Giriş
İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ni yerle bir ettiği günlerde, 1 Eylül 2024’te, İsrail’in en güçlü işçi federasyonunun başkanı ülke çapında genel grev çağrısı yaptı. Belirli ve sınırlı bir amacı vardı bu grevin: Savaşı açıkça protesto etmekten ziyade, İsrail hükümetine muhalefeti dile getirmeyi ve Başbakan Netanyahu’nun Hamas’ın elinde tutulan İsrailli rehinelerin geri getirilmesine öncelik vermesi yönünde giderek büyüyen kamuoyu talebine destek vermeyi hedefliyordu.[1] İsrail’in en büyük işçi örgütü Histadrut’un[2] İsrailli Yahudi kamuoyunda neredeyse tam bir mutabakatın hüküm sürdüğü bir alana —güvenlik, uluslararası ilişkiler ve savaş alanına— daha önce benzeri görülmemiş bir müdahalesiydi bu.
Genel grev çağrısı büyük bir potansiyel taşıyor gibiydi. İsrail Tabipler Birliği, Barolar Birliği ve Öğretmenler Sendikası gibi sendikalar ve meslek örgütleri de dâhil olmak üzere pek çok başka örgüt greve katılacağını açıkladı. Histadrut’un kendi bünyesindeki güçlü işçi komitelerinin birçoğu da greve katıldı. İş Kurumu ve Ulusal Sigorta Kurumu, bakanlıklar ve su şirketleri dâhil olmak üzere kamu daireleri kapandı; toplu taşıma seferleri azaltıldı, okul saatleri kısaltıldı ve anaokulları kapatıldı. Yerel Yönetimler Federasyonu desteğini açıkladı; Tel Aviv ve Hayfa gibi büyük şehirlerde belediye daireleri kapandı. Hastaneler yalnızca acil hizmet verdi, Hayfa Limanı’ndaki faaliyetler durduruldu, hatta İsrail’in başlıca uluslararası havalimanından kalkan uçuşlar bile durdu. Ayrıca Histadrut, İsrail İş Dünyası Forumunun da aralarında olduğu çeşitli özel sektör işverenlerinden destek gördü: Büyük bankaların yanı sıra restoranlar, alışveriş merkezleri ve birçok bilişim şirketi o gün faaliyetlerini durdurdu.[3] Çağrı, kamuoyunu da harekete geçirmiş görünüyordu: O gün İsrail nüfusunun %5–6’sı gibi etkileyici bir oranı, hükümetin krize yaklaşımı karşısında İsrail’in büyük şehirlerinde her cumartesi düzenlenen protestolara katıldı; bunlar arasında Kudüs’teki Başbakanlık Ofisi önündeki gösteriler de vardı.[4]
Fakat kamuoyu bölünmüştü. Kimilerine göre Histadrut’un çağrısı ihanetle eşdeğerdi. Sendikanın kendi işçi komitelerinden bazıları bile greve katılmayı reddederken Kudüs başta olmak üzere sağcı yerel yönetimler ise olağan şekilde çalışmaya devam etti. Üstelik hükümet, grevin durdurulması için derhâl mahkemeye başvurdu. Aynı zamanda Savunma Bakanlığı bünyesindeki Yerleşim İdaresinin de başında bulunan Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, grevin hiçbir yasal dayanağı olmadığını ve savaş zamanında ekonomiye zarar vereceğini söyledi.[5] Mahkemeler de aynı görüşteydi ve Histadrut’un eyleminin siyasi, dolayısıyla gayrimeşru olduğuna hükmederek grevin durdurulmasını istediler. Histadrut buna uydu ve öğleden sonra grev tamamen sona erdi.[6]
Yine de, İsrail’in en büyük işçi örgütünün bu eşi görülmemiş kolektif eylemi, onun siyasi statüsüne ve daha genel olarak İsrail’de örgütlü emeğin rolüne dair bazı sorular doğuruyor. Batı Avrupa’nın pek çok yerindeki sendikalar gibi Histadrut da uzun süre solla ilişkili olarak düşünüldü. Ancak pek çok Batı Avrupa sendikasının siyasal düzenle bağları zayıflamış, devlet politikaları üzerindeki etkileri sönümlenmiştir; işçi partileriyle ilişkileri bile artık güvenilir düzeyde değildir. Histadrut ise buna karşılık hâlâ ülkenin en önemli siyasi aktörlerinden biri ve dünden bugüne Siyonist projenin hayati bir kolu olmayı sürdürüyor. Öyle ki bu rol çoğu zaman sendikal işlevleriyle de çatışıyor. Her şeyden önce, Histadrut’un hükümetin savaş zamanındaki önceliklerine karşı yaptığı kısa grev, Histadrut’un Siyonizmin “öteki”siyle —Filistinlilerle— ve onların İsrail egemenliği altındaki yeriyle nasıl ilişkilendiği sorusunu beraberinde getiriyor.
Yahudi emeği yalnızca işverenlere ya da devlete karşı örgütlenmemişti; daha ziyade her şeyden önce, Filistinli Arapları büyüyen ve giderek hâkim hâle gelen “Yahudi” ekonomisinden dışlamayı açık bir amaç edinmiş milliyetçi, yerleşimci bir hareket olarak örgütlenmişti. Saflarındaki işçi dayanışması ethosunun ve emek sosyalizminin önemini yadsımak anlamına gelmiyor bu; nitekim Histadrut zaman zaman işçileri temsil eden bir sendika gibi davrandı, hatta Yahudi örgütlerinden ayrı “Arap” sendikaları da kurdu. Ama asıl işlevi Siyonist yerleşim çabalarının yürütme kolu olmaktı.
Sendikalar her zaman çeşitli devlet ve hükümet gündemleri ile tabanlarının, yani üyelerinin, öncelikleri arasında manevra yapan siyasi örgütler olmuştur. Tarihsel olarak bütün işçiler arasındaki dayanışma nadiren bir temenniden öteye geçmiştir; dünyanın dört bir yanındaki sendikalar, göçmen işçiler gibi vatandaş olmayanlarla ya da daha genel olarak çekirdek üyelerinden farklı olan kesimlerle ilişkilerinde inişli çıkışlı bir geçmişe sahiptir.[7] Sendikaların göçmen işçilerin haklara ve kolektif temsile erişiminde, toplumsal haklar ve entegrasyon mücadelesinde ve daha geniş anlamda demokrasinin gelişmesinde önemli bir rol oynadığı doğrudur.[8] Ancak çıkarların çatıştığı ya da çatışırmış gibi göründüğü durumlarda sendikalar, ister vatandaş ister göçmen olsun, yeni işçi gruplarına karşı mevcut üyelerine öncelik vermiştir; öyle ki sendikal kimlikler ve emek piyasasının katmanları çoğu zaman ulusal ya da etnik çizgilere paralel şekillenir.[9] Buna ek olarak, sendikaların devletle ve rejimle ilişkisinin niteliği, onların “öteki”ye verdiği yanıtları biçimlendirir ve sınırlar.[10] Sendikaların göçmenler gibi yeni işçi gruplarını kapsamak için çaba gösterdiği yerlerde bile bu kapsayıcılığın derecesi değişkenlik gösterebilir: Bu işçiler için işlere serbest erişim, işçi hakları, bireysel ve kolektif temsil, sosyal yurttaşlık ve insan hakları konularında farklı yaklaşımlar ve farklı başarı düzeyleri söz konusudur.[11]
İsrail örneğinde örgütlü emeğin “öteki”yle ilişkisi, devletin Filistinli nüfusa nasıl yaklaşacağı konusunda oluşan çelişkiler nedeniyle daha da karmaşıklaşır. Başka ülkelerdeki sendikalar gibi[12] İsrail’deki önde gelen sendikalar da baskın etnik-ulusal (Yahudi) nüfusun içine sıkı sıkıya yerleşmiş örgütler olarak etnik-ulusal baskılarla karşı karşıyadır. Bu baskılar, Preminger ve Bondy’nin “dışlama zorunluluğu” (exclusionary imperative) adını verdiği şeyi üretir. Dışlama zorunluluğu etnik-ulusal tahakkümü korumak ve ücretler üzerindeki aşağı yönlü baskıyı önlemek için Filistinlilerin dışlanması anlamına gelir.[13] Fakat bu zorunluluk, aynı Filistinlileri İsrail ekonomisinin ihtiyaçlarına hizmet eden ucuz bir emek kaynağı olarak içermeye yönelik bir “içerme zorunluluğu” (inclusionary imperative) tarafından dengelenir.
Pek çok çalışma Filistinlilerin İsrail emek piyasasına dâhil edilmesinin kapsamını ve niteliğini incelemektedir.[14][15] Ancak bu içerme/dışlamanın sendikalardan, örgütlü emekten ve kolektif endüstriyel ilişkiler kurumlarından nasıl etkilendiğine ve onları nasıl etkilediğine dair literatür henüz yeni yeni ortaya çıkıyor. Bu gelişmekte olan literatürden yararlanarak bu yazıda Histadrut’un ulusal siyasetteki —ve buna bağlı olarak İsrail’in etnik-ulusal “öteki”si olan Filistinliler karşısındaki— konumunu ele alıyoruz. Bu eksende giderek popülistleşen ve sertleşen Yahudi etnik milliyetçiliğine karşı koyabilecek ilerici, kapsayıcı bir emek hareketinin İsrail’deki olanaklarını tartışıyoruz.
Tartışmaya, Histadrut’un devlet öncesi İngiliz Manda Filistini’ndeki rolüne ilişkin tarihsel bir değerlendirmeyle, Yahudi yerleşim çabaları içinde örgütlü emeğin gelişimini inceleyerek başlıyoruz. Histadrut’un işlevini ve önemini öncelikli olarak dışlayıcı, yeni filizlenen Yahudi cemaatinin yürütme organı olarak tanımlıyor, bir işçi temsil örgütü fonksiyonunu ancak ikincil bir işlev olarak ifade ediyoruz. Ardından 1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasını izleyen başlıca değişim ve süreklilikleri, Histadrut’un sendikal rolünün güçlenmesini ve 1967 savaşından sonra İsrail’in yeni işgal ettiği topraklardan on binlerce vatandaş olmayan Filistinlinin akın etmesini ana hatlarıyla ele alıyoruz. Önde gelen eleştirel araştırmacıları izleyerek 1977’de Likud’un seçim zaferinin ve ardından İsrail ekonomisinin liberalleşmesinin önemli bir kırılma noktası olduğunu ifade ediyoruz. Sonrasında bu değişikliklerin Histadrut üzerindeki etkisini, siyasi bir aktör olarak statüsüne yönelik karşılaştığı zorlukları ve bir sendika olarak gücünün aşınmasını özetliyor; Histadrut’un hâkimiyetini korumaya yönelik girişimlerinden bazı örnekler veriyoruz. Bu girişimlerin, kasıtlı olarak olmasa da fiilen Filistinlilerin temsilini artırdığını ve vatandaş olmayan işçilerin çalışma koşullarını iyileştirdiğini, böylece Histadrut’un dışlayıcı, etnik milliyetçi rolü pahasına sınıf temelli bir aktör olarak rolünü güçlendirdiğini ileri sürüyoruz.
Son olarak, Histadrut’un son otuz yıldaki konumunda beliren gerilimleri çözümlüyor ve içerisindeki çelişkili çıkarların Filistinlilerin İsrail endüstriyel ilişkiler sisteminde daha fazla temsil edilmesine yol açma olasılığını değerlendiriyoruz. Değerlendirmemiz, büsbütün umutsuz olmasa da karamsardır: Histadrut’un güç tabanı ve yıllar içinde yaptığı stratejik tercihler, etnik milliyetçi dışlamaya bağlılığını güçlendirmiş ve işçi dayanışması için geniş, sınıf temelli bir platform oluşturma kapasitesini sınırlamıştır.

Yahudi yerleşimi, emek hareketi ve “dışlama zorunluluğu”
Histadrut her zaman İsrail’deki açık ara en güçlü işçi örgütü olmuştur. 1948’de İsrail Devleti kurulmadan önce de en güçlü örgüttü. Yine de Batı Avrupa’da anlaşıldığı anlamda bir işçi federasyonu değildir. Bağımsız sendikaların bir ittifakı değil, içinde sendikaların önce idari birimler olarak geliştiği tek ve her şeyi kuşatan bir örgüttür. Bazı sendikalar Histadrut bünyesinde zamanla özerkliklerini artırmış olsalar da, bu yapısıyla gücün liderlikte yoğunlaştığı, son derece merkeziyetçi bir örgüt niteliği taşıyor ve bu liderlik, tarihinin büyük bölümünde siyasal yapıyla son derece yakın bağlara sahip oldu.[16]
Bu yapı, Histadrut’un 1920’de İngiliz Mandası altındaki Filistin’de kuruluşundan itibaren Yahudi göçmenlerin kabulü ve yerleşimindeki tarihsel rolünün sonucudur. Yişuv’daki, yani Filistin’in Yahudi cemaatindeki Siyonist liderler, Histadrut’un “oluşum hâlindeki devlet” olarak işlev görmesini amaçlıyordu; böylece Yahudi cemaati, İngiliz makamlarının da teşvik ettiği gibi yalnızca kendi işlerini yönetmekle kalmayacak, bağımsız bir Yahudi devletine götüreceğini umdukları kurumları ve koşulları da geliştirebilecekti. Bu doğrultuda Histadrut; inşaat, altyapı, bankacılık, tarım, perakende ve ulaşım alanlarındaki bir dizi işletmenin çatı örgütü ve yasal sahibi, sağlık kuruluşu Clalit aracılığıyla başlıca sağlık hizmeti sağlayıcısı ve kültürel ve sportif etkinliklerin sponsoru hâline geldi.
Siyonist hareket için temel sorunlardan biri, göçün zorluklarını hafifletmek ve büyük kısmı 20. yüzyılın başında Filistin’deki çetin koşullara uzun süre dayanamayan Yahudi göçmenlere iş sağlamaktı. Shafir’in ileri sürdüğü gibi, İsrail’in her şeyi kuşatan emek hareketi ve kibbutz hareketi de dâhil olmak üzere iyi bilinen kolektivist ekonomisi ve toplumu, en azından kısmen bu soruna bir çözümdü; toprak ve emek gibi yerleşim açısından hayati önemdeki iki alanda piyasa ilkelerinin sınırlandırılmasını mümkün kılıyordu.[17] İşverenler de ulusal projeyi sınıf çıkarlarının önünde tutarak bu merkezî yarı-sosyalist ekonomiyi desteklediler.[18]
Histadrut bu projenin kalbinde yer alıyordu: Histadrut’a bağlı işletmeler, Filistinli Arap işçilerle rekabetten korunuyor ve bir iç pazardan yararlanıyordu; ayrıca Yişuv’a akan dış finansman tarafından destekleniyordu ve bu finansman, Histadrut’un hâkim olduğu ekonomi içinde devirdaim eden bir sermaye akışının temelini oluşturuyordu. Bu merkezî mülkiyet ve yönetim yapısı aracılığıyla Filistin’de Yahudiler ve Filistinli Araplar için ayrı ekonomilerin temelleri atıldı. Fakat pratikte, Siyonist hareket toprak ya da emek piyasası üzerinde tam denetime sahip olmadığından ve İngilizlerin denetimindeki kamu sektörü hem Yahudileri hem de Arapları istihdam ettiğinden, 1948’e dek bu “ayrışma” hiçbir zaman kısmi olmaktan öteye geçmedi.[19]
Dolayısıyla Yahudi emeği yalnızca işverenlere ya da devlete karşı örgütlenmemişti; daha ziyade her şeyden önce, Filistinli Arapları büyüyen ve giderek hâkim hâle gelen “Yahudi” ekonomisinden dışlamayı açık bir amaç edinmiş milliyetçi, yerleşimci bir hareket olarak örgütlenmişti. Saflarındaki işçi dayanışması ethosunun ve emek sosyalizminin önemini yadsımak anlamına gelmiyor bu; nitekim Histadrut zaman zaman işçileri temsil eden bir sendika gibi davrandı, hatta Yahudi örgütlerinden ayrı “Arap” sendikaları da kurdu. Ama asıl işlevi Siyonist yerleşim çabalarının yürütme kolu olmaktı.[20]
1948 ve değişimin başlangıcı
İsrail’in kuruluşu Histadrut’un rollerinin birçoğunu fazlalık hâline getirdi. Ucuz Filistinli işçilerin rekabeti ortadan kalktı; toprak üzerindeki denetim ise Nekbe’de yaklaşık 700.000 Filistinlinin kaçması ve sürülmesiyle[21] ve yeni devletin sınırları içinde kalan Filistinlilere askerî yönetim dayatılmasıyla sağlandı. 1966’ya dek yürürlükte kalan askerî yönetim altında bu Filistinlilerin hareketliliği ve istihdam olanakları “Yahudi” ekonomisinin yararına sıkı biçimde denetlendi ve kısıtlandı.[22]

Bununla birlikte Histadrut’un iktidar partisi Mapai[23] ile yakın ilişkileri, yeni devlette refahının sürmesini güvence altına aldı: Hükümet, desteği karşılığında Histadrut’un işletmelerinin çoğunu elinde tutmasını ve (Yahudi) göçmenlerin kabulünde ve yerleşiminde merkezî bir rol oynamayı sürdürmesini sağladı. Ayrıca Histadrut, devletin karar alma organlarında üyelerinin çıkarlarını savunmaya devam edebildi.[24] Bunun karşılığında Histadrut da, devletin Filistinli nüfusu (kısmen) dışlamayı sürdürmesinde işbirliği yaptı; Filistinlilerin üyeliğini sınırladı (tam üyelik ancak 1965’te mümkün oldu)[25] [26] ve gücünün önemli bir kısmını “Yahudi” kasabaları geliştirmeye ve İsrail’in Yahudi vatandaşlarına hizmet sunmaya yoğunlaştırdı. Histadrut, İsrail’in Filistinli vatandaşlarına ayrıcalıklar (örneğin işe ve hizmetlere erişim) dağıtmanın ve böylece onların yeni rejime “sadakatini” sağlamanın bir aracı olarak da kullanıldı. Böylece üyelik tabanını, ekonomik ve siyasi gücünü korudu.
Aynı zamanda Histadrut sendikal rolünü de geliştirdi. Varlığının ilk otuz yılında İsrail, kısmen devasa bir Yahudi göçmen dalgasının idaresi üzerinde kontrol sağlamanın bir yolu olarak, güçlü bir yeni-korporatist ekonomi sürdürdü.[27]Bu ekonomi, tepede üçlü pazarlığa ve işçi federasyonunun sosyoekonomik politikada kilit idari roller üstlendiği kapsamlı bir Ghent sistemine dayanıyordu. Toplu iş sözleşmelerinin kapsamını belirli sektörlerde bütün işçilere, kimi zaman da emek piyasasının tamamına yaymak için teşmil kararları yaygın biçimde kullanıldı. İşgücünün yaklaşık %80’i sendikalıydı; bunların çoğu, aynı zamanda, devletten sonra ikinci büyük işveren olan ve 1948 öncesinde denetlediği ticari çıkarların birçoğunu elinde tutmaya devam eden Histadrut’a üyeydi. Böylece Histadrut İsrail’deki işçilerin büyük çoğunluğunu temsil ediyor, güçlü işçi komiteleri aracılığıyla çalışma ilişkileri ve ekonomi politikası alanında kayda değer bir etkiye ulaşıyordu. Bu temsil, özellikle de birçoğunun iş bulabildiği kamu sektöründe,[28] Filistinlileri de kapsıyordu.
Ancak, 1967 savaşı ve İsrail’in yeni toprakları işgal etmesi, İsrail emek piyasasının yapısını değiştirdi ve etnik-ulusal dışlama ile Filistinlilerin fiilî ekonomik içerilmesi arasındaki dengeyi kaydırdı. Ateşkesin hemen ardından Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nden on binlerce Filistinli işçi, hem hazır işgücü olarak hem de İsrail’in işgale karşı Filistin direnişini pasifize etme çabalarının bir parçası olarak İsrail piyasasına dâhil edildi.[29] Aynı dönemde, 1966’da askerî yönetimin kaldırılmasıyla İsrail’in Filistinli vatandaşlarının da hareket serbestisi ve istihdam olanakları büyük ölçüde genişledi. Dahası, bu örgütsüz işçilerin dâhil edilmesi Yahudi işçilerin pasifize edilmesinde araçsal bir rol oynadı; vatandaş olmayan Filistinli işçilere açık sektörlerde ve emek piyasasının genelinde örgütlü (Yahudi) emeğin gücünü aşındırdı.[30] Bu örgütsüz işçi akını Histadrut’un da hem hükümetin ücret enflasyonunu dizginleme çabalarında “sorumlu bir ortak” rolünü oynamasında hem de merkezî otoritesine meydan okuyan militan işçi komiteleriyle mücadelesinde işine yaradı.[31]

Böylece o tarihten itibaren Filistinli işçiler İsrail emek piyasasının, özellikle de inşaat ve tarım sektörlerinin hayati bir parçası hâline geldi. Bunlar, Yahudi işçilerin devlet öncesi dönemde (bu sektörler İngiliz Manda yönetiminin denetimindeyken) hâkim olmakta zorlandıkları sektörlerdi ve kısa süre içinde daha ucuz ve daha az talepkâr Filistinli işçilere bağımlı hâle geldi. Filistinli işçilerin sayısı, İsrailli işverenlerin talepleri, İsrail’in güvenlik kaygıları ve hükümetin işgal altındaki bu topraklara ilişkin değişen hedefleri gibi çeşitli nedenlerle yıllar içinde dalgalandı:[32] 1980’lerde birinci intifadanın yarattığı güvenlik korkuları nedeniyle Filistinlilerin girişi ciddi biçimde kısıtlandı; 1990’larda ve “barış süreci” sırasında, İsrail’deki egemen siyasi bloğun kısa bir süre için Filistin ve İsrail emek piyasalarının ayrılması gerektiğine inandığı dönemde, sayıları giderek azaltıldı ve yerlerini giderek artan sayıda göçmen işçi aldı.[33] [34]
Bu kısa dışlama dönemlerine rağmen, Netanyahu’nun 2000’lerin ortasından itibaren İsrail’in Filistinlilere yönelik egemen yaklaşımı hâline gelen “ekonomik barış” doktrininin (ya da “çatışma yönetimi” stratejisinin) bir parçası olarak, işgal altındaki topraklardan gelen Filistinliler Hamas saldırısına kadar İsrail ekonomisi için hayati bir işgücü olmayı sürdürdü: Ekim 2023’te 100.000’den fazla Filistinli resmî olarak İsrail’de çalışıyordu; buna ek olarak 40.000–60.000 kişi izinsiz (“yasadışı” olarak) çalışıyor, 30.000–40.000 kadarı da özel sanayi bölgelerinde ve Batı Şeria yerleşimlerinde istihdam ediliyordu.[35]
İsrail’in liberalleşmesi ve örgütlü emeğin değişen statüsü
1977 mahapach’ı (ilk Likud hükümetinin zaferi) İsrail siyasetinde ve ekonomisinde bir dönüm noktası oldu.[36]Likud partisi ilk kez İşçi Partisini yenerek İşçi Partisinin yaklaşık otuz yıllık hegemonyasına son verdi. Bu siyasi dönüşüm, İsrail’in sınıf yapısını ve Histadrut’un bu yapı içindeki konumunu temelden değiştirecek derin ekonomik dönüşümleri başlattı. Bu değişiklikler Histadrut’un statüsünü sarsarken çeşitli güvencesiz istihdam biçimlerinin ortaya çıkmasına da yol açtı. Fakat aynı zamanda, “eski sol”un ve kurumlarının hâkimiyetine meydan okuyan hak örgütleri ve yeni sendikalar da dâhil olmak üzere, çalışma ilişkilerinde yeni aktörler için alan açtı.[37] Ayrıca, Histadrut’un işgal altındaki topraklardan gelen Filistinli işçilere yönelik tutumunda gecikmeli bir değişime de yol açtı.[38]

Yüksek sendikalaşma oranı Histadrut’a muazzam bir siyasi kaldıraç sağlamıştı. Zira Histadrut İsrail işgücünün çoğunluğunu fiilen seferber edebiliyordu. Daha da önemlisi, seçilmiş liderliği İşçi Partisine bağlıydı. Likud’un destek tabanını ise işçi sınıfı, işgal altındaki topraklardaki yerleşimciler ve ultra-Ortodoks cemaatler oluşturuyordu. Muhalefetteki rakibinin kayda değer siyasi gücünü Histadrut’tan aldığını kavrayan yeni Likud hükümeti, onu çeşitli yollarla zayıflatmaya girişti. En önemlisi, daha geniş bir ekonomik liberalleşmenin parçası olarak Histadrut’un ekonomik kuruluşlarına yönelik devlet sübvansiyonlarını kesti ve bunların özelleştirilmesi sürecini başlattı. Laron’un ifadesiyle, “Likud liderliği neoliberal yönetişim ilkelerini benimsedi, çünkü bu ilkeler, İsrail İşçi Partisinin 1977’ye kadar yarattığı ve denetlediği kurumları ele geçirmek ya da kırmak için hazır bir şablon sunuyordu.”[39]
Bu arada İşçi Partisi, emekçi sınıfları terk edip orta sınıfların partisi hâline geldi ve geleneksel seçmen tabanından ve kurumsal tabanından uzaklaştı; bu, başka pek çok Batılı ülkede de görülen bir eğilimdi. Sola yakın bu profesyonel, liberal burjuvazi, İsrail ekonomisinin dışa açılmasından ve küreselleşmenin yarattığı fırsatlardan yararlandı. Bu nedenle İşçi Partisi, 1984 ulusal birlik hükümetiyle iktidara döndüğünde neoliberalleşmeyi geri çevirmek için hiçbir çaba göstermedi. Artık partinin liderleri, ABD’nin de doğrudan etkisiyle, İsrail’in temel sorununun şişkin bir refah devleti ve aşırı güçlü sendikalar olduğuna inanıyordu. Üstelik 1990’ların yeni İşçi Partisi hükümeti döneminde Histadrut, borçları ve hantal işletmeleriyle bir yük, hükümetin omuzlarındaki bir külfet olarak görülmeye başlamıştı.[40] Bu süreç 1994’te Histadrut’un, üye kazanma kapasitesinde belirleyici rol oynayan sağlık hizmetlerinin dışına bırakılmasıyla doruğa ulaştı; bu da üye sayısını neredeyse bir gecede yarı yarıya azalttı.[41]
Giderek borç batağına saplanan Histadrut, işletmelerinin kurtarılacağı vaatleriyle yatıştırılarak bu neoliberalleşmeye boyun eğdi. Bu sürecin sonunda işgücü tedarikinde görev alan aracı taşeron şirketler ve güvencesiz istihdam biçimleri büyüdü. Bu durum örgütlü emeği daha da zayıflattı.[42] Ayrıca Histadrut’a bağlı şirketler kademeli olarak satıldı.[43] Bu süreç, bazı işçilerin ve aktivistlerin alternatif arayışına girmesiyle çalışma ilişkilerinde artan bir çoğulculuğa da yol açtı:[44] 2007’de, (Histadrut’un aksine) iç demokrasiyi öne çıkaran ve hak örgütlerindeki kentli, eğitimli aktivistlerle yakın bağları bulunan genel sendika Koach LaOvdim [İşçilere Güç] kuruldu. 2011’de küçük bir örgüt olan MAAN, yirmi yılı aşkın bir süre işçi merkezi olarak faaliyet gösterdikten sonra iş mahkemelerince sendika olarak tanındı.
Bu arada, iki Temel Yasa’nın[45] [1992’de kabul edilen Temel Yasa: İnsan Onuru ve Özgürlüğü ile Temel Yasa: Meslek Özgürlüğü] çıkarılmasıyla belirginleşen sözde anayasal devrim, toplumsal haklar pahasına özel mülkiyeti, evrensel insan haklarını ve işveren ile işçi arasında eşitlik (sözleşme serbestisi) varsayımını önceleyen yeni bir hukuk anlayışını yansıtıyordu.[46] Bu anayasal devrim, istihdam ilişkisinin liberalleşmesi ve hukukileşmesinde kilit bir gelişmeydi. Örgütlü emeğe özel bir siyasi statü tanındığı yönünde bir varsayımı da beraberinde getirdi.[47] Öte yandan, yeni-korporatist endüstriyel ilişkiler çerçevesinin gerilemesi, toplu pazarlığın ademimerkezîleşmesi, toplu iş sözleşmelerinde teşmil kararlarına daha az başvurulması ve ücret eşitsizliğinin artmasıyla belirginleşti.[48] 2003’te Maliye Bakanlığı en büyük başarısının örgütlü emeği kırmak olduğunu söyleyerek övünüyordu.[49]
Histadrut’un ağır dönüşümü
Hükümetlerin düşmanca politikalarıyla siyasi gücü zayıflayan Histadrut, sahada da kendini kuşatılmış buldu. 1990’ların ortasından itibaren, işgal altındaki topraklardan gelen Filistinlilerle birlikte örgütsüz göçmen işçilerin sayısının artması Histadrut’un tarım ve inşaattaki hegemonyasını aşındırdı. Taşeronlaşma, ra’is sistemi,[50] hak örgütlerinin artan sayısı ve (toplu pazarlıkla belirlenen normların aksine) işçi hakları için yasal asgari eşiklerin getirilmesi, Histadrut’u giderek daralan bir üye tabanıyla baş başa bıraktı ve bir işçi örgütü olarak gücünü zayıflattı.
İnşaat sektörü Histadrut’un konumunun özeti gibidir. Bu sektör devlet inşası çabaları açısından yaşamsal önemdeydi ve yüksek oranda sendikalıydı; kilit altyapı şirketlerinin birçoğu Histadrut’a aitti. Ancak sektör, görece güçlü bir kolektif endüstriyel ilişkiler sistemi ve görece birleşik bir işveren örgütüyle karakterize olmayı sürdürse de kapsamlı değişimler yaşadı. İşgal altındaki topraklardan gelen Filistinlilerin büyük çoğunluğu bu sektöre girdi. Sektörde ayrıca 1980’lerden itibaren Histadrut işletmeleri özelleştirildi, çok katmanlı taşeronluk zincirleri gelişti ve kendi işgücünü getiren yabancı inşaat şirketleri piyasaya girdi.[51] Filistinliler, temel hakların sıkça ihlal edildiği kötü koşullar altında çalıştı; görünürde toplu iş sözleşmelerinin kapsamında olmalarına ve İsrail iş yasalarına tabi bulunmalarına rağmen denetim son derece zayıftı, ağır (çoğu zaman ölümcül) iş kazaları ise yaygındı.[52] Çok yakın zamana kadar Histadrut bu işçilere yardım etmek için hiçbir girişimde bulunmadı.
Hak örgütlerinin yükselişi, Histadrut’un tekel statüsüne yönelen bir başka meydan okumaydı. Bu örgütler genellikle Filistinlilerin İsrail emek piyasasında çalışmasına izin verilip verilmeyeceğine (ya da bu iki ucu keskin ayrıcalığın kaç kişiye tanınacağına) ilişkin temel kararı sorgulamıyordu. Ancak işçi haklarını yüksek sesle savunuyorlardı ve hem Filistinli hem de göçmen işçilerin hayatları üzerinde kayda değer bir etkileri oldu. Bu örgütler, bugün de bu işçilere yaşadıkları olumsuzluklar karşısında yardım ediyor, ayrıca mahkemelere geniş kapsamlı sonuçlar doğuran toplu davalar ve emsal niteliğinde davalar taşıyorlar. 1991’de kurulan Kav LaOved [İşçi Hattı] bunlar arasında en önde gelen örgüttü ve öyle olmayı sürdürüyor. Örneğin 2007’de Kav LaOved, İsrail iş hukukunu nerede bulunurlarsa bulunsunlar İsrailli işverenler için çalışan bütün Filistinlilere uygulanmasını sağlayan bir Yüksek Mahkeme kararının alınmasında belirleyici rol oynadı. Böylece Batı Şeria yerleşimlerinde ve Batı Şeria sanayi bölgelerinde İsrailliler için çalışan Filistinliler de İsrail standartlarına göre çalışma koşulları talep edebilir hâle geldi. Tabii, İsrail sendikalarının da işgal altındaki topraklarda faaliyet göstermesinin önü açıldı. Preminger’in ileri sürdüğü gibi, bu karar, neoliberalleşmenin ruhuna uygun olarak, İsrail yargı sisteminin liberalleşmesi, insan hakları çerçevesindeki yeni bireycilik ve biçimsel eşitlik mantığı sayesinde mümkün olmuştur.[53]
İş mahkemelerine Filistinli işçiler tarafından çok sayıda (bireysel) dava açıldı, işverenler de mahkemelerde sonuçlanması aylar süren bu bireysel davaların yükü altında kaldı. Histadrut, işveren örgütüyle ortaklık içinde inşaat sektöründe hâkimiyetini yeniden tesis etmek ve kolektif çalışma ilişkilerini desteklemek için harekete geçti. 2010’da bu sosyal taraflar, bireysel davalar hakkında karar verebilecek (hem sendika hem de işveren temsilcilerini içeren ve bir toplu iş sözleşmesine dayanan) ortak bir komite biçiminde zorunlu bir tahkim mekanizması üzerinde anlaştı. Böylece iş uyuşmazlıklarında, hak ihlallerinde ve şikâyetlerde sosyal tarafların merkezî konumunu yeniden teyit ettiler.[54] Bu, Histadrut’un kapalı, etnik milliyetçi bir örgütten, çıkarlarının ulustan çok sınıfla örtüştüğü düşünülen daha kapsayıcı bir işçi örgütüne doğru ağır ve gecikmiş dönüşümünde önemli bir adımdı.
Ne var ki bu yalnızca küçük bir adımdı. Histadrut’un inşaat sektöründeki Filistinliler için harcadığı çaba, özellikle onlar adına toplu pazarlık yapmayı, örgütlenme çalışması yürütmeyi ya da aktif üye kazanma girişimlerini kapsamıyor. Dahası, Histadrut, Filistinlilerin sömürülmesini mümkün kılan ve İsrailli işverenlere her an el altında bir işgücü sağlayan, işgalin kendisi, izin sistemi[55] ve hareket serbestisini kısıtlayan sınırlar ağı gibi, baskıcı denetim yapılarına boyun eğmeye de devam ediyor.[56] En önemlisi, Yüksek Mahkeme kararı bunu teorik olarak mümkün kılmasına rağmen Histadrut, işgal altındaki topraklarda ya da Yeşil Hat’taki sanayi bölgelerinde[57] Filistinli işçileri aktif olarak örgütlemiyor. Yine de bu adım Filistinlilerin işçi haklarına erişimini artırdı. Onları, sendikal temsil yapılarına toplu iş sözleşmelerinin yalnızca edilgen yararlanıcıları olmanın ötesine taşıyarak sürece daha etkin biçimde dâhil etti. Bu, çalışma ilişkilerinde “içerdekiler” ile “dışarıdakiler” arasındaki eşitsizliklerin azaltılmasında da önemli bir gelişme oldu.

Histadrut, sınıf siyaseti ve savaş suçları
Yukarıdaki genel bakış, Filistinlilerin “ekonomik içerilmesinin” ve “sahadaki” çeşitli aktörlerin somut çıkarlarının, Histadrut’un niyeti bu olmasa bile, çoğu zaman toplumsal haklar ve temsil bakımından daha kapsayıcı sonuçlara yol açtığını düşündürüyor.[58] Ancak bu çekingen iyimserlik karşısında, İsrail’in sınıf yapısının etnik gruplar arasında sınıf temelli dayanışmaya pek de alan bırakmayan etnik milliyetçi bir karakterle sınırlandığı hatırlatılmalıdır.
Laron’un ileri sürdüğü gibi, bu sınıf yapısı yeni binyılın ilk yıllarında İkinci İntifada’nın yarattığı sis ve belirsizlik perdesinin ardında sessizce uygulanan ek neoliberal reformlarla güçlendirildi.[59] Benjamin Netanyahu’nun maliye bakanı olduğu bu dönemde (2003–2005) zenginlere yeni vergi indirimleri yapıldı, sosyal yardımlarda da ek kesintilere gidildi. Atılan diğer adımlar arasında Histadrut’un emeklilik fonlarından yoksun bırakılması da vardı. Bu, örgütün mali temelini daha da zayıflattı. 1980’lerde olduğu gibi şimdi de ABD, hem yardımı bu reformlara bağlayarak hem de İsrailli önemli liderler ile ABD elitleri arasındaki yakın kişisel bağlar aracılığıyla İsrail’i bu yöne itmede belirleyici rol oynadı. Bu arada özel sektör, özellikle de finans ve yüksek teknoloji sektörleri büyümüştü; siyasi yelpazenin her kesiminden liderler, siyasi iktidara ulaşmak için en iyi şanslarının özel sermayeyle saf tutmak olduğuna inanıyordu.
Ne var ki Likud lideri olarak Netanyahu 2006 seçimlerini kaybetti. Merkezdeki bazı liberaller Likud’a yönelmişti, ancak bu, büyük ölçüde neoliberal reformlardan zarar görmüş olan Likud’un geleneksel seçmen tabanından kaybedilen oyları telafi etmeye yetmedi. 1990’ların sonundaki barış süreci bu sorunu daha da derinleştirdi. İsrail ekonomisinin liberalleşmesi ve küreselleşmesiyle bağlantılı olan barış süreci,[60] bir kez daha burjuva profesyonellere yaradı, Likud’un işçi sınıfından destekçilerine ise pek az şey verdi. Üstelik olası bir Filistin özerkliği İsrailliler için Batı Şeria’da ucuz konut sahibi olma imkânının sona ereceğini düşündürürken, İsrail’in komşularıyla gelişen ilişkileri fabrikaların yurt dışına taşınmasına ve İsrail’de işlerin azalmasına yol açtı.[61] Sübvansiyonlar da artık çevredeki kalkınma kasabaları yerine yüksek teknolojiye ve ülkenin merkezindeki şirketlere yoğunlaşmıştı. Ayrıca yeni profesyonel sınıfın oylarının bir kısmını toplamak üzere yeni merkez ve liberal partiler ortaya çıkmıştı. Bu, Likud’un stratejisini değiştirmesine yol açtı.[62]Netanyahu’nun 2009’daki geri dönüşü, ultra-Ortodoksların, yerleşimcilerin ve işçi sınıfının desteğiyle, sağ popülizme ve kayırmacı siyasete yönelmesine dayanıyordu. İsrail yerleşimlerine hükümet desteği artırıldı; “iki devletli çözüm” ve gelecekteki bir Filistin devleti lafı yalnızca yabancı devlet adamlarını yatıştırmak üzere kullanıldı. Netanyahu’nun sadık destekçileri, bu amaçla tasarlanmış yasal mekanizmalar aracılığıyla eşitsiz ya da düpedüz ayrımcı biçimde dağıtılan devlet fonları ve cömert bağışlarla ödüllendirildi.[63]
Histadrut kenarda duran bir seyirci değildi. Kilit bir sosyopolitik aktör olarak konumunu yeniden tesis etmek ve sesini en çok yükselten, en güçlü üyelerinin çıkarlarını korumak için siyasi elitlerle bağlarını geliştirdi, hatta Likud ile ittifaklar kurdu. Histadrut ile sağ arasındaki bu işbirliği 2000’lerde başladı. 2009’da Histadrut, başlıca siyasi partileri Likud liderliğinde bir koalisyon hükümetinin kurulmasıyla sonuçlanan bir anlaşmaya yönlendirmede merkezî bir rol oynadı.[64] Desteğinin karşılığında örgütlü emeğe bazı tavizler verildi. Bunlar arasında, özellikle Histadrut’un güçlü işçi komitelerine yarayan ve onların siyasal sağa bağlılıklarını pekiştiren kamu sektöründeki ücret artışları vardı. Bondy’nin ifadesiyle bu Histadrut-Likud ittifakı, “[işçilerin] [grev eylemini] siyasi destekle ikame etmesini fiilen mümkün kıldı.”[65] Ofer Eini’nin başkanlığının (2006–2014) ikinci yarısında grevlerde bir yükseliş görülmesine rağmen Histadrut’un başat stratejisi, “tabandaki” üyelerle kopuşlar pahasına bile olsa siyasi ortaklığı sürdürmek oldu.[66] Mevcut başkan Arnon Bar-David bu yaklaşımı açık ve net biçimde yinelemiş; Likud’un ve müttefiklerinin siyasi liderliğiyle bağlarını beslemiş ve Histadrut’un kilit mevkilerini Likud destekçileriyle doldurmuştu.[67]
Histadrut’un Likud ile yakın ilişkisinin bir diğer göstergesi, pek çok kişi tarafından “anti-demokratik” olarak görülen hükümetin yargı reformlarına karşı başlangıçta harekete geçmeyi reddetmesidir.[68] Önerilen reformlar, diğer şeylerin yanı sıra, Yüksek Mahkeme’nin yargısal denetim yetkisini sınırlayacak ve hükümetin yargıç atamaları üzerindeki denetimini artıracak, böylece güç dengesini yargıdan yürütmeye kaydıracaktı. Histadrut başkanı sonunda hükümetin reform gündemini durdurmasını talep etmek için greve çağrısında bulunsa da,[69] bunu ancak grevi fiilen bir kamusal hoşnutsuzluk ifadesine dönüştüren yoğun kamuoyu baskısının ve işverenlerden gelen kapsamlı baskının ardından yaptı. Başka bir deyişle, sınıf temelli bir kolektif eylem değildi bu. Histadrut’un liberal, merkez-sol kamuoyunun çağrısına kulak verme cesaretini göstermesini Likud’a bağlı işçi komiteleri öfkeyle karşıladı. Ayrıca sendika karşıtı yasalar gündeme geldi. Gücünün sınırlarını zorlamış olan Histadrut dersini aldı ve yargı reformunu durdurmak için başka bir girişimde bulunmadı.[70] Artık çekirdek tabanının ekonomik çıkarları her şeyin üstündeki önceliği olarak kalacaktı.
7 Ekim 2023 Hamas saldırısını izleyen olayların Histadrut’un “gerçek yüzünü” ortaya çıkardığı söylenebilir. Daha doğrusu, bu olaylar onun iç gerilimlerini ve çelişkilerini, İsrail siyasetindeki yapısal konumunu açığa vurdu.
Derken 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’nden Hamas güçleri güneydeki İsrail kasabalarına ve askerî noktalarına vahşice saldırdı. İsrail neredeyse anında Batı Şeria sınırını kapattı ve görünürde güvenlik gerekçesiyle Filistinli işçilerin girişini engelledi.[71] [72] İsrailli politikacılar kışkırtıcı bir dil kullandı; kimileri her yerdeki Filistinlilerin ortadan kaldırılmasından aşağısını istemiyordu.[73] Güvenlik servisleri, İsrail’de “yasadışı” olarak kabul edilen Filistinlilere yönelik ateşli silahların kullanıldığı operasyonları yoğunlaştırdı.[74] Geçim kaynakları neredeyse bir gecede yok olunca Batı Şeria’daki Filistin ekonomisi hızla geriledi; yoksulluk ve açlık arttı.[75] Yine de Histadrut sessiz kaldı. Temsil ettiği işçilerin, kendi toplu iş sözleşmelerinin kapsamındaki işçilerin acıları karşısında Histadrut tek söz etmedi; en azından bazı Filistinlilerin İsrail’deki işyerlerine dönmesine destek vermeyi bile beceremedi (üstelik Gazze Şeridi’nde öldürülen on binlerce Filistinli’yi ve çaresizlik içinde acı çeken çok daha fazlasını burada saymıyoruz bile). Belirtmek gerekir ki Histadrut yalnız değildi: Koach LaOvdim de aynı gerilimlerin bir kısmıyla karşı karşıya kaldı. Üyeleri dindar yerleşimcilerden işçi sınıfına ve kentli profesyonel elitlere, Doğu Kudüslü Filistinlilere kadar geniş bir siyasi yelpazeden geliyor. Ulusal Histadrut ise sağcı eğilimlerine uygun biçimde, İsrail’in Filistinli işgücünden tamamen arındırılması gerektiğini ileri sürerek ve Filistinli işçilerin yerine göçmen emeğinin artırılmasını savunarak açıkça Filistin karşıtı bir tutum aldı. Nitekim İsrail sendikaları arasında yalnızca küçük genel sendika MAAN, Filistinli işçilerin İsrail’deki işyerlerine dönmesi çağrısını vakit kaybetmeden yaptı ve Filistin toplumunu daha da derin bir yoksulluğa mahkûm eden politikayı kınadı.[76] [77]
Sonuç
Bu makaleye, bugün İsrail’de örgütlü emeğin başlıca temsilcisi olan Histadrut’un siyasi statüsünü, özellikle de İsrail’in etnik-ulusal “öteki”si olan Filistinliler karşısında bağımsız bir pozisyonu koruyabilme kapasitesini sorgulayarak başladık. Filistinli işçilerin, (etnik-ulusal tahakkümü korumak için) dışlama ve bastırmaya yönelik “etnik-ulusal zorunluluk” ile (emeği sömürmek için) içermeye yönelik kapitalist ya da “neoliberal zorunluluk” arasında sıkışıp kaldığını öne sürdük. İsrail’in en büyük ve en güçlü işçi örgütü için bu zorunluluklar arasındaki dinamik, hem Filistinli işçilerin daha fazla dahil edilmesi yönünde fırsatlar açıyor hem de Histadrut’un yapabileceklerini sınırlıyor.
“Siyonist projeye” tarihsel bağlılığı, bundan kaynaklanan kurumsal yapılar ve işleyiş biçimleri ile İsrail toplumunun sınıf yapısı, Histadrut’u (bazı) işçi gruplarının zararına bile olsa İsrail Devleti’ne etnik-ulusal bir sadakat sürdürmeye zorluyor. Mevcut başkanın Hamas’ın elindeki İsrailli rehinelere atıfla söylediği gibi: “Burada İsrail ethosu adına, hepimizi kabilelerden tek bir ulusa dönüştüren ortak kader adına bulunuyorum. Burada, hiç kimseyi asla geride bırakmamak için mücadele etmek üzere bulunuyorum. Yahudi halkı kimseyi geride bırakmaz.”[78] Bu, ‘ulus’ nosyonunun etnik-ulusal bir biçimde kavranmasıyla yapılan bir çağrıdır; dinleyicilerine, rehineleri kurtarmak için daha fazla çaba talep ederek hükümetin karşısına geçerken bile hâlâ “bizden biri” olduğu güvencesini vermeyi amaçlar. Etnik milliyetçilik sınıf dayanışmasına baskın gelir. O hâlde Histadrut, işgal altındaki Filistin topraklarında giderek tırmanan ve şiddetlenen Yahudi yerleşimi de dâhil olmak üzere etnik milliyetçi popülizm ile emek dostu ekonomi politikalarını desteklediği iddiasından çoktan vazgeçmiş bir “merkez-sol” pozisyon arasında sıkışıp kalmıştır. Bu nedenle Histadrut, Filistinlilerin çalışma koşullarını iyileştirmeye yönelik adımlara rağmen, temel insan hakları da dâhil olmak üzere Filistinlilerin haklarını zayıflatan yapılara boyun eğmeyi sürdürüyor. Bu, en açık biçimde işgali ve Filistinlileri güvencesiz ve itaatkâr bir işgücü olarak tutan yapıları kabullenmesinde görülüyor.[79]
Benzer şekilde, Histadrut’un savaşa karşı daha kararlı bir tutum alması yönündeki çağrılar, örgütlü emeğin gücünü zayıflatan ve eşitsizlikleri derinleştiren neoliberal politikaları destekleyen sınıflardan geliyor. Bu da örgütlü emeğin siyasi bir rol üstlenebileceği alanı daralttı. Histadrut, bu güç tabanının siyasi eğilimlerine bağımlı; bu durum, liderliğini siyasi uzlaşmayı yeğlemeye itiyor ve bu da Ekim 2023’te Filistinlilerin dışlanmasına karşı ses çıkarmaktan korkması sonucunu doğuruyor.
7 Ekim 2023 Hamas saldırısını izleyen olayların Histadrut’un “gerçek yüzünü” ortaya çıkardığı söylenebilir. Daha doğrusu, bu olaylar onun iç gerilimlerini ve çelişkilerini, İsrail siyasetindeki yapısal konumunu açığa vurdu. Hükümetin Hamas’ın elindeki İsrailli rehinelerin geri dönüşüne öncelik vermesi yönünde büyüyen kamuoyu talebini desteklemek için yapılan kısa ömürlü grev, görüntüden ibaretti. Bu grev, Histadrut’u “halkın iradesine” duyarlı, hayati bir siyasi aktör olarak konumlandırmada önemli bir adımdı; ama aynı zamanda Histadrut’un savaş çabasına verdiği desteği maskeledi. Likud ile ittifakıyla, kabul ettiği tavizlerle ve tabanı yararına yaptığı pazarlıklarla Histadrut, hükümete İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki kanlı kıyımı için siyasi meşruiyet sağlarken neredeyse iki yıl süren savaşın hükümete yüklediği ekonomik yükü de hafifletti.
Bu tablo, İsrail’de giderek popülistleşen ve sertleşen Yahudi etnik milliyetçiliğine karşı koyabilecek ilerici, kapsayıcı bir emek hareketi açısından pek iç açıcı değil. Bununla birlikte liberalleşme, Histadrut “sahadaki” aktörlerin çıkarları arasında manevra yapıp bu çıkarlara yanıt verirken, “dışlayıcı” etnik milliyetçilik ile “kapsayıcı” neoliberalizm arasındaki boşlukta “etkili yurttaşlık”[80] için bir alan açmıştır. Histadrut’un, varlık nedeni Siyonist yerleşim projesi olan milliyetçi bir örgütten Batı Avrupa’nın işçi federasyonlarına daha yakın bir örgüte doğru çok uzun ve dolambaçlı dönüşümünde stratejik tercihlerinde meydana gelen bu küçük değişiklikleri küçümsememeliyiz. İsrail siyasetinde aşırı etnik milliyetçiliğin sonu görünmezken ve işgale karşı mücadele eden kayda değer bir siyasi blok yokken, Filistinlilerin İsrail endüstriyel ilişkiler sistemi içindeki içerilmesi, temsili ve toplumsal hakları bakımından daha köklü iyileşmeler gerçekleşecekse, bunların büyük olasılıkla taban düzeyindeki sınıf temelli çıkarlara yanıt olarak yapılan bu tür kademeli düzenlemelerin ürünü olacağını düşünüyoruz. •
Jonathan Preminger, Birleşik Krallık’taki Cardiff Üniversitesi İşletme Fakültesinde (Cardiff Business School) akademisyendir. E-posta: premingerj@cardiff.ac.uk.
Assaf S. Bondy, Birleşik Krallık’taki Bristol Üniversitesi İşletme ve Yönetim Fakültesinde (Bristol School of Management) akademisyendir. E-posta: assaf.bondy@bristol.ac.uk.
*Jonathan Preminger ve Assaf S. Bondy’nin bu yazısı ilk olarak Almanca olarak PROKLA dergisinde yayımlanmıştır. Ulaş Taştekin tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilen yazının İngilizce metnine de Textum üzerinden ulaşabilirsiniz.
[1] Assaf S. Bondy, Erez Maggor ve Jonathan Preminger, “Understanding the Politics of Israel’s General Strike,” Jacobin, 9 Eylül 2024, https://jacobin.com/2024/09/israel-general-strike-cease-fire.
[2] Histadrut, 1920’de “İsrail Topraklarındaki İşçilerin Genel Federasyonu” (HaHistadrut HaKlalit shel HaOvdim be-Eretz Yisrael) adıyla kuruldu; 1994’ten bu yana resmî adı “Yeni Genel İşçi Federasyonu”dur (ç.n.).
[3] Idan Eretz, Gali Weinreb ve Stav Livne, “Histadrut Mulls Extending Strike,” Globes, 2 Eylül 2024, https://en.globes.co.il/en/article-Histadrut-mulls-extending-strike-1001488190.
[4] Dearbail Jordan ve Alice Cuddy, “Tens of Thousands Rally in Israel Calling for Hostage Release Deal,” BBC, 1 Eylül 2024, https://www.bbc.co.uk/news/articles/cze5x793569o.
[5] Sky News, “Israelis Set to Strike – As Around 500,000 Protest after Hostages Found ‘Murdered’ in ‘Cold Blood’,” 2 Eylül 2024, https://news.sky.com/story/israelis-set-to-strike-as-around-500-000-protest-after-hostages-found-dead-13208236.
[6] Nitsan Shafir, “Court Instructs Histadrut to End Strike,” Globes, 2 Eylül 2024, https://en.globes.co.il/en/article-court-instructs-histadrut-to-end-strike-1001488194.
[7] Lee H. Adler, Maite Tapia ve Lowell Turner, der., Mobilizing against Inequality: Unions, Immigrant Workers, and the Crisis of Capitalism(Ithaca: ILR Press, 2014); Alexandre Afonso, Samir Negash ve Emily Wolff, “Closure, Equality or Organisation: Trade Union Responses to EU Labour Migration,” Journal of European Social Policy 30, sy. 5 (2020): 528–42; Jane Hardy, Line Eldring ve Thorsten Schulten, “Trade Union Responses to Migrant Workers from the ‘New Europe’: A Three Sector Comparison in the UK, Norway and Germany,” European Journal of Industrial Relations 18, sy. 4 (2012): 347–63; Rinus Penninx ve Judith Roosblad, der., Trade Unions, Immigration and Immigrants in Europe, 1960–1993 (Oxford: Berghahn Books, 2000); Stefania Marino, Judith Roosblad ve Rinus Penninx, der., Trade Unions and Migrant Workers: New Contexts and Challenges in Europe (Cheltenham: Edward Elgar/ILO, 2017).
[8] Richard Hyman, “The Very Idea of Democracy at Work,” Transfer: European Review of Labour and Research 22, sy. 1 (2016): 11–24; Barbara J. Fick, “Not Just Collective Bargaining: The Role of Trade Unions in Creating and Maintaining a Democratic Society,” WorkingUSA 12, sy. 2 (2009): 249–64; Lucio Baccaro, Chiara Benassi ve Guglielmo Meardi, “Theoretical and Empirical Links between Trade Unions and Democracy,” Economic and Industrial Democracy 40, sy. 1 (2019): 3–19; Michael Bratton ve Nicolas van de Walle, Democratic Experiments in Africa: Regime Transitions in Comparative Perspective (Cambridge: Cambridge University Press, 1997); Dina Bishara, “Legacy Trade Unions as Brokers of Democratization? Lessons from Tunisia,” Comparative Politics 52, sy. 2 (2020): 173–95.
[9] Heather Connolly, Stefania Marino ve Miguel Martínez Lucio, The Politics of Social Inclusion and Labor Representation: Immigrants and Trade Unions in the European Context (Ithaca: ILR Press, 2019); Edna Bonacich, “A Theory of Ethnic Antagonism: The Split Labor Market,” American Sociological Review 37, sy. 5 (1972): 547–59.
[10] Dina Bishara, “Labor Movements in Tunisia and Egypt,” SWP Comments 1 (2014): 1–8; Chris Howell, Trade Unions and the State: The Construction of Industrial Relations Institutions in Britain, 1890–2000 (Princeton: Princeton University Press, 2005); Bratton ve van de Walle, Democratic Experiments in Africa.
[11] Guglielmo Meardi, Antonio Martín ve Mariona Lozano Riera, “Constructing Uncertainty: Unions and Migrant Labour in Construction in Spain and the UK,” Journal of Industrial Relations 54, sy. 1 (2012): 5–21; Lisa Berntsen ve Nathan Lillie, “Hyper-Mobile Migrant Workers and Dutch Trade Union Representation Strategies at the Eemshaven Construction Sites,” Economic and Industrial Democracy 37, sy. 1 (2016): 171–87.
[12] Örneğin bkz. Nathan Lillie ve Ian Greer, “Industrial Relations, Migration, and Neoliberal Politics: The Case of the European Construction Sector,” Politics & Society 35, sy. 4 (2007): 551–81.
[13] Jonathan Preminger ve Assaf S. Bondy, “Conflicting Imperatives? Ethnonationalism and Neoliberalism in Industrial Relations,” ILR Review76, sy. 4 (2023): 646–73.
[14] ‘İsrail’ işgücü piyasasının, ‘Filistin’ işgücü piyasasından net bir şekilde ayırt edilemeyeceğini öne sürülebilir. Zira özellikle de birbirinden ayrı olduğu varsayılan bu iki yapının ekonomileri böylesine girift bir biçimde iç içe geçmiştir. Ancak bu tartışma, söz konusu makalenin kapsamı dışındadır.
[15] Örneğin bkz. Moshe Semyonov ve Noah Lewin-Epstein, Hewers of Wood and Drawers of Water: Noncitizen Arabs in the Israeli Labor Market (Ithaca: ILR Press, 1987); Juval Portugali, Implicate Relations: Society and Space in the Israeli-Palestinian Conflict (Dordrecht: Kluwer, 1993); Amalia Sa’ar, “Palestinian Women in the Israeli Workforce and the Idea of Economic Citizenship,” Economic Sociology 16, sy. 2 (2015): 14–20; Guy Mundlak, “Israeli Labour Law as Economic Warfare,” Industrial Law Journal 20, sy. 1 (1999): 13–44; Leila Farsakh, Palestinian Labour Migration to Israel: Labour, Land and Occupation (Abingdon: Routledge, 2005); Avram S. Bornstein, “Borders and the Utility of Violence: State Effects on the ‘Superexploitation’ of West Bank Palestinians,” Critique of Anthropology 22, sy. 2 (2002): 201–20; Andreas Hackl, “Occupied Labour: Dispossession through Incorporation among Palestinian Workers in Israel,” Settler Colonial Studies 13, sy. 1 (2023): 96–114; Nabil Khattab ve Sami Miaari, der., Palestinians in the Israeli Labor Market (New York: Palgrave Macmillan, 2013); Alaa Tartir, Tariq Dana ve Timothy Seidel, der., Political Economy of Palestine: Critical, Interdisciplinary, and Decolonial Perspectives (Cham: Palgrave Macmillan, 2021).
[16] Michael Shalev, Labour and the Political Economy in Israel (Oxford: Oxford University Press, 1992); Lev Luis Grinberg, The Histadrut Above All [İbranice] (Kudüs: Nevo, 1993).
[17] Gershon Shafir, Land, Labor and the Origins of the Israeli-Palestinian Conflict, 1882–1914 (Cambridge: Cambridge University Press, 1989). Kısa bir genel bakış için bkz. Jonathan Preminger, Labor in Israel: Beyond Nationalism and Neoliberalism (Ithaca: ILR Press, 2018), 1–7.
[18] David De Vries, “Drawing the Repertoire of Collective Action: Labour Zionism and Strikes in 1920s Palestine,” Middle Eastern Studies 38, sy. 3 (2002): 93–122; Michal Frenkel, Yehouda Shenhav ve Hanna Herzog, “The Cultural Wellsprings of Israeli Capitalism: The Impact of Private Capital and Industry on the Shaping of the Dominant Zionist Ideology,” içinde The New Israel: Peacemaking and Liberalization, der. Gershon Shafir ve Yoav Peled (Boulder: Westview, 2000), 43–70.
[19] Deborah S. Bernstein, Constructing Boundaries: Jewish and Arab Workers in Mandatory Palestine (Albany: SUNY Press, 2000); Zachary Lockman, Comrades and Enemies: Arab and Jewish Workers in Palestine, 1906–1948 (Berkeley: University of California Press, 1996).
[20] Histadrut’un en yakın rakibi olan ve 1934 yılında, Ze’ev Jabotinsky’nin (bugünkü Likud partisinin öncüsü olan) azınlıktaki sağcı Revizyonist partisine sadık işçiler tarafından kurulan Ulusal Histadrut (National Histadrut), Yahudi işçileri örgütleme ve yalnızca “İbrani emeğine” dayalı bir ekonomi hedefleme konusunda benzer bir işleve sahipti; ancak Histadrut’un sahip olduğu ekonomik imparatorluktan yoksundu.
[21] Benny Morris, The Birth of the Palestinian Refugee Problem, 1947–1949 (Cambridge: Cambridge University Press, 1987).
[22] Shalev, Labour and the Political Economy in Israel.
[23] Meretz ile birleşmesinin ardından bugün Demokratlar adıyla bilinen İşçi Partisi’nin öncülü
[24] A. Harel, Crisis in the Labour Movement [İbranice] (Tel Aviv: Am Oved, 2004); Lev Luis Grinberg, “A Historical Slip of the Tongue, or What Can the Arab-Jewish Transportation Strike Teach Us about the Israeli-Palestinian Conflict?” International Journal of Middle East Studies35, sy. 3 (2003): 371–91.
[25] İsrail’in Filistinli vatandaşları, 1953 yılında Histadrut çatısı altındaki ayrı sendikalara, 1959 yılında ise doğrudan Histadrut’a üye olarak kabul edildiler; ancak tam oy hakkını ancak 1965 yılında elde edebildiler. Günümüzde Filistinli vatandaşlar, toplu iş sözleşmelerinin bulunduğu sektörlerde (geniş anlamıyla kamu sektörü, özelleştirilmiş bazı sektörler ve geleneksel sanayi kolları gibi) çalıştıkları takdirde, bu sözleşmelerin sağladığı haklardan yararlanabilmektedirler.
[26] J. Landau, “The Arabs and the Histadrut,” içinde Labor and Society in Israel, der. I. Avrech ve D. Giladi (Tel Aviv: Tel Aviv University ve Histadrut, 1973), 24–38; Michael Shalev, “Jewish Organised Labour and the Palestinians: A Study of State/Society Relations in Israel,” içinde The Israeli State and Society: Boundaries and Frontiers, der. Baruch Kimmerling (Albany: State University of New York Press, 1989), 93–133, 109.
[27] Shalev, Labour and the Political Economy in Israel. Ghent sistemi, işsizlik sigortasının sendikalar ya da sendikalarla bağlantılı fonlar eliyle yönetildiği düzenlemeyi ifade eder (ç.n.).
[28] İsrail’in güvenlik açısından ‘hassas’ olarak değerlendirdiği sektörler hariç.
[29] Farsakh, Palestinian Labour Migration to Israel; Arie Arnon, “Israeli Policy towards the Occupied Palestinian Territories: The Economic Dimension, 1967–2007,” Middle East Journal 61, sy. 4 (2007): 573–95.
[30] Shalev, Labour and the Political Economy in Israel.
[31] Lev Luis Grinberg, Split Corporatism in Israel (Albany: State University of New York Press, 1991).
[32] Örneğin bkz. Zeev Rosenhek, “The Political Dynamics of a Segmented Labour Market: Palestinian Citizens, Palestinians from the Occupied Territories and Migrant Workers in Israel,” Acta Sociologica 46, sy. 3 (2003): 231–49.
[33] İnşaat sektöründeki göçmenler ağırlıklı olarak Doğu Avrupa, Türkiye ve Çin’den; tarım sektöründekiler Tayland’dan; bakım sektöründekiler ise Filipinler, Hindistan ve Nepal’den geliyordu.
[34] Adriana Kemp ve Rebeca Raijman, Foreign Workers: The Political Economy of Migrant Labour in Israel [İbranice] (Kudüs: Hakibbutz Hameuchad, 2008); CIMI (Center for International Migration and Integration), Call Centre for Foreign Workers under Bilateral Agreements – 2022 [İbranice] (2023), https://www.cimi.org.il/_files/ugd/5d35de_6bf7ae4202cc4218a51a1ea36a01796b.pdf.
[35] Wifag Adnan ve Haggay Etkes, “The Economic Incidence of the Migration Surplus: Evidence from Border Regulations” (2023), https://nyuad.nyu.edu/content/dam/nyuad/faculty/social-science/wifag-adnan/economic-incidence-migration.pdf.
[36] Gershon Shafir ve Yoav Peled, der., The New Israel: Peacemaking and Liberalization (Boulder: Westview, 2000). Mahapach, İbranicede “altüst oluş” anlamına gelir (ç.n.).
[37] Lev Luis Grinberg ve Gershon Shafir, “Economic Liberalization and the Breakup of the Histadrut’s Domain,” içinde The New Israel: Peacemaking and Liberalization, der. Gershon Shafir ve Yoav Peled (Boulder: Westview, 2000), 103–27; A. Maor, “Israeli Governments as Leading Policy of Breaking Labour Organisations and Using Practices of Exploitative and Harmful Employment,” içinde Precarious Employment: Systematic Exclusion and Exploitation in the Labour Market [İbranice], der. D. Mishori ve A. Maor (Ramat Gan: Social-Economic Academy ve Achva Press, 2012), 45–60.
[38] Bkz. Assaf S. Bondy ve Jonathan Preminger, “Collective Labour Relations and Juridification: A Marriage Proposal,” Economic and Industrial Democracy 43, sy. 3 (2022): 1260–80.
[39] Guy Laron, “Israel’s Bonaparte,” Catalyst 8, sy. 1 (2024), https://catalyst-journal.com/2024/06/israels-bonaparte.
[40] Michael Shalev ve Lev Luis Grinberg, Histadrut-Government Relations and the Transition from a Likud to a National Unity Government: Continuity and Change in Israel’s Economic Crises (Tel Aviv: Pinhas Sapir Center for Development, Tel Aviv University, 1989).
[41] Shafir ve Peled, The New Israel.
[42] Maor, “Israeli Governments as Leading Policy of Breaking Labour Organisations.”
[43] Grinberg ve Shafir, “Economic Liberalization and the Breakup of the Histadrut’s Domain.”
[44] Preminger, Labor in Israel, 37–92, 135–46.
[45] Temel Yasalar, İsrail hukuk külliyatında özel bir statüye sahiptir ve nasıl değiştirilebileceklerini belirleyen ilave kısıtlamalara tabidir. İsrail’in yazılı bir anayasası bulunmamaktadır; Temel Yasalar ise bir bütün olarak bir tür anayasa işlevi görür.
[46] Menachem Mautner, The Decline of Formalism and the Rise of Values in Israeli Law [İbranice] (Tel Aviv: Maagalei Daat, 1993); Ran Hirschl, “The ‘Constitutional Revolution’ and the Emergence of a New Economic Order in Israel,” Israel Studies 2, sy. 1 (1997): 136–55; Aeyal Gross, “The Israeli Constitution: A Tool for Distributive Justice or a Tool That Prevents It?” [İbranice], içinde Distributive Justice in Israel, der. Menachem Mautner (Tel Aviv: Ramot, 2000), 79–96.
[47] Guy Mundlak, Fading Corporatism: Israel’s Labor Law and Industrial Relations in Transition (Ithaca: ILR Press, 2007). Hukukileşme, ‘sosyal veya ekonomik ilişkilerdeki hukuk dışı düzenlemelerin yerini alacak zorunlu hukuki normlar oluşturma süreci’dir (Mundlak, Fading Corporatism, 154).
[48] Tali Kristal, Yinon Cohen ve Guy Mundlak, The Union and the Rise in Economic Inequality in Israel, 1970–2003 [İbranice] (Kudüs: Van Leer Institute, 2006); Tali Kristal, “Slicing the Pie: State Policy, Class Organization, Class Integration, and Labor’s Share of Israeli National Income,” Social Problems 60, sy. 1 (2013): 100–127.
[49] Itzhak Harpaz, “The State of Trade Unionism in Israel,” içinde Trade Union Revitalisation: Trends and Prospects in 34 Countries, der. Craig Phelan (Bern: Peter Lang, 2007), 445–60, 454.
[50] Ra’is (Ar. “reis, şef”): Filistinlilerin, genellikle tanıdıkları bir “ekip lideri” aracılığıyla istihdam edildikleri; bu liderin işlerini ve ulaşımlarını organize ettiği, işverenle irtibatı sağladığı, ücretleriyle ilgilendiği ve bu süreçte kazançtan pay aldığı bir sistem. Türkiye’deki mevsimlik tarım işçiliğindeki dayıbaşı düzenine benzer (ç.n.).
[51] Assaf S. Bondy, “The Rise and Fall of Sectoral Collective Bargaining: The Emergence of a Hybrid Industrial Relations in Israel’s Private Sector” [İbranice], Labor, Society and Law 16 (2020): 79–102; Farsakh, Palestinian Labour Migration to Israel.
[52] Bondy ve Preminger, “Collective Labour Relations and Juridification”; Kav LaOved, “2018: Year Summary in Construction Sector Work Accidents” [İbranice], 2019, https://www.kavlaoved.org.il.
[53] Jonathan Preminger, “Effective Citizenship in the Cracks of Neocorporatism,” Citizenship Studies 21, sy. 1 (2017): 85–99. Ayrıca bkz. Bondy ve Preminger, “Collective Labour Relations and Juridification.”
[54] Bondy ve Preminger, “Collective Labour Relations and Juridification.”
[55] İzin sistemi, görünürde birinci intifada karşısında bir güvenlik önlemi olarak 1991 yılında kuruldu.
[56] Yael Berda, Living Emergency: Israel’s Permit Regime in the Occupied West Bank (Stanford: Stanford University Press, 2017); Jonathan Preminger, “Internal Borders and the Shaping of Noncitizen Workers in the Context of Ethnonational and Territorial Conflict,” Work, Employment and Society 39, sy. 5 (2025): 1082–1102.
[57] Bazıları Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasından sonra kurulan bu sanayi bölgeleri, ‘İsrail’in kendi toprakları’ ile gelecekteki Filistin devleti için öngörülen topraklar arasında yer almaktadır. Bu bölgelerde çoğunlukla Filistinli iş gücü istihdam edilirken, yöneticiler ve mülk sahipleri İsraillidir.
[58] Bkz. Preminger, “Effective Citizenship in the Cracks of Neocorporatism”; Bondy ve Preminger, “Collective Labour Relations and Juridification.”
[59] Laron, “Israel’s Bonaparte.”
[60] Shafir ve Peled, The New Israel.
[61] Preminger, Labor in Israel, 161–65.
[62] Laron, “Israel’s Bonaparte.”
[63] Bu siyasi değişimlerin bir tartışması için bkz. Laron, “Israel’s Bonaparte.”
[64] Assaf S. Bondy ve Erez Maggor, “Balancing the Scales: Labour Incorporation and the Politics of Growth Model Transformation,” New Political Economy 29, sy. 1 (2024): 22–41.
[65] Assaf S. Bondy, “Workers for Democracy? Trade Unions and the Struggle against Democratic Backsliding,” Democratization 33, sy. 2 (2026): 344–68, 8.
[66] Jonathan Preminger, “Activists Face Bureaucrats: The Failure of the Israeli Social Workers’ Campaign,” Industrial Relations Journal 44, sy. 5–6 (2013): 462–78; Jonathan Preminger, “Creating a Multilayered Representational ‘Package’ for Subcontracted Workers: The Case of Cleaners at Ben-Gurion University,” Industrial Relations Journal 49, sy. 1 (2018): 34–49.
[67] Bondy, “Workers for Democracy?”
[68] N. Shafir, “Tens of Thousands in Jerusalem: Protest Strike and Demonstrations against the Judicial Reforms” [İbranice], Globes, 13 Şubat 2023, https://www.globes.co.il/news/article.aspx?did=1001438155.
[69] S. Gorodisky, “Take-offs Suspended, the Histadrut Declares General Strike” [İbranice], Israel Hayom, 27 Mart 2023, https://www.israelhayom.co.il/business/article/13875055.
[70] Bkz. Bondy, “Workers for Democracy?”
[71] Daha sonra, “yüksek öncelikli” projeler için birkaç bin kişinin girişine izin verilirken, Filistinlilerin de işgal altındaki Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde ve sınır hattındaki sanayi bölgelerinde çalışmaya devam etmelerine müsaade edildi.
[72] Bank of Israel, Annual Report – 2023 [İbranice] (Kudüs: Bank of Israel, 2024), https://www.boi.org.il/publications/regularpublications/boi-reports/d2023/.
[73] A. Raz ve Assaf S. Bondy, Lexicon of Brutality [İbranice] (Pardes, 2025).
[74] Tomer Ganon, “Between Income and the Fear of Reprisal: The Arab Workers’ Trap” [İbranice], Calcalist, 16 Ekim 2023, https://www.calcalist.co.il/local_news/article/bkxdz5k11t.
[75] Y. Yehoshua, “Some 40,000 Illegals Entering via Holes in the Fence: ‘There’s No Oversight, It Would Be Better Their Entry Was Regulated’” [İbranice], Ynet, 8 Temmuz 2024, https://www.ynet.co.il/news/article/yokra13991716.
[76] MAAN yalnızca birkaç yüz üyeye sahiptir ve tarihsel olarak, oldukça küçük, aşırı solcu ve Siyonizm karşıtı bir parti olan Daam ile bağlantılıdır; bu nedenle söz konusu gerilimler MAAN üzerinde bir etki yaratmamaktadır.
[77] Assaf Adiv, “Instead of Showy Arrests, Let Palestinian Workers Return to Construction,” MAAN, 2 Aralık 2024, https://wac-maan.org.il/palestinian-workers-33/.
[78] Histadrut, “Arnon Bar-David: General Strike Tomorrow to Bring Home the Hostages,” basın açıklaması, 2024, https://global.histadrut.org.il/news/histadrut-calls-general-strike-tomorrow-to-bring-home-the-hostages/.
[79] Berda, Living Emergency; Preminger, “Internal Borders.”
[80] Preminger, “Effective Citizenship in the Cracks of Neocorporatism.”