Tesadüf mü yoksa bir işaret mi bilinmez, her halükârda, gençlik isyanının tam ortasında ve olası bir “Sarı Yelekliler’in geri dönüşü”nün eşiğinde, Görünmez Komite 16 Ekim’de Hayatta Kalma Kılavuzu’nu [Manuel de Survie] yayımladı.
Son yirmi yıldır, yazdıkları metinler aracılığıyla (Yaklaşan İsyan, Dostlarımıza, Şimdi…) [L’Insurrection qui vient, À nos amis, Maintenant…], birbirini izleyen isyan dalgaları ve bunların ardından ortaya çıkan koşullara ilişkin hem ilham kaynağı oluyor hem de eleştirel değerlendirmeler yapıyorlar. “Hayatta kalma kılavuzu”nda sıkı, sert, ikiyüzlü olmayan, özeleştirel ancak aynı zamanda açık sözlü ve dürüst bir biçimde eleştirel bir düşünce ortaya koyuyorlar.
Ortaya attıkları soruların çoğu bazen bizim de sorduğumuz sorular, zira bunlar nihayetinde yenilgilerden ve çaresizlik duygusundan bıkmış pek çok insanın aklını kurcalayan sorular: Çatışma ortamı devam etmesine rağmen tekrarlanan yenilgileri nasıl değerlendirmeliyiz? Bundan ne gibi bir ders çıkarmalıyız? Bu anda nasıl “hayatta kalabiliriz”? Düşman nasıl güçleniyor? Sermayeye ciddiyetle ve stratejik bir yaklaşımla nasıl karşı koyabiliriz ve devrimci etiği ve bakış açısını nasıl yeniden hayata geçirebiliriz?
Kamusal alana yönelik açık eleştirisiyle bağlantılı olarak, bu konudaki açıklamaları nadir olmakla birlikte, Görünmez Komite’nin Hayatta Kalma Kılavuzu’na katkıda bulunan iki yazar, kitapla ilgili sorularımızı yanıtladı ve içinde bulunduğumuz döneme ilişkin kendi analizlerini de bizimle paylaştı.
***
Hayatta Kalma Kılavuzu’nda, Sarı Yelekliler’in otonomların uzun süredir umdukları türden bir ayaklanmayı gerçekleştirdikleri ancak bunu onlar olmadan yaptıkları anlatılıyor. Yani bu hareket önceden planlanmış bir örgütlenmeden ziyade, o zamana kadar birbirinden izole olan özgün deneyimlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmış bir hareketti. Mevcut gençlik isyanıyla ortak noktaları var mı, yoksa bu, sendikalar ve partiler tarafından taleplerinin yönlendirildiği, istismar edildiği hatta sabote edildiği sayısız solcu hareketten biri mi?
GÖRÜNMEZ KOMİTE: Şu anda ülkeyi sarsan şey toplumsal bir hareket değil, yaşamsal bir hareket. Yönetici “yetişkinler”in dünyası hızla uçuruma doğru gidiyor, duracak gibi de görünmüyor. Hiçbir şeyi umursamıyor, son damla petrolü de tüketene kadar bunu sürdürmek istiyorlar. Kendilerini “sorumlu”, “mantıklı” ve “otorite sahibi” olarak göstermeye çalışmaları çocukça vahşiliklerinin en açık örneği. Yaşlılardan oluşan bir toplum ancak gençlik meraklısı olabilir. Gençliğin tüm niteliklerini ister ancak gençliğin yaşam enerjisinden rahatsız olur. Liselilerin böylesine intihara meyilli bir medeniyetle aynı gemide olduklarını hissetmeleri için hiçbir neden yok. Ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin Covid ile mücadelede uygulanan tüm insanlık dışı saçmalıklara boyun eğdiklerini, ardından da onları karantinaya alıp kendilerini de aynı muameleye maruz bırakmak için anlamsız gerekçeler uydurduklarını gördüler. Öyle ki söz aldıklarında sanki kendi ebeveynlerinin ebeveynlerini dinliyormuş gibi hissediyorsunuz. “Siz aşağılıkça muamele görmeyi, üç kuruş maaşla çalışmayı, her ay market alışverişinizi bile tam olarak yapamamayı kabullendiğiniz için herkesin aynı çileyi çekmesi gerekmiyor. Çünkü siz ağzınızı açacak cesarete sahip değildiniz, üzgünüm” diye haykırır bir öğrenci. Aynısı tersi için de geçerli. Şu meşhur Nazi Henry Ford, “Eğer halk bankacılık sistemini anlasaydı yarın sabaha kadar bir devrim olurdu” demişti. Öğrenciler, çok nadir istisnalar dışında, ki onlar da o ölçüde daha değerli, öğretmenlerinin öğretmenler odasında kendileri hakkında ne söylediklerini bilselerdi, Fransa’da sağlam bir lise binası pek kalmazdı. Yıkılmaktan başka bir gelecek vaat etmeyen bir dünyayı idare etmek tahmin edilenden daha karmaşık görünüyor. Ebeveynlerin çocuklarını sürekli takip etme yöntemlerinin bu konuda yeterli olacağı da şüpheli.

Bir toplumda “gençlik” denilen şey temel olarak özgür unsurdur; henüz bir kariyer, bir yönetici, bir finansal yükümlülük ya da bir çevre tarafından kısıtlanmamış ve bu nedenle herkesin gördüğü ancak söylemekten kaçındığı şeyleri dile getirebilendir. İsyanın yaygınlaşmasını önlemek için bunu bir nesil meselesi haline getiriyoruz. Günümüzün “gençlerinin” isyanı esasen ortak bir durumla ilgili. Sıcaklığın 45 dereceye ulaştığı bir dünyada kariyer yapmanın –dolayısıyla eğitim görmenin– ne anlamı var? Bu toplum kendi dayanılmaz çelişkilerini nasıl olur da bize atfedilen bir “psikolojik sorun” olarak ele almaya cüret eder –ve dolayısıyla “ekolojik kaygımız” karşısında bizden nasıl olur da “metanet” bekler? Nüfusun her kademesinde devam eden bu türden ayrımcılığa –dolayısıyla Parcoursup ve MonMaster’a– daha ne kadar tahammül edeceğiz? Hayat, kendimize insan sermayesi olarak –dolayısıyla bir yetkinlikler bütünü olarak– özen göstermekten mi ibaret? Hâlihazırda öğretim görevlilerinin kaderindeki, bakanlığa bağlı start-up’lar tarafından üretilen yapay zekâ yüzünden işinden edilme gerçeği karşısında çalışmayı ne zaman bırakacağız? Ve en önemlisi, tümüyle bizi bundan alıkoymak için düzenlenmiş bir dünyada devrimi nasıl gerçekleştireceğiz? Tüm bu sorular ve daha başka sorular Hayatta Kalma Kılavuzu’nu yazarken çıkış noktamızdı. İki yıl boyunca bu sorulara yanıt aradık, katıldığımız hareketlerin başarısızlığından stratejik bir değerlendirme çıkardık ve devrimci bir süreç için yeni bir başlangıç noktası belirlemeye çalıştık. Bu görevin gerekli olduğunu biliyorduk ama artık kimse devrimden bahsetmiyordu. Yazdıklarımızın hâlâ bir okuyucusu olup olmadığını merak ediyorduk. Artık kimin için yazdığımızı biliyoruz. Boşuna uğraşmamışız.
Sarı Yelekliler ile şu anki liselilerin isyanı arasındaki ilk ortak nokta her ikisinin de militan hareketlerin sosyalleşme süreçlerinden, kurallarından, tekrarlanan söylemlerinden, hayal kırıklığından –ve somurtkan radikalizminden– en uzak kesimlerden çıkmış olmaları. Bunlar hâlâ “ben” diyebilen isyanlar. Nitekim geçen haftaya kadar, Sarı Yelekliler’den bu yana sokakta olmanın, şakalaşmanın, dans etmenin, şarkı söylemenin, duvarlara grafiti çizmenin ve isyan etmenin bu kadar keyifli olduğunu hiç hissetmemiştik. Bir başka ortak özellik ise sosyal entegrasyonun, yani Fransız kültürünün temelini oluşturan aşağılanmaya karşı çıkmak. Dolayısıyla sağduyuya meydan okumak. Tuvalet sorunları önemsiz sorunlar değil, açıkça bir aşağılama biçimi. Bu yüzden sona ermeli. Geçen salı günü bir pankartta şöyle yazıyordu: “Z Kuşağı, çünkü bok gibi muamele gören son nesil biz olacağız.” Uyku, para, saygı, anlayış, sevgi… Hiçbir ihtiyaç küçümsenemez. Fransız kültürünün tüm unsurları ihtiyaçlarımızdan utanmamızı sağlamaya çalışıyor, öyle ki “ihtiyaçlarını gidermek” dışkılamakla eşanlamlı. Liseliler, tıpkı Sarı Yelekliler gibi, bu kısıtlamaları çekinmeden hiçe sayıyorlar. İhtiyaçlar, maddi boyutlarıyla ve kendine özgü nitelikleriyle, kontrol altına alınamazlar: Ne zaman bu ihtiyaçlar gündeme getirilse hükümetler konuyu saptırmak için hangi bahaneyi öne süreceklerini bilemez hale geliyorlar. Bu iki ayaklanmanın üçüncü ortak özelliği, hükümetin yarattığı ikilemi reddetmek, iktidarın çelişkili talimatlarla bizi delirtmesine izin vermemek ki bu da onu kelimesi kelimesine ciddiye almak demek. “Bizi çağırdın, işte geldik Macron; Champs Elysées’deyiz ve yakında Élysée Sarayı’na varacağız!” “Ah, bize yıl boyu çalışmamız, sınavlarımızdan başarılı olmamız ve ‘geleceğimiz’ için kendimizi feda etmemiz gerektiğini söyleyip duruyorsunuz, iyi o zaman, bize bunun koşullarını sağlayın aşağılık herifler!” Birdenbire iktidar çıplak kalır ve kekelemeye başlar. Sonra gerçek yüzünü gösterir ve baklayı ağzından çıkarır. İşgal edilen bir liseyi “kentsel şiddet” olarak niteler ve devlet radyosunda, lise öğrencilerinin sayısının çok fazla olduğunu, birçoğunun lisede yeri olmadığını ve her halükârda, eğitim alsalar bile bunun iş piyasasında yapay zekâyla rekabet etmeleri için asla yeterli olmayacağını açıklar. İşte sonunda her şey netleşir.
Tam anlamıyla bozguna uğramamızdan birkaç gün sonra jandarmalar gazetelerde travmatizasyon operasyonlarının başarısıyla övünüyorlardı. Kullandıkları kelime buydu: Travmatizasyon. Hareket bir anda kırıldı, dağılıp parçalandı. O günü örgütleyenlerin siyasal manevraları ve hesapları böylesine bariz bir tuzağın nasıl işe yaradığını açıklamaya yetmiyor. Bu tür başarısızlıklarla ve bizi onlara sürükleyen nedenler yumağının tamamıyla yüzleşmediğimiz sürece aynı başarısızlıkları yeniden yaşamaya, travmatik tekrar döngüsünün tutsağı olarak kalmaya mahkûmuz.
Militanların, katılmakta üç hafta geciktikleri ve başlangıçta “faşist” diye niteledikleri Sarı Yelekliler hareketini “kaçırmış” olmaktan duydukları vicdan azabı öylesine büyük ki o zamandan beri her fırsatta “Sarı Yelekliler’i yeniden yaratma” çabasından bir türlü vazgeçemiyorlar. Oysa Hayatta Kalma Kılavuzu’nun da hatırlattığı gibi, bütünüyle proleter, sendika karşıtı, siyaset karşıtı ve temsil karşıtı bu ayaklanma onlarsız gerçekleşti. Bu durum Sarı Yelekliler’in çevik kuvvetle ilk çatışmalarından sonra “kara blok” tekniğini benimsemelerine engel olmadı. 1980’lerin Alman otonom hareketinden doğan bu isyan tekniği Fransa’da ancak çok geç bir tarihte, 2016’da yaygınlaşmıştı. Sarı Yelekliler bu tekniği benimsediler, kimliğini değil. Ancak Sarı Yelekliler’in otonomlar gibi hareket etmeleri, kuşkusuz çarpıcı olan bu ayrıntıdan çok, her türlü temsilciyi, her türlü sözcüyü, dışarıdan gelen her türlü örgütlenmeyi ve kurumsal arabuluculuğu sürekli reddetmelerinde yatıyordu. “İktidar hiç kimseye!” diye haykırmıştı Alman otonomları 1981’de. Sarı Yelekliler 1977’de kentli Kızılderililerinin düşlediği, “otonomların ötesinde bir otonomi”nin ta kendisiydi. Sarı Yelekliler otonomlar için gurur kırıcı bir şeydiyse, sendikalar için de tam bir kabustu: Ayaklanan, sokağa çıkan ve doğrudan kendi sözünü söyleyen işçiler bunu kendi atanmış ve maaşlı temsilcilerinden bağımsız yapıyorlardı. Laurent Berger’in 2023’te, emeklilik reformuna karşı duran hareketin başlangıcında yaptığı konuşmaları hatırlamak gerek. Bütün mesele Sarı Yelekliler’e duyduğu küçümsemeden ibaretti. Sendika yönetimlerinin bu hareket sırasındaki tek ve biricik motivasyonu da zaten Sarı Yelekliler’den intikam almaktı. Hükümetin provokasyonları karşısında ani eylemlerle zafere ulaşmak değil, böylesi bir aşağılanmanın ardından yeniden sahneye çıkabilmekti amaçları. Dolayısıyla bu, bir restorasyon hareketiydi. Çeşitli nedenlerden ötürü, mevcut lise ve üniversite öğrenci hareketi sendikal ve siyasal manevralara karşı kendini savunmak bakımından daha hazırlıksız. Geçtiğimiz salı günü binlerce lise ve üniversite öğrencisinin Hôtel de Ville’den Matignon’a yürümek üzere aldığı karar sendikal örgütler tarafından hiçbir sorun yaşanmadan sabote edilebildi ve yürüyüş Vauban Meydanı’nda polis kordonuna alınmaya gidilen bir yürüyüşe dönüştürülebildi ki bu bir skandal bile yaratmadı. Sendikalar, medya, sol örgütler… Sahte dostlar gerçek düşmanlardan çok daha tehlikeli. Bizi kırmayı başarırlarsa, bunun nedeni bir an için bizimle birlikteymiş gibi davranmaları. Mélenchon yanlılarına gelince, onlar da hareket eden her şeyi hegemonya altına alma stratejileri ve “PANG!” (Solumuzda Kimse Olmasın!) taktikleriyle Mitterrand’dan bu yana yaşanacak en büyük siyasal aymazlığın zeminini hazırlamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Kenelerin kanla beslendiği gibi başkalarının umutlarıyla besleniyorlar. Peki, bütün bunlar liselilere katılmamak için bir mazeret mi? Kesinlikle hayır. “Liselilere katılmak” onları izlemekten ve onlara omuz vermekten çok daha fazlası demek, eylemlerinin taşıdığı reddedişi ve yeni oluş biçimlerini yaygınlaştırmak demek. Ezilip öğütülmeyi reddetmek demek. Sistemin kurbanı olmayı reddetmek demek. Canlanmak, özerkleşmek, sarsıcılaşmak demek. Kendimize güveniyoruz. Zaten bu uygarlık çıkmazına seçimler yoluyla getirilebilecek bir çözüm yok.

Kitapta “travma yoluyla yönetimsellik” konusunda önemli noktalar var. Bu kapsamda, Sainte-Soline seferberliğinin örgütleyicilerinin stratejik aptallığına yönelik sert bir eleştiri de yer alıyor ki bu örgütleyiciler sonuçta kasıtlı bir “travmatizasyona” yol açtılar. Dolayısıyla “yeniden başlamak” dersler çıkarmayı ve travmatik tekrar döngüsünden çıkmayı gerektiriyor. Burada da yine hem öngörülebilir hem de kitlesel bir polis baskısıyla karşı karşıyayız. Bir kez daha kendimizi bir tuzağa mı atıyoruz?
Üç hafta içinde 7000 liseliyi gözaltına alıp atlı polislerle ya da pimi çekilmiş bombalarla üzerlerine saldırdığınızda artık söz konusu olanın “kamu düzenini sağlamak” ya da “birimlerin görevlendirilmesiyle” ilgili bir sorun olmadığı açık. Söz konusu olan bir strateji. Bir komiser safça şöyle diyor: “Bu manevranın amacı isyanı mümkün olduğunca çabuk durdurmak için öğrencileri ve ebeveynlerini korkutmaktı.” Bu sıradan itirafın gözler önüne serdiği şey, kaynağı ister bir felaket ister bir terör saldırısı ister bir savaş, isterse bizzat kendi polisleri olsun, hükümetlerin son yıllarda travmaları kullanmayı ne denli alışkanlık hâline getirmiş olduğu. Sonuncusu bağlamında, Hayatta Kalma Kılavuzu “stratejik travmatizasyon”dan söz ediyor. Lise öğrencilerinin hareketine yönelik baskı ne yazık ki bu tezi doğruluyor. Fransa’da Sarı Yelekliler ayaklanması bu yeni yapılanmada bir dönüm noktası oldu. 2018’in 8 Aralık haftasında hükümet ve medya ölümler yaşanabileceği tehdidini durmaksızın gündemde tuttu. Malik Oussekine doktrinini işte o zaman bir kenara attılar. “Yüz kişiyi caydırmak için bir kişiyi sakat bırakma” stratejisi daha önce ZAD’lar [zone à défendre] çerçevesinde, ister Sivens’te ister Bure’de isterse de Notre-Dame-des-Landes’ın tahliyesi sırasında olsun, zaten denenmişti. Müdahalenin kentin dışında, açık arazide gerçekleşmesini fırsat bilen polis ve jandarma rastgele bombalar yağdırıyordu. Lens’te de görünüşe göre aynısı yapıldı. Araçla tampondan çarpma pratiğine gelince, bu yöntem banliyölerde uzun zamandır deneniyor. Kalabalıkların idare edilmesi açısından bunun amacı ne? Hiçbir amacı yok. Mesele travmatize etmek. Şok ve dehşet videolar aracılığıyla katlanarak büyütülüyor. Bu da göstericilerin kullandığı aracı onlara karşı çevirmenin bir başka yolu. Yani kendi videoları travmanın ve dolayısıyla caydırıcılığın yayılma aracına dönüşüyor. Meseleyi polisin faşistleşmesine bağlamak, bu yönetme tarzının tam da demokratik rejime özgü yanını perdelemekten başka bir işe yaramıyor.
Mart 2023, Sainte-Soline? Tuzak her yerden, her noktadan ve her bakış açısından apaçık görünüyordu. Macron’un başı kesilmiş kuklalarının dolaştırıldığı, Concorde Meydanı’ndan XVI. Louis’ye yönelik tehditlerin savrulduğu ya da Nantes’ta İdare Mahkemesi’nin saldırıya uğradığı emeklilik hareketinin kontrolsüz gösterilerine katılmış olan herkes bir şeylerin sendikal kuşatmanın elinden kurtulmakta olduğunu biliyordu. İktidarın tam da orada doğmakta olan kuşağı daha filizlenmeden ezmesi gerekiyordu. Bu yüzden o çukurun üstüne militan fareleri yakalamaya yönelik devasa bir fare kapanı kurdu. Etrafı sur gibi dizilmiş kamyonlarla çevrili bu alanda, düşman kuvvetlerin generali kalenin mazgalında gösteriş yaparken, karşıda duran herkes tuzağı hemen sezerdi. Darmanin’in önceki günlerde bir boks maçı öncesindeymişçesine yaptığı kışkırtmaları duyan herkes bunun bir pusu olduğunu kokusundan anlardı. Tam anlamıyla bozguna uğramamızdan birkaç gün sonra jandarmalar gazetelerde travmatizasyon operasyonlarının başarısıyla övünüyorlardı. Kullandıkları kelime buydu: Travmatizasyon. Hareket bir anda kırıldı, dağılıp parçalandı. O günü örgütleyenlerin siyasal manevraları ve hesapları böylesine bariz bir tuzağın nasıl işe yaradığını açıklamaya yetmiyor. Bu tür başarısızlıklarla ve bizi onlara sürükleyen nedenler yumağının tamamıyla yüzleşmediğimiz sürece aynı başarısızlıkları yeniden yaşamaya, travmatik tekrar döngüsünün tutsağı olarak kalmaya mahkumuz. Geçtiğimiz 6 Ekim’de Paris’te düzenlenen gösteride Nation Meydanı’na çıkmadan hemen önce patlak veren küçük çaplı isyan tam da gösterilerin sonundaki alışıldık çatışmaları öğütmeye hazır bekleyen polis tertibatının kurbanı olmamak amacıyla başlatılmıştı. Az çok kayda değer her isyan kendi biçimlerini icat eder, bu biçimler aynı zamanda taktiklerdir. Sendikaların o aptalca sürüklenişinin ötesinde nelerin var olabileceğini düşünmek bile inanılmaz! Bu olaylar hiçbir zaman basit bir “gösteri”den ibaret değil. Aksi takdirde Le Cornu’nün Meclis’te şu sözlerle övündüğünü duymazdık: “Hükümetin büyük bir saygıyla karşıladığı (…) bu gösterilerden memnuniyet duyuyoruz, hatta rahatlıyoruz çünkü nihayet anlaşmazlıkların dile getirilebileceği yasal, ilan edilmiş, demokratik bir çerçevemiz var.” Bu ayın başında liseliler kendi okullarını ateşle ve “çığırından çıkarak” kuşatma altında tutabileceklerini gösterdiler. Başta gardiyanları olmak üzere kimse onların orada olmasını beklemiyordu. 6 Ekim’de Lyon’da ise kortej Troçkist genel kurulun kapatılmasına ses çıkarmamak yerine çevreye yayılarak barikatlar kurdu. Kuşkusuz, bu doğaçlama ateşlerin etrafında İşçi Birliği’nin sıralarında oturulandan daha çok dans edildi. Her direniş kendi repertuvarını bulur, bu repertuvar da sonuçta kendilerini şef olmaya aday görenlerin önerdikleriyle daima çatışma hâlindedir. Bütün bunlar, Sainte-Soline’de fazlasıyla eksikliğini hissettiğimiz sürekli bir taktik zekâ ihtiyacına işaret ediyor. Neyse ki o gün Deux-Sèvres’te yaşananın aksine, Fransa’da lise işgallerini yöneten bir komuta merkezi bulunmuyor. Üstelik travmatizasyon stratejisi liselilerin hareketi üzerinde umulan etkiyi yaratmadı, hatta tam tersi oldu. Zaten neden sıkıntısı çekmeyen bu harekete bir neden daha ekledi. Dahası, tam da kırılması amaçlanan kararlılığı çelikleştirdi. Ta da, yine başaramadılar!

17 Ekim tarihinin, Sarı Yelekliler’in geri dönüş tarihi olması beklendiğinden, bu tarih etrafında belli bir beklenti oluşmuş durumda. Hayatta Kalma Kılavuzu’nda, sosyal medyanın tek başına devrimci bir dinamik yaratabileceği yönündeki yanılsama, bu düşünceyi açıklamak için genellikle kullanılan örnek (Arap devrimleri) üzerinden de ele alınarak sert biçimde eleştiriliyor. “Militan bir spekülatif balon” olarak değerlendirilen 10 Eylül 2025’in başarısızlığı bu tezi somutlaştıran bir örnek teşkil ediyor. Peki, hâlâ bu tür bir balonun içinde miyiz, yoksa gençliğin isyanıyla birleşen bu çağrı daha açık ve farklı ihtimallere olanak tanıyan bir durum yaratıyor mu?
Haziran 2024’te Meclis’in feshedilmesinden birkaç hafta önce, Macron’un yakın danışmanları Élysée Sarayı’nda bir araya gelerek La Fièvre [Ateş] dizisini izlemişlerdi. Neticede Meclis’in feshedildiğini duyurduğu 9 Haziran tarihli konuşmasında da Macron aynı “ateş”ten söz edecekti. Diziyi Jean-Luc Mélenchon’un siyasi çevresinden gelen, Sosyalist Partinin eski bir mensubu tasarlamıştı. Dizide hükümet yanlısı ya da hükümet karşıtı hasımlar ülkede baş gösteren isyanları söndürmek ya da körüklemek için iletişim ve algı yönetimi üzerinden birbirleriyle mücadele ediyorlar. Her kesimden iletişim stratejistleri, devasa kontrol panellerini andıran ekranları dikkatle izliyor, toplumsal gerilimlerin sosyal ağlardan nasıl yükseldiğini anbean takip ediyorlar. Burada olan sibernetik iktidar, yani Kontrol Odası fantezisi. Polytechnique dergisinin okurları biliyorlar ki Başbakanlık da tam 2024 yılında, dijital ortamda kopan gürültüden hareketle toplumsal bünyedeki parçalanma risklerini anlık olarak haritalandıran bir yazılımı test etmiş. Bu “haritalandırma”da önemli olan dolaşıma giren fikirler ya da bunları yayanların kim olduğu (militanlar mı, Rus botları mı) değil. Önemli olan normdan sapmalar, bu sapmaların nasıl bir araya gelip yumrular oluşturduğu ve bunların nasıl deşilebileceği. Hükümetlerin iletişim araçlarını denetim araçlarına dönüştürmesine şaşırmıyoruz elbette. Ama bizi kaygılandırması gereken şey bu kadar çok devrimcinin de sonunda isyan hakkında benzer bir fikri benimsemiş olması. Gerçek ya da sahte hesaplardan oluşan bir ağ ördükten, takipçi biriktirdikten ve viral olma potansiyeline sahip bir çağrı yayımladıktan sonra ayaklanmayı başlatmak için bir tuşa basmaları yeterli olacak. Ayaklanmaya ilişkin bu iletişim merkezli anlayış geçen yıl ortaya çıkmadı. Facebook ve Twitter Arap Baharı’nda daha o zaman bunu sağlıyordu. Ancak Hayatta Kalma Kılavuzu’nun ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, nasıl ki Mayıs 68 bir RTL devrimi, 2001’deki Cenova olayları bir Wanadoo isyanı olmadıysa, bir Facebook devrimi de yaşanmadı. Bu olaylarda iletişim araçlarının, özellikle de olayların ritmi üzerindeki rolünü inkâr etmek mümkün değil. Farklı hikâye anlatılarının çoğulluğu, herkesin kendi dünyasını herkese açabileceği fikri, kelimenin tam anlamıyla alter-küreselleşme hareketinin, ilk hacker’larla Zapatista hareketinin buluşmasının bir icadı. Bu fikrin, son 25 yıldaki ayaklanma döngüsünde kullanılan diğer pek çok silah gibi bize karşı çevrildiğini kabul etmeliyiz. Cephane envanterimizi çıkarmaya daha yeni başlıyoruz.
“Liselilere katılmak” onları izlemekten ve onlara omuz vermekten çok daha fazlası demek, eylemlerinin taşıdığı reddedişi ve yeni oluş biçimlerini yaygınlaştırmak demek. Ezilip öğütülmeyi reddetmek demek. Sistemin kurbanı olmayı reddetmek demek. Canlanmak, özerkleşmek, sarsıcılaşmak demek. Kendimize güveniyoruz. Zaten bu uygarlık çıkmazına seçimler yoluyla getirilebilecek bir çözüm yok.
Aslında Sarı Yelekliler hareketi cumartesi kortejlerinin tekrarına saplanarak tükenmeye başladığından beri “Sarı Yelekliler” ifadesi “ayaklanma” sözcüğünü telaffuz etmeden ayaklanmayı dile getirmenin bir yolu hâline geldi. Gerçekten de ayaklanma hükümet aygıtının bize reva gördüğü çileye, aşağılanmaya, yoksullaştırılmaya ve düpedüz alay edilmeye karşı verilebilecek tek yanıt. Ne var ki bu aygıt o yılın 24 Kasım ve 1 Aralık günlerinde hazırlıksız yakalandıktan sonra, 8 Aralık 2018’den itibaren Sarı Yelekliler’in yeni bir isyanına karşı kendini savunmak üzere silahlandı. Dolayısıyla yeniden bir şok etkisi yaratmaya ihtiyacımız var. Lise öğrencilerinin dinamizmi dengeleri değiştirebilir ve hükümet güçlerinin baskı denklemini daha karmaşık hâle getirebilir. Ancak bir ayaklanma, gösterilerin sayısını artırmaya indirgenemez. Bu tarih üzerine spekülasyon yürütmek yerine, geçmiş yenilgilerden stratejik dersler çıkarmayı ve o yenilgilerde tamamlanmadan kalmış olan şeylerden yola çıkmayı tercih ediyoruz. Geriye dönüp baktığımızda, Sarı Yelekliler’in ayaklanma zamanında en çılgınca olan şey şuydu: Lazard bankasının, UIMM’nin, LVMH’nin merkezlerinin önünden ya da Publicis’in ofislerinin altından geçiyor fakat düşmanın, yani sermayenin Élysée Sarayı’ndan çok daha fazla buralarda pusuda beklediğini fark etmiyorduk. Artık işler daha açık. Sermayenin küstahlığı onu bütün çıplaklığıyla ortaya serdi. Adresler elden ele dolaşıyor. Yaklaşan seçim kapanına yakalanmaktan kurtulmanın tek yolu da ayaklanma. Hepimiz hissediyoruz ki bizi hizaya sokmak için uygulanan ahlaki ve mali baskılar önümüzdeki aylarda daha da yoğunlaşacak. Benzin fiyatları üzerinden dayatılan eve kapanma, önceki kapanmalar kadar kabul edilemez. Üstelik Macroncu rejimin, suistimallerinin bedelini ödetmeden sahneden çekip gitmesine izin veremeyiz. Onlar “intikam” diyor. Her ne olursa olsun, 17 Ekim’de sokakta olacağız.

Metnin tamamı sermaye tahakkümünün günümüzde aldığı biçimlerin ve son 15 yılda geçirdiği dönüşümlerin incelikli bir analizini sunuyor. Sözde “devrimcilerin” kurulan bütün tuzaklara nasıl düştüğünü, bağımlılıklarını ve güçsüzlüklerini nasıl pekiştirdiklerini gösteriyor; bu çevrelerin analizdeki zayıflığını ve stratejik yetersizliğini eleştiriyor. Peki, muhtemelen kendi çelişkilerine de hapsolmuş olsalar bile dünyanın gidişatına artık tahammül edemeyen fakat sermayenin burada ayrıntılarıyla anlatılan bütün mekanizmaları tarafından yalıtılmış ve köşeye sıkıştırılmış oldukları için nereden başlayacaklarını bilemeyen bu kadar çok insan açısından direnişin, kaçışın ve ayaklanmanın yolları neler? Doğru strateji ne olmalı?
Kabuğumuza çekilmeyi bırakıp sonunda isyan ettiğimizde yolumuzun üzerinde bizi yıldırmak için bekleyen koca bir militan mikro evreniyle daha karşılaşıyoruz. Bu çevre doğru pratiklere, doğru söylemlere, gerekli örgütlenmeye ve kullanıma hazır bir dizi çözüme sahip olduğunu iddia ediyor. Hatta düşünebiliyor musunuz, ses sistemleri ve gazetecilerle bağlantıları bile var! Hayatta Kalma Kılavuzu’nun ortaya koyduğu şey şu: Bu küçücük çevre sadece başarısızlıklarından ve onları tekrarlama konusundaki kararlılıklarından ibaret. En ufak bir çözüm ellerinde olsaydı bugün bu durumda olmazdık. Fransa’dayız, yani insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini öğretmeye kalkışacak birilerinin her zaman bulunduğu bir ülkede. Bunu hükümet yapmadığında, hükümet karşıtları yapıyor. Militan çevreler bir başlangıç noktası değil, bir çıkmaz sokak. Başlamak için kötü bir nokta olamaz; en iyisi de muhtemelen bulunduğumuz yer, sevdiklerimiz ve bağlı olduğumuz şeyler. Yeter ki kendimize hikâyeler anlatmayı, toplumun yalanları ve onun sözde “değerlerinin” oyununu oynamayı bırakalım. Tabii içten içe dehşete kapılmaya, toplumdan dışlanma korkusuna da son verelim. Hayatta Kalma Kılavuzu’nun “tekilleşme süreci” adını verdiği şey bu. Bu sürecin sonu yok. Gerçekten yaşamak işte bu demek. Artık kimse kendini feda etmek istemiyor. Hiçbir “kolektif değer” insanları fedakârlığa zorlayamaz hale geldi. Kolektif gerçeklikleri acıdan başka bir şey üzerine kurmak gerekiyor. Şu sıralar savaş ufkunun yeniden önümüze sürülmesinin nedeni de tam olarak bunu engellemek. Oysa gerçek savaş, bütün dünyadaki yaşamın her biçimini vampir gibi sömürmeye devam etmek isteyen çöküş halindeki egemen düzen ile bütün bu tekilleşme süreçleri arasında. Bu aşamada, yasal zeminde kalan bütün yollar kapatılmış durumda — mega su rezervuarlarında da [mégabassines], A69’da da, Duplomb Yasası’nda da; iş hukukunda da uluslararası hukukta da. “Her şey zaten yanıyor, o zaman her şeyi ateşe verelim,” yazıyordu geçen salı günü Paris kortejinde taşınan bir pankartta. Bir başka pankart ise daha incelikli bir ifadeyle şöyle diyordu: “Neredeyse her şeyin canı cehenneme!” Fransa’da, Belçika’da, İspanya’da ve Arnavutluk’ta patlak veren isyanların birbirinde yankı bulması tesadüf değil. Sermayenin bizi kendisine bağladığına inandığı binlerce bağımlılık biçiminin zemininde, bizimle sermaye arasında bir savaş sürüyor. Hayatta Kalma Kılavuzu’nun bütünü bu savaş alanını okuma biçimimizi güncellemek için gösterilmiş bir çaba. Bunu birkaç cümleyle özetleyemeyiz. Sovyet rejiminin ölümcül bir yola girdiğini ölmeden kısa süre önce fark eden Lenin şöyle yazmıştı: “Yanılsamalara kapılmayan ve umutsuzluğa düşmeyen, sıfırdan başlamak ve en zor görevlerden birinin üstesinden gelmek için gücünü ve dirayetini koruyan komünistler kaybolmadı (ve büyük olasılıkla yok olup gitmeyecekler).” Sermayenin yarattığı tam bir kıyamet ortamına sürüklendiğimiz şu günlerde de bu öğüt geçerliliğini koruyor. •
*İlk olarak 16 Ekim 2026’da Frustration Magazine’de “Rejoindre les lycéens et « devenir vivant, autonome, explosif »” başlığıyla yayımlanan bu söyleşiyi Mustafa Çağlar Atmaca çevirdi.