“Neden geberip gitmiyorsun ki?”

7 Ekim 2023’te Filistinli direniş örgütlerinin işgale ve Gazze üzerindeki kuşatmaya karşı başlattığı Aksa Tufanı operasyonunun ardından İsrail hapishanelerinde şiddet, açlık ve keyfî cezalandırma gündelik hayatın olağan parçalarına dönüştü. Tutsakların kitapları, müzikleri, alışkanlıkları ve yıllar içinde mücadeleyle kazandıkları hakları birer birer ellerinden alınırken, sürekli korku ve baskı zaman duygusunu, insan ilişkilerini ve hayatta kalmanın anlamını aşındırdı. Otuz üç yıllık tutsaklığın ardından Ekim 2025’teki esir takasıyla serbest bırakılan Nasır Ebu Surur, İsrail hapishanelerindeki işkence ve vahşetten sağ çıkmayı, Gazze’nin yıkımıyla yüzleşmeyi ve bütün bunların ardından yeniden yazmanın ne anlama geldiğini anlatıyor…
7 Ekim 2026
Fouad Elkoury: Kefiyeli Çocuk, Gazze, 1994 / Görseller Elkoury’nin Filistin (1993–95) serisinden.

1.

7 Ekim 2023 sabahı son dakika haberleriyle uyandım. Koğuşumuzdaki televizyon, Hamas saldırılarının ve Gazze çevresindeki çatışmaların görüntülerini aktarıyordu. Yayın kesilip ekran kapanana kadar yaklaşık bir saat boyunca izledik. Bunlar savaşa dair gördüğüm ilk ve son görüntüler oldu.

Ne olduğunu bile kavrayamadan, gardiyanlar ellerinde ateşli silahlarla koğuş bloğumuza hücum etti. Daha önce asla yapmadıkları bir şeydi bu, zira cezaevi binalarına kesinlikle silah sokulmazdı. Ellerimizi ve ayaklarımızı hoyratça bağlayıp bizi hızla avluya götürdüler. Koğuşlarımıza geri getirildiğimizde odalar o kadar boşaltılmıştı ki seslerimiz yankılanıyordu. Sahip olduğumuz bütün eşyalar alınmıştı: giysilerimiz, yatak takımlarımız, mutfak eşyalarımız, temizlik malzemelerimiz, aynalarımız ve tıraş bıçaklarımız. Diş fırçalarımızın yerine yaklaşık beş santimetre uzunluğunda küçük fırçalar bırakılmıştı. Pencerelerin örtüleri sökülmüştü; bu yüzden soğuk hava ve zamanla yağmur koğuşumuza giriyordu. Her birimize yalnızca ikişer gömlek, tek bir battaniye ve bir takım plastik çatal-kaşık kalmıştı. Tekerlekli sandalyelere bile el konuldu; bundan böyle engelli tutsaklar gidecekleri her yere kucakta taşınmak zorundaydı.

“Bir savaş halindeyiz.” İsrail cezaevi idaresi 7 Ekim günü bize bu duyuruyu yaptı. O ilk hafta içerisinde, blok subayımız tüm koğuşları dolaşarak savaş zamanı düzenlemelerini yüzümüze okudu.

Yeni yasaklar yürürlüğe girmişti: mahkûmların koğuş içinde yüksek sesle konuşması, yan koğuşlardaki tutsaklarla haberleşmesi, sesli ya da cemaat halinde ibadet etmesi, koğuş kapısının bir buçuk metre yakınına adım atması kesinlikle yasaklandı. İçerideki haklarımız acımasızca budandı: havalandırma süresi günde altı saatten on dakikaya indirildi, sıcak su kullanımı günde kırk beş dakikayla sınırlandırıldı, aile ziyaretleri süresiz olarak askıya alındı, revir ve kütüphane yasaklandı. Belki de en önemlisi, elektrik kullanımı dönüşümlü olarak günde altı saate düşürüldü. İlk zamanlar, kimi günler öğlen 12’den akşam 6’ya, kimi günler akşam 6’dan gece yarısına kadar veriliyordu; daha sonra öğleden sonra 2 ile akşam 8 arasında sabitlendi.

Otuz bir yıl boyunca çeşitli İsrail hapishanelerinde, durağan bir şiddet olsa da yıpratıcı bir rutine göğüs germiştim. Kendimi nerede bulursam bulayım, her gün bir öncekinin tekrarı gibi gelirdi. Şimdiyse her şey tamamen değişmişti. Artık bir sonraki ânın ne getireceğini öngörmek imkânsızdı. Her yeni gün, her biri birbirinden kötü çok sayıda ihtimali beraberinde getiriyordu.

Yeni rejim, aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir tarafından dayatılmış olabilirdi. Ancak cezaevi personeli de kendi inisiyatifiyle hareket ediyordu. Onların dönüşümü çok daha sarsıcı ve belki de sonuçları itibarıyla çok daha belirleyiciydi.

Savaştan önce gardiyanlar ile mahkûmlar dostane olmasalar bile en azından şiddetten uzak bir zeminde bir arada bulunabiliyorlardı. Onlarca yıllık örgütlenmenin ürünüydü bu denge. Birbiri ardına gelen protestolar ve açlık grevleri karşısında İsrail Cezaevi İdaresi, sırf kendi işlerini kolaylaştırmak için de olsa, akraba ziyaretleri, sabah sporu, uzaktan eğitim ve kantin gibi birtakım hakları tanımıştı. Aramızdaki bu düzeni bir tür “sükûnete karşılık sükûnet” uzlaşısı olarak nitelemek mümkündü. Şahsen ben de kimi gardiyanlara karşı arkadaşça davranıyordum.

Bütün bu tarih bir gecede unutuldu. Aramızdaki en ufak iletişim duygusu bile kayboldu. Gardiyanlar emirler savurmak dışında bizimle konuşmayı kesti. Yüzlerindeki insani duygular yerini soğuk ve katı bir ifadeye bıraktı. Sanki yeni yüzler kuşanmışlardı. Dürzi bir gardiyana, meslektaşlarının neden bu kadar tuhaf davrandığını sorduğumda bana şu cevabı verdi: “Ne diyorsak onu yapın! Bundan böyle özür dilemeyeceğiz! Artık merhamet yok!”

Eskiden gardiyanlar yalnızca tutsakları gözetlemek ve blok subayına bilgi taşımakla yetinirlerdi. Şimdiyse meseleyi bizzat kendi kontrollerine almışlardı. Bir akşam, sesli dua ettiğimiz bahanesiyle bizi cezalandırmak için bir gardiyan koğuşumuzun şebeke elektriğini bir anda kesiverdi. Blok subayına gelince, artık onun yüzüne doğrudan bakmamız yasaklanmıştı; konuşma sırasında başımızı öne eğmek zorundaydık. Cezaevi müdürü ise adeta Tanrısal bir figüre dönüşmüştü: aynı anda hem her yerdeydi hem hiçbir yerde.

Kayıtsızlık ne kadar sarsıcıysa, uygulanan şiddet de o kadar dehşet vericiydi. Savaşın üçüncü ayında, cezaevi personelinin üniformalarındaki “gardiyan” ibaresi söküldü ve yerine büyük harflerle “savaşçı” yazıldı. Bu yeni rol derhal karşılık buldu; bu “savaşçılar” sanki cephe hattındaki ölümcül operasyonlarda görev alıyormuş gibi davranmaya başladılar.

Gerçek ya da hayalî, en ufak bir itaatsizlik bahanesiyle mahkûmlara saldırıyorlardı. Baş, bacak, göğüs, yüz ayırt etmeksizin her yerimizi hedef alıyor; sopalar, coplar, göz yaşartıcı gaz, elektroşok cihazları, plastik mermiler ve gerçek mühimmat gibi ellerine geçen her türlü araçla saldırıyorlardı. Kimi zaman koğuşları basıp mahkûmları dövüyor, zincirleyip ardından bir posta daha dövmek üzere cezaevi avlusuna sürüklüyorlardı. Benim başıma da defalarca geldiği gibi, sık sık yanlarında getirdikleri devasa bir arama köpeği, zincirlenmiş mahkûmlara saldırıp bedenlerinde açık yaralara sebep oluyordu.

Bir defasında bir gardiyan koğuşumun mazgalını açıp gizlediğim radyoyu teslim etmemi istedi. Ona gerçeği söyledim: Radyom yoktu. Emri yinelediğinde, cevabımı belki biraz daha yüksek bir ses tonuyla tekrarladım. Beni yeniden mazgal aralığına çağırdı ve doğrudan yüzüme biber gazı sıktı. Hata ile ceza arasında ölçülülük açısından hiçbir rasyonel ilişki kalmamıştı. Aramızdaki en zeki olanlar bile bu yeni pratikleri anlamlandırmaktan acizdi. Bir açıklama talebi daha da fazla şiddetle karşılık buluyordu.

Cezaevi yetkilileri bedenlerimizi ezerken, ruhumuzu da ezdiler. Bu kesintisiz şiddet ve keyfî cezalandırma rejimi vasıtasıyla içimize bunaltıcı bir korku aşıladılar. Yalnızca kendi hayatta kalma mücadelemize odaklanarak birbirimizden bütünüyle yalıtıldık ve sadece biyolojik olarak hayatta kalan, dağılmış bir bireyler yığınına dönüştük. Dış dünyayla bağlarımızı da kökünden kopardılar: ne televizyon vardı ne de gazete. Sanki dünyanın kıyısında, ıssız bir sürgün adasında yaşıyorduk. Zaman ileriye doğru akmıyor, birikiyor, üst üste yığılıyor ve nihayetinde bedenlerimizi ağırlığı altında ezen ağır bir kütleye dönüşüyordu.

Birkaç gizli radyo üzerinden haberleri bölük pörçük izlemeye çalışsak da dışarıda cereyan eden soykırımın boyutunu ve dehşetini kavrayamıyorduk. Hakikati ancak savaşın altıncı ayında, bir sabah gardiyanların her bloğa astığı devasa bir pankartla idrak etmeye başladık. Yaklaşık beş buçuk metre uzunluğundaki bu pankartta yerle bir edilmiş Gazze Şeridi’nin bir fotoğrafı ve üzerinde şu ifade yer alıyordu: “Yeni Gazze.”

2.

Ofer Cezaevi, Ramallah’a arabayla yaklaşık yarım saatlik mesafede, eski bir askerî kışlanın arazisi üzerinde kuruludur. Savaş patlak verdiğinde bünyesindeki on beş blokta yaklaşık 700 tutsak bulunuyordu. Şimdiyse bu sayının kaça ulaştığını ancak Allah bilir. Kitlesel gözaltı ve tutuklama dalgası neredeyse anında başladı ve ardı arkası hiç kesilmedi. Bir zamanlar koğuşta yedi kişi kalırdık; sayı giderek 14’e çıktı. Yerde, betonun üzerinde sırayla uyumaya başladık.

Yeni getirilen tutuklulardan biri de amcamın oğlu Muhammed Rafet Ebu Surur’du. Beytüllahim’de savaşa karşı düzenlenen sivil bir protesto gösterisi sırasında bir İsrail askeri tarafından dizinden vurulmuştu. O akşam arkadaşları onu hastaneye yetiştirmiş ve acil ameliyata alınmış. Üç gün sonra taburcu edilip evine dönmüş. Polis onu tam da o gece basıp gözaltına almış ve Ofer’e nakletmiş; nihayetinde kendisini benim de bulunduğum blokta bulmuş. Getirildiğinde iki ayağının üzerinde duramayacak vaziyette olmasına rağmen ona bir çift koltuk değneği bile vermediler. Haftalar boyunca her yere sargılar içinde, tek ayağının üzerinde sekerek gitmek zorunda kaldı. Koridordan bu minvalde geçişini çaresizlik içinde izlerdim.

Muhammed neredeyse hiçbir tıbbi bakım almadı, sargıları bile değiştirilmedi. Yardım çığlıklarını duyardık: “Lütfen bir şey yapın!” diye haykırırdı, “Çok acıyor, dayanamıyorum!” Bir keresinde koğuşuna gelen bir paramedik ona buz gibi bir sesle şöyle dedi: “Kes sesini. Ölsen ne çıkar?  Neden geberip gitmiyorsun ki?” Yaralı ve hasta diğer mahkûmlar da benzer acıları yaşadı. İdare, acil cerrahi müdahaleye muhtaç olanlar da dâhil olmak üzere, savaştan önce planlanmış tüm ameliyatları iptal etti. Yeni bir hastalığa yakalanan hiç kimseye ilaç verilmedi (gerçi neyse ki ben kolesterol haplarımı almaya devam edebildim).

Mahkûmlardan biri öylesine ağır hastalandı ki yürüyemez, hatta yataktan çıkamaz hale geldi. Gardiyanlar avluya çıkmasını dayattığında, koğuş arkadaşları onu bir battaniyenin içine sarıp dışarı taşıdılar ve beton zemine bıraktılar. Sıra dışı bir gaddarlığa sahip bir gardiyan, diğer tutsakların açıklamalarına aldırış etmeksizin adamın ayağa kalkıp yürümesini emretti. Adam bir şekilde doğruldu, bir iki dakika sendeleyerek adım attı ve ardından olduğu yere yığıldı. Bir hafta içinde de son nefesini verdi.

Sağlıklı tutsaklar bile yemek nedeniyle kısa sürede güçten düştü. Savaştan önce görece dengeli sayılabilecek bir beslenme düzenine sahiptik. Günde üç öğün protein (balık ya da et), karbonhidrat (pirinç ya da ekmek) ve meyve verilirdi. Yeterli olmasa bile bu açığı koğuşlardaki elektrikli ocaklarda kendimiz pişirerek kapatırdık. Ailelerimiz her ay bize 1.200 şekele kadar harçlık gönderebiliyordu; bu parayı temel gıda, çikolata ve meşrubat temin ettiğimiz cezaevi kantininde harcardık.

Artık kantin kapanmıştı ve öğünlerimiz açlıktan ölmemizi kıl payı önleyecek asgari biyolojik seviyeye indirilmişti. Günlük menü acınası durumdaydı ve her gün aynıydı: kahvaltıda azıcık marmelat ve kuru ekmek; öğle ve akşam yemeklerinde pirinç lapası ve labne. Ne bir parça et ne balık ne de tek bir meyve. İçecek olarak ise Arapların nefret ettiği şekersiz bir çay.

Her koğuş, gelen marmelat porsiyonunu 14 eşit parçaya bölmek üzere aralarından birini görevlendirirdi. Bu son derece stresli bir işti. Kimsenin hakkının yenmediğinden emin olmak adına on üç çift göz pürdikkat o kişinin ellerine kilitlenirdi. Pirinç en azından kişi başı dağıtılıyordu; lakin minicik porsiyonlarla, belki ancak küçük bir karton çay bardağını dolduracak kadar. Üstelik çoğu zaman pisti; zaman zaman tutsakların yemeden önce içindeki kuş pisliklerini ayıkladığına şahit oldum.

Fouad Elkoury, Kuş ve Çocuk, Rahat (Necef), 1994.

Açlık varoluşumun bir parçası olmuştu. Aç olmadığım tek bir an bile yoktu. Nihayetinde vücut ağırlığım 52 kiloya düştü; tek yumrukta kemiklerimi kırabilirdiniz.

Bedenim kadar akıl sağlığım için de kaygılıydım. Savaştan önce zengin bir kültürel yaşamım vardı. Her tutsağın dışarıdan ayda iki kitap alma hakkı vardı. Bu sayede koğuşta mütevazı bir kütüphane oluşturmuştuk. Durmaksızın okurdum: Arapça ve İngilizce edebiyat, tarih, felsefe metinleri… Tutsaklık yıllarımda edebiyat alanında lisans, siyaset bilimi alanında yüksek lisans derecelerimi tamamladım. Hatta içeriye gizlice sokulmuş bir cep telefonuna sesimi kaydederek koca bir kitap kaleme aldım. Kitabım 2022 yılında yayımlandığında cezaevi idaresi bu duruma oldukça öfkelense de beni cezalandırmamıştı.

Tek bir gecede bütün bu imkânlar elimizden çekip alındı. Ne okuyacak bir kitap ne de tek bir satır yazacak kâğıt kalem bırakılmıştı. Yapacak hiçbir şey olmadığından, koğuşumuzdaki ranzaların arasındaki daracık boşlukta bir ileri bir geri volta atmaya başladım. Bu turları sekiz, bazen on, hatta bazen on iki saat boyunca aralıksız sürdürüyordum. Zihnimin kıvrımlarında o meşhur Hollywood filminden kalma bir replik yankılanıp duruyordu: “Yürü Nasır, Yürü!” Zamanla koğuş arkadaşlarım da bu pratiğin faydasını görüp bana katıldılar; vardiyalar halinde volta atmaya başladık.

Bloğumuzdaki tutsaklar büyük bir gizlilikle korunan birkaç kaçak radyoyu paylaşıyordu. Sıranın koğuşumuza geldiği günlerde, Fransa’dan Arapça yayın yapan Radio Monte Carlo Doualiya’nın saat 15.30 bültenini kaçırmamaya özel bir gayret gösterirdim; zira o saatte radyo çoğu zaman duru sesiyle Lübnanlı sanatçı Abir Nehme’nin şarkılarını çalardı. Onu üç dört dakika bile dinlesem, içimdeki o insani öze yeniden dokunabiliyordum. O kısacık anlar, gün boyunca kendimi hâlâ bir insan gibi hissedebildiğim yegâne dakikalardı.

Savaşın ikinci, müebbet hapis cezamın ise otuz üçüncü yılındayken, Ekim 2025’te gerçekleştirilen esir takası neticesinde aniden serbest bırakıldım. Mutlu hissetmem beklenebilirdi, oysa ben uyuşmuş hissediyordum. Özgürlüğümün ilk günlerinde Gazze’ye ne yapıldığını parça parça öğrenmeye başladım. Aralarında katledilmiş çocukların da olduğu fotoğrafları gördüm. Enkazların altından gelen yardım çığlıklarını ve dondurucu kış soğuğunda sığınacak bir yeri olmayan insanların seslerini duydum. Yıkımın ve kıyımın boyutları tahayyül sınırlarını aşıyordu; fakat bu, gerçekliğin ta kendisiydi. Kahire’de lüks bir otel odasında, nasıl kullanılacağını bile bilmediğim yepyeni teknolojik aygıtların ortasında otururken, etrafımı kuşatan bu dünyaya ve savaş boyunca olup bitenlere dair tek bir açıklama dahi getiremiyordum. Dışarıdaki bu vahşet, cezaevlerindeki o barbarca sahneleri dahi fersah fersah aşıyor ve kazandığım özgürlüğü her türlü anlamdan büsbütün yoksun bırakıyordu.

İnsan sürgünde, vatanının sınırları dışındayken nasıl özgür olabilir? Bir soykırımın ortasında özgürlük ne anlama gelebilir? İsrail’in Gazze’ye yaptıklarından sonra hangisi daha ağır: ölmek mi, yoksa hayatta kalmak mı? Bu sorular ve daha niceleriyle karşı karşıyaydım. Onlara yanıt verebilmek için dili kullanma becerilerimi geri kazanmam gerekti.

3.

1993’te tutuklandığımda, yaşam koşullarımda köklü bir değişiklik olmamıştı. Zira büyüdüğüm mülteci kampında da yoksulluk, kalabalık ve şiddet vardı.

1969’daki doğumumla birlikte babamdan hem maddi hem de manevi bir miras devraldım. Maddi olanı, 1950 yılında Kudüs ile Beytüllahim arasındaki daracık bir coğrafi hatta kurulan Ayda Mülteci Kampı’ndaki küçücük bir evdi. Manevi olanı ise, ailemizin Beyt Netif köyünden sürülmesiyle başlayan ve sonrasında ömür boyu yaşayacakları kampa kadar yalınayak yürüdükleri Nekbe’nin öyküsüydü. Bu iki yük bir araya gelerek bilincimi şekillendirdi, karakterimi biledi ve beni siyasi faaliyetlerin içine attı. Kamptaki pek çok çocuk gibi ben de ilk gençlik yıllarımda Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi’ne (El-Fetih) katıldım. O zamana kadar, sokaklarımızda devriye gezen İsrail işgal askerlerinin görüntüsüne de onların en ayrıcalıklı icraatlarına da fazlasıyla alışmıştım: Filistinlileri alıkoymak, katletmek ve evlerimizi yerle bir etmek.

Mülteci kampları, Batı Şeria ve Gazze’nin diğer yerleşimlerine kıyasla sömürgeci işgalin şiddetine çok daha fazla maruz kalıyordu. İsrail’in sömürgeci politikaları bizi iki kat yetim bırakmıştı: Hem anavatanımızdan sürülmüştük hem de İsrail kasaba ve şehirlerinde kalan “Yeşil Hat”taki[1] Filistinlilerden koparılmıştık. Dolayısıyla 1987’de patlak veren Birinci İntifada’ya katılmaya dünden hazırdık. Mülteci kampında siyasi yenilgiden ve boyun eğişten başka bir şey bilmeden büyüyen gençler için bu, tarihsel ve siyasal sahneye çıkış ânımızdı. Askerlere taş attığımız da oldu, şiddet içermeyen yürüyüşlere katıldığımız da. İsrail ise üniversiteleri kapatarak, kitlesel tutuklamalar yaparak, daha fazla evi yıkarak ve daha fazla Filistinliyi katlederek karşılık verdi. İntifada sırasında pek çok arkadaşım şehit düştü. 1993 yılında bir Şin Bet ajanını öldürmekle suçlanarak tutuklandım; işkence koşullarında itirafa zorlandım.

Tutsaklığım, istihbarat görevlilerinin uyguladığı işkence yöntemleri sebebiyle “mezbaha” olarak bilinen Halil Hapishanesi’nde başladı; bu yöntemleri ben de birinci elden tecrübe ettim. Sorgu biriminde geçen yaklaşık iki ay boyunca çeşitli işkence yöntemleri uyguladılar: şiddetli dayaklara maruz kaldım, duvara asıldım, daracık bir tabureye oturtulmuş halde saatlerce zincirlendim, bilincimi kaybedene dek dondurucu soğuğa maruz bırakıldım ve tecavüzle tehdit edildim. Ardından bir hapishaneden diğerine nakledildim ve ekseriyetle hücre hapsinde, tecritte tutuldum.

Tutuklandığım dönemde cezaevlerinin görece katlanılabilir durumda olması, Filistinli tutsakların geçmişi 1967’ye kadar uzanan mücadele tarihi sayesindeydi. Hapishane son derece siyasallaşmış bir ortamdı—belki dışarıdaki işgal altındaki topraklardan bile daha fazla. Oraya vardığımda; milliyetçi, Marksist ve İslamcı olmak üzere ondan fazla siyasi harekete mensup tutsaklar mevcuttu; ezici çoğunluk ise El-Fetih saflarındaydı. Bu fraksiyonel çeşitlilik aynı bloklarda bir aradaydı fakat farklı koğuşlara dağılmıştı. İdeolojik ayrılıklarına rağmen tutsaklar cezaevi idaresine karşı ortak bir iradeyle kenetlenmeyi bilirlerdi.

Pek çok tutsak gibi ben de tutukluluğu mücadelenin bir aşaması olarak düşünüyordum. Beş büyük açlık grevine katıldım. Bunlardan ilki, 1995 yılında tutsaklar lehine somut hiçbir çözüm içermeyen Oslo Anlaşmaları’nı protesto etmek amacıyla bini aşkın yoldaşımızla 18 gün boyunca sürdürdüğümüz eylemdi. En büyüğü 2017’de gerçekleşti ve 41 gün sürdü. Hadarim Hapishanesi’ndeki örgütleyicilerden biriydim. Kızılhaç’tan, aile ziyaretlerine sağladığı maddi desteği ayda iki defadan bire düşürme kararını geri çekmesini talep etmiştik—fakat nafile.

Siyasi taleplerimizin tamamını elde edemesek de bir haysiyet ve beraberlik zemini inşa etmiştik. Dayanışmamız en büyük varlığımızdı; bu yüzden savaş başladığında idarenin ilk hedefi de bu olmuştu. Kolektif eylemin en ufak bir biçimi bile ezici bir şiddet dalgasıyla bastırıldı. Bir mahkûm dövülürken koğuş arkadaşları araya girmeye kalkışırsa, onlar da aynı şiddete maruz kalıyordu. (Gardiyanlar koğuşta bizi dövdüğünde, cezalandırma dayanılmaz hale gelene kadar koğuş arkadaşlarım benim cılız bedenimin etrafında toplanarak bana siper olurlardı.) En ufak bir ses veya hareket dahi isyan olarak yorumlanabildiğinden, çok geçmeden kulaklarımızın dibinde veya gözlerimizin önünde vahşetler işlenirken sessizliğe gömülmeyi kabullendik. Hayatta kalmak yegâne parolamız haline geldi. Her tutsak ne pahasına olursa olsun kendini korumak zorundaydı. Bireysel olarak kendi canımızı kurtarmaya zorlandıkça, aramızdaki kolektif bağları yitirdik.

Daha da fenası, birbirimize diş bilemeye başladık. Bir gece saat 3 sularında oda arkadaşımın koğuşta sürünürken çıkardığı sesle uyandım. Yatağımın altına sakladığım iki parça ekmeği çıkardı ve yedi. Karşı koyacak mecalim yoktu. Uzun boylu ve iri yarı bir adamdı, istese beni tek hamlede kolaylıkla ezip geçebilirdi.

4.

7 Ekim zamanlarında José Saramago’nun Körlük romanını okuyordum. Roman, herkesin esrarengiz bir biçimde görme yetisini kaybettiği bir salgın esnasında, kalabalık ve pislik içindeki bir karantinaya hapsedilen insanların hikâyesini anlatır. Saramago, insanlar mutlak bir tecrit altında üst üste yaşamak zorunda bırakıldığında toplumsal hiyerarşinin ve güce duyulan açlığın nasıl yozlaşmış boyutlara vararak kendini dayattığını gözler önüne serer. İzleyen aylarda bu çürüme sürecini ilk elden yaşadım. Aşırı baskı ve korkunun insanları nasıl başkalaştırdığını, onları tanınmaz hale getiren davranış kalıplarına nasıl sürüklediğini gördüm.

Savaş rejimi bütün eylemlerimizi ve tepkilerimizi mekanikleştirdi. Gardiyanlar bloğa adım attığında, ortak ama koordinasyonsuz bir biçimde sessiz ve hareketsiz kalıyorduk. Koğuş kapımızın mandalının açıldığını duyduğumuz anda saklanacak bir yer arıyorduk. Ranzada olacak kadar şanslı olanlar üzerlerine battaniyeleri çekiyor, yerde yatanlar ayağa fırlayıp bir köşe kapmaya çabalıyor, bazıları ise yatakların altına süzülmeye çalışıyordu. Ani bir baskın gelir de yiyeceklerimiz çöpe dökülür korkusuyla yemeklerimizi hızlıca yiyorduk. Sürpriz bir aramayla elimizden alınır endişesiyle, sahip olduğumuz tüm giysileri üst üste giyerek uyuyorduk.

Kavgalar gündelik bir hâl almıştı ve sudan sebeplerle bile kavgalar patlak veriyordu: marmelat porsiyonunun milimetrik bölünmemesi, duşun dört dakikadan uzun sürmesi (ki bu diğer mahkûmların sıcak su hakkını ihlal etmek olurdu), gardiyanın gazabını çekebilecek yüksek sesli bir dua… Başlangıçta bu sürtüşmeleri yatıştırmaya gayret ederdim, zira kaçınılmaz olarak koğuşa dönük kolektif cezayla sonuçlanıyorlardı. Yaşça daha kıdemli ve saygın tutsaklardan biri olduğum için arkadaşlarım genellikle sözümü dinlerdi. Ta ki bir gün gözü dönmüş bir öfkeyle birbirini yumruklayan iki adamı fiziken ayırmayı deneyene kadar. Yüzüme isabet eden serseri bir yumruğun şiddetiyle bilincimi kaybettim. Ayıldığımda terliklerim parçalanmıştı. Büyük bir felaket. Cezaevinde terlik çok değerlidir, bir çift terliğiniz yoksa o pis tuvaletlere adım atamazsınız. Yeni bir çifti ancak aylar sonra, tahliye edilmek üzere olan bir mahkûmdan temin edebildim.

Cezaevi avlusu sık sık anlaşmazlıkların patlak verdiği bir yerdi. Dört duvara paralel çekilmiş sarı bir çizgisi, avlunun toplam alanının üçte birini kullanım dışı bırakıyordu. Biri bu çizgiyi geçerse hepimiz cezalandırılıyorduk: Ya derhal hücrelerimize geri gönderiliyor ya da burunlarımız beton zemine yapışacak biçimde yüzükoyun yere yatırılıyorduk. Yanağınızı yere yaslayıp baskıyı bir parça hafifletmek amacıyla yüzünüzü hafifçe çevirecek olsanız, bunu anında bir dayak faslı izliyordu.

Bu sebeple avluda dikkatli hareket etmek zorundaydınız. Ne var ki aramızda böyle davranmayı reddeden, “baş belası” dediğimiz bir tutsak vardı. Sarı çizgiyi kasten üç defa geçti. İlkinde, şans eseri gardiyan onu fark etmedi; bloğa döndüğümüzde onu bu hatayı tekrarlamaması hususunda sertçe uyardık. İkincisinde ise gardiyan onu gördü ve hepimizi iki saat boyunca yüzükoyun yerde yatmaya mahkûm etti. Bu kez koğuş arkadaşları onu kesin bir dille uyardı: “Yapma! Cezasını hepimiz çekeceğiz!” Üçüncüsünde yine yakalandı; ancak bu defa gardiyan müdahale edemeden bir grup mahkûm bu adamı yakalayıp hırpalamaya başladı. Bu cüret yüzünden hepimizin üzerine göz yaşartıcı gaz boşaltıldı ve koğuşlarımıza sürüldük. O gece koğuş arkadaşları onu kan revan içinde kalana dek merhametsizce dövdü.

Fakat bu yeni düzeni kavramaktan aciz, ruhsal hastalığa sahip onlarca mahkûm söz konusu olduğunda bunu yapmak mümkün değildi. Bitmek bilmeyen dayaklar ve işkenceler onların ruhsal dengesini öylesine tahrip etmişti ki, bazıları gün boyu ağlamaya ve bağırmaya başlıyordu—bu da koğuş arkadaşları için yeni zorluklar demekti.

*

Sadece gardiyanları görüp duyabiliyorduk; onların tehditkâr varlığı, zaman ve mekân boyutunda hâlâ var olduğumuzun tek kanıtıydı. Birkaç dakikalığına dahi uzaklaşsalar yön duygumuzu yitiriyorduk. Sanki onların bakışları altında değilken ortadan kayboluyorduk, onların darbelerine maruz kalmadığımız anlarda buharlaşıyorduk.

Cezaevi yetkilileri insanlığımızı üzerimizden soyup çıkarıyor, bize hayvan muamelesi yapıyordu—daha da açık bir ifadeyle, bilimsel bir deneydeki kobaylarmışız gibi davranıyordu. İrademizi güçlendirebilecek insanî kültüre katılması bütünüyle yasaklanmış, salt biyolojik canlılara indirgenmiştik. Bizi açlıkla terbiye ettiler, keyfî aramalarla uykumuzu gasp ettiler, bedenlerimizi soğuğa terk ettiler. Mutluluk duyabileceğimiz en ufak bir şey dahi bırakmayarak duygularımızı denetim altına aldılar. Yaralarımızın sürekli açık ve kanamalı kalmasını sağlayarak fiziksel iyileşme imkânlarımızı engellediler. Sirkadiyen ritmimizi altüst ederek geceyi gündüzden ayırdılar. Kimin yaşayıp kimin öldüğünü onların belirlediği yetmezmiş gibi içimizdeki her türlü yaşama arzusunu da yok ettiler.

Fouad Elkoury, Televizyon, Rahat (Necef), 1994.

İstekleri totaliter bir niteliğe sahipti. Bizi her an, her mekânda kesintisizce gözetlemek ve cezalandırmak istiyorlardı. Sözde adalet mekânları dahi birer işkence hücresine dönüştürülmüştü. Duruşmalar adliyeden cezaevine bitişik bir odaya taşınmıştı. Duruşmalardan önce “savaşçılar”, tutsakları yirmişer kişilik kafilelere ayırıyor; ellerini ve ayaklarını prangalarla kilitliyor, başlarına siyah çuvallar veya gözbağları geçiriyor ve onları beyaz bir yangın hortumuyla birbirine bağlıyorlardı. Ardından bu insanlar; galiz küfürler, hakaretler, coplar ve tekmeler eşliğinde, kimi zaman köpek gibi havlamaya ya da eşek gibi anırmaya zorlanarak cezaevi koridorları boyunca yürütülüyordu. Duruşmaları tamamlandığında ise dört kişi için tasarlanmış izbe bekleme odalarına tıkılıyor ve son kişinin sözde yargılaması bitene dek orada, zincirli ve kelepçeli biçimde saatlerce bekletiliyorlardı.

Ayda bir kez, müebbet hapis cezama itiraz etmek için uğraşan avukatım Nadia ile görüşmeye çıkarılırdım. Koğuşumdan avukat görüşme odasına kadar olan mesafe yaklaşık 150 metreydi. El ve ayak bileklerimi öylesine sıkı kelepçelerlerdi ki oraya varana kadar etim parçalanır, kaçınılmaz olarak kanlar içinde kalırdım. (O kelepçelerin izleri bugün hâlâ bedenimdedir.) Yol boyunca aralıksız darbelere maruz kalırdım. Bir keresinde odaya girmeden önce beni dövmeyi bırakmayı unuttular. Nadia dehşet içinde kaldı. “Onu neden dövüyorsunuz?” diye haykırdı.

Sandalyeye oturur oturmaz ona fısıldadım: “Boş ver. Tek bir kelime dahi etme. Sen şu an buradasın diye bir şey yapamıyorlar; ama kapıdan çıktığın anda canıma okuyacaklar.”

5.

Nisan 2024’te, Necef Çölü’nde daha geniş bir tesis olan Ganot Cezaevi’ne sevk edildim. Burada şiddetli bir uyuz salgını patlak vermişti ve her koğuşta en az bir hasta bulunuyordu. 14 koğuş arkadaşımdan beşi bu hastalığa yakalanmıştı.

Hastalığın etleri kemirip kemikleri nasıl açığa çıkardığına gözlerimle tanık oldum. Uyuz kapmadıysam, bu muhtemelen yalnızca yaşıma duyulan hürmetten ötürü üst ranzada kalmama ve yer değiştirmememe izin vermeleri sayesindeydi. Cezaevi idaresi salgını bir yılı aşkın süre boyunca görmezden geldi; birkaç “savaşçı” personelin de hastalığın pençesine düşene kadar yayılmasına ve mutasyona uğramasına kayıtsız kaldı.

Bu türden bilinçli bir ihmal ve tıbbi kasıt, 7 Ekim’den bu yana İsrail hapishanelerinde 100’e yakın Filistinli tutsağın ölümüne yol açtı. (Bu sayıya savaş esnasında Gazze’den kaçırılan ve Sde Teiman gibi geçici toplama kamplarında katledilen Gazzeliler dâhil değildir.) Onlarca kadın ve erkek mahkûm tecavüze ya da cinsel saldırıya maruz bırakıldı; ne var ki kurbanlar maruz bırakıldıkları toplumsal damgalanma korkusuyla sessiz kaldığından, bu suçların ezici çoğunluğu hiçbir zaman resmî kayıtlara geçmedi.

Bu koşullar İsrail hapishanelerinde hâlâ hüküm sürüyor. Ben, bunlar hakkında yazabilen ilk tutsaklardan biriyim. Serbest bırakılışımın ardındaki neden benim için hâlâ bir muamma. 2025’in sonlarına doğru avukatlardan “bir şeylerin hazırlanmakta olduğunu” ve ufukta bir özgürlük ihtimalinin belirdiğini duymaya başladığımızda, ilk refleksim kendimi koruma amaçlı bir inkâr oldu. Kendi kendime ve beni dinleyen herkese beni asla salmayacaklarını tekrarlayıp durdum. 2005’te Ariel Şaron ile Mahmud Abbas arasındaki uzlaşı kapsamında 500 kadar mahkûm serbest bırakıldığında beni bırakmamışlardı. 2011’de Gilad Şalit takasında Hamas bunun iki katı mahkûmu özgürlüğüne kavuşturduğunda da listede adım yoktu. Onların gözünde iddia edilen suçum affedilemez boyuttaydı: İsrail bir Şin Bet ajanının ölümünü asla cezasız bırakamazdı. “Metin ol,” dedim kendime. “Hiçbir yere gidemeyeceğini kabullen.” Beklenti ne denli büyük olursa, hayal kırıklığı da o denli yıkıcı olurdu.

Bir gardiyan koğuşumun kapısında belirip o haberi verdiğinde bütünüyle hazırlıksızdım. “Ebu Surur, tahliye oluyorsun,” dedi. “Hazırlan. Eşyalarını toplamak için tam iki dakikan var.” Verdiğim karşılık donuk ve mekanikti. Geriye dönüp baktığımda, özgürlük haberini aldıklarında sevinçten havalara uçan mahkûmlara gıpta ediyorum. Ben sessizce birkaç parça eşyamı toplarken, koğuş arkadaşlarım sevinç çığlıkları atıyor, Allah’a dua ediyor ve yanaklarımdan öpüyorlardı. Ardından istekler başladı: Nasır, terliklerini alabilir miyim? Nasır, ne olursun havlun bana kalsın. Gömleklerim için neredeyse kavga edeceklerdi. Bir mahkûm tahliye olduğunda durum daima böyle olur: Hayatta kalma güdüsünün bizi nasıl başkalaştırdığının bir başka hazin tezahürü.

Bütün bunların acımasız bir şaka olduğu hissinden bir türlü kurtulamıyordum. Bizi Ketziot Hapishanesi’ne ve oradan da Refah Sınır Kapısı’na nakledecek olan cezaevi otobüsüne bindirilirken yediğimiz o son dayaklar şüphelerimi büsbütün perçinledi. Pencere kenarına oturdum ve perdeyi hafifçe araladım; bu hareketim üzerine otobüs tekerleklerini acı bir frenle kaydırarak aniden durdu. Bir asker, bunu bir daha yapmaya yeltenirsem beni vurmakla tehdit etti. Dışarıyı seyretmemize ancak Mısır topraklarına ayak bastığımızda izin verdiler.

“Allah’ım, gökyüzü varmış!” Öbür tarafa geçtiğimizde dudaklarımdan dökülen ilk cümle bu oldu. Toprak, ağaçlar, kuşlar, arabalar, evler… Hepsi öylesine kocamandı ve içimi öylesine derin bir hayretle doldurdu ki, sanki onları ömrüm boyunca hiç görmemiştim. Şoförün yolcuları denetlemek için kullandığı dikiz aynasına baktığımda, tam on sekiz aydır ilk kez kendi yüzümle karşılaştım.

Etrafımı kuşatan ayrıntı cümbüşünü kavrayabilmek adına beş duyumun beşini de seferber etmek mecburiyetindeydim. Cezaevinde geçirdiğim otuz yılı aşkın süre boyunca duyularımı adeta terk etmiştim; zira duyular, o sınırlanmış varoluşuma yeni ve başkaca anlamlar bahşetmemi engelleyen prangalardı adeta. Hayal gücü altıncı ve en hayati duyu haline gelmişti—tutsaklığın acısını katlanılır kılan ve yazma eylemini olanaklı kılan duyu oydu. Beni o engin dünyaya döndüren bu duyusal ayrıntılar, dille kurduğum bağı bu kez bambaşka bir biçimde kesintiye uğrattı. Varlığıma, zamana ve mekâna bir anlam atfetme yetimi yeniden yitirmiştim.

Hapishane hayatımızın çarpık bir tekrarı olarak, keyfî gerekçelerle bir otelden diğerine sürülüp durduk. Bir İngiliz gazetesinin ‘Filistinli suçluları’ yabancı turistlerle aynı çatı altında barındırmanın yarattığı risklere dair bir makale yayımlaması üzerine, Kahire’deki beş yıldızlı ilk otelden kapı dışarı edildik. Çöldeki bir dinlenme tesisi olan ikinci otelde ise, yakınlarda uluslararası bir spor turnuvasının düzenleneceği bahanesiyle çıkarılmadan önce ancak iki hafta kalabildik. Her ikisinde de, bir cezaevinden diğerine nakledilirken hep üzerime çöken o amansız kusma hissini duydum. Belki de bedenim, bu durumlarda özne olamayışına bu şekilde tepki gösteriyordu.

Yazmaya karar verdim; zira hiçbir şey dilin sınırları dışında bir varoluşa kavuşamaz, soykırım bile. Gazze’deki katliamı yazmalıyım; açlıkla boğuşan kadınlarını, erkeklerini ve çocuklarını; kederinde boğulan denizini ve küllerinden yeniden doğma kudretini; orada yaşananlara ve hâlen yaşanmakta olanlara dünyanın kayıtsızlığını; egemen güçlerin bu suçu bir kez olsun tanımaktan dahi kaçınmasını yazmalıyım. Filistinli tutsakları yazmalıyım; zira onlara karşı yürütülen savaş bütün şiddetiyle devam ediyor; İsrail cezaevi idaresi henüz bir ‘ateşkes’ ilan etmiş değil.

Aldığım her nefes için, yüzüme vuran her ışık hüzmesi için ve önümde alabildiğine açılan bütün bu geniş mekânlar için Gazze’den ve Filistinli tutsaklardan özür dileme mecburiyetinden kurtulma arzumu itiraf etmek adına yazmalıyım. Son yedi aydır yaptığım şey tam da buydu. Hayatta kaldığım için Gazze’den ve tutsak kardeşlerimden özür dilemeyi bir an olsun bırakamadım. •


NASIR EBU SURUR (ناصر أبو سرور / NASSER ABU SRUR) 1969 yılında Beytüllahim yakınlarındaki Ayda Mülteci Kampı’nda doğdu. 1993 yılında tutuklandı ve İsrail cezaevlerinde 33 yıl aralıksız hapis yattı. Tutsaklığı sırasında edebiyat ve siyaset bilimi eğitimini tamamladı. Hücresinde gizlice kaydettiği ses kayıtlarıyla kaleme aldığı The Tale of a Wall [Bir Duvarın Hikâyesi] adlı otobiyografik eseri 2022’de Arapça, 2024’te ise Luke Leafgren çevirisiyle İngilizce olarak yayımlandı. Ekim 2025’teki esir takasıyla serbest bırakılmıştır.

LUKE LEAFGREN Harvard College’da idari dekan yardımcısıdır. 2010 yılından bu yana çağdaş Arap edebiyatından İngilizceye ödüllü çeviriler yapmaktadır. Ebu Surur’un The Tale of a Wall eserini İngilizceye çevirmiştir.


[1] Green Line (Yeşil Hat): 1948 Arap-İsrail Savaşı’nın ardından imzalanan 1949 Ateşkes Anlaşmalarıyla İsrail askerlerinin Mısır, Ürdün, Lübnan ve Suriye sınırlarında bulunacakları yerleri ve askersiz bölgeleri belirleyen hat. 1967 Savaşı’na kadar İsrail’in fiilî sınırı olarak kabul ediliyordu. – Ç.N.


*Luke Leafgren çevirisiyle equator’da yayımlanan Nasır Ebu Surur’un “Why Don’t You Just Die?” başlıklı bu yazısını Ulaş Taştekin Türkçeye çevirdi. Metnin tercümesine müsaade ettikleri için equator editörlerine teşekkür ederiz.