COVID-19, komplo ve epistemolojinin kapitalist çıkmazı

İnsanın insanca yaşaması gerektiğine dair inancın lensleri gözlere takıldığında, belki de komplo teorisyenleri, normale dönüş taraftarlarından çok daha fazla organik olarak “aydınlanmış” görülmelidirler.

COVID-19’a karşı geliştirilen aşılara yönelik en yaygın komplo teorilerinden biri, Bill Gates’in üretilen aşıların içine çip koyarak insanları kontrol edeceği fikri. Fotoğraf: Getty Images

Donald Trump’ın, ABD siyasetinin içine derin devlet tarafından yerleştirilmiş pedofili satanist bir kliğin ipliğini pazara çıkarmak üzere göreve getirildiği, kimi Hollywood ünlülerinin yaşlanırken dahi genç gözükme başarısının arkasındaki sırrın küçük çocukların kanını içmek olduğu, Türkiye’de işleyen mega bir e-ticaret sitesinde gizlice çocuk ticareti yapıldığı ve en nihayetinde 5G teknolojisi sayesinde insan eliyle üretilip yayılan COVID-19’u tedavi etmek bahanesiyle(!) Bill Gates’in üretilen aşıların içine çip koyarak insanları kontrol edeceği fikri… Çağımızın hakikat sonrası çağı olduğunun iddiası ve komplo teorilerinin nicelikte artıp nitelikte de derinleşiyor olduğu gerçeği birbirleriyle elbette ki derinden ilişkilidir. Bu derinden ilişki üzerine akademik ilgi de her zaman olduğundan daha fazla. Bu yazının amacı, komplo teorilerinin, kapitalist üretim biçiminin zorunlulukları ve bu zorunlulukların yarattığı özneleşme problemleri ile ilişkisini tartışmaktır. Bu bağlamda özellikle COVID-19 salgını sonrası, salgının ilk ortaya çıkışına ve tedavi süreçlerine ilişkin üretilen komplo teorilerine odaklanılacaktır.

Komplo teorileri, basit sosyal bir yanılgı yahut bir cahillik silsilesi denilerek bir kenara atılamayacak kadar değerli siyasal göstergelerdir. Bu göstergenin tarihsel maddeci bir şekilde incelenmesi, çağdaş kapitalizmin özneleşme üzerindeki etkisinin hangi boyutlara geldiğine dair bizlere isabetli bir resim çizebilir.

Komplo teorileri, şayet epistemolojiyi en kaba haliyle bilginin sınırları ve edinilebilecek bilginin doğası şeklinde tanımlar isek, epistemolojik problemlerdir. Bir kimsenin bireysel olarak edindiği bilgiler doğrultusunda toplumsal olay ve süreçlere dair kurduğu neden-sonuç ilişkileri epistemoloji disiplinine dair bir sorunsaldır. Lakin kurulan bu neden sonuç ilişkileri, toplumlarda kolektif hareketlere dönüştüğü ölçüde artık yalnızca psikoloji disiplini yahut filozofların aşırı-felsefe (over-philosophizing) içeren açıklamalarıyla anlaşılamazlar. İşte, COVID-19 ve onun tedavisinde kullanılacak aşılara dair komplo teorileri de bu ikinci kısma ait, yani kolektif bir harekete dönüşmüş komplo teorileridir ve politik birer göstergedirler. Bu politikliğin çehresini anlamlandırmak için öncelikle, bu teorilerin ne olduğunun ve onların ortaya koyduğu neden sonuç ilişkilerinin somut gerçeklikte aslen nasıl işlediğinin anlaşılması gerekir. Bu açıdan COVID-19’a dair komplo teorileri birbirleriyle ilişkili iki koldan betimlenebilir. İlk kol, genel olarak virüsün insan eliyle çıkarılan biyolojik bir silah olduğuna dair komplodur. Bununla bağlantılı ikinci kol ise, bu insan eliyle üretilmiş hastalığın tedavisinde kullanılacak aşıların insanlara çip takarak onları kontrol edeceği iddiasıdır. Öncelikle bu iddiaların somut gerçeklikte aslının ne olduğuna kısaca değinmek gerekir.

Kökeninin kesin olarak bilinmemesi ile birlikte, virüsün ortaya çıkışına dair en isabetli araştırma Rob Wallace’ın yeni çıkan Dead Epidemiologists: On The Origins of COVID-19[1] kitabında bulunabilir. Wallace’ın sosyal bilimler ve fen bilimlerini bir arada ele aldığı bu muazzam çalışmasında COVID-19’un kökenine dair anlatı kısaca şöyle özetlenebilir: COVID-19 ile aynı ailede olan birçok virüs çeşidinin yarasalarda barındığı zaten bilinen bir gerçektir. Yarasaların kuvvetli bağışıklık sistemi onların hastalanmasını engellerken, yarasaların başka hayvanlarla olan ilişkisinden ötürü bu virüslerin mutasyona uğraması ve insanlara sıçraması en gerçekçi senaryodur. Bu mutasyon elbette ki vahşi doğada, insan faktöründen bağımsız bir şekilde kendi başına da gerçekleşebilir. Ancak, bu mutasyona sebep olacak farklı türlerin, vahşi yaşamın kendi işleyişi sırasında bu sıçramanın gerçekleşmesine sebep olacak kadar yakın mesafede gerekli süre boyunca beraber barınmıyor oluşu, genellikle böylesine mutasyonların kendiliğinden sönümlenmesine sebep olur. Fakat günümüzde bu gibi süreçlerin kendiliğinden olmayışı, meselenin fen bilimleri ile sosyal bilimlerin alanının kesiştiği yere işaret eder. Vahşi yaşamda uzun süreler bir arada kalmaları mümkün olmayan türler doğanın ve doğaya dair kaynakların metalaşma sürecinin nesneleri olması ve sosyal metabolizmanın bozulması[2] sebebiyle bir arada kalmakta ve COVID-19 gibi bir çok virüsün ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Anlaşılacağı üzere, kapitalist üretim sürecinin bir zorunluluğu olarak mümkün olan her alanın metalaştırılması, COVID-19’un ortaya çıkmasını mümkün kılan ortamı hazırlamıştır. Bu bağlamda COVID-19 ne doğanın rastgele üzerimize fırlattığı bir test ne de birkaç kötü niyetli şirketin yahut devletin şeytani planları olarak ortaya çıkmıştır. Günümüz toplumlarının egemen üretim biçimi olan kapitalist üretim biçiminin metalaştırma makinesinin karşılaştığı tüm doğal ve sosyal değer üretme süreçlerini soğurduğu dinamik, büyük krizlere sebebiyet vermiş COVID-19’un ortaya çıkmasının başlıca sorumlusudur.

Komplo teorilerinin ikinci kolu olan aşı meselesine gelindiğinde ise, komplo teorisinin anlaşılma biçiminde aşının bulunmasının piyasa koşullarına bağımlı kılınması ile aşının içeriği arasında bir ayrım yapılamaması, düğümün koptuğu yerdir. Komplo teorisyenlerinin, aşıyı üreten şirketlerin ne kadar zengin olduğuna işaret ederek böylesine büyük paraların döndüğü bir sektörde sahtekârlık araması ve bu sahtekârlığı Bill Gates gibi zenginlerin şeytani nüfus kontrolü planlarına bağlaması asıl düşünsel krizi yaratmaktadır. Kapitalist üretim sürecinin ana unsurlarından biri olan insan için değil üretim için üretim kuvvetinin, aşı üretimini de kapsadığı doğrudur. Ancak, küresel sermayenin aşının içeriğini işe yaramayacak ve başka ‘şeytani’ olaylara sebebiyet verecek şekilde dizayn etmesi ve küresel bilimsel güven süreçlerinden bu şekilde geçirmesi, en azından halen, mümkün değildir. Bu mümkün olmayış, kapitalist üretim biçiminin kuvvetini küçümsediğimiz için değil, aşıların geliştirilmesinin bilimsel süreçlerinin göz önünde oluşu ile belgelenmektedir. Aşı meselesinde, aşının işlevi ve bilimsel içeriği ile aşının üretilmesinde işleyen zorunluluklar olarak kapitalist değer yasaları arasında göreli de olsa bir ayrım yapılmalıdır. Komplo teorisyenlerinin nihayetinde yapmakta başarısız oldukları ayrım burada işlemektedir.

Peki, COVID-19’a dair komplo teorilerinin aslının ortaya dökülmesinin ardından, komplo teorilerine inanan halk kesimlerine ne gözle bakmak gerekmektedir? Bu inanışların derinlikli bir analizini nasıl yapmak, bu politik özneleşmenin nedenlerini nerede aramak gerekmektedir? Yazının kalan kısmı bu nedenlerin ortaya dökülmesinde iki farklı anlatıyı gözler önüne serecek ve nihayetinde bu özneleşme biçiminin kapitalist üretim biçiminin zorunluluklarıyla nasıl bir ilişkisi olduğunu tartışacaktır.

Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı: Marx’ın Yönteminde Adımlar[3] kitabında, Marx’ın bir yöntem ve soyutlama biçimi olarak diyalektik düşünceyi nasıl serimlediğini ve kullandığını anlatır. Bu düşünsel hareketin detaylı olarak ortaya dökülmesinde, Marx’ın özler ve görünümler arasında kurduğu ilişkiye ayrı bir önem verir. Bu ilişki, aşıya dair komplo teorisyenlerinin bilişsel süreçlerini analiz etmede bize yol gösterici olabilir. Süreçlerin sabitlikler değil de hareket üzerinden analiz edildiği diyalektik yöntem, özneleşmenin de sürekli hareket halinde olan bir süreç olduğunun kabulu ile bu yazının bağlamında da işlevselleştirilebilir. Öz ve görünüm ikiliğini betimlerken Ollman, görünümlere sıkışıp kalan düşünsel hareketlerin, “duyusal algılarımızın ufkunun ötesine düşen şeylerle”[4] ilgilenemediğini ifade eder. Komplo teorilerine inanan kimselere dönük olarak geliştirilen ‘bu insanların rasyonel düşünme yetilerinden yoksun oldukları’, ‘kendilerini geliştiremedikleri’, dolayısıyla da ‘eğitilmeleri gerektiği’ düşüncesi, tam da Ollman’ın sözünü ettiği “duyusal algıların ufkunun ötesine geçememe” meselesi ile ilgilidir. Nitekim günümüz dünyasında da COVID-19 komplolarına inanan insanlara yönelik bakış daha çok bu yöndedir. Pek çok insan, komplolara inanan insanlara doğruları anlatarak ve onları ikna ederek, komploculuk ile mücadele edilebileceğine inanır. Ancak, meselenin bu insanlara ‘hakikati göstermek’ ile ilgili olmadığı çok açıktır. Doğrular ne kadar anlatılırsa anlatılsın, bir komplonun yerini hemen bir başkası alır. Komplocu düşünce ile mücadelede ‘gerçekleri/doğruları bildiren’ bu yaklaşımın başarısızlığının sebebi, öznenin iradesine fetişist bir biçimde bağlanılmış bir bakışa sahip olmasıdır.

Peki, hem öz hem de görünümler hesaba katıldığında, komplo teorilerinin sebebiyet verdiği özneleşme biçiminde ne gibi göstergeler yahut semptomlar gözlemlenebilir?Belirtilen özneleşme sürecinin özüne de odaklanan bir düşünce geliştirilmek istendiğinde Bernard Stiegler’in, Marx ve Gilbert Simondon’u bir araya getirdiği “yeni proleterleşme” fikrine[5] ve bilgi edinme süreçlerinin kapitalist piyasa zorunluluklarına dayandırılarak metalaştırılmasına odaklanmak gerekir. İkincisinden başlamak gerekirse kapitalist üretim biçiminden önce de piyasaların var olduğunun ancak, kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkmasıyla piyasanın bir seçenek olmaktan çıkıp, tüm sınıfların yeniden üretiminin devamı için temel kaynakların teminatında bir zorunluluk haline geldiğinin altının çizilmesi gerekir.[6] Günümüzde hem genel hem de farklılaşmış ve özelleşmiş bilgiyi edinmenin, kişilerin yeniden üretiminin devamı için temel bir kaynak olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bu sürecin kapitalist üretimin zorunluluğu gereği metalaştığı ve piyasaya dayandırıldığının da altının çizilmesi gerekir. Dünyada var olan herhangi bir sürece dair bilgi edinebileceğimiz vasıtaların işleyişi, çağdaş kapitalizmle beraber bir hakikate ulaşma süreci olmaktan çıkmış ve tüketimin gerçekleştiği bir seçim vasıtası haline gelmiştir. Bu tüketimin gerçekleştiği seçimi etkileyen süreçler, bilginin hakikiliğini önceleyen süreçlere güvenmekten değil, bilginin ilginç ve çekici olmasına dayanır. Marx’ın kapitalist üretim biçimini tarifte sürekli başvurduğu kullanım değeri ve mübadele değeri ikiliği, bilgi edinme süreçlerine de tüm kuvvetiyle yansımıştır. Bilginin kullanım ve dolayısıyla hakikiliğinin değeri değil, onun piyasalara bağlı mübadele sürecinde seçimi öncelenmektedir. Yeni dijital medyanın kendisi ve geleneksel medyanın geldiği hal, bir kapitalist tüketime konu olma meselesi ve kapitalist ekonominin eleştirisi ile açıklanabilir.

Bilgi edinmenin kapitalist üretim biçiminin piyasalarındaki bir metaya dönüşmesi ve bu açıdan tüketimin konusu olması, Bernard Stiegler’in “yeni proleterleşme” fikri ile tüketim meselesi üzerinden ilişkilendirilebilir. Stiegler’e göre, 19. YY kapitalizmi sürecinde işçilerin proleterleşmesinde teknik bilgilerinin (know-how) makinelere kaptırılması ve bir emek gücüne indirgenmeleri söz konusuydu. 20. YY ile beraber bu proleterleşme sürecinin devam ettiğini ancak, artık bir de tüketim alanında bir teknik bilgi kaybının yaşandığından bahseder -ki bu teknik bilgiler nasıl yaşanacağına (savoir-vivre) dairdir.   Bu tezden yola çıkarak günümüzde bilgi toplumu diye adlandırdığımız olgunun aslında tam tersi şekilde işlediğinin ve bilen öznenin yok oluşu olarak adlandırılması gerektiğinden bahseder. Bilgi edinme süreçlerinin piyasalara zorunlu kılınması ve metalaşması ile beraber gelen bu teknik bilgi kaybının, komplo teorileriyle nasıl bağdaştığını görmek gayet kolaydır. Bir pandeminin ortaya çıkışı ve tedavi edilmesi sürecine ilişkin neden ve nasıl gibi soruların cevaplanma süreçleri kapitalist piyasa ve tüketimin konuları olduğunda artık bilgilerin hakikiliği değil, ilginçliği ve yeni, niş piyasalara sebebiyet verme potansiyeli olan farklılığı önemli hale gelir. Kapitalist toplumlarda ve özellikle bilişsel kapitalizm dediğimiz olgunun içinde özneleşme artık bir bilişsel yeti kaybının konusu olarak görülmelidir. Marx’ın yıllar evvel tarif ettiği üretim süreci sırasında makinelerin bir parçası haline gelmek değildir mesele artık yalnızca. Kapitalist tüketim olarak bilgi edinme süreçlerinde de teknik bilgi kaybolur ve proleterleşme gerçekleşir. Komplo teorileri perspektifinden dünyaya bakmak, hem öz hem de görünüme odaklanan tüm bu sürecin bir meyvesi olarak görülmelidir: İnsanın bilişsel yetilerinin kapitalist üretim biçimi tarafından kolonize edildiği bir sürecin meyvesi.

Peki, bu hem öz hem de görünüme odaklanan yaklaşımın sonucunda, eğer komplo teorisyenlerine suçlayıcı bir özne fetişizmi ile yaklaşmıyor isek nasıl yaklaşmalıyız? Aslen, komplo teorilerini yapı taşları olarak alıp özneleşen kimseler, dünyanın var olduğu haliyle ilgili bir şeylerin kesinlikle yanlış gittiğine dair organik bir itirazdan yola çıkarlar. Hollywood ünlülerinin yaşlanmalarına rağmen oldukça genç görünmelerine dair geliştirilen ‘şeytani’ komplo teorilerinde, eğlence endüstrisinin geldiği grotesk duruma organik bir tepki vardır. Yine COVID-19 özelinde, küresel anlamda böylesine büyük krizlere sebep olmuş bir krizin çözümüne dair geliştirilen komplo teorilerinde, bu kritik sürecin özel şirketlerin aralarındaki kapitalist rekabetin zorunluluklarına bırakılmasına karşı gelişen organik bir tepki vardır. Bu organik itirazlar, kapitalist üretim biçiminin epistemolojinin alanlarını piyasaya zorunlu hale getirmesi ve metalaştırması süreci ile kapitalizm tarafından kapılır ve bir tüketim vasıtası haline getirilir. Hem genel bağlamda hem de COVID-19 özelinde ülkemizde ve de tüm dünyada salgının kendisi kadar hızlı yayılmış komplo teorisyenliği özneleşmesinin, bu maddi tarihsel sürecin bir parçası olarak görülmesi gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, böylesine komplo teorilerine sığınmış kimselere ‘normale dönüşün’ taraftarları açısından aşağılayıcı gözle bakılması tamamen grotesk gözükür. İnsanın insanca yaşaması gerektiğine dair inancın lensleri gözlere takıldığında, belki de komplo teorisyenleri, normale dönüş taraftarlarından çok daha fazla organik olarak “aydınlanmış” görülmelidirler.


[1] Wallace, R. (2020). Dead Epidemiologists: On the Origins of COVID-19. Monthly Review Press.

[2] Foster, J. B. (2013). Marx and the Rift in the Universal Metabolism of Nature. Monthly Review, 65(7), 1.

[3] Ollman, B. (2019). Diyalektiğin dansı: Marx’ın yönteminde adımlar. Yordam Kitap.

[4] a.g.e, s. 81.

[5] Lemmens, P. C. (2011). This system does not produce pleasure anymore. An interview with Bernard Stiegler. Krisis, 2011(1), s. 34.

[6] Wood, E. M. (2002). The origin of capitalism: A longer view. Verso

Yakup Atamer Aykaç

Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden mezun olmuştur. Aynı bölümde yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. İletişim: atamer.ayka@gmail.com