Çin’in küresel etkisi düşünüldüğünde, akla genellikle siyasetten çok ekonomi gelir. Çin’in tarihte birkaç ‘küresel’ uğrağı olmuştur ancak bunlardan yalnızca biri Çin’in siyasal ya da ideolojik etkisiyle karakterize edilmiştir. Diğerleri ise daha ziyade ekonomik nitelikte gibi görünmektedir. Janet Abu-Lughod, 13. yüzyıl için birbirine eklemlenmiş bölgesel alt sistemlerden oluşan bir dünya sistemi tasvir etmiş ve bu sistem içerisinde, en büyük ve en dinamik ekonomi olarak Çin’in belirleyici bir rol oynadığını ileri sürmüştür.[1] Andre Gunder Frank ise “Avrupamerkezci toplumsal teoriye” karşı “gerçek dünya tarihi” adına yürüttüğü polemikte, Abu-Lughod, Kenneth Pomeranz, R. Bin Wong ve diğerlerinin çalışmalarından hareketle, 1800 öncesinde “dünya ekonomisinde herhangi bir ekonominin ‘merkezi’ bir konum ve işleve sahip olduğundan söz edilecekse, bunun Çin olduğunu” savunmuştur.[2] Günümüze geldiğimizde de Çin’in uzun yıllardır küresel ölçekte önemli bir ekonomik rol oynadığı görülmektedir. Her ne kadar bunların kesin sınırları ve niteliği akademik tartışmalara konu olmaya devam etse de Çin’in küresel etkisinin bu ekonomik uğrakları iyi bilinmektedir. Ancak Çin’in küresel etkisinin bir başka uğrağı daha vardır: kısa süreliğine parlayıp sönen ve tarihçilerin ancak yakın dönemde hak ettiği ilgiyi göstermeye başladıkları bir uğrak.
Sözünü ettiğim şey, tarihçilerin uzun ve küresel 1960’lar (kabaca 1955-1973) olarak adlandırdıkları dönemin zirvesinde, 1968 yılı etrafında şekillenen bir tarihsel uğraktır. 1968, dünyanın birçok yerinde ayaklanmaların yaşandığı bir yıldı ve bu dönemde Çin, “özellikle devrimci durumu nedeniyle, entelektüel ve siyasal değişime ilişkin ulusötesi söylemlerin dayanaklarından biri olmuştur.”[3] Bu sırada Mao Zedong ve Çin, çeşitli siyasal ve kültürel hareketler için bir referans noktası hâline geldi. Uzun 1960’lar boyunca dünyanın farklı yerlerinde ortaya çıkan çok çeşitli isyan biçimlerinin tek bir merkezî esin kaynağı yoktu. Ancak bu isyan ruhunun beslendiği tek bir ana kaynağa işaret etmek gerekseydi, bu kişi kendi ülkesinin gençlerine “isyan etmek haktır” diyen dünya lideri Mao Zedong olurdu.[4] Bununla birlikte, 1970’lerin ortalarına gelindiğinde bu etkinin büyük bölümü dağılmıştı ve 1980’lerin ortalarında, Mao’nun öğretilerinin sadık takipçileri dışında neredeyse tamamen unutulmuştu. Bu devrimci küresel etkinin kısa ömürlü oluşu, varlığının uzun süre büyük ölçüde göz ardı edilmesine yol açtı. Neyse ki, küresel 1960’ların bir tarih araştırma alanı olarak gelişmesi bu durumu düzeltmektedir.
Küresel 1960’lar alanında giderek büyüyen literatür, Maoist Çin’in uzun ve küresel 1960’ların devrimci enerjileri için bir ilham kaynağı ve kısmî bir neden olarak taşıdığı önemi ortaya koymaya ve pekiştirmeye devam ederken, Çin’in devrimci enerjisindeki gerilemenin, ilham verdiği küresel hareketler üzerindeki rolünü de değerlendirmek gerekir. Çin Komünist Partisi içindeki hizip mücadeleleri, ulusal güvenlik ve iç düzeni önceleyen güçlerin zaferiyle sonuçlandıkça, bunun ilk çıktısı 1970’lerin başındaki Çin-Amerika yakınlaşması, ardından da Mao’nun 1976’daki ölümünden sonra radikal iç politikaların sona ermesi oldu. Böylece Çin, küresel devrim için üretken bir güç olmaktan çıktı. Nitekim Maoist diyalektikçilerin söylediği gibi, “karşıtına dönüştü.” Başka bir ifadeyle, küresel devrimci enerjinin üreticisi olmaktan çıkıp, devrimci yenilgi ve teslimiyetin moral bozucu bir örneğine dönüştü.
Uzun 1960’lar boyunca Çin’in küresel etkisinin bir değerlendirmesi
Batı Avrupa genelinde Kültür Devrimi, “Dadaist öğrenci protestolarını harekete geçirmiş, feminist ve eşcinsel hakları aktivizmini beslemiş ve kent gerillacılığına dayalı terörizme meşruiyet kazandırmıştır.”[5] Paris’i Mao yakalı takım elbise modası sararken, bu radikal şıklık anlayışı Jean-Luc Godard’ın sinemasına da yansımıştır.[6] Mao’nun yazıları, Alman öğrenci lideri Rudi Dutschke üzerinde özel bir etki yaratmıştır.[7] Gençlik kültürü ve öğrenci hareketi üzerindeki geniş ve yaygın etkinin yanı sıra, Mao Zedong Düşüncesi’nden esinlenen ve Marksizm-Leninizm’e farklı yorumlar getiren militan örgütler de ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en kalıcı olanlardan ikisi, düşünsel yelpazenin karşıt kutuplarını temsil etmekteydi. Yelpazenin bir ucunda, işçi sınıfına ve ekonomik mücadelelere yönelimiyle Maoist militanlığı geleneksel Batı Avrupa komünist işçiciliğiyle birleştiren Norveç Sosyalist Gençlik Birliği yer alıyordu.[8] Yelpazenin diğer ucunda ise, 1970’ler ve 1980’ler boyunca İtalya’yı sarsan kent gerillası savaşımında Maoizmden aldığı ilhama dayanan İtalya’nın Kızıl Tugayları yer alıyordu. Ancak Kızıl Tugaylar’ın terörist şiddeti, diğer Maoist güçlerin çoğuna göre kitlesel eylemden fazlasıyla kopuktu. Bu nedenle örgüt, 1980’lerin başında Fransa’da Maoist güçleri uluslararası bir örgüt altında yeniden bir araya getirmeyi amaçlayan toplantılardan dışlandı. Söz konusu girişimler daha sonra Devrimci Enternasyonalist Hareket’in kurulmasıyla sonuçlanacaktı.[9]
Çin’in uzun 1960’lar boyunca dünyanın geri kalanındaki radikaller için ilham verici bir rol oynayabilmesi, hem iç politikasında ortaya koyduğu örneğe hem de dış ilişkilerde benimsediği tutuma dayanıyordu.
Latin Amerika’da Mao yılları boyunca Çin’in etkisi, kronolojik olarak da kısmen örtüşen iki farklı kavramsal uğraktan geçti. Avrupa’dakilere benzer biçimde öğrenci ve gençlik çevreleri üzerindeki geniş etkisinin yanı sıra Çin Devrimi, silahlı mücadele yolunu izleyen ya da en azından savunan hem devrimci milliyetçiler hem de komünistler üzerinde güçlü bir etki yarattı. Bu kesimler, Sovyetler Birliği’nin savunduğu barış içinde bir arada yaşama ve rekabet çizgisine karşı bir konum alıyorlardı.
Devrimci milliyetçiler açısından Çin, yarı-feodal ve yarı-sömürge bir bağlamda bağımsız ekonomik kalkınma ve modernleşmeye giden olası bir yolun örneğini sunuyordu. Bu çekicilik, özellikle Bolivya’daki Movimiento Nacionalista Revolucionario’nun (MNR) sol kanadının, MNR’nin nihayetinde tercih ettiği Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlılık yoluna karşı çıkarak Çin’i bir kalkınma modeli olarak benimsetmek için yürüttüğü mücadelede açıkça görülmekteydi. Ancak bu çekicilik, 1950’lerde Çin’i ziyaret eden sol milliyetçi isimlerin Çin’deki sosyalist inşaya ilişkin kaleme aldıkları değerlendirmelerde de belirgindi. Lázaro Cárdenas ve Jorge Amado bu isimler arasında yer almaktaydı.[10]
Silahlı mücadeleye yönelen komünist devrimciler üzerindeki Çin etkisi ise çok daha belirgindi. Kıta genelinde Küba Devrimi, Çin-Sovyet ayrışmasının temel meselelerinden birinin sınırlarını daha da netleştirdi: sosyalizme barış içinde bir arada yaşama ve rekabet yolu üzerinden mi ulaşılacaktı (Moskova’nın savunduğu görüş), yoksa sosyalizme giden yol silahlı mücadeleden mi geçiyordu (Mao’nun savunduğu görüş)? Çin-Sovyet ayrışması ile Küba örneğinin eşzamanlı olarak ortaya çıkması, Latin Amerika genelinde gerilla mücadelelerinin yükselişini ve komünist partilerde bölünmeleri körükledi. Bu kamptaki herkes Mao okuyordu –hatta esasen fokocu olan ve düşünsel olarak Che Guevara’nın (ya da bazı durumlarda Abraham Guillén ve Carlos Marighella’nın) metinleriyle daha yakından ilgilenen gruplar bile. Bununla birlikte, kıta genelindeki komünist hareket içerisinde Çin çizgisini izleyen ve kendi ülkelerinde Çin Devrimi’ni örnek almaya çalışan önemli fraksiyonlar ortaya çıktı. Bunun en dikkat çekici örneği kuşkusuz Peru’nun Aydınlık Yol’udur; ancak birkaç başka ülkede de benzer kayda değer hareketler ortaya çıkmıştır.[11]
Afrika’daki Çin etkisi ideolojik olmaktan ziyade jeopolitik bir nitelik taşıyordu; buna rağmen oldukça yaygındı. Cezayir, Angola, Botsvana, Kamerun, her iki Kongo, Gine, Kenya, Malavi, Mozambik, Nijer, Nijerya ve Güney Afrika’daki isyancılar Çin’den eğitim aldı.[12] Bununla birlikte, Çin’in bu Afrikalı devrimciler üzerindeki ideolojik etkisi, Çin’de eğitim alan Latin Amerikalılar örneğindeki kadar güçlü değildi. Mozambik Kurtuluş Cephesi’nin (FRELIMO) ilk başkanı Eduardo Mondlane’in açıkladığı gibi:
Afrikalılar dışında yalnızca komünistler bizi eğitmeye ve silahlandırmaya istekliyse ne yapmamız bekleniyor? Batı’nın faşistlere karşı komünistlerle ittifak kurması görünüşe göre kabul edilebilirdi; ancak bize Batı yardımı verilmediğinde, komünistlerin yardımı olmadan da idare etmemiz bekleniyor. […] Moskova ve Pekin’den yardım aldığımız için onların uzaktan yönlendirmesi altında olduğumuz yönündeki iddiaya gelince; FRELIMO’yu tanıyanlar bunun kesinlikle doğru olmadığını bilirler. Batı bize yardım teklif etsin; o zaman gerçekten bağımsız olup olmadığımızı sınayabilirler.[13]
Diğer isyancı hareketlerin durumu da büyük ölçüde benzerdi. Çin’in sağladığı yardım son derece memnuniyetle karşılanıyor ve belirli ölçüde ideolojik etki de yaratıyordu. Ancak Afrika’da kayda değer büyüklükte Maoist örgütler ortaya çıkmadı.
Çin dünyada en fazla Güneydoğu Asya’daki yerel partilerin, kitlesel hareketlerin ve silahlı mücadelelerin işlerine müdahil oluyordu. Bunun tek istisnası, Çin’in Kuzey’deki sosyalist devrimi korumak amacıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı savaştığı Kore’ydi. Çin’in bölgeye coğrafi yakınlığı ve bunun sonucunda bölgedeki gelişmelere duyduğu yoğun ilgi, dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde sürekli etkileşim ve işbirliğini beraberinde getirdi. Bu durum göz önüne alındığında, Güneydoğu Asya’da Pekin’de formüle edilen siyaseti eleştirel süzgeçten geçirmeksizin benimseyen ya da Mao’nun eserlerine seküler bir kutsal kitap muamelesi yapan herhangi bir partinin ortaya çıkmamış olması dikkat çekicidir. Uluslararası Maoist sol ile özdeşleştirilmeyi sürdüren Filipinler Komünist Partisi bile, Kültür Devrimi ve SSCB’de kapitalist restorasyon konularında, bu çevrelerde genellikle rastlanan görüşlerin oldukça sağında kalan pozisyonlar benimsemektedir.
Hindistan’da Komünist Parti, 1940’lar ve 1950’lerde çeşitli silahlı mücadelelere önderlik etti. Parti üyelerinin bu deneyimlere ilişkin farklı değerlendirmeleri, Çin-Sovyet ayrışması sırasında Çin yanlısı büyük bir fraksiyonun 1964 yılında Hindistan Komünist Partisinden ayrılarak Hindistan Komünist Partisini (Marksist) [CPI(M)] kurmasında önemli bir rol oynadı. Ancak dikkat çekici olan, CPI(M)’nin bu önceki silahlı mücadeleleri tam anlamıyla bir komünist devrime yol açabilecek mücadeleler olarak değil, köylülerin özsavunma biçimleri olarak değerlendirmesiydi.[14] Bu önemli görüş ayrılığı ve devletin devrilmesine yol açacak bir köylü savaşını savunan muhalif bir azınlığın varlığı, 1967’de Naksalbari köylü ayaklanmasının patlak vermesiyle kısa süre sonra yeni bir bölünmeye yol açtı. Daha sonra Hindistan Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ile çeşitli küçük grupları kuracak olan bu güçler, çok daha açık biçimde Maoistti. Bu hareketin önder ismi Charu Majumdar, “Çin’in başkanı bizim de başkanımızdır” bile demişti.[15] Hindistan ve ondan da çok Nepal, günümüzde de Maoist faaliyetin önemli merkezleri olmayı sürdürmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde Maoist Çin’in en derin etkisi, Afro-Amerikalıların silahlı özsavunma hareketi üzerinde görüldü. Silahlı özsavunma hareketinin öncülerinden Robert Williams, Çin’in 1960 yılında nükleer silah geliştirme konusundaki isteğini vurgulamasının ardından, bu hareketin bakış açısını küresel düzleme taşıyarak şöyle yazmıştı: “bombayla birlikte Çin saygı görecek ve siyahlar kadar beyazlar için de adalet talep edenlerin saflarına güçlü bir ses katacaktır.”[16] Malcolm X ise 1963 tarihli “Halk Tabanına Mesaj” konuşmasında hareketi Çin deneyimini incelemeye yönlendirdi. Bu konuşmada, “Çin’de artık hiçbir Tom [beyaz egemen sistemin siyah hizmetkârlarını kastediyor -Ç.N.] kalmadı. Ve bugün Çin, beyaz adam için dünyanın en sert, en çetin ve en çok korkulan ülkelerinden biridir… Yapmanız gereken tek şey, sizin sorunlarınıza benzer sorunlarla karşılaşan başkalarının dünya çapında tarih boyunca hangi yöntemleri kullandığını incelemektir. Onların kendi meselelerini nasıl çözdüklerini gördüğünüzde, siz de kendi meselelerinizi nasıl çözebileceğinizi anlarsınız,” diyordu.[17]
Birçok şehirde güçleri bulunan Afro-Amerikalı öğrenci örgütü Devrimci Eylem Hareketi [Revolutionary Action Movement] (RAM), Williams ve Malcolm X’in açtığı yoldan giderek Siyah özgürleşme mücadelesini Küresel Güney’deki kurtuluş mücadeleleri bağlamına yerleştirdi. RAM, çok sayıda entelektüel ve aktivistin devrimci teori üzerine tartıştığı ve eğitim gördüğü bir çevre işlevi gördü; bunların birçoğu daha sonraki siyasal faaliyetlerinde Maoist fikirlerin şu ya da bu biçimini benimsedi. RAM saflarından geçen Siyah milliyetçisi liderler arasında en önemlileri, Kara Panter Partisinin kurucuları Huey Newton ve Bobby Seale’di. Kara Panterler hem birçok Maoist fikri kendi pratiklerine uyarladılar hem de Mao’nun yazılarını daha geniş radikal çevrelere tanıttılar; aynı zamanda ABD hükümetine karşı ülke içinde silahlı mücadelenin mümkün olduğu fikrinin yaygınlaşmasına da katkıda bulundular.[18]

Çin’de devrimin ve uzun, küresel 1960’ların sonu
Devrimci Çin’in küresel ölçekteki entelektüel ve siyasal etki uğrağının bu kadar yakın bir geçmişte yaşandığı düşünüldüğünde, bugün dünyada o dönemin etkisinin daha belirgin bir şekilde görülmesini bekleriz. Ancak birkaç istisna dışında, bu etkinin göze çarpan kalıntıları neredeyse yoktur. Kuşkusuz, konuyu araştıran bizler, kökenlerini bu döneme borçlu olan ya da bu dönemde belirleyici biçimde şekillenen siyasal örgütleri ve entelektüel eğilimleri dünyanın hemen her yerinde bulabiliriz. Ne var ki bir zamanlar insanların dikkatini kaçınılmaz biçimde üzerine çeken küresel Maoizm’in gerçek bir kalıntısı mevcut değildir. Komünist siyasete özel ilgi duyanlar ya da Çinseverler [Sinofiller] dışında, Maoizm siyasal veya entelektüel açıdan etkin insanların zihin dünyasında artık kayda değer bir yer işgal etmemektedir. Dünyanın çoğu yerinde bu durum 1980’lerden beri böyledir. Peki ne oldu? Böylesine geniş bir etki uğrağı nasıl bu kadar hızlı çöktü?
Bu soru, belki de açıkça görülebileceği üzere, daha genel olarak küresel 1960’lara ne olduğu sorusuyla sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bu devrimci dönemi sona erdiren ve ardından gelen gericilik döneminin önünü açan neydi? Eğer Eric Zolov’un ileri sürdüğü gibi (ve bu konuda kendisine katılıyorum) küresel 1960’lar “jeopolitik, ideolojik, kültürel ve ekonomik güçlerin çoklu kesişimlerinden oluşuyor… [ve] birbirinden farklı coğrafi bağlamlardaki ‘benzer’ tepkilerin ‘eşzamanlılığını’ üreterek, iç içe geçmiş nedenlere işaret ediyorsa,”[19] bu durumda söz konusu jeopolitik, ideolojik, kültürel ve ekonomik akıntılar değişmeye devam ettikçe, küresel 1960’ları ortaya çıkaran hizalanmanın da ortadan kalkmasını ve onun yerini yeni bir küresel uğrağın almasını bekleyebiliriz. Nitekim olan da buydu. Küresel 1960’ların birçok öznesinin umutlarının aksine, ortaya çıkan yeni küresel uğrak “dünya sosyalist devrimi” ya da “Kova Çağı” [1960’ların sonunda Batıdaki kitlesel gençlik ve barış hareketlerinin altın çağını nitelemek için kullanılan kavram -Ç.N.] değil, küresel ölçekte neoliberal gericiliğin uzun döneminin bir başlangıcı oldu.
Ve nasıl ki herhangi bir küresel uğrak “jeopolitik, ideolojik, kültürel ve ekonomik güçlerin çoklu kesişimlerinden oluşuyorsa,” bu yeni gerici uğrak da söz konusu güçlerin edilgin bir biçimde sürüklenmesinin (sanki bu güçler salt hizalanmalarını değiştiren takımyıldızlarmış gibi) sonucu olarak ortaya çıkmadı. Aksine bu uğrak, nesnel ve öznel güçlerin çeşitli biçimlerde iç içe geçmesinin sonucuydu; öznel güçleri aynı zamanda önceki küresel uğrakta alınan sayısız siyasal karar oluşturuyordu. Durum böyle olunca, ‘1960’ların sonunu’ açıklamak üzere birbirinden farklı çok sayıda kuramın ortaya atılmış olması da şaşırtıcı değildir.
1960’ların sonuna ilişkin açıklamalar genellikle ülke bazında yapılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde en bilinen yaklaşım, Todd Gitlin’in ‘iyi sol ve kötü sol’ tezidir; buna göre militan unsurlar (yani 1960’ların küresel ruhunu en fazla temsil eden kesimler), liberal reformcuların hedeflerini boşa çıkarmıştır.[20] Meksika’da ise Jaime Pensado, 1960’ları öğrenci hareketinin bastırılması ile sona erdirir ve yaklaşık bitiş noktası olarak 1971’deki Corpus Christi Katliamı’nı kabul eder.[21] Ulusal düzeyde geliştirilen bu açıklamalar genellikle şu etkenlerden birini ya da birkaçını içerir: devlet baskısı; belirli reformların uygulanması sürecinde muhalif unsurların sistem tarafından soğurulması; 1960’ların yeni güçlerine karşı örgütlü bir gerici muhalefetin ortaya çıkması; radikal güçlerin siyasal girişimlerinin başarısızlığa uğraması sonucunda dağılması; ve toplumsal isyan enerjisinin tükenerek içe yönelmesi (örneğin karşı-kültürün narsisistik biçimlerine dönüşmesi).
Küresel ölçekte bakıldığında, devrimci güçler açısından elverişsiz bir ortamın oluşmasına katkıda bulunan çeşitli etkenlerin varlığı genel kabul görmektedir. Bunların muhtemelen en önemlisi, 1973 ekonomik krizi ve bunu izleyen küresel ekonomik büyümedeki genel yavaşlamadır. Sıklıkla zikredilen bir diğer önemli küresel etken ise Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki rekabetin giderek daha saldırgan bir nitelik kazanmasıdır. Ben burada, neredeyse her zaman gözden kaçırılan ve küresel 1960’ların Çin açısından siyasal ve ideolojik bir küresel uğrak olarak kavranmasıyla bağlantılı olan önemli bir etkene dikkat çekmek istiyorum. Nasıl ki Çin’in devrimci enerjisi küresel 1960’ların ortaya çıkışında merkezi bir rol oynadıysa, bu enerjinin gerileyişi de küresel 1960’ların sona ermesinde merkezi bir rol oynamıştır.
Çin’in uzun 1960’lar boyunca dünyanın geri kalanındaki radikaller için ilham verici bir rol oynayabilmesi, hem iç politikasında ortaya koyduğu örneğe hem de dış ilişkilerde benimsediği tutuma dayanıyordu. İç politikada, Çin’in (Sovyetler Birliği tarafından giderek daha açık biçimde terk edilen) radikal eşitlikçi toplumsal dönüşüm bayrağını devralması ve daha da önemlisi, insan doğasını komünist değerlere uygun hale getirecek şekilde dönüştürmeyi hedeflemesi; eşitsizliği ortadan kaldırmak ve insan varoluşunun temelindeki değer sistemlerini ve zihniyetleri değiştirmek isteyenler için ilham verici bir örnek oluşturuyordu. Dış ilişkilerde ise Çin’in yurtdışındaki kurtuluş hareketlerini desteklemeye istekli olması ve kendi Marksizm yorumunu uluslararası düzeyde yaymaya yönelik çabaları, onun radikal bir örnek işlevi görebilmesinde benzer şekilde önemli bir rol oynuyordu.
Ancak Çin’in iç ve dış politikaları, Maoist dönem boyunca (1949-1976) sürekli bir mücadele ve çekişme alanı olmuştur. Komünist Partinin önde gelen isimleri arasında öncelikler ve değerler bakımından keskin görüş ayrılıklarının yanı sıra, aynı zamanda nesnel düzeyde de gerçek bir çelişki söz konusuydu. Bir tarafta Çin’de yeni bir sosyalist ekonomi inşa etme görevi vardı; bu da Çin’in dış çatışmalardan uzak tutulmasını ve kaynaklarının iç kalkınma önceliklerine tahsis edilmesini gerektiriyordu. Diğer tarafta ise komünist ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin dünya çapında yayılmasını teşvik etme hedefi bulunuyordu; bu da kıt kaynakların Çin dışında harcanmasını ve Çin’in askerî kapasitesinin geliştirilmesini (dolayısıyla aynı zamanda savaş riskinin göze alınmasını ya da fiilen savaşa girilmesini) beraberinde getiriyordu.
Kültür Devrimi’nin ilk birkaç yılındaki olayların çoğunun belirsiz ve çelişkili doğasına rağmen, belki de kısmen bu nedenle, Çin’de gerçekten devrimci ve daha önce benzeri görülmemiş bir şeylerin yaşandığı düşüncesi dünyanın dört bir yanındaki radikal hareketlerde yankı buldu ve onlara güç verdi.
Çin’in devrimci seferberliği teşvik eden bir dış politikadan onu zayıflatan bir dış politikaya yönelmesine yol açacak koşullar, 1968-69 yıllarında karşı karşıya bulunduğu durumda zaten mevcuttu. Düşmanlarla çevrili olan Çin’de savaş her an patlak verebilir gibi görünüyordu. Vietnam Savaşı’nın tırmanması, Çin’in Kore’de olduğu gibi Amerika Birleşik Devletleri ile doğrudan bir çatışmanın içine çekilebileceği izlenimini güçlendiriyordu. 1962’de savaşın yaşandığı Hindistan sınırında gerginlik sürüyor, Sovyetler Birliği ile olan sınırda ise her iki tarafın da askerî yığınak yapması sonucunda Zhenbao Adası’nda Sovyet ve Çin kuvvetleri arasında iki doğrudan askerî çatışma yaşanıyordu. Bu durum, Sovyetlerin Çin’e karşı önleyici bir nükleer saldırı seçeneğini değerlendirmesine kadar vardı. Sovyetler Birliği’ni Çin’e yönelik en büyük ve en uzlaşmaz tehdit olarak değerlendiren Mao Zedong, Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmaya götürecek bir olaylar zincirini harekete geçirdi. Bu süreç, 1972 yılının başlarında Nixon’ın Çin’i ziyaretiyle doruk noktasına ulaştı.[22]
Nixon’ın ziyaretinin sonunda Çin ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından yayımlanan ortak bildirinin Çin’e ait bölümü, 1949’da devrimin zaferinden bu yana Çin açıklamalarına hâkim olan devrimci dili kullanmayı sürdürüyordu. Örneğin bildiride, “uluslar kurtuluş, halklar ise devrim istemektedir; bu, tarihin karşı konulamaz eğilimi hâline gelmiştir” deniliyordu.[23] Ancak pratikte Çin dış politikası, Çin’den ilham alan devrimciler açısından giderek daha fazla moral bozucu bir nitelik kazandı. İran kraliyet ailesi üyelerinin 1971 ve 1972 yıllarında Çin’i ziyaret etmeleri ve Şili’de sosyalist Allende hükümetine karşı gerçekleştirilen darbenin ardından diktatör Augusto Pinochet hükümetinin Çin tarafından süratle tanınması, Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmaya eşlik eden dış politika tercihlerinin simgesel örnekleriydi. Bu tür tercihler, Çin’in küresel ölçekte devrimci bir siyasal uğrağın üretici merkezlerinden biri olarak işlev görme kapasitesini aşındırdı.[24]
Çin dış politikasındaki moral bozucu dönüşüme rağmen, Çin’deki iç gelişmeler 1976 yılının sonlarına kadar radikal ilham kaynağı olmayı sürdürdü. Ancak Mao’nun ölümünden sonraki birkaç hafta içinde Dörtlü Çete’nin tutuklanmasıyla bu durum sona erdi. Kültür Devrimi’nin başlangıcında büyük bir kargaşa patlak verdiğinde, öğrenciler sokaklara döküldüğünde ve önde gelen parti liderleri görevlerinden uzaklaştırılarak kitlesel eleştirilere maruz bırakıldığında Çin, sanki dünyaya devrimin devamlılığı fikrini ciddiye aldığını ve Sovyetler Birliği’ndeki gibi devrimci ruhunu kaybetmiş bir bürokrasinin oluşmasını engellemek için büyük bedeller ödemeye hazır olduğunu kanıtlamış gibiydi. Kültür Devrimi’nin ilk birkaç yılındaki olayların çoğunun belirsiz ve çelişkili doğasına rağmen, belki de kısmen bu nedenle, Çin’de gerçekten devrimci ve daha önce benzeri görülmemiş bir şeylerin yaşandığı düşüncesi dünyanın dört bir yanındaki radikal hareketlerde yankı buldu ve onlara güç verdi.
Kültür Devrimi ile yaygın olarak özdeşleştirilen kitle seferberliği ve toplumsal çalkantılar 1969 itibarıyla sona ermiş olsa da Çin Komünist Partisi içindeki bir kesim, Çin’i daha ileri bir eşitlikçilik düzeyine taşıyacak, feodal ve kapitalist toplumsal ilişkileri ve değerleri aşamalı olarak ortadan kaldıracak, aynı zamanda da ekonomik gelişmeyi ilerletecek bir sosyalist politik ekonomi kuramı geliştirmeye çalıştı.[25] Bu hizip, gücü bulunan yerlerde geliştirdiği kuramları uygulamaya girişti. Uzun yıllardır radikal eşitlikçiliğin en güçlü savunucularından biri olarak tanınan Zhang Chunqiao önderleriydi.[26] Zhang ve yoldaşları, komünist bir geleceğe doğru ilerleyen sosyalist toplumların temel görevinin “dört bütün”ün aşamalı olarak ortadan kaldırılması olduğunu düşünüyorlardı. Eğer “dört bütün”e karşı devamlı mücadele edilmezse, kapitalist ekonomik ve toplumsal ilişkilerin kalıntıları güçlenecek ve Komünist Partinin bizzat kendi içinde yeni bir burjuvazi yaratacaktı. Zhang’ın ifadesiyle:
Marx, Fransa’da Sınıf Mücadelesi 1848–1850 adlı eserinde, proletarya diktatörlüğünü daha somut biçimde, genel olarak bütün sınıf ayrımlarının ortadan kaldırılmasına, bu farklılıkların dayandığı bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerine karşılık gelen bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına ve bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün fikirlerin devrimcileştirilmesine geçiş için zorunlu bir nokta olarak ele alır.[27]
Zhang’ın önderlik ettiği hizip ve Mao’nun kendisi, Kültür Devrimi’nin önceki evrelerinde yaşanan gelişmeleri bu çerçeveye dayanarak anlamlandırıyordu.
“Dört bütün”e karşı mücadelenin bir parçası olarak Zhang, siyasal yetkinlik gösteren işçileri, daha geleneksel biçimde yetişmiş entelektüellerin yürüttüğü görevlere getirmeye çalıştı; bu kapsamda yeni bir diplomatik kadro yetiştirme çabasına girişti ve işçileri devlet yönetiminde görevlendirdi. Ayrıca, mümkün olduğunca, muhafazakâr eski kadroların yerine Kültür Devrimi’nin ilk günlerinde kendilerini kanıtlamış gençleri geçirmeye çalıştı.[28] Kaçınılmaz olarak, bu tür girişimler devlet aygıtının düzenli işleyişinde aksamalara yol açtı. Mao Zedong, Zhang’ın eşitlikçi programına sempati duymakla birlikte, 1970’lerde düzenin korunmasına Kültür Devrimi’nin ilk yıllarında olduğundan daha fazla öncelik veriyordu. Bunun sonucunda Zhang’ın radikal hizbi Mao’nun himayesinden yalnızca zaman zaman yararlanabildi; buna karşılık Komünist Partinin Parti içinde çok daha geniş bir destek tabanına sahip olan pragmatik hizbi (Zhou Enlai ve Deng Xiaoping ile özdeşleştirilen kanat), iktidar mevkilerinin büyük bölümünü elinde tutmayı sürdürdü. Dolayısıyla Mao’nun 1976’da ölmesinin ardından, Zhang ve Dörtlü Çete’nin diğer üyelerinin tutuklanması ve onun önderlik ettiği radikal hizbe yönelik bir tasfiyenin başlatılması yalnızca birkaç hafta sürdü.
Yeni Çin liderliği, Merkez Komite’nin kararlarına uyulması yönünde çağrılar yapsa da Mao sonrası Çin, uluslararası radikaller nezdinde Mao hayattayken sahip olduğu çekiciliği artık taşımıyordu.[29] Dörtlü Çete’nin tutuklanması, Küresel 1960’ların itici gücü olarak işlev gören küresel dinamiklerin tabutuna çakılan son çivi olmuş olabilir; ancak özellikle Maoist Çin ile açık bir ideolojik uyum içinde olan güçler açısından büyük bir kafa karışıklığına ve moral bozukluğuna yol açtı. Bu etkinin boyutu, önceki dış politika dönüşlerinde yaşanandan çok daha büyüktü. Dış politika söz konusu olduğunda, küresel Maoist güçler Çin’in Amerika Birleşik Devletleri ile yakınlaşmasını, kendi ülkelerindeki siyasal yönelimlerini zorunlu olarak değiştirmeyi gerektirmeyen, Çin’in iç koşullarından kaynaklanan bir zorunluluk olarak gerekçelendirebiliyorlardı. Nitekim Şili Devrimci Komünist Partisi bile, Çin’in Pinochet rejimini hızla tanımasına yönelik eleştirilerini 1977 yılına kadar kamuoyuna açıklamadı; bu eleştiriler başlangıçta yalnızca partiler arasındaki gizli yazışmalar çerçevesinde dile getirildi.[30]
Çin’de neler olup bittiğine ilişkin başlangıçtaki belirsizlik dönemi, Enver Hoca’nın Maoizme yönelik ani polemiğiyle daha da derinleşti. Arnavutluk, Mao döneminde Çin’in en yakın ideolojik müttefiğiydi ve Çin ile birlikte uluslararası Maoist siyasal eğilimin inşasında çalışmıştı. Tıpkı Pekin Radyosu gibi Tiran Radyosu da kısa dalga yayınlarıyla dünyanın dört bir yanına propaganda yapıyordu. Ayrıca Tiran, uluslararası Maoistler için başlıca ziyaret merkezlerinden biri hâline gelmişti.[31] Abimael Guzmán da 1967 yılında bir parti heyetine burada liderlik etmişti.[32] 1978’de Arnavutluk, Enver Hoca’nın Imperialism and the Revolution [Emperyalizm ve Devrim] adlı eserini yayımladı. Bu eser, Mao’nun bütün teorik birikimine karşı kapsamlı bir polemik yürütürken, Mao sonrası Çin liderliğini de Çin’i yeni bir emperyalist güce dönüştürmeye çalışmakla suçluyordu. Hoca ise buna karşılık, Stalin dönemindeki Sovyetler Birliği’nin ‘saf’ Marksizm-Leninizmine geri dönülmesini savunuyordu (Hoca, Brejnev’in SSCB’sine de tavizsiz biçimde karşı çıkmayı sürdürüyordu).
Hoca’nın polemiği, Maoizm içinde o zamana kadar fark edilmemiş olan gizli bir ayrışmayı açığa çıkardı. Maoizm, 1956 yılında Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Yirminci Kongresi’nin ardından Kruşçev’in destalinizasyon politikasına karşı çıkan başlıca siyasal eğilim olarak ortaya çıktığında, Stalin dönemindeki ortodoksinin bayraktarlığını üstlenmişti. Çin, sosyalist inşa sürecinde bu dönemden önemli ölçüde ayrılan deneylere girişmiş olsa da Stalin’in bayraktarı olmayı sürdürüyordu. Maoizmin son yıllarındaki temel iddia, sosyalist toplum koşullarının Komünist Parti’nin kendi içinde yeni bir burjuvazi yarattığı ve Parti içindeki kapitalist yolcuları devirmek için halk kitlelerinin seferber edilmesi gerektiğiydi.[33] Bunun ne anlama geldiği konusunda büyük bir kafa karışıklığı yaşanmış, bunun sonucunda da 1960’ların sonlarında Kültür Devrimi’ne damgasını vuran kaotik ve çoğu zaman tutarlı bir siyasal ifadeden yoksun sarsıntılar ortaya çıkmıştı. Buna rağmen, milyonlarca insanın sosyalist toplumun Sovyetler Birliği’nin dönüştüğü türden renksiz ve baskıcı bir topluma dönüşmesini engellemek amacıyla kendi içinde isyan etme fikri doğrultusunda harekete geçmiş olması, Çin’in 1960’larda küresel isyanın üretken bir gücü olarak taşıdığı etkinin önemli bir boyutunu açıklamaktadır. Sosyalizm altında yeni kapitalist ilişki biçimlerinin ortaya çıkabileceği düşüncesi, Stalin’in sosyalizm anlayışı açısından kabul edilemez bir sapmaydı; buna karşılık Kültür Devrimi Maoizminin merkezinde yer alıyordu. Bunun sonucu olarak, 1930’ların katı Sovyet ortodoksisini savunanlarla, ebedi isyankâr bir ruhun savunucuları arasında Maoizm bayrağı altında küresel olarak tuhaf bir birliktelik ortaya çıktı. Elbette bugün geriye dönüp bakıldığında, Maoizm içindeki bu iki eğilim arasındaki ayrım, dönemin birçok katılımcısı için olduğundan çok daha açık görünmektedir. Nitekim Stalin’in mirası ile Kültür Devrimi’nin “isyan etmek haktır” ruhu arasındaki ideolojik gerilim, birçok Maoist ideolog açısından belirli ölçüde bilişsel uyumsuzluğa yol açmıştır.

Kültür Devrimi’nin görünür şekilde başarısızlığa uğraması ve yeni Çin liderliğinin hangi yöne ilerlediğine ilişkin belirsizlik karşısında, özellikle Latin Amerika’daki birçok Maoist için Stalin döneminin ilk yıllarının teorik saflığına geri dönüş cazip bir seçenek hâline geldi. Peru’daki Maoist fraksiyonun ilk lideri Saturnino Paredes, önderliğini yaptığı Partido Comunista del Peru-Bandera Roja‘yı Hoca’nın etkisi altına soktu. Kolombiya’nın üçüncü büyük gerilla örgütü olan Halk Kurtuluş Ordusu (Ejército Popular de Liberación), ona önderlik eden Partido Comunista de Colombia (Marxista-leninista) ile birlikte Hocacı çizgiye yöneldi. Bir adım daha ileri giden, uzun yıllardır Maoist bir örgüt olan ve 1969’dan beri Yeni Halk Ordusu aracılığıyla gerilla savaşı yürüten Filipinler Komünist Partisi ise, Sovyet blokunun kendisiyle yeni bir ilişki kurma arayışına girdi.[34]
Çin’de kapitalizmin restorasyonu ile Maoist saflar içindeki Hocacı hizip faaliyetlerinin birleşik etkisi, Maoist güçleri küresel olarak büyük ölçüde zayıflattı. 1970’lerin sonuna gelindiğinde, Maoist ideolojinin yalnızca on yıl önce küresel hareket üzerinde kurduğu etkiyi anımsamak bile güçleşmişti. Birkaç istisnai odakta Maoist güçler ulusal siyasal yaşamın önemli bir parçası olmayı sürdürdü. Bu durum en belirgin biçimde Peru, Filipinler ve Güney Asya’da görüldü; buralarda Maoist partilerin önderliğinde yürütülen büyük ölçekli silahlı mücadeleler ya devam etti ya da kısa süre sonra ortaya çıktı. Ancak onları bir arada tutacak sosyalist bir devletin yokluğunda, bu Maoist güçler parçalı ve bölünmüş bir yapı sergilediler. Bir dönem Aydınlık Yol’u (Shining Path), daha sonra ise Nepal Komünist Partisi (Maoist)’i desteklemek üzere bir araya gelseler de sonunda birbirleriyle çekişen küçük gruplara ayrıldılar. Nepal dışında, günümüzde en güçlü Maoist hareketler bile (Hindistan, Peru ve Filipinler’dekiler gibi) ulusal siyasetin yönünü etkileme konusunda neredeyse tamamen etkisiz durumdadır. Diğer ülkelerdeki Maoist kalıntıların büyük bölümü ise varlıklarından kamuoyunu haberdar edecek ölçüde bile bir etki yaratamamaktadır. Maoist mirasın zayıflığı, 1960’ların doruk noktasında bu siyasal eğilimin ne denli etkili olduğunu tahayyül etmeyi daha da güçleştirmektedir.
Çin Devrimi, Çin dışında ilham kaynağı olma gücünü yitirdi mi?
“Daha önce de defalarca söylediğimiz gibi, önümüzdeki yol dolambaçlıdır; ancak gelecek aydınlıktır.”
— Mao Zedong, “On Büyük İlişki Üzerine”
“İşte tam burada ve tam şimdi çizgiyi çekiyoruz. Dünya uyanıyor. Ve siz isteseniz de istemeseniz de değişim geliyor.”
— Greta Thunberg, Birleşmiş Milletler Konuşması, 23 Eylül 2019
Böylece geriye şu soru kalıyor: Çin Devrimi ve özellikle de Kültür Devrimi sırasında sosyalist Çin’de yaşanan devrimci altüst oluşlar, küresel gelişmeler üzerindeki etki gücünü artık tüketmiş midir? Buna kesin bir yanıt vermek mümkün olmasa da ben Çin deneyiminden yeniden öğrenmeye yönelik bir ilginin canlanacağını düşünüyorum. Fransız Devrimi, 1848 Avrupa Devrimleri, Paris Komünü ve Rus Devrimi yaşandıkları dönemin çok sonrasında ortaya çıktıkları coğrafyalardan oldukça uzakta bile yankı uyandırmıştır. İnsanlık giderek derinleşen bir iklim kriziyle karşı karşıya kalırken ve 1980’lerin sonlarından bu yana dünyaya egemen olan neoliberal hegemonya çözülmeye devam ederken, insanların siyasal bir çıkış yolu arayışının parçası olarak küresel ölçekteki son büyük sol radikalizm deneyimine yönelmeleri bana son derece doğal görünmektedir. Bu dönem 1960’lardı ve bu dönemin hareketleri içinde Çin’in kurduğu ideolojik hegemonya belirleyici bir konumdaydı.
Merkezî planlama ve sosyalist ekonomi, şimdiden onlarca yıldır görülmemiş ölçüde yeni popüler değerlendirmelere ve yenilikçi düşünsel açılımlara konu olmaya başlamıştır.[35] Bu eğilim devam edecek olursa, sosyalist bir ülkede kapitalist restorasyonu önlemeye yönelik bugüne kadarki tek uzun soluklu girişime hiçbir ilgi gösterilmemesi son derece şaşırtıcı olur. Yakın dönemde Çin de Mao döneminin tarihsel mirasından beslenen tabandan sol bir meydan okumayla karşı karşıya kalmıştır.[36] Hatta Amerika Birleşik Devletleri’nde bile sosyalizme yönelik ilgi, 1960’lardan bu yana görülmemiş ölçüde artmıştır.[37] Dünyanın büyük bölümünde Maoist geleneğin doğrudan mirasçıları olan örgütlerin, yeni bir sosyalist kuşağın Çin deneyimini yorumlarken çıkarttığı dersleri örgütsel olarak kendi lehlerine çevirebilecek ya da bu süreci doğrudan etkileyebilecek bir konuma gelmeleri pek olası görünmemektedir. Bununla birlikte, Mao ile yeniden bir karşılaşmanın yaşanması muhtemeldir. •
* “The Road Is Tortuous: The Chinese Revolution and the End of the Global Sixties” başlığıyla Revista Izquierdas dergisinin Nisan 2020 tarihli 49. sayısında yayımlanan Matthew Rothwell’in bu makalesini Tahsin Mert Saygın çevirdi. Metnin çevirisine ve yayımlanmasına izin verdikleri için yazara ve Revista Izquierdas editörlerine teşekkür ederiz.
[1] Janet Abu-Lughod, Before European Hegemony: The World System A.D. 1250-1350 (New York: Oxford University Press, 1989). [Türkçesi: Janet Abu-Lughod, Avrupa Hegemonyasından Önce: 1250-1350 Yılları Arasında Dünya Sistemi, çev. Cansen Mavituna (İstanbul: VakıfBank Kültür Yayınları, 2020).]
[2] Andre Gunder Frank, ReOrient: Global Economy in the Asian Age (Berkeley: University of California Press, 1998), 5. [Türkçesi: Andre Gunder Frank, Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Ekonomi, çev. Kâmil Kurtul (Ankara: İmge Kitabevi, 2010).]
[3] Fabio Lanza, The End of Concern: Maoist China, Activism, and Asian Studies (Durham: Duke University Press, 2017), 7.
[4] Mao Zedong, “Speech at a Meeting of All Circles in Yan’an to Commemorate Stalin’s Sixtieth Birthday” (21 Aralık 1939), içinde Stuart R. Schram, der., Mao’s Road to Power: Revolutionary Writings, 1912–1949, cilt 7 (Armonk: M. E. Sharpe, 2005), 310. Bu alıntı sıklıkla “isyan etmek meşrudur” şeklinde de çevrilmektedir. Mao’nun özgün ifadesi 1939 yılına ait olmakla birlikte, söz konusu ifade Kültür Devrimi bağlamında, özellikle gençleri isyana teşvik eden bir çağrı olarak yaygın biçimde kullanılmıştır. Çin bağlamında bu, sosyalist toplum içinde ve Komünist Partinin kendi bünyesinde ortaya çıkmakta olan kapitalist ilişkilere karşılık gelen güçlere karşı isyan etmek anlamına geliyordu; ancak Kültür Devrimi’nin ilk yıllarında bu güçler oldukça muğlak biçimde tanımlanmıştı. Küresel ölçekte ise bu çağrı, isyanın kendi başına olumlu bir şey olduğu yönünde daha genel bir anlam kazanmıştır.
[5] Julia Lovell, Maoism: A Global History (Londra: Bodley Head, 2019), 269.
[6] Richard Wolin, The Wind from the East: French Intellectuals, the Cultural Revolution, and the Legacy of the 1960s (Princeton: Princeton University Press, 2010), 114-116.
[7] Jeremi Suri, Power and Protest: Global Revolution and the Rise of Détente (Cambridge: Harvard University Press, 2003), 179-180.
[8] Hans Petter Sjøli, Mao, min Mao (Oslo: Cappelen Damm, 2005). Tron Øgrim ile 22 Aralık 2004 tarihinde Oslo’da yapılan görüşme.
[9] Jorge Palacios ile 27 Mayıs 2013 tarihinde Las Cascadas’ta yapılan görüşme.
[10] Bu, Transpacific Revolutionaries: The Chinese Revolution in Latin America (New York: Routledge, 2013) adlı kitabımın ana temalarından biridir. Cárdenas ve Amado hakkında özellikle bkz. Lázaro Cárdenas, Obras: I-Apuntes, 1957-1966 (Mexico City: UNAM, 1973), 3:101; ayrıca Siwei Wang, “Transcontinental Revolutionary Imagination: Literary Translation between China and Brazil (1952–1964),” The Cambridge Journal of Postcolonial Literary Inquiry 6, sayı 1 (2019): 70-98.
[11] Bu sürecin bütün dinamikleri için bkz. Rothwell, Transpacific Revolutionaries.
[12] Anne-Marie Brady, Making the Foreign Serve China: Managing Foreigners in the People’s Republic (Lanham, MD: Rowman & Littlefield, 2003), 127.
[13] Observer (Londra), 29 Ocak 1967, 12.
[14] Sumanta Banerjee, India’s Simmering Revolution: The Naxalite Uprising (Londra: Zed, 1984), 20-21.
[15] Charu Mazumdar, “China’s Chairman is Our Chairman: China’s Path is Our Path,” Liberation 3, sayı 1 (Kasım 1969): 6-13. Bengalce মজমু দার genellikle Majumdar olarak yazılsa da Mazumdar şeklinde de yazılabilmektedir.
[16] Crusader 2, sayı 21 (31 Aralık 1960).
[17] Malcolm X, “Message to the Grassroots,” içinde George Breitman, der., Malcolm X Speaks (New York: Grove Weidenfeld, 1965).
[18] Joshua Bloom ve Waldo E. Martin, Jr., Black Against Empire: The History and Politics of the Black Panther Party (Berkeley: University of California Press, 2013); Robin D. G. Kelley ve Betsy Esch, “Black Like Mao: Red China and Black Revolution,” içinde Fred Ho ve Bill V. Mullen, der., Afro Asia: Revolutionary Political & Cultural Connections Between African Americans and Asian Americans (Durham: Duke University Press, 2008).
[19] Eric Zolov, “Introduction: Latin America in the Global Sixties,” The Americas 70, sayı 3 (Ocak 2014): 349-362.
[20] Todd Gitlin, The Sixties: Years of Hope, Days of Rage (New York: Bantam, 1987).
[21] Jaime Pensado, Rebel Mexico: Student Unrest and Authoritarian Political Culture During the Long Sixties (Stanford: Stanford University Press, 2013), 239.
[22] Chen Jian, Mao’s China and the Cold War (Chapel Hill: University of North Carolina Press, 2001), 238-276.
[23] Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti Ortak Bildirisi, 28 Şubat 1972.
[24] İran ile Çin arasındaki yakınlaşma konusunda bkz. Ehsan Razani ve Nor Azizan Idris, “The Shah’s China Policy: From Hostility to Rapprochement (A Neoclassical Realist View),” e-Bangi: Journal of Social Sciences and Humanities (Malezya), özel sayı 1 (2015): 8-22. Bu makale, Şah’ın Çin ile yakınlaşmayı İran komünist hareketini zayıflatmanın bir aracı olarak bilinçli biçimde kullandığını ileri sürmektedir.
[25] Bu Maoist politik ekonominin en kapsamlı derlemesi için bkz. George C. Wang, der., Fundamentals of Political Economy (White Plains: M. E. Sharpe, 1977).
[26] Roderick MacFarquhar ve Michael Schoenhals, Mao’s Last Revolution (Cambridge: Belknap, 2006), 16.
[27] Chang Chun-chiao [Zhang Chunqiao], On Exercising All-Round Dictatorship Over the Bourgeoisie (Beijing: Foreign Languages Press, 1975), 16. [Türkçesi: Zhang Chunqiao, “Burjuvazi Üzerinde Çok Yönlü Diktatörlük Uygulanması Üzerine,” içinde Seçme Makaleler, çev. Alkan Arslan (İstanbul: El Yayınları, 2019), 78-93.]
[28] Elizabeth J. Perry ve Li Xun, Proletarian Power: Shanghai in the Cultural Revolution (Boulder: Westview, 1997), 169-170.
[29] “Obey the Party Central Committee Headed by Chairman Hua in All Our Actions [Bütün Faaliyetlerimizde Başkan Hua Önderliğindeki Parti Merkez Komitesi’ne İtaat Edelim],” Peking Review 49 (3 Aralık 1976): 8-10.
[30] Jorge Palacios, Del Mapocho al Sena (Santiago: LOM Ediciones, 2001), 33-36; “Carta abierta del Partido Comunista Revolucionario de Chile al Partido Comunista de China” (Kasım 1977).
[31] Jorge Palacios ile 27 Mayıs 2013 tarihinde Las Cascadas’ta yapılan görüşme; Emilse Escobar ile 2 Mart 2007 tarihinde La Paz’da yapılan görüşme; Benjamin Kohl ve Linda C. Farthing, Félix Muruchi ile birlikte, From the Mines to the Streets: A Bolivian Activist’s Life (Austin: University of Texas Press, 2011), 146; Oscar Zamora Medinacelli ile 20 Mart 2007 tarihinde Sucre’de yapılan görüşme.
[32] Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (Comisión de la Verdad y Reconciliación, CVR) tarafından Abimael Guzmán ve Elena Iparraguirre ile 28 Mayıs 2002 tarihinde Callao’da yapılan görüşme.
[33] Bu görüşün özlü bir ifadesi için bkz. Decision of the Central Committee of the Chinese Communist Party Concerning the Great Proletarian Cultural Revolution (Pekin: Foreign Languages Press, 1966). [Türkçesi: “Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne İlişkin Kararnamesi ‘16 Madde’ (8 Ağustos 1966),” içinde Devrimci Araştırmalar Grubu (ABD), Çin Kültür Devrimi: Büyük Proleter Kültür Devrimi’ne Kısa Bir Bakış, çev. Sinan Jabban (İstanbul: Patika Kitap, 2025), 147-158.]
[34] José Maria Sison ve Ninotchka Rosca, Jose Maria Sison: At Home in the World. Portrait of a Revolutionary (Greensboro: Open Hand Publishing, 2004), 152-153. Sovyet blokunun çöküşünün ardından Filipinler Komünist Partisi (CPP), Maoist köklerini yeniden keşfetti ve bir özeleştiri kampanyası yürüttü.
[35] Aaron Bastani, Fully Automated Luxury Communism (Brooklyn: Verso, 2019); Leigh Phillips ve Michal Rozworski, The People’s Republic of Walmart: How the World’s Biggest Corporations are Laying the Foundation for Socialism (Brooklyn: Verso, 2019); Brendan James, “Stick to the Plan: Reclaiming Central Planning from the Clutches of Corporations,” The Baffler (blog), 3 Nisan 2019.
[36] Javier C. Hernández, “Students Defiant as Chinese University Cracks Down on Young Communists,” New York Times, 28 Aralık 2018.
[37] 1960’lardan ilham veya fikir edinmeye karşı direnç olsa da popüler sosyalist podcast Chapo Trap House’un Baby Boomer kuşağını gezegeni mahvetmekle suçlaması bunun bir göstergesidir.