları ile geçmişin “kapitalist yolcuları” arasında analojiler kurarken, güncel mücadeleleri de ilk Komünist Devrim’le özdeşleştiriyordu. Yeraltında dolaşıma sokulan bir manifestoda, Jasic eylemcilerinin “düşmanlarını” eski Milliyetçi gericilerin ve savaş ağalarının bugünkü karşılıkları olarak gördükleri aktarılıyordu. Bu türden analojiler esin verici olabilir, mücadelelerini tarihsel bir anlatı içine yerleştirmelerine de yarayabilir, ama pekâlâ yanıltıcı da olabilirler. Eylemciler bugünün koşullarına uygun yeni stratejiler geliştirmek yerine, dünün savaşını verme riskine girerler. Geçmiş devrimlerin yenilgileri üzerine düşünürken Walter Benjamin, “geçmiş, gizli bir zaman dizini taşır; ona kurtulma kapısını açan budur” der. Yani her kuşağın, kendisini harekete geçirecek imge ve fikirleri geçmişte bulabileceğini kabul eder. Ama Benjamin, geçmiş biçimlerin basitçe tekrar edilmesine karşı da uyarır. Başka bir deyişle, ona göre eski devrimci sloganları yalnızca yineleyip durmak artık yeterli değildir; zira toplumsal içerik de koşullar da değişmiş, o sloganları çoktan aşmıştır.

Jasic Mücadelesi sırasında Maoizmi yeniden sahiplenme girişimi (Mao’nun sözlerine ve imgelerine yaslanmak da buna dâhil) artık bugünün tarihsel momentinde tam bir karşılık bulmuyor gibiydi, hareketin taktikleri de aynı ölçüde havada kalıyordu. Dolayısıyla bugünün Maoistleri, altyapı odaklı kapitalist dönüşümün şekillendirdiği günümüz Çin’indeki sınıf çatışmalarıyla bağ kuran yeni bir devrim “şiiri” yaratmadıkları müddetçe, Maoizm de bir hayalet olarak kalacaktır: duygusal ve ahlaki bakımdan güçlü, fakat etkili bir siyasal pratiğe dönüşemeyen bir hayalet. “Nekromansi” eleştirisiyle kastettiğimiz de tam olarak buydu: Eylemciler, hayaletin yarım kalmış tasarısıyla yüzleşmek yerine, o hayalete tapınma riskine sürüklenebilirler; geçmişi yüceltirken bugünü dönüştürme görevini ıskalayabilirler.
Çin devletinin Maoist nostaljiye dönük tavrı ikircikli, zira Mao’nun mirasını paradoksal biçimde hem soğurmaya hem de bastırmaya çalışıyor. Komünist Parti, resmî tarihte Mao’yu Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak yüceltiyor, ama bir yandan da mevcut rejime meydan okuma potansiyeli taşıyan her türden taban temelli Maoist siyasetin uyanışını tezelden dizginlemeye girişiyor. Son yıllarda Çinli yetkililer, bazı Mao heykellerini sessiz sedasız ortadan kaldırdı; “Ütopya” gibi popüler Maoist internet sitelerini de muhalefetin etrafında toplanabileceği mecralara dönüşme ihtimali belirdiğinde kapattı. Yetkililer, “Büyük Serdümen” imgesinin, piyasa reformlarının geride bıraktığı mülksüzleştirilmiş milyonlar için bir odak noktasına dönüşmesinden açıkça kaygı duyuyor. Bu yüzden Mao’nun hatırası, Çin Komünist Partisi için iki tarafı da keskin bir kılıçtır: Parti’ye hem meşruiyet hem de devrimci bir köken kazandırır; ama aynı zamanda, Parti’nin Mao’nun eşitlikçi ideallerine ihanet ettiğini düşünenler için güçlü bir eleştiri sancağına dönüşür. Resmî siyasetteki bu çelişki, solda nekromantik siyaseti daha da teşvik ediyor, Parti’nin kendisi de bir tür Maoist sembolizmle iş görüyor. Örneğin, Xi Jinping zaman zaman “Halka Hizmet” gibi Mao dönemi sloganlarına başvuruyor ve Mao tarzı propagandanın kimi unsurlarını yeniden dolaşıma sokuyor ama aynı anda bağımsız Maoist örgütlenmeyi de yasaklıyor. Sonuç olarak sahici Maoist praksis yeraltına ya da simgesel protesto alanına itiliyor; bu da onun örgütlü bir siyasal güç olmaktan ziyade giderek daha çok bir ikonografiye ve hafızaya dönüşmesi riskini büyütüyor.
Bölüm 2: Maoizmi Tartışmak
A, genç bir işçi-öğrenci eylemci; tutkulu ve içten.
B, yaşlıca bir Maoist entelektüel; deneyimli ve kuşkucu.
B (öne doğru meylederek, meydan okurcasına): “Önce kitleler” diyorsun, ama dürüst ol — siz de zaman zaman, işçilere, yol gösterilmesi gereken çocuklarmış gibi davranmadınız mı? Mao’nun bizzat uyardığı seçkinci öncücülük tam da bu değil mi?
A: Biz kendimizi hiçbir zaman seçkin bir zümre olarak görmedik! Tek amacımız eğitmek, bildiklerimizi paylaşmak, bilinci yükseltmekti—
B (sertçe araya girerek): Eğitmek mi, yoksa dayatmak mı? Şartları siz koydunuz, stratejiniz tepeden inmeciydi, sonra da işçilerin sizin “doğru” çizginizi izlemesini beklediniz. Gerçekten kulak mı verdiniz, yoksa bunların hepsi yalnızca Leninist ezberlerden mi ibaretti?
A (sesini yükselterek, hararetle): Risk aldık biz! İşçilerin yanında durduk, baskıyla onlarla birlikte yüz yüze geldik! Kitle çizgisi dediğin budur işte, eylem içindeki dayanışma!
B: Dayanışma tevazu ister. Grubunuzun ideolojik saflık konusundaki ısrarı, yöntemlerinizi sorgulayan herkese “revizyonist” demeniz, sizi tecrit etti. Lenin tam da bu tür bir çocuksu solculuğu eleştiriyordu.
A (sertçe): Birliğe ihtiyacımız vardı! Birlik, ortak bir ufuktan ve açık bir doğrultudan doğar!
B: Birlik, tekbiçimlilik demek değildir. Sizin ahlakçı tutumunuz sınıf mücadelesini basit bir ahlak hikâyesine çevirdi — saf proleterler bir yanda, yoz küçük burjuva eylemciler öbür yanda. Mao’nun reddettiği sınıf özcülüğü tam da bu değil mi?
A: Biz sınıf ilkelerinin yanında durduk! Mao da sınıf bilincinin altını çiziyordu — sınıf sınırları berrak olmazsa devrim çözülür gider!
B: Ama Mao birleşik cepheleri de büyük bir güçle kurdu! İttifak siyasetinden hiçbir zaman vazgeçmedi. Oysa sizin grubunuz, size yalnızca alternatif taktikler önerdikleri için, farklı düşünen ve kaygı duyan insanları, yani potansiyel müttefikleri küçümsedi. Bu, Mao’nun taktik dehasını reddetmek değil de nedir?
A (başını sallayarak, zorlanır gibi): Mesele alternatif taktikler değildi, sahicilikti! Tavizli koalisyonların içinde hedeflerimizi gözden kaybedemeyiz!
B: Sahicilik mi, kibir mi? Devrim, zaten ikna olmuş olanlara saflık vaaz ederek kazanılmaz. İttifaklarla, taktik esneklikle ve sabırlı bir kitle çalışmasıyla kazanılır — tam da sizin Maoizm yorumunuzun görmezden geldiği şeylerle!
A: Peki, senin önerdiğin alternatif ne? Nostalji mi? Mao’ya mesiyanik bir figürmüş gibi tapınmak, hayalî bir geçmişi putlaştırmak mı? Bu devrim değil, gerilemedir!
B (artık savunmadadır): Biz Mao’nun mirasını sahipleniyoruz!
A: Siz Mao’yu putlaştırıyorsunuz! Her sözünü kutsal bir hakikat gibi ele alıyorsunuz; sanki gelip bizi sihirli biçimde kurtaracakmış gibi! Marksizmi milliyetçi bir nostaljinin içinde sulandırıyorsunuz — buna Maoizm değil, düpedüz gericilik denir!
B (hiddetle): Ya siz? İşinize geldiğinde Mao’yu bir kenara atıyor, devrimci praksisi gözükara bir maceracılığa indirgiyorsunuz!
A (daha alçak sesle, ama ciddiyetini yitirmeden): Demek mesele bu — katı Maoist milliyetçilerle kibirli seçkinciler arasında sıkışıp kalıyoruz? İki taraf da Mao’nun adını sahipleniyor, ama hiçbiri onun iddiasına gerçekten sadık kalmıyor. Biz bu çıkmazdan nasıl çıkacağız?
Çağdaş Maoizmde üç geriletici eğilim
Çin’de bugünün Maoizm siyasetinin bazı yönelimleri, ileriye doğru yeni yollar açmak yerine eski örüntülere geri dönüyor; bu da hem birliği hem de siyasal etkinliği zayıflatıyor. Burada bu ideolojik gerilemenin üç biçimini ayırt ediyoruz.
-
Ütopyacı milliyetçilik ve mesiyanik Mao tapınması
Bugün Çinli Maoistlerin önemli bir kanadı, aşırı-sol bir iktisadi söylemi hararetli bir milliyetçilikle ve Mao’ya neredeyse dinsel sayılabilecek bir bağlılıkla birleştiriyor. Bunlar çoğu zaman siyasal müesses nizama gayriresmî bağlarla eklemlenmiş, Mao mirasının milliyetçi bileşenlerini öne çıkaran ve Batı karşısındaki sert tutumu nedeniyle mevcut ÇKP liderliğini öven Maoistlerdir. Bu kişi ve gruplar Mao’yu adeta hatadan münezzeh bir kahraman mertebesine çıkarır; Çin’e de esas olarak milliyetçi bir mercekten bakar, Mao dönemi sosyalizmini ise yeniden ihya edilmesi gereken bir ulusal güç ve saflık altın çağı olarak görürler. Bu zihniyet kolayca mesiyanik bir düşünce tarzına, yani Mao’nun ya da Mao kalıbında bir liderin milleti kurtarmak üzere geri döneceği veya yeniden zuhur edeceği inancına kayabilir. Örneğin kimi Maoist çevrimiçi topluluklar, Mao’nun başarılarını putlaştırırken hatalarını küçümser ya da düpedüz inkâr eder; doğum gününü kutlarken ya da ölüm yıldönümünü anarken neredeyse adanmışlık derecesine varan bir coşku sergiler; Mao’nun toplu yazılarını da kutsal bir vahiy metni gibi ele alırlar. Bu perspektif ütopyacıdır, ama geriye bakan bir anlamda: Mao döneminde gerçekleştiği, ardından da onun ölümünden sonra ihanete uğradığı varsayılan ideal bir ulus tasavvuru kurar — egemen, eşitlikçi, adil bir ulus tasavvuru. Buradaki tehlike, bunun içeriği boşaltılmış bir nostaljiye, daha kötüsü de otoriter bir milliyetçiliği besleyen bir hatta dönüşmesidir. Mao imgesi yalnızca Çin gururunun ya da güçlü bir yönetimin simgesi olarak kullanıldığında, Maoizmi kendi döneminde dönüştürücü kılan sınıf çözümlemesi ve proleter enternasyonalizm gibi eleştirel devrimci içerikler de silinir gider. Böylece Mao, bugünün somut koşullarını çözümlemede başvurulacak bir kılavuz olmaktan çıkıp mitsel bir figüre dönüşür. Bu geriletici yönelim, küresel kapitalizmin ya da Çin’deki sınıf mücadelelerinin dönüşen biçimlerinin sağlam bir çözümlemesini bir kenara iter; onun yerine, Mao’ya hürmet yoluyla, geçmiş ihtişamın neredeyse büyülü bir biçimde geri döneceği umuduna yaslanır. Ayrıca tuhaf ittifaklara da kapı aralayabilir: Maoist milliyetçiler, Xi Jinping’in otoriter politikalarını kimi zaman sanki Mao’nun gerçek varisiymiş gibi alkışlar; kapitalist niteliklerle malul bugünkü rejimin hâlâ Mao’nun misyonunu sürdürdüğü kurmacasına teslim olurlar. Mao’ya tapınmanın milliyetçilikle iç içe geçmesi, Maoizmin Marksist çekirdeğini ve onun uluslararası sınıf dayanışmasına yaptığı vurguyu sulandırır; ayrıca destekçilerini, bugünün egemen seçkinlerinin işçilerin sömürülmesindeki derin suç ortaklığını görmekten de alıkoyabilir.
-
Kitlelerle bağ kurmak yerine Leninist seçkincilik
Bir başka geriletici eğilim de, Mao’nun kitlelere yaptığı vurguyla ironik biçimde çelişen sekter ve seçkinci bir öncücülüğün yeniden ortaya çıkması. Demokratik merkeziyetçilik, profesyonel devrimci kadro ve sıkı ideolojik disiplin gibi Leninist örgütlenme ilkeleri, Mao’nun daha geniş komünist gelenekten devraldığı mirasın bir parçasıydı. Mao, bu unsurları halkçı politikalarla dengelemeye çalıştı; örneğin bürokratizmi dizginlemek için dönemsel düzeltme kampanyalarına başvurdu ya da entelektüelleri ve görevlileri köylülerle birlikte yaşamaya gönderdi. Ne var ki bugünün Maoist çevrelerinde, Mao’nun kitle çizgisinden gelen düzeltici unsurlar olmaksızın bir Leninleşme riski var. Jasic hadisesi bunun kimi işaretlerini gösterdi: Öğrenci destekçiler içtenlikle işçilere yardımcı olmayı amaçlasalar da hareketin yapısı, küçük bir eğitimli eylemci grubunun gündemi ve stratejiyi belirlediği şekilde kurulmuştu. Bu çevreler yoğun ideolojik eğitime ve kendini bütünüyle davaya adamış daimî eylemcilerin devşirilmesine öncelik veriyor; bu model de Çarlık Rusyası’ndaki Leninist gizli parti örgütlenmesini andırıyor. Baskı koşulları altında güçlü bir örgütlenme ve güvenlik kültürünün anlaşılır olduğu kuşkusuz. Ama sorun, bu öncücü zihniyetin sahici, organik kitle eylemciliğinin yerini almaya başlamasıyla ortaya çıkıyor. Jasic’te öğrenci önderlik, işçiler adına fiilen kendini onların yerine koymakla eleştirildi, geniş bir istişareye ya da katılıma başvurmaksızın işçiler için neyin en iyi olduğuna önceden karar vermekle suçlandı. Asıl mesele şu: Bugünün birçok Maoisti yeniden, kendi kendini seçmiş eylemcilerin dar kadro çalışmasına geri düşmüş durumda. Bu seçkincilik kendini doktriner bir tahammülsüzlükte de gösteriyor: Belirli bir grubun çizgisine bütünüyle katılmayanlar hızla “revizyonist” ya da “oportünist” diye damgalanıyor. Bunun sonucu da yalıtılma olabiliyor.
İşin ironik tarafı, Lenin’in bizzat kendisi de bu tür bir kendini yalıtma eğilimine karşı uyarmıştı. Komünistlerin, gerici sendikaların içinde bile çalışması gerektiğini, kitlelerden kopuk saf bir mezhep gibi kalamayacaklarını söylüyordu: “Gerici sendikalarda çalışmamak demek, gerektiği kadar gelişmemiş olan ya da henüz geri olan işçi yığınlarını, gerici liderlerin etkisine terk etmek demektir.” Oysa Çin’deki bazı Maoistler fiilen tam da bunu yapıyor — mevcut işçi örgütlerine (hatta gayriresmî olanlara bile) ya güvensizlikle yaklaşıyor ya da onları mahkûm ediyor; bunun yerine ideolojik bakımdan “saf” kendi girişimlerini başlatmakta ısrar ediyorlar. Bu tutum da Lenin’in “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı’nda eleştirdiği çizgiyi anımsatıyor. Böylesi seçkinci bir eğilim, kitlelerle sahici bir bağ kurma ihtimalini zayıflatıyor, çünkü işçileri oldukları halleriyle kavramaktan aciz. İşçilerden ya Maoistlerin sınıf bilinci düzeyine yükselmelerini bekliyor ya da hiç dâhil olmamalarını. Ayrıca bu durum eylemciler arasında bir ahlaki üstünlük duygusunu (“hakiki devrimciler biziz”) da besleyebiliyor ama onları yanlarında gerçek işçiler olmaksızın bırakıyor. Uzun vadede bu, Mao’nun sürekli uyardığı bir hatayı yeniden üretmiş oluyor: entelektüellerin kitlelerden kopması. Yaşayabilir bir Maoist pratik, bu eğilimi tersine çevirmek zorunda olurdu. Ama bunu yapmak tevazu ve sabır gerektiriyor — oysa coşku ve aciliyet duygusu bazen bu niteliklerin önüne geçebiliyor.
-
Ahlakçı sınıf özcülüğü ve birleşik cephe siyasetinin reddi
Üçüncü gerileme biçimi, ilke olarak geniş koalisyonlar kurulmasını reddeden aşırı-sol bir sınıf saflıkçılığıdır. Bugünün bazı Maoistleri sınıfa özcü bir gözle bakıyor; işçi sınıfını doğası gereği erdemli sayarken, proleter olmayan güçlerle kurulacak her türlü ittifakı devrime ihanet olarak görüyor. Bu, Maoist ve Marksist fikirlerin basitleştirici bir çarpıtılmasıdır. Mao işçilerin ve köylülerin erdemlerini övmüş olsa da, aynı zamanda birleşik cephe taktiklerinin de ustasıydı; mücadelenin farklı evrelerinde asli düşmanı tecrit etmek için “daha küçük düşmanlarla” ittifak kurabiliyordu. Oysa bugünün katı Maoistleri çoğu zaman birleşik cephenin her türünü reddediyor. Örneğin emek STK’lerini (kimi zaman yurtdışından fon alan ya da yasalcı bir çizgi benimseyen yapıları) ortaklık kurulmaya değmez “burjuva” kurumlar diye mahkûm edebiliyorlar. Ortak kaygı alanlarında (mesela sansüre karşı çıkmak ya da hapsedilmiş bir muhalifi savunmak gibi meselelerde) liberal entelektüellerle yan yana gelmeyi de reddedebiliyorlar; çünkü bu liberalleri sınıf düşmanı olarak görüyorlar. Bunun yerine, Jasic örneğinde de olduğu gibi, tavizsiz ve alenen “kızıl” bir hat izlediler; baskı geldiğinde de bu onları daha da yalıttı. İlginçtir, Jasic tartışmasında kimi yaşlı Maoistler bu bakımdan daha da “saflıkçı” bir çizgideydi: Resmî sendikayla hiçbir şekilde çalışılmaması gerektiğini, kapitalizm koşullarında bunun bütünüyle nafile bir çaba olduğunu savundular. Bu anlamda yaşlı kuşak, birleşik cephe fikrini reddetme konusunda doz artırıyordu; genç eylemciler ise en azından Tüm Çin Sendikalar Federasyonuna (TÇSF) ve hükümete başvurarak birleşik cephe mantığını kısmen de olsa işletmeye çalışmıştı.

Bu eğilimin ahlakçı yanı, siyasal soruların yalnızca sınıf kimliği temelinde iyi ile kötü arasındaki bir savaşa indirgenmesinde ortaya çıkıyor. Nitekim Maoist bazı yorumlar “işçi-köylü” kimliğini ahlaken üstün bir konuma yerleştirirken, orta sınıf eylemciliğini de doğası gereği lekeli diye haşlıyor. Oysa sınıf, Marksist siyasetin elzem bir kavramı olsa da, onu katı bir ahlaki ikiliğe indirgemek güçlü bir devlet-sermaye ilişkisini yenilgiye uğratmak için gerekli olan ittifakların karmaşıklığını gözden kaçıran bir çarpıtmadır. Böyle bir tutum, muhtelif ezilen ve hoşnutsuz toplumsal kesimler arasında (öğrenciler, sanayi işçileri, göçmen emekçiler, büyük sermaye tarafından sıkıştırılan küçük girişimciler ya da kalkınma uğruna yerinden edilen köylüler ve başkaları arasında) bir birleşik cephe kurulmasını engelliyor. Halbuki geniş tabanlı herhangi bir meydan okuma için böyle bir cephe şart. Bugünün Maoistlerinin benzer genişlikte ittifakları düşünmeyi reddetmesi, örneğin kayda değer bir kamusal destek taşıyan çağdaş feminist hareketlerle ya da çevre protestolarıyla yan yana gelmekten imtina etmesi, dar bir ufka geri düşmek anlamına geliyor. Bu da sosyalist fikirlerin daha geniş halk kesimleri üzerindeki etkisini büyütme imkânından vazgeçmek demek.
Kısacası bu üç gerileme, paradoksal bir manzara ortaya çıkarıyor: Mao’nun mirasını sahiplendiğini iddia eden bazı Çinli Maoistler, çoğu zaman Mao’nun kendi bağlamında mücadele etmeye çalıştığı hataları yeniden üretiyor. Mao, çözümlemeden yoksun boş “devrimci lafazanlığa” karşı uyarmıştı (bunu 1940’larda Parti içindeki bazı kadrolara dönük bir eleştiri olarak da dile getirmişti). Oysa bugün mesiyanik Mao tapınması, yeni bir içerik ya da çözümleme üretmeyen sloganlara indirgenmiş durumda. Mao, mümkün olan her durumda farklı güçlerin birliğini vurguluyordu; buna karşılık Leninist seçkincilik ve birleşik cephe karşıtı tutumlar, kurulabilecek ittifakları heba etti. Mao kitlelerle bütünleşmeyi ve tepeden inmecilikten, yani küçük bir grubun bir karşılık almaksızın başkalarını komuta etmesi eğiliminden kaçınmayı amaçlıyordu, Ama seçkinci ve özcü pratikler, bu kez bir avuç “dava adamı” eliyle tepeden inmeciliğin başka bir biçimini yeniden devreye soktu. Bu eğilimler, Maoizmi toplumla sahici bir ilişki kurabilecek geniş bir hareket olmaktan çıkarıp bir tür siyasal dine ya da mezhebe dönüştürme riski taşıyor. Böyle sürüp giderse, Maoizm bir simge ya da hatıra olarak müesses nizamın başına bela olmayı sürdürür; ama ona ciddi bir meydan okuma yöneltecek kadar kolektif güç harekete geçiremez.
Bölüm 3: Maoizmi Tartışmak — Devamı
B (meydan okurcasına): Maoizm yaşıyor mu, yoksa öldü mü? Kabullen artık. Sizin eyleminiz, Maoizmin bir hayaletten, kuruntularla inatçı bir nostaljinin ürettiği cansız bir yanılsamadan ibaret olduğunu açığa çıkardı.
A (birden parlayarak, savunmaya geçer): Hayalet mi? Mao’nun hayaleti musallat olmayı sürdürüyorsa, bunun nedeni onun taleplerinin hâlâ yanıtsız kalması, devrimci vaadinin komünist kılığına bürünen kapitalistler tarafından ihanete uğratılmış olmasıdır! Ölü olan Maoizm değil, sizin korkak uzlaşmalarınız!
B (acı bir alayla): Devrimci saflık sizi ne dijital gözetimden korur ne de devletin çıplak şiddetinden. Siz yenilgiyi erdem, şehadeti de başarı diye romantikleştiriyorsunuz.
A (buz gibi bir öfkeyle): Siz pragmatizmi zafer diye pazarlıyorsunuz, oysa yaptığınız tek şey teslimiyeti kılık değiştirmiş halde sunmak. Maoizm amansızlığı talep eder; sulandırılmış ideolojilerle kurulan konforlu ortaklıkları değil!
B: Kendine gel! Gerçek mücadele ittifaklar ve pratik strateji ister, bizi sonsuz yenilgilere mahkûm eden o boş saflık ayinlerini değil.
A: Strateji mi? Sizin strateji dediğiniz şey iş birliği ve teslimiyetten başka bir şey değil. Devrimci praksis çelişkilerle bir arada yaşamaz; onları karşısına alır ve aşar.
B: Çelişkiler, kendini yalıtmış dogmatikler tarafından ortadan kaldırılamaz. Devrim, kendi kendine ördüğü bir yalnızlıktan haykırılan ateşli nutukları değil, kitlesel destek gerektirir.
A: Kitlesel destek, ilkelerden taviz vererek, mücadeleyi sulandırarak ya da açıklığı geçici kazanımlarla takas ederek elde edilmez. Siz Mao’nun mirasını omurgasız pragmatizminizin altına gömüyorsunuz!
B: Siz de kibirle gömüyorsunuz; salt ilkesel saflığı devrimin kendisiymiş gibi pazarlayarak. Sahici Maoizm idealist bir intihara kapılmak değil, gerçek iktidarı kazanmakla ilgilidir.
A: Devrimci saflıktan yoksun bir gerçek iktidar boş ve anlamsızdır. Siz Maoizmi salt bir hayatta kalma siyasetine indirgiyor, içindeki bütün devrimci imkânı söküp atıyorsunuz.
B: Sizin saflığınız bir fantezi! Gerçek iktidar, çelişkilerle yüzleşmeyi, ittifaklardan yararlanmayı ve fırsatları değerlendirmeyi gerektirir, yani tam da sizin ihanet diye küçümsediğiniz şeyleri.
A: Sizin pragmatik ittifaklarınızın ürettiği sonuca ihanet değil de ne denir! Maoizm ölmedi, bekleyişte: yakıcılığını ve gücünü koruyor, onu kuşanmaya cesaret edenleriyse eyleme çağırıyor!
B (kasvetli ama kararlı): Öyleyse kanıtla! Sizin saflığınız devlet iktidarını yenebilecek hale gelene kadar, Maoizm bir hayalet olarak kalacak — çarpıcı, trajik ve güçsüz.
Maoizm bugüne musallat olmuş bir hayalet mi, yoksa yaşayan bir teori-pratik mi? Jasic hareketi ve sonrasında yaşananların billurlaştırdığı tablo, çağdaş Çin’de Maoizmin yaşayan bir güçten çok bir hayalet olarak var olduğunu düşündürüyor. Ama şu önemli kayıtla: Kaderin bir cilvesi ya da Maoizmin kendi içsel çelişkilerinin dayattığı kaçınılmaz bir sonuç değil bu. Daha çok, tarihsel materyalizmin kısıtları altında, onun pratiğini kurmaya çalışanların yaptığı tercihlerden doğuyor. Maoizmin hayaleti hem Çin’in hegemonik iktidarına hem de ona karşı çıkanlara musallat oluyor. Komünist Parti, kendi otoritesini tahkim etmek için Mao’nun imgesine ve retoriğine başvuruyor; ama aynı anda, Mao’nun radikal “hayaletinin” bir gün mevcut rejime karşı hoşnutsuzluğa ilham vermesinden de korkuyor. Öte yandan solcu işçilerle öğrenciler de statükoyu eleştirmek için Mao’ya başvuruyor; ama onun mirasını yaşayabilir yeni pratiklere tercüme etmekte zorlanıyorlar. Maoizm, çözülmemiş tarihsel özlemlerin ve çelişkilerin bir hayaleti olarak da belirebilir: Çin’in Mao-sonrası kapitalizme yönelişiyle birlikte ihanete uğradığına inanılan sosyalist eşitlik ve kitlelerin güçlenmesi vaadinin hayaleti. Derrida’nın Marx’ın mirası hakkında yazdığı gibi, hayaletin mevcudiyeti eleştirinin çağdaş kapitalizm karşısındaki süreğen güncelliğini gösterir. Aynı şekilde Mao’nun hayaleti de, baş döndürücü eşitsizlikler çağında, Çinli işçiler ve köylüler için hâlâ giderilmemiş bir adalet talebine işaret eder.
Siyasal bir makine olarak işleyen Maoizm — Bir radikalleşme süreci
Bugün Maoizm, Çin’de kapitalizmin restorasyonuyla doğrudan yüz yüze. Kendini, radikal bir siyasal makine diyebileceğimiz bir süreç içinde yeniden kuruyor: acil durumlara yanıt verebilmek için birbirinden farklı ideolojik unsurları birbirine eklemliyor; ama bu eklemlenme, karşıt kutuplar arasında durmaksızın denge kurmayı gerektiriyor ve bu kutupların her biri gerilimlerle, çelişkilerle yüklü. Devrimin potasında fikirler birer motora dönüşür — kolektivitenin, üretkenliğin ve canlı hafızanın siyasal makinesine. Maoizme de, radikal bir yaklaşımla, siyasal itkilerin ve enerjinin eti ve çeliği canlı bir değişim aygıtına dönüştürdüğü siyasal bir makine olarak bakılabilir. Mao Çin’inde devrim makinesi hem gerçek hem mecazi anlamda işliyordu: milyonlarca köylü komünler kurmaya, işçiler kolektif yaşamlar örgütlemeye çağrılıyor, böylece ilişkilerin üretimi baştan aşağı dönüşüyordu. Mao’nun sosyalist dönüşüm ufkunu gerçekleştirmek üzere giderek radikalleşen bir “insan-makine sürekliliği” görürüz burada: Parti ile halk, sınırları zorlayan tükenmez bir itkiyle hareket eden kolektif bir organizmada kaynaşır. Maoizm, muazzam bir kolektif iradeyle iç içe geçmiş canlı bir teori-pratik makinesidir. Rafa kaldırılmış bir motor değildir; yağın makinenin içinde dolaşması gibi, kitlelerin içinde deveran eder. Söylemlerle ve mücadelelerle çalışır: Mao’nun proleter bilincin kitlesel olarak aşılanabileceği fikri, ideolojiyi bir yakıta dönüştürmüştü. Devrimci sanat, eğitim ve seferberlik, gücü Parti’den halka, halktan yeniden Parti’ye taşıyan dişliler gibiydi. Bu diyalektikte üretkenlik yalnızca fabrikalarda ya da tarlalarda değil, her seferberlikte, her kampanya kurma pratiğinde de ölçülür. Bunun sonucunda, ruh ile doğa arasındaki o sarsıcı gerilimden doğan baş döndürücü bir sinerji belirir; insanı da devrimci bir makineye dönüştürerek yeniden şekillendirir.
Kitle çizgisi vs. öncü parti
Maoizmi bir siyasal makine olarak kavramak, teoriyi eyleme geçirmek demektir: “Teori pratiğe yön vermeli”, pratik de dönüp teoriye yeni bir içerik kazandırmalıdır. Maoist makinenin motoru işte bu devridaimdir. Mao’nun alametifarikası olan kitle çizgisi, bu döngüyü belirli bir siyasal biçime kavuşturur. Parti önderliği önce “kitlelerin dağınık fikirlerini toplar”, sonra bu fikirleri yoğunlaştırıp berraklaştırarak bir siyasal hatta dönüştürür, ardından da uygulanmak üzere yeniden halka geri verir. Rebecca E. Karl da kitle çizgisini ele alırken benzer bir dinamiğe işaret eder. Ona göre kitle çizgisi, Çin Komünist Partisinin devrimci teoriyi kitlelerin yaşanmış deneyimleri ve gündelik pratikleriyle buluşturma çabasının başlıca aracıdır. Karl’ın yorumunda Maoizmin meşruiyeti, yukarıdan aşağıya buyuran bir dayatmadan değil, halkın dağınık bilincini kendi içinde toplayıp işleyerek onu siyasal irade halinde yeniden kitlelere döndürebilmesinden gelir. Bu açıdan bakıldığında Maoizm, katı bir ideolojiden çok bir yöntemdir — toplumsal deneyimi devrimci stratejiye dönüştüren, kendi üzerine kıvrılarak ilerleyen bir makine. Mao’nun kendi sözleriyle, devrimci kadrolar “aslında sadece milyonlarca ve milyonlarca devlet adamının, yani kitlelerin önderleridirler. Görevleri, bu devlet adamları kitlesinin fikirlerini toparlamak, onları elemek, ayıklamak ve sonra da onları benimseyecek ve uygulayacak olan kitlelere geri götürmektir.” Maurice Meisner bunu yalnızca halkçı bir jest olarak değil, devrimci pedagojinin içinden işleyen, siyasal meşruiyeti kuran stratejik bir yöntem olarak okur. Ona göre Maoizmin ayırt edici yanı, kitlelerin siyasal kapasitesine duyduğu inançtır; ama bu inanç her zaman Parti aracılığıyla işleyen bir dönüşüm yapısının içinde düşünülür. Böyle bakınca Parti, dev bir süzgeç ve dolaşım düzeneği hâlini alır: dinler, öğrenir, işler, sonra yeniden kitlelere döner. Bütün bunlar da sonu gelmeyen bir yoğunlaşma ve yeniden kurma sarmalı içinde gerçekleşir.
Pratikte kitle çizgisi, durmaksızın katılmak, yaratmak ve yeniden uyarlamak demektir. Politikalar, yük altında sınanan dişliler gibi, tekrar tekrar elden geçirilir. Kararları gerçek zaman içinde sınayan ve ayarlayan da bizzat halkın kendisidir. Örneğin Mao’nun erken dönem kampanyalarında, yerel kadrolar köylülerle birlikte yaşamaya gönderiliyor, geri dönüp gözlemlerini aktarıyor ve planları buna göre gözden geçiriyordu — teorinin gerçeklik karşısında durmadan yeniden ayarlanmasıydı bu. Mao’nun çelişkilerin nasıl ele alınacağına dair 1957 tarihli bir denemesinde, entelektüellerin bürokrasiyi eleştirmesine izin verilmesi, hareket halindeki teorinin bir tür “düzeltimi” olarak bile öneriliyordu. Toprak reformu, kolektifleştirme, kitlesel eğitim gibi her kampanya hem pratik bir girişim hem de teorik bir deneydi. Bu nedenle Maoizm, teori ile pratik arasında asılı duran bir makine gibidir; fikirlerin eylemi harekete geçirdiği, eylemin de dönüp fikirleri yeniden biçimlendirdiği sonsuz bir devridaim. Bu işleyiş önderlik gerektirir, ama kemikleşmiş bir kumandayı da reddeder. Tam da burada temel bir gerilim belirir: Kitle Çizgisi ile Öncü Parti arasındaki gerilim. Lenin’in öncücülüğü, işçilere önderlik eden küçük, profesyonel bir partiyi tasavvur ediyordu; Mao bunu devraldı, ama Çin’e özgü biçimde yeniden kurdu. Öncünün, kitlelerden kopuk bir seçkin zümre değil, kitlelerin öncüsü olması gerektiğini savundu. Meisner’in de belirttiği gibi Mao, Ekim Devrimi’nden ve Leninist öncü partinin kuruluşundan ilham aldığını kabul ediyordu; ama kitle çizgisini bunun üzerine inşa etti. Maoizmde öncü, topluma tepeden hükmeden donmuş bir aygıt değildir; devrimci momentumu ayakta tutabilmek için halkın kanına ve terine dalmalı, “kitlelerle bir olarak” oradan yeniden çıkmalıdır.

Diyalektik burada bütün çıplaklığıyla görünür: Parti sıkı disiplin ve ideolojik çizgi iddiasındadır, ama teorinin kendisi durmaksızın geri bildirimi, eleştiriyi ve özeleştiriyi teşvik eder. Maoist terimlerle söylersek, bu gerilim diyalektiktir: Halktan kopmuş bir öncü mekanikleşir; yol göstericilikten yoksun bir halk ise kaosa sürüklenir. Maoist makine tam da bu çelişkiyle işler — devrimin içindeki iki çizgi mücadelesi, yani tepeden komuta ile halk iradesi arasındaki mücadele üzerinden. Kitleleri dinlemek ile onlara komuta etmek arasındaki gerilim hiçbir zaman tam olarak çözülemedi. Kültür Devrimi sırasında Mao, öğrencileri ve işçileri Parti görevlilerine meydan okumaya sevk ederek çubuğu “kitle” tarafına doğru büktü; ardından kargaşa büyüyünce düzeni yeniden kurmak için Halk Kurtuluş Ordusu’nu devreye sokarak bu kez ağırlığı yeniden “öncü” tarafına verdi.
Bu çözülmemiş çelişki, bugün de Maoistlere musallat olmayı sürdürüyor. Jasic hareketinde de benzer bir soru ortaya çıktı: Mücadelenin yönünü, öncü gibi davranan öğrencilerle militan birkaç işçiden oluşan sıkı bir ideologlar çekirdeği mi belirlemeliydi? Yoksa rotayı, tabandaki işçilerin daha geniş, daha kendiliğinden bir katılımı mı çizmeliydi? Sert mücadelelere girişmiş bir siyasal makine olarak hareket, aslında her iki unsura da ihtiyaç duyuyordu, ama aralarındaki dengeyi tutturmak öyle kolay olmadı. Maoizmin içindeki bu gerilim, onun hem özgürlükçü hem de otoriter itkiler taşıdığı anlamına geliyor: tabandan gelen eylemliliğin güçlendirilmesi ile tepeden doğru önderlik dayatısı arasındaki gerilim. Maoizm, yerleşik kuralların askıya alındığı keskin kriz anlarında serpilir, böyle anlarda bu tür çelişkiler bir süreliğine yan yana var olabilir (tıpkı devrim ya da savaş momentlerinde, yani hem kitlesel kendiliğindenliğe hem de merkezî koordinasyona aynı anda ihtiyaç duyulan anlarda olduğu gibi).
Devrimin Cepheleri — Birleşik cephe ve sınıf mücadelesi
Maoist makineyi harekete geçiren bir başka çelişkiler kümesi de birlik ile mücadele arasındaki gerilim. Maoizm, bir yandan sınıf mücadelesinden asla vazgeçmezken, öte yandan birleşik cephe siyasetini cesaretle sahiplenmesiyle tanımlandı. Savaş koşullarında Maoizm, ortak bir hedefe ulaşmak için (örneğin emperyalizme ya da bir savaş ağasına karşı) “birleştirilebilecek herkesi birleştirmeyi”, yani sınıflar ötesine uzanabilen esnek bir birleşik cephe siyasetini savunuyordu. Mao’nun erken dönem Yeni Demokrasi doktrini (1940), emperyalizmi ve feodalizmi devirmek üzere “dört sınıf”ın (işçiler, köylüler, küçük burjuvazi ve millî burjuvazi) ittifakını öngörüyordu (Meisner). Ama aynı zamanda Maoizm, sosyalizmin dönüşüm süreci boyunca bile amansız bir sınıf mücadelesinde ısrar eder; Kültür Devrimi’nin “Sınıf mücadelesini akıldan çıkarmayın!” sloganı da bunun ifadesidir. Tam da burada derin bir gerilim belirir: ne zaman birleşmeli, ne zaman savaşmalı? Mao bu gerilimi aşamalar halinde yönetmeye çalıştı — ulusal kurtuluş aşamasında burjuvaziyle ittifak kurdu, ardından sosyalist devlet içinde “kapitalist yolcular”a karşı sınıf mücadelesine yöneldi. Yine de pratikte bu sınırlar çoğu zaman bulanıktı (örneğin 1957’deki Sağcılık Karşıtı Hareket, planlanandan daha erken devreye girmiş ve eski müttefiklerin bir kısmını hedef almıştı). Bugünün Çinli Maoistleri için bu ikilik, en azından bir bölümü açısından, ciddi bir sorun olarak beliriyor. Yüzeyde hâlâ Mao’ya hürmet eden, ama fiilen kapitalizmi benimsemiş bir devlette, Çin Halk Cumhuriyeti’nde, mücadele tam olarak kime karşı yürütülmeli? (Lin Chun)
Bazı Maoistler bu sorunu milliyetçiliği öne çıkararak çözmeye çalışıyor: Batılı emperyalistler ya da liberal eleştirmenler olarak gördükleri güçlere karşı mevcut ÇKP rejimiyle birleşiyor, böylece bir tür birleşik cephe mantığını (önce ulusal birlik mantığını) yeniden üretiyorlar; ama bunu çoğu zaman Çin hükümetine yöneltilebilecek sınıf temelli eleştiriler pahasına yapıyorlar. Jasic’teki öğrenci eylemciler gibi başkalarıysa sınıf çizgisini seçiyor: ÇKP otoritelerini ve kapitalist çıkarları işçi sınıfına ihanet eden güçler olarak açıkça eleştiriyor, böylece ulusal birlik ya da parti sadakati yerine sınıf mücadelesine öncelik veriyorlar. Maoizmin iç krizinden ötürü, her iki yaklaşım da kendine Mao soyundan bir meşruiyet devşirebiliyor. Mao kimi zaman yurtseverliği ve sınıflar arası birliği vurgulamıştı (örneğin Japonya’ya Karşı Direniş Savaşı sırasında) kimi zaman da radikal sınıf karşıtlaşmasını teşvik etmişti (örneğin Kültür Devrimi’nde parti içindekilere karşı). Bu çözümsüz denge arayışı, Maoizmin içine özgül bir kriz yerleştiriyor: en iyi, birlik ile mücadelenin zorunluluklarının geçici olarak çakıştığı keskin tarihsel anlarda işliyor. Komünistlerin öncülüğünde verilen bir ulusal varoluş savaşı gibi; dış düşmanlarla savaşmanın aynı anda sınıfsal hedefleri de ilerlettiği anlarda. Daha “normal” zamanlarda ise Maoist çevreler çoğu kez bu hatlar boyunca ayrışıyor: bir kesim ittifaklara doğru meylediyor, bir kesimse yukarıdaki tartışmada da görüldüğü gibi mücadelenin saflığına.
Gerilim apaçık ortada: Geniş bir koalisyon mu kuracağız, yoksa sınıf savaşının bıçağını mı bileyeceğiz? Mao’nun siyasal makinesi buna şu cevabı veriyordu: ikisi de. 1940’ların ve 1950’lerin başlarında iktidarı tahkim etmek için kırsal ve ulusal birlik stratejileri ağır bastı. Ama 1960’lara gelindiğinde Mao, tam da Parti içinde ve toplumun bağrında sınıf savaşını yeniden alevlendirmek için Kültür Devrimi’ni canlandırdı. Maoist tarihsel praksiste gerilim yüklü çelişkiler görürüz: Ulusal düşmanlarla karşı karşıya kalındığında Mao, farklı sınıfların birleşik cephesini benimsiyordu; kendi içindeki revizyonist kadrolarla yüz yüze geldiğindeyse Parti ideolojik saflık talep ediyordu. Devrimci makinenin jiroskopu, birlik ile mücadele arasında denge tutturmak zorundaydı. Kuramda da polemikte de Maoistler, hem geniş kitlelerle dayanışmayı hem de sonu gelmez sınıf savaşımını ilan ediyordu. “Gök kubbenin altındaki her şey kızıldır” sloganını birkaç gün sonra “Karargâhı bombalayın!”ın izlemesi gibi, acı bir devridaim. Bu karşıt itkiler, Mao’nun çelişkilerle yüklü siyasal makinesinde birbirine kaynatılmıştı: her ilerleme, bizzat hareketin içindeki karşıtların mücadelesinden doğar. Maoizmin siyasal makinesi de tam böyle iç krizler ve çelişkiler üzerinde serpilip gelişti.
Son Söz
Maoizmi, tarihsel pratiklerin ve yeniden icat edilişlerin içine gömülü çelişkiler tarafından harekete geçirilen, kolektif bir siyasal makineye dönüşmüş canlı bir teori olarak düşündük. Bu, yaşanmış hafızanın makinesidir (devrimci mirası canlı tutar); üretkenliğin makinesidir (kitlesel emeği örgütler); kolektivitenin makinesidir (milyonlardan tekil bir irade döver). Ama aynı zamanda durmaksızın iki uç arasında çekilip durur: kitlelerin kendiliğindenliği ile partinin öncülüğü arasında, geniş ittifaklarla amansız mücadele arasında. Kimi zaman aşırı ısınır, toplumun dikişlerini patlatacak kadar taşar; sonra tarihin soğuk mantığı gelip onu yeniden ayara çeker. Yine de bütün bunların içinden geçerken makinenin kapakları, supapları yerinde kalır; devrimin kızıl ritmiyle durmaksızın ileri doğru işler.
Bununla birlikte, Maoizmin bir siyasal makine olarak yeniden işleyebilmesi için, önce kendi geriletici eğilimlerini aşması ve kendini yeni koşullar altında yeniden kurması gerekir. Yukarıdaki çözümleme, Maoizmin kendini yeniden yaratabilecek kuramsal kaynaklara sahip olduğunu gösteriyor: diyalektik ve açık uçlu yöntemi; somut çözümleme ile kitle çizgisine yaptığı vurgu; bir de stratejik realizm ile devrimci idealizmi nasıl bir araya getirebileceğimize dair tarihsel dersleri. Ama aynı zamanda ağır bir yük de taşıyor: eleştirel süzgeçten geçirilmeden bugüne taşındığında yanıltıcı olabilecek iç çelişkiler ve eskimiş şemalar. Maoizmin yeniden canlı, dinamik bir kuvvet olarak yaşayabilmesi için, “ölülerin kendi ölülerini kaldırmasına izin vermeye” de razı olmak gerekir. Yani Maoizmin devrimci ruhunu, şeyleşmiş hatıralarla ya da mekanik taklitlerle değil; onu bir siyasal makine gibi işletebilecek yaratıcı bir yeniden icat çabasıyla sahiplenmek gerekir.
Peki bunun bir siyasal makine olarak pratikteki karşılığı ne olabilir? Örneğin Mao’nun kitle çizgisine özgü sezgisini bugünün koşullarına uygulamak, Çin’in milyonlarca güvencesiz platform işçisi ya da göçmen hizmet emekçisi arasında örgütlenmek anlamına gelebilir; üstelik bunu, Jasic girişimini görünür kıldığı ölçüde kırılganlaştıran biçimlerden kaçınarak, belki yeni ve daha örtük yollarla yapmak gerekebilir. Bu, işyerinde, mahallede ya da meslek liselerinde gündelik hayatın içinden doğan meselelerle bağ kuran talepler ve mücadele biçimleri geliştirmek; ama bunu yaparken devletin bütün ağırlığını daha en baştan üzerine çekmemek anlamına da gelir. Aynı zamanda, ulusal meseleleri de kapsayan bir program kurmak gerekir -örneğin emperyalizme ve neoliberal küreselleşmeye karşı çıkmak- ama bunu kimi Maoistlerin benimsediği milliyetçi şovenizm üzerinden değil, enternasyonalist bir sınıf dayanışması zemininde yapmak gerekir. Dahası, çevre koruma, kadın hakları, yolsuzluk karşıtlığı gibi halkın gündelik kaygılarıyla temas eden başka toplumsal güçler ya da hareketlerle birleşik cepheler kurmayı da içerebilir bu; böylece sekter bir saflık anlayışının ürettiği yalıtılmışlık da aşılabilir. Sözün özü, Maoizmi yeniden canlandırmak, Mao’nun “halka hizmet” ethosunu geçmişin değil, bugünün halkına hizmet edecek biçimde uyarlamayı gerektirir.
Ne kadar acı verici olursa olsun, Jasic hareketinin yenilgisi öğreticiydi. Maoist canlanmanın hem imkânlarını hem de açmazlarını açığa çıkardı. Bir yandan, komünizmin Marksist-Maoist idealleri uğruna bir araya gelmeye hazır yeni bir gençlik ve işçi kuşağını görünür kılarak kısa bir an için dikkatleri üzerine çekti, destekçilerine ilham verdi ve solun sesini duyulur hâle getirdi. Öte yandan devlet iktidarı hareketi ezdi; üstelik hareket, yukarıda ayrıntılı biçimde tartıştığımız kendi sınırlılıkları tarafından da kösteklendi. Buradan sonra Çinli Maoist eylemcilerin önündeki görev, o sol sesi güçlendirmek, ama bunu yaparken tartıştığımız geriletici kuvvetlere kapılmamaktır. Kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Mao, dijital gözetim, altyapısal kapitalizm ve sosyalist bir retorikle konuşurken kapitalist gerçeklikleri dayatan bir sınıf partisi karşısında ne yapardı? Bunun cevabı yalnızca Küçük Kızıl Kitap’ta bulunamaz. Mao’nun kendi deyişiyle, “somut durumun somut tahlili” gerekir, Marksizmin yaşayan ruhunun bugünün koşulları içerisinde yeniden canlandırılması gerekir.
Böyle yaratıcı bir sıçrama gerçekleşmediği sürece, Maoizm büyük ihtimalle zaman zaman ruhları harekete geçiren, ama süreklilik taşıyan bir devrimci praksis olarak cisimleşemeden dolaşıp duran bir hayalet olarak kalacak. Ama bu hayalet de öylece kaybolup gitmeyecek; çünkü onu canlı tutan şey, gerçek maddi hoşnutsuzluklar ve geçmiş zaferlerin hatırasıdır. Son kertede, Maoizmin bir hayalet olarak mı kalacağı, yoksa yeniden ete kemiğe mi bürüneceği, onu taşıyanların iç çelişkilerini çözme ve onu bir siyasal makine olarak hareket ettirip çağımızın toplumsal mücadelelerinin daha geniş akımlarıyla buluşturma kapasitesine bağlı. Maoizm, “ihtişamlı günler”in yankısından fazlası olabilir — halkın baskıya karşı mücadelesinin canlı bir teorisine dönüşebilir. Ama bunun için, bugünün Maoistlerinin siyasal nekromansiyi aşması ve devrimci teoriyi yeni gerçeklikler altında pratiğe tercüme etmesi gerekir. Mao’nun mirasına gösterilebilecek en onurlu sadakat de bu olurdu: onun düşüncesini mumyalamak değil, tarihsel hareketin gerçek akışı içinde, bir siyasal makine olarak yeniden büyümesine ve nefes almasına izin vermek. •
QIAN ZHONGKAI’IN DİKKAT ÇEKİCİ METNİNE DAİR
Travmanın ötesinde Maoizm
ALESSANDRO RUSSO

Fabio Lanza Çinli entelektüeller ile Maoist miras arasındaki ilişkiyi ele alan bir kitaba yazdığı incelemede, “Maoist devrimin siyasallığını sadece bir anı, travma ya da duygusal bir bağ olarak değil, bir siyaset olarak ciddiye alma” gerekliliğini vurguluyor.
Devrim dönemine dair “travmatik” bakış açısı aslında bir ana tema ve bence Çin’deki pek çok edebiyat eseri ve sinema filminde zorunlu bir unsur hatta, zira “yara izi edebiyatı” -ki bu, her zaman çok daha kati olan “toptan inkâr” söyleminin dekoru olarak işlev görmüştür- yarım asırdır Çin hükümetinin söyleminin temel direklerinden biri olageldi. Ancak bu, sadece tarihyazımına dair bir sansür ya da tabiri caizse otosansür meselesi değil, son derece güncel bir reçete. Aslında “topyekûn inkâr” esasen geçmişe değil, bugüne ve geleceğe dair bir yargıyla ilgili. Başka bir deyişle, “topyekûn inkâr” kitlelerin siyasette rol oynayabileceğini peşinen reddederek siyasetin münhasıran devletin ve devlet yetkililerinin kapasiteleriyle ilgili olduğunu açıkça kabul ediyor.
Dolayısıyla, Maoist dönemi, özellikle de Kültür Devrimi’ni siyasal açıdan ele almak için öncelikle bugün o dönemin zorluklarına cevap verebilecek, başarısızlığa yol açan hataları ve tıkanıklıkları tekrarlamadan o dönemin özündeki yenilikleri kavrayabilecek bir siyasetin var olabileceğini kabul etmek gerekiyor.
“Toptan yadsıma” yaklaşımını paylaşmaksızın modern ve çağdaş Çin siyaseti üzerine çalışanlar bugün Çin’de bu olasılığı teyit edebilecek yeni tartışmalar olup olmadığını, bazen telaş içinde, merak ediyorlar. Günümüz Çinli entelektüellerinin geneli, ne yazık ki, dünyanın başka yerlerinde de hâkim olan o kafa karışıklığına benzer bir tür ümitsiz kadercilik içinde sıkışıp kalmış görünüyor. Ancak Çin örneğinin özgün yanı Çin siyasal tarihinin kritik bir dönemi olan Kültür Devrimi ve Maoist dönem üzerine yapılan her türlü siyasal muhakemenin tasfiye edilmiş olması. Chris Connery günümüzde Çin’de eleştirel düşüncenin -ki bu eleştirel düşünceden ne anlaşılıyorsa anlaşılsın- son 120 yılın en düşük seviyesinde olduğunu yazıyor. Bu durum Yeni Sol’un 20. yüzyıl Çin’i üzerine yazdığı, Kültür Devrimi’nden hiç bahsetmeyen kitaplarda da görülebilir.
Bununla birlikte, hükümetin gündemiyle sıkı sıkıya uyumlu bir kültürel yapının varlığına rağmen, Çin’de dikkate değer yeni siyasal tartışmalar da ortaya çıkıyor. Özellikle hem bugünü hem de geçmişi yeni bir bakış açısıyla değerlendiren genç entelektüeller arasında kişisel ilişkiler üzerine kurulu bir tür gayriresmi düşünme ve tartışma ortamı olduğu aşikâr.
Qian Zhongkai’ın Maoizm üzerine yazdığı, PRC History Review dergisinin son sayısında yayımlanan metin de, öyle umuyorum ki, hem Çin’de hem Çin dışında bir tartışma başlatma potansiyeline sahip. Metnin en özgün tarafı seçtiği başlangıç noktası: Metindeki en yakın tarihli önemli siyasal olay (aslında 2018 yılına dayansa da) Shenzhen’deki Jasic işçilerinin mücadelesi ve onlara destek olmak için oraya giden öğrenciler. Qian’a göre bu mücadelenin acı ama öğretici sonucu Maoizmin siyasal açıdan yeniden düşünülmesi için bir zemin oluşturması.
Metnin üslup açısından öne çıkan özelliklerinden biri, iki karakter arasında geçen teatral bir diyalog şeklinde olması ki bu diyalog teorik muhakemeyi ortaya koyup onunla kol kola ilerliyor. Bu karakterler, bilinçli bir şekilde, Jasic konusuna farklı açılardan yaklaşarak Maoizmin bugünkü siyasal kıymetini tartışan, iki farklı kuşaktan eylemciler olarak seçilmişler. Bu karakterlerden biri tecrübeli ama temkinli, durağanlığı göze alan yaşlı bir Maoist, diğeri de Jasic işçilerini desteklemeye giden, devrimci siyasete katılmaya dair arzusunun yakıcılığını, inancının bir emaresi olarak kendini feda etme dürtüsünde gördüğümüz genç bir militan.
Bu diyalog günümüzde Çin’deki devrimci siyasal öznelliğin iki kutbunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Bir yandan, yaşlı Maoist tarihî bir yenilmişlik duygusunu yansıtıyor, ancak bunun nedenlerini irdelemekten aciz; diğer yandan, coşkulu genç adam tarihsel bir siyasal yenilginin var olduğu düşüncesini dikkate bile almıyor. Yine de, öznel kısıtlarına rağmen, bu iki karakterin fikirlerinin gücü bürokratik hiyerarşideki konumlarını korumak için söyledikleri her heceyi özenle tartıp biçen yüksek memurlar gibi değil; militan bir tavırla, sahici bir tutkuyla, çıkar gütmeyen bir siyasal arzuyla konuşmalarında yatıyor.
Bu karakterler metinde Maoizmin özündeki “kitle çizgisi”ni tartışıyor. Bu çizginin temel iç çelişkisi ise kitlelere duyulan güven ile siyasal örgütlenme ihtiyacının nasıl uzlaştırılacağı hususunda. Bunlar esasen Mao’nun Kültür Devrimi sırasında takındığı tutumun iki kutbunu teşkil ediyor. Mao Ağustos 1966 tarihli On Altı Madde’de bu temel meseleyi tam olarak şöyle ifade ediyor: “Kitleler kendilerini özgürleştirebilirler ve hiç kimse onlar adına ya da onların yerine hareket edemez.” Şubat 1967’de Zhang Chunqiao ve Yao Wenyuan ile Şanghay Komünü üzerine yaptığı bir tartışmada ise “Parti ile ne yapmalı?” diye sorar.
Qian’in metninin gücü de bu soru üzerinden Jasic mücadelesini ve bu mücadelenin yenilgisini ele almasında yatıyor. Öte yandan, metin çağdaş Çin siyasetinin önemli bir dönemindeki ikilemler ışığında Maoizmin tarihindeki temel meseleleri de yeniden düşünüyor. Hâlâ yapılacak çok iş var; ancak Qian’in katkısı doğru yönde atılan ilk önemli adım. •
[1] Teatral bir siyasal tartışmadır. Karakterler gerçekte mevcut olmamakla birlikte, bu düşünceler pek çok hareket içinde cisimleşmiştir.
Atıf yapılan kaynakların Türkçe çevirileri
Mao Zedong, “Pratik Üzerine: Bilgi ve Pratik; Bilmek ve Yapmak Arasındaki İlişki Üzerine” [Temmuz 1937], içinde Felsefi Yazılar, çev. Yankı Deniz Tan ve Sinan Jabban (İstanbul: Patika Kitap, 2013), 38.
Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i [1852], çev. Tanıl Bora (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 30.
Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, 34.
Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine,” içinde Son Bakışta Aşk, çev. Nurdan Gürbilek (İstanbul: Metis Yayınları, 2012), 40.
V. I. Lenin, “Sol” Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı [1920], çev. Muzaffer Erdost (Ankara: Sol Yayınları, 2008), 46.
Mao Zedong, “Yenan Sanat ve Edebiyat Forumunda Konuşmalar” [1942], içinde Seçme Eserler, cilt 3 (İstanbul: Kaynak Yayınları, 2012), 94.
* “Maoism Moving as a Political Machine: A Reflection” başlığıyla The PRC History Review dergisinin Aralık 2025 tarihli 10. cilt 2. sayısında yayımlanan Qian Zhongkai’ın metnini Halil Can İnce çevirdi. “A Text by Qian Zhongkai on Maoism in China that Deserves Attention” başlığıyla 18 Aralık 2025 tarihinde positions politics internet sitesinde yayımlanan Alessandro Russo’nun metnini ise Mustafa Çağlar Atmaca çevirdi. Her iki metnin de Türkçe çevirisine ve yayımlanmasına izin verdikleri için yazarlara ve ilgili yayınların editörlerine teşekkür ederiz.