Modern gündelik hayat ve ölümün bastırılması

Hem olağan hem şok edici olması hem bir olgu hem de bir gerçeklik olması hem muazzam derecede öznel hem de bir o kadar bizden uzak olması ve en nihayetinde hem oldukça uhrevi hem de olabildiğine, dünyevi güçlerin tarih boyunca, ruhani idareyle uzun mücadelelerinin sonucu olarak seküler bir süreçler bütününe içkin olması, ölümü gündelik hayatın belki de en tantanalı konusu haline getiriyor.

Konstantin Makovsky, "Kahire'de Cenaze Merasimi"

Sonuçta, herkesin doğaya bir ölüm borcu vardır.

Sigmund Freud

Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki,[1] bir gün saf bir adam, telaşla Hz. Süleyman’ın sarayına gelmiş. Adamın halini iyi görmeyen Süleyman adama nesi olduğunu sormuş. Beti benzi atmış olan adam kaygılı bir şekilde, o günün sabahında Azrail’i gördüğünü, Azrail’in kendisine öfkeyle baktığını ve işte o anda canını almaya geldiğini anladığını söylemiş. Bu yüzden de rüzgâra dahi sözünü geçiren Süleyman’dan kendisini Hindistan’a tez vakitte götürecek bir rüzgâr yaratmasını dilemiş. Böylece belki Azrail’den kaçabilecekmiş. O an Süleyman rüzgâra emretmiş ve adam bir anda Hindistan’a yollanmış. Öğle vakti bu sefer Azrail Süleyman’ın yanına gelmiş. Süleyman sabahki adama neden öfkeyle baktığını Azrail’den sual etmiş. Bunun üzerine Azrail, Allah’ın o adamın canını bu akşam Hindistan’da almasını emrettiğini, ancak adamın bin kanadı dahi olsa bu akşam Hindistan’a gitmesine imkân olmadığını düşündüğü için adama öfkeyle değil aslında hayretle baktığını söylemiş. Mesnevi’de geçen bu hikâyenin ana fikrini açıklamama gerek yok sanırım. Ancak yazıya bu hikâye ile başlanmasının bir sebebi var elbet. Bu yazı, hayatın akışı içerisinde hem en doğal, olağan, hem de en beklenmedik, şaşırtıcı ve insanı her daim hazırlıksız yakalayan haliyle gündelik hayatın en oxymoron olgusu/gerçekliği olan ölüm ile ilgili.

Yukarıdaki hikâye, ölümün dini bir motif olarak karşımıza çıktığı bin bir çeşidinden sadece birisi elbette. Ancak zaten ölümün en temel özelliği de bu bin bir çeşitliliği değil mi? Hem olağan hem şok edici olması hem bir olgu hem de bir gerçeklik olması hem muazzam derecede öznel hem de bir o kadar bizden uzak olması ve en nihayetinde hem oldukça uhrevi hem de olabildiğine seküler[2] bir süreçler bütününe içkin olması, ölümü gündelik hayatın belki de en tantanalı konusu haline getiriyor. Bu kısa yazının en temel gayesi, Eugene Enriquez’in Sürüden Devlete: Toplumsal Bağ Üzerine Psikanalitik Deneme adlı kitabında bugünün toplumsal yapısına nasıl ulaşıldığına dair yürüttüğü psikanalitik sürek avından esinle, gündelik hayatın bu en karmaşık meselesi olan ölüm üzerine bir anlatı yapabilmektir. Enriquez kitabında, Freud’un toplumsal bağın doğası ve kiplikleri hakkında sorduğu temel soruları saptamaya ve onları açık bir şekilde sergilemeye çalışmıştır.[3] Ben de yazarın çabasına benzer bir metotla, modern insanın sürüden devlete ulaşırken biriktirdiği toplumsal bilinçaltının peşine düşecek ve bu çerçevede, gündelik hayatın vazgeçilmesi imkânsız bir pratiğinden, ölümden bahsedeceğim. Bu minvalde ileri süreceğim iddiam odur ki, yaygın söylemle ifade edilecek olursa yüzde doksandan fazlasının Müslüman olduğu Türkiye toplumunun gündelik hayatı içerisinde ölüm, belki de en seküler olgulardan bir tanesidir. Yaşama, ölüme ve ölümden sonraki hayata atfedilen olanca İslami motife karşın, ölümün toplumumuzun en seküler süreci olduğunu, ölüme dair bütün pratiklerden az da olsa bahsederek anlatmaya çalışacağım.

Modernleşme ve Ölüme Koyulan Mesafe

Modernleşme paradigmasının başladığı 18. yüzyıla kadar ölümün[4] gündelik hayatın, şimdiden çok daha olağan bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en öncelikli sebebi, ortalama yaşam süresinin kısalığıdır. Henüz penisilin gibi ilaçların keşfedilmediği ve insanların ufak bir sıyrıktan dahi ölebildiği düşünüldüğünde ortalama ömrün ne kadar kısa olduğunu hesaplayabiliriz. Kaldı ki, henüz büyük kapatılmanın başlamadığı modern öncesi dünyada devlet ile toplum arasındaki ilişki de ölüm üzerine inşa edilmiş bir ilişkidir. Bir mevcudiyet, bir özne olarak Devlet, 18. yüzyıla kadar insanları öldürerek ve bunu ibreti alem olsun diye teşhir ederek ceza keser, zor sopasını bu şekilde kullanırdı.[5] Ancak modernleşme paradigması ile birlikte kışlanın, fabrikanın, hastanenin, kliniğin, hapishanenin ve bunların hepsini meşru bir zemine yerleştiren hukukun neredeyse eş zamanlı olarak ortaya çıkması ve burjuva sivil toplum içerisinde yükseltilmesi neticesinde Devlet, toplum ve ölüm arasındaki üçlü ilişki değişerek tam tersi bir modele evrilmiştir. Eskiden insanını öldürerek toplumu terbiye etmeyi düstur edinmiş olan Devletin yerini, insanını -ulus-devletleşme arttıkça insan yerini vatandaşa bırakacak elbette- yaşatarak topluma yeniden kazandırmayı ödev bilen bir Devlet alır. Özellikle kapitalist çarkların dönebilmesi için eldeki bütün emek gücüne ihtiyaç duyulduğu bir dönemde insanlar hastanelerde yaşatılırlar; deliler ve düşkünler ölüme terkedilmek yerine iyileştirilerek topluma kazandırılmaya çalışılırlar. Bu dönüşüm sadece siyasi veya iktisadi değildir; böylesine büyük devinimli bir dönüşümün kültürü, kültürel alanı etkilememesi düşünülemez. Dolayısıyla, bizi bu yazıda ilgilendirdiği şekliyle ölüm, modernleşme ile birlikte, kültürel olarak da karşılaşılmak, hatta üzerine düşünülmek istenmeyen, sürekli bastırılan bir olgu olarak karşımıza çıkar. Ne de olsa ölümün yerini terbiye edilerek topluma geri kazandırılma almıştır. Elbette bilimsel gelişmelerle insan ömrünün ve görece konforunun da artmış olması, ölümü daha az düşünmeyi gerektirir. İşte bu bastırma refleksinin arkasında, düşünceyi -ve elbette ölümden sonraki hayat üzerinden ölümün ta kendisini de- göklerden alıp yeryüzüne indiren, temelde modernleşmenin yapı harcı olan Aydınlanmacılık vardır. Bu gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı.

Bütün modern dünya ölümün saklanması üzerine kuruludur. Aslında ölümle baş etmek temelde böyle bir şeydir. Aydınlanmacı anlayıştan yola çıkarak sonsuz bir iyiliği hedef aldığınızda, sonsuza doğru gitmeyi hedef aldığınız bir hikâyede ölüme yer yoktur. Ölüm görünür olduğu an, tüm bu ilerlemeciliğe yönelik aydınlanmacı-platonik olumluluk (progressive optimism) boşa düşmüş, çizilmiş oluyor. Kültürün var olabilmesi ve sağlıklı bir biçimde işleyebilmesi için sonluluk düşüncesini herhangi bir şekilde zikreden bütün unsurlar görünmez kılınmak zorundadır.[6] Aksi bir durum, modernleşme teorisinin çizdiği bir rota olarak kültürün de tek bir hedefe doğru kararlı şekilde ilerlemesi düşüncesine zarar verecektir. Yani aslında aynı modernleşme teorisi, bir yandan dini devre dışı bırakarak toplumu sekülerleştirirken, diğer yandan sonsuz iyiliğe doğru yol alınacağını empoze eder. Dolayısıyla bu anlatıyı bozan yegâne gerçeklik olarak ölümün sürekli bastırılması gereklidir. Diğer bir deyişle, modern kültür mükemmelleştikçe ölüm aynı oranda görünmez kılınmalıdır. Uzun yaşamanın sırrının arandığı ve ölümün halının altına süpürüldüğü bir toplum yapısı; işte bugün böyle bir toplum yapısı içinde yaşıyoruz. Ancak biz, yani modern birey ölümü bastırdıkça, bastırılan her şeyin daha güçlü bir şekilde geri gelmesi[7] gibi ölüm kolektif bir bireycilik olarak geri geliyor.[8] Bu kolektif bireycilikte bireysel ölüme belki yer yok ancak başka ölümlere de bireyci bir biçimde yaklaşıldığı bir hissizlik, bir monotonluk, bir klişe durumlar hali var. Bu noktada ölümle modern insanın kurduğu ilişkinin, Homo Sacer türünden bir ilişki olduğunu iddia edebiliriz. Homo Sacer, toplumun önce dışladığı ve böylece Roma hukukuna göre artık lanetli olduğu için tanrıya kurban edilemeyen, ama bu kutsal kurban edilememe yasağına karşın ölümünün de meşru olduğu bir karakter.[9] Modern insan da ölüm olgusunu, tıpkı Homo Sacer anlatısında olduğu gibi sanki kendisi asla ölmeyecekmiş gibi önce kendinden ve sonra toplumun genelinden dışlar ve ancak ölüm, dünyevi ve hatta uhrevi her nevi yasaya göre meşru kalmaya devam eder. Böylece ölüm, modern insanın sosyo-kültürel açmazlarının en tepesine yerleşmiş olur.

Bütün bu seküler anlatının yanında, Homo Sapiens, temelde, her daim güçlü bir hissiyatla Homo Religiosus’dur.[10] Maddi ve/veya manevi bir dayanağa her daim ihtiyaç duyar. Freud’a göre her öznenin söylemi, öznenin kendi anıları, yasakları ve tekrarları kadar, onun ait olduğu toplumsal grupların fantazmatik inşalarını da içinde taşır.[11] Esasında bu dayanak ihtiyacının temelinde daha yapısal bir süreç vardır. İnsan ırkının, zaman içerisinde geçirdiği evrimsel sürecin -iki ayak üstüne kalkma- bir getirisi olarak, anne karnında kalması gereken süre kısalmıştır. Hal böyle olunca da insan yavruları anne-babanın bakımına muhtaç halde dünyaya gelirler. Yani ayaklanıp kendi kendilerine beslenme ve dolayısıyla hayatta kalma edimi kazanana kadar anne ve babanın bebeğe oldukça yoğun bir şekilde ilgi göstermesi, yani bakması gerekmektedir. İşte doğar doğmaz bu denli müşkül, bakıma muhtaç ve hayatta kalmak için dayanağa ihtiyaç duyan Homo Sapiens,[12] bütün hayatı boyunca bu dayanak arayışını bilinçaltında taşır. Bu arayışın en yaygın şekilde dönüştüğü olgu ise dindir. Dini inançlar, aranan o dayanak olarak boşluğu doldururlar. Dolayısıyla [dini] inanç olarak genel bir kimliğe büründürdüğümüz şey aslında bir yanılsamadır; kökeni sevgide bulunan, yani insan arzularından türemiş olan bir yanılsama.[13] Bu sevgi, bir tanrıya duyulabileceği gibi bir ataya da duyulduğu noktada, esasında kökenini dünyeviliğinden alır. Yanı sıra, aydınlanma ile birlikte yukarıda bahsedilen dayanağın büyük oranda göklerden yeryüzüne indiği, toplumsal yaşamın sekülerleştiği bilinse de esasında dayanaklık etme konusunda değişen tek şey referanstır. Diğer bir deyişle, örneğin kitaplı dinlerin bu dünyanın ötesi olarak tasavvur ettiği ve ölümden sonra gidileceğini salık verdiği mükemmel dünya, cennettir. Aydınlanma ile birlikte cennetin referansı göklerden yere iner ve sonsuz iyinin ütopik dünyası haline gelir. Aslında her ikisi de aynı şeye işaret etmektedirler: bu dünyanın kötülüğüne ve gerçek iyi dünyaya öyle ya da böyle gidileceğine.[14] Bunun belki de en çarpıcı şekilde karşımıza çıkışı, her ne kadar modern dünyada ölümü bastırmaya ve yok saymaya çabalasak da her iki yaklaşımın (dinî ve aydınlanmacı) bir sentezi olan modern dünyanın mezarlıklarında, gasilhanelerinde, morglarında asılı olan bir yazıyla olur: Her nefis ölümü tadacaktır ya da memento mori (öleceğini hatırla).[15]

İşte bu bastırmanın ve bastırılmış olanın daha güçlü geri gelişinin çarpıştığı bir ortamda, biz insanlar, ölüme karşı, son derece ritüelleşmiş davranış kalıplarına bürünerek pozisyon alırız. Aslında ölüm karşısında çelişkili bir tutum takınırız. Ölümü, kabullenmek yerine, yaşamdan ayırmaya çalışarak kendi ölümümüze inanmıyormuş gibi yapmaya teşneyizdir.[16] Örneğin bir cenaze kalkarken hepimiz -ölüye saygıdan- önümüzü ilikleriz ancak hiçbirimiz öznel bir duyguyu veya davranışı sürecin içine dahil etmeyiz. Etmek istemeyiz demiyorum dikkat ederseniz, etmeyiz diyorum. Buradaki fark, bu öznesizleştirme operasyonunu bilinçaltımızın psikanalitik bir veçhede yönetiyor oluşudur.[17] Bunun sebebi, kültürün o en başta bahsedilen kendini koruma içgüdüsüdür. Diğer bir deyişle, ölümün kültürün mükemmelleşeceği o ilerleme sürecine çelme takma riski taşıdığı bir ortamda, örneğin birilerinin bir köşede ağladığı, öksüz ve/veya yetim kalan küçük çocukların tabutun etrafında koşuşturduğu bir cenazede, ölüme kültürü tepe taklak etme şansını olabildiğince tanımamaktır. Çünkü kültür, olanca heybetine rağmen, ölümün aniliği, ölümün göklerden bir kararla[18] gelebileceği gerçeği karşısında o denli acizdir. Sonuçta bu acziyete bizi ulaştıran, bilinçle değil bilinç altıyla yönetilen süreçlerin bir neticesi olarak “her toplum ilk cinayet (ölüm) ile başlar”[19] şeklindeki gerçekliktir. Bu aslında ölümü, ruhani bağlarından kopartıp seküler bir zemine taşıyarak kültürün korunması şeklinde tezahür eden bir bastırma operasyonunu ortaya çıkartmaktadır. Ölümle ilgili her modern süreçte karşımıza çıkan bu motif, ölümle veya kültür-kuramsal bir biçimde söyleyecek olursak Thanatos ile ilgili olduğu kadar yaşamla yani Eros’la da ilişkilidir. Eros, bedenimizi iyi hissettiren, zihnen mutlu olmamızı sağlayan bütün her şeyle ilgilidir.[20] Ancak Eros’un olduğu yerde Thanatos da vardır. Çünkü aslında her sevişme bir ölümlülüğe sebebiyet verir. İşte bu yüzden Freud’un bahsettiği o ölüm arzusu,[21] aynı zamanda kültürün son derece karşı çıktığı, erotik bir dinamiktir ki, kökleri göklerde değil, ancak yer yüzünde bulunabilir.

Bir Pratik Olarak Ölümü Gömmek

Modern dünyada ölüm o kadar çarpıcı bir biçimde tezahür eder ki en beklenen son bile anında çarpıcı bir şoka dönüşür. Ancak modern dünyada bu beklenmedik ve yıkıcı hadise ile başa çıkmanın bazı yolları insanlar tarafından, kültüre işleyecek denli bir ısrarla geliştirilmiştir. Bunlardan ilki, modern dünyanın ölüm ile ilgili olarak geride kalanlara yüklediği bürokratik dayatmalardır. Burada bürokratik dayatmadan kasıt, hem devletin kurumsal anlamda dayattığı bürokratik kâğıt kürek işleri iken hem de insanî ilişkilerin yarattığı bürokrasi-vari ilişkilenmelerdir.  Ölüm gerçekleştiği anda, örneğin bir hastanede gerçekleşmiş ise, ölünün yakınları bir yandan üzülmeye, ağlamaya, bazen bayılmaya başlarlarken, öte yandan haberi alan tanıdıklar telefonlarla sürekli aramaya başlarlar ve yakında olanlar hızlı bir şekilde hastaneye gelerek hüzün korosuna katılırlar. Elbette kaybedilenin ardından dostlardan görülecek destek, insanın o dayanak arayışını bir nebze de olsa karşılar, ancak gelenlerin pek azı gerçekten destek olmaya, pek çoğu görüntü olsun diye poz vermeye, görev yerine getirilmiş olsun kabilinden geldiğinden bu dayanaklık hali uzun sürmez.[22] İşte bu poz kesmeye gelenlerle -belki de gelenlerin bir bölümü sadece ölenin tanıdığı, geride kalanların haberinin dahi olmadığı, tanış olunmayan kimselerdir- ölenin yakınları mecburen ilgilenmek zorundadırlar ki bu durum yukarıda bahsedilen bürokrasi-vari ilişkilenmelere örnektir.

Bu ilişkilenmelerin bir ileri safhası da zamansız yapılan taziye ziyaretlerinde kendisini gösterir. Yanı sıra, devletin bürokratik dayatmaları da ölüm gerçekleştiği anda başlar. İlki, doktorların -artık hasta yakını zulmünden korktukları için- oldukça kalabalık -neredeyse yoğun bakım personelinin tamamıyla birlikte- bekleyenlere yaklaşıp ölümün gerçekleştiğini haber vermeleridir. Doktorlar haberi verip hızla uzaklaşırlarken geride kalanlar ne yapacaklarını bilmeden bekleşirler. Halbuki ölen beden morga kaldırılmak üzere hazırlanmaktadır, genelde bu söylenmez, sadece bekleyin denir. Sonrasında ise bir yandan ölen kişi morga götürülürken yakınları son kez görmek ister; bu noktada hasta bakıcıların insafı görüş süresinin belirleyenidir. Nihayetinde ölüm kâğıdı teslim alınır ve hastanenin ilgili yerlerine onaylatılır. Artık bu kâğıt, Türkiye bürokrasisinin bütün işlemlerinde aranan başlıca kâğıt olacaktır; ta ki noterden veya mahkemeden alınacak Veraset İlamı’na kadar. Bu belge ile artık ölenin adı bürokrasi tarafından listeden çıkartılır; devlet artık yeni muhataplarını bulmuştur: varisler. Ölümün kültürel olarak bastırılması, legal-bürokratik olarak muhataplığın değişmesi şeklinde tecessüm etmiştir.

Bu bürokratik anlatıyı daha fazla uzatmaya gerek yok, kısaca ölümün gerçekleşmesi ile birlikte gasilhanenin ayarlanması, -modern toplum olabilmenin bir gerekliliği olarak o çoktan şehir dışına taşıdığımız- mezarlıklardan birinde kazılacak iki metrekare çukurun ayırtılması, -ölünün defnedilmesiyle birlikte- bir mezar haline gelmiş olan o toprak parçasının tapusunun alınması, cenaze nakil aracının ayarlanması, eğer cenaze camiden kalkacaksa, cami imamının ayarlanması, bütün bunlar olurken eşe dosta cenaze yeri ve zamanının mesajla, maille, telefonla, sosyal medyayla vs. haber verilmesi, en nihayetinde mezarlığa gidilmesi, görevlilere ilgili belgelerin verilmesi şeklindeki bir dizi bürokratik ayrıntı, sadece ölümün ertesi günü birkaç saat içerisinde, ölenin en yakınları tarafından halledilmesi gereken işlemlerdir. Görüldüğü gibi ölenin arkasından ağlamaya pek fırsat kalmıyor. Bunlara bir de cenaze kalktıktan sonra ölen kişiden geriye kalan her nevi maddi muhteviyatın artısı eksisi son kuruşuna kadar devralınması -devralınmadan önce elbette devlet tarafından vergilendirilmesi-, devralırken de paran var mı yok mu diye sorulmadan, her işlem için -vergiye ek olarak- harç vs. adı altında devletin avantasının da ödenmesi şeklinde yaklaşık bir ay kadar süren bir dizi daha bürokratik işlem ekleniyor. Ancak burada anlatısı yapılmak istenen devletin bürokratik zorlamaları değil elbette, çok daha kültürel bir dokudan bahsetmemiz gerekiyor. Bu gereklilik bizi insan ilişkileri üzerinden kültürel olarak -ve hatta bilinç altımızın bir inşası neticesinde- ördüğümüz ölümle başa çıkma yollarına getiriyor.

Bunların ilki, ölünün arkasından cenazeye ve taziyeye gelecek olan eşe dosta dağıtılacak pidedir. Evet komik ama gerçek. Cenaze planlamasının yanında bir de kaç tane pide yaptırılacağı, yanında içecek olarak ne almak gerektiği ve elbette bunların parasının nasıl ödeneceği şeklinde bir koşuşturma, bütün o yukarıda anlatılan sürece paralel biçimde başlar. Adeta ölüm unutulur, yerini ölümün sesini bastıran bir karnaval telaşesi alır. Cenaze biter ve taziye evine geçilir. Bu esnada, yazının en başında bahsedilen o kadim adetlerden birkaçı bizi karşılar. Bunların ilki kapının önüne ölünün ayakkabılarının konulmasıdır. Büyük olasılıkla Şamanist kökleri olan bu kültürel uygulamaya, ayakkabılar ne kadar kısa sürede ortadan kaybolursa ölenin o kadar çok sevildiği şeklinde bir anlatı eşlik eder. Ancak ölümle başa çıkma yöntemlerinden bir diğeridir esasında burada söz konusu olan. Bu yöntem, bilinç altımızın bir itkisi olarak ölen kişinin olabildiğince hızlı bir şekilde yaşayanların arasından uzaklaştırılmasıdır. Çünkü bu ilk günkü ayakkabı koyma merasimini ilerleyen günlerde ölenin eşyalarının dağıtılması süreci alır. Bunun ölen kişiyi sevmemekle hiçbir alakası yoktur, tam aksine sevilen kişinin ölümüyle başa çıkma hadisesidir eşyaların dağıtılması. Çünkü geride kalanlar için anıları taze bir ortamda yaşamaya devam etmek dayanılması oldukça güç bir durumdur. Ölümün yedinci gününde kavrulan helvanın da benzer bir kökeni ve amacı olduğu oldukça aleni aslında. Helva kavrulurken sürekli ölenin kokusunun evden çıkmasının amaçlandığı söylenip durulur. Kavrulan helva yenirken de ölenin canına değsin denir ki gözü arkada kalmasın, huzurlu –Thanatos’un anlamını hatırlayalım- bir şekilde yolculuğunu tamamlasın. Şamanist kökleri olan bir diğer ilk gün uygulaması da cenazenin kalktığı günün akşamında evin yakınlarında ateş yakmaktır. Böylece ruhun rahat bir şekilde doğanın ahengine karışacağına veya kitaplı dinlerdeki karşılığı olarak ruhun öbür dünyaya sorunsuz bir şekilde göç edeceğine inanılır. Ne de olsa o sabah gasilhanede son defa su dökülen bedenden ruh çoktan çıkmıştır; beden anlamsızlaşmış, ruhun yolculuğu çoktan başlamıştır.

Tahmin edilenin aksine, ölüm çat kapı geldiğinde inanç hiç olmadığı kadar sorgulanır bir hale gelir. Ölen kişinin neden canının alındığı, geride kalanların bunu hak edecek ne yaptıkları şeklindeki sorgulamalar en nihayetinde kitaplı dinlerin “Allah’ın takdiri” şeklinde kestirip attığı adalet anlayışının sorgulanır hale gelmesine doğru bir eğilim gösterir. Süper ego hiç olmadığı kadar ön plana çıkar, insan toplum olmanın gerekliliği maskeleri bir çırpıda çıkarıp atma, onlardan kurtulma eğilimine girer. Artık cennet söylemi yerini yavaş yavaş daha seküler bir anlatı olan evrenin ahengine, kader anlayışı da daha maddi bir gerçeklik olarak entropiye doğru bir kayma gösterir. Son tahlilde, dini anlatılara bakıldığında, gerçek bir inananın ölümün arkasından mutlu olması gerekir çünkü sınav bitmiştir; fakat öyle olmaz. Her ölünün arkasından ağlanır. Fakat öte yandan kitaplı dinlerin anlatısında ölümle başa çıkmayı kolaylaştıran da bir taraf vardır. Ölenin sınav olan bu geçici dünyadan, geçici bedenden sıyrılıp gerçek ve ebedi yaşama geçişi, kaybın acısını hafifletir. Ölüm sonrasında okunan Fatihalar, indirilen hatimler, -ücreti mukabilinde kitapçık olarak bastırılan, üzerine ölenin adının yazıldığı ki okunacakların kimin ruhuna dokunması gerektiği belli olsun- okutulan Yasinler, dağıtılan hayırlar, hep ölenin bu ebediyete intikalinin kolaylaştırılması, ona mümkünse cennette bir yer açılması şeklindeki inanç doğrultusunda gerçekleştirilir.

Ölümle başa çıkmanın bir başka yolu ise taziye evine yapılan ziyaretlerle teselli bulmaktır. Aslına bakılırsa bu ziyaretler çoğu zaman kapanmakta olan bir yara kabuğunun tekrar açılarak kanamaya başlaması gibidir. Tam normalleştirilirken yeni bir ziyaretçi gelir, yeni bir anı anlatılır ve tekrar üzüntü dehlizlerine dalınır. Fakat buradaki başa çıkış tam da gelenlerde dayanak bulunmasında saklıdır. Her yeni üzüntü heyulasının ardından geride kalanlar biraz daha rahatlamış hissederler. Ayrıca taziye evinde bir süreden sonra ölüm unutulur, gündelik konulardan konuşulmaya başlanır. Bunun en doğal meşrulaştırıcısı ise, haklı bir gerekçedir keza, “hayat devam ediyor, etmek zorunda, ne yapalım” şeklindeki söylemle özetlenebilir. Gerçekten de öyledir. Hem ölüm düşüncesi ne kadar hızlı uzaklaştırılırsa hayat o kadar çabuk ritmine kavuşur. Bu noktada eklenmesi gereken bir başka söylem ise dini -Türkiye açısından İslami diyebiliriz- bir söylemmiş gibi gözükse de aslında ölüm olgusunun uhreviliğinden çok dünyeviliğine işaret eder. Bu söylem ölünün Allah katına çıktığı ve sonsuz hayata ulaştığı anlamına gelen, nevi İslami sözlerdir. Bu türden aklınıza gelen her nevi cümle, yoğun bir inanışa, adanmışlığa işaret etmekten çok insani rahatlama ihtiyaçlarının karşılanması noktasında devreye girer ki bu göklere değil bizatihi yeryüzüne ilişkindir. Dönüp dolaşıp ölenin gittiği yerde huzurlu olacağına çıkan pek çok söylemin arkasında, hem geride kalanların kendilerini rahat hissetme refleksi hem de ileride kendileri öldüğünde ne olacağının korkutucu bilinmezliğinden bir kaçış motifi olanca dünyeviliğiyle karşımıza çıkar. İşte tam olarak bu durum Homo Sapiens’in Homo Religiosus oluşuyla, yani dayanağa her daim ihtiyaç duyan fizyolojisi ve psikolojisiyle oldukça bağlantılıdır. Bu bağlantı, inancı, bir olgu olarak sekülerleştirir, referansı göklerden yeryüzüne indirir, ihtiyaç duyulan dayanak, cennetin bal akan dereleri benzeri söylemlerden başını yaslayıp ağlayabildiğin bir dost omzuna dönüşür.

Her şeyden öte, insan doğar, yaşar ve ölür; bundan daha dünyevi, kökleri toprağa bağlı başka ne var? Öte yandan, bu dünyevi, seküler sürecin psikanalitik anlamda bilinç altındaki karşılığı ölüm korkusudur. Hepimiz ölmekten korkarız; bunun sebebi ise öldükten sonra ne olacağının belirsizliğinde korkmamız değildir. Ölümden korkarız, çünkü geride kalacak olan sevenlerimizin üzüleceğini, en olmamız gereken anda yokluğumuzu hissedeceklerini biliriz. Halbuki, bilhassa kitaplı dinlerin anlatılarında oldukça önemli bir yer kaplayan, ölümlerin ölümü kıyametten hiç kimse korkmaz. Bu korkmama halinden de öte kıyamet gününe yönelik, pek de negatif olmayan anlatılar vardır dilimizde. Genellikle sınavın tamamen bittiği, o gün ilk insandan beri yaşamış her kulun orada olacağı şeklinde anlatılardır bunlar. Kıyamet adeta yüceltilir. İşte bu yüceltmelerden mülhem korkmama halinin arkasında, bütün o muazzam dini anlatıyı aşan bir seküler bilinç altı vardır. Evet kıyamet günü herkes orada olacaktır, yani bütün sevdiklerimiz, o geride kalmasından, geride bırakmış olmaktan, bizden sonra bize ihtiyaç duyacağından korktuğumuz, ölümümüze üzülmesinden korktuğumuz kim varsa, o gün yanımızda olacaktır. Korkacak bir şey kalmamıştır.

İşte aslında bütün mesele, hep, ölümü, ölüm düşüncesini, olgusunu, realitesini, gündelik hayatın akışından uzaklaştırmak, içlere doğru bastırmak ile ilgilidir. Öyle de olur. Ölümden kısa bir süre sonra hayat normal akışına döndürülür.[23] Artık sadece arada sırada beliren bir anıda, hatıra gelen bir görüntüde veya özel günlerde ölenin en yakınlarının içini eskiye oranla oldukça geçici bir hüzün bulutu kaplar, o da kısa bir sürede dağılır. Arada sırada ölen kişinin rüyalarda görülmesi hem doğanın ahenginin bir yansıması hem de İslami inanışın cennetten ziyarete gelen ruh anlatısının karmaşık bilinç altı örgüsünün maddi dünyaya yansımasıdır. Kimi zaman bu rüyalara belli öteki dünya anlamlandırmaları yapılsa da rüya sahibinin süper egosu ne olup bittiğinin tamamen farkındadır: bu yakıştırmalar kişinin ölümü bastırmak için geliştirdiği savunma mekanizmalarından başka bir şey değildir. Adeta gündeliğin soğuk gerçekliğinin sıcak bir yalanlaması olarak ortaya çıkan rüyalar, “bilinçdışının karanlığını ve ele gelmezliğini aralama şansı yaratır”.[24] Son tahlilde ölümü modern gündelik hayattan koparmak, aşağılara bastırmak için sarf edilen çaba, bir toplum olmanın kültürel motifi olarak takip edilen ritüellerde kendisini var eder. Sürü halinde gezen ilk insanlardan, cenazede pide yaptırıp gelenlere dağıtan bir topluma varan bu sürece baktığımızda ölümün ve ölüm sonrasında yaşanan bürokratik ve içsel/ilişkisel süreçlerin nice kitaplı dinlere ait motiflere rağmen, gündelik hayatın en seküler süreçlerinden birisi olduğu görülmelidir. Ve bu dünyanın en doğal ve bir o kadar da maddi ki maddi olduğunca seküler durumudur. Çünkü, bizi sürü olmaktan çıkaracak cinayeti işlemenin, böylece bir toplum olmanın ve bu toplumsalın doğuşuna ilişkin bilinç altı etrafında şekillenen modern bir devlet kurmanın kaçınılmaz motifi, cinayeti unutmak-ölümün ta kendisini gömmektir.


[1] İhsan Oktay Anar üstada saygıyla, bu kısım Puslu Kıtalar Atlası kitabının ilk cümlesinden alınmıştır.

[2] Bu noktada sekülerliği dünyevi güçlerin tarih boyunca, ruhani idareyle uzun mücadelelerinin bir sonucu olarak düşünebiliriz, bkz.: Taburoğlu, Özgür (2008). Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları. İstanbul: Metis, s. 109.

[3] Enriquez, Eugene (2019). Sürüden Devlete: Toplumsal Bağ Üzerine Psikanalitik Deneme (Nilgün Tutal (çev.), 2. Baskı). İstanbul: Ayrıntı, s. 18.

[4] Bu noktadan itibaren bahsedilen ölüm, aslında Thanatos olarak karşımıza çıkar. Ölüme, ölüm değil de Thanatos dediğimiz zaman konu kültür-kuramsal bir hüviyete, yani ölümle baş etme yöntemlerini çağrıştıran bir kimliğe bürünmektedir.

[5] Foucault, Michel (2019). Hapishanenin Doğuşu: Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak (8. Baskı). Ankara: İmge, s. 38.

[6] Bu noktada modernleşme paradigmasının insana kattığı ölümü yadsıma dürtüsünün tam tersi olarak bir Antik dönem Sümer Miti olan, öleceğini bilen, ölümlülüğünü arkadaşının ölü bedeninde gören Gılgamış’ın hikayesini gösterebiliriz, bkz.: Gezgin, İsmail (2020). Homo Narrans: İnsan Niçin Anlatır? Mit, Masal ve Hikâyenin Arkeolojisi. İstanbul: Redingot Kitap, s. 45.

Bu noktada aslında sürekli ölümü gömme istencindeki modern insan, öleceğini bilen ve en nihayetinde kabullenen Gılgamış’ın anti-tezidir.

[7] Marcuse, Herbert (1998). Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme (Aziz Yardımlı (çev.), 3. Baskı). İstanbul: İdea Yayınevi, s. 34.

[8] Enriquez, a.g.e., s. 43.

[9] Agamben, Giorgio (2013). Kutsal İnsan: Egemen İktidar ve Çıplak Hayat (2. Baskı). İstanbul: Ayrıntı, s. 81-92.

[10] Friedman, Jack ve Timothy Samuel Shah (2018). Introduction. İçinde, Jack Friedman ve Timothy Samuel Shah (edt.), Homo Religiosus?: Exploring the Roots of Religion and Religious Freedom in Human Experience (s. 1-34). Cambridge: Cambridge University Press, s. 3.

[11] Enriquez, a.g.e., s. 22.

[12] Harari, Yuval Noah (2015). Sapiens: İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi (8. Baskı). İstanbul: Kolektif Kitap, s. 23.

[13] Freud, Sigmund (2011). Bir Yanılsamanın Geleceği (Aziz Yardımlı (çev.)). İstanbul: İdea Yayınevi, s. 44-45.

[14] Sennett, Richard (2012). Beraber. İstanbul: Ayrıntı, s. 87.

[15] Ölümün hatırlattıkları arasında bir de insanın insanı öldürme itkisi vardır. “Freud, insan saldırganlığına karşı tek savunma aracı olarak uygarlığın yanında yer alır ve bireyin mutluluğunun da savunucusudur. İtkilerin tatminine karşı insanın mutluluğunun mücadelesini göstermek ister ve bize Thanatos’un zaferini sunar”, bkz.: Enriquez, a.g.e., s. 148. Ancak Freud bunu kendine bile itiraf etmeye korkar elbette.

[16] Enriquez, a.g.e., s. 185.

[17] Freud, Sigmund (2016). Savaş ve Ölümün Güncelliği (Çağlar Tanyeri (çev.)). İstanbul: Telos Yayıncılık, s. 34.

[18] “Vadesi bu kadarmış” şeklindeki söylem, bilhassa İslami referanslarla, sıklıkla kişilerin hem kendilerine hem de meyyitin yakınlarına ölümün soğuk yüzünü hatırlatması amacıyla kullanılır. Elbette İslami olduğu kadar, kişinin hiçbir zaman kendi ellerinde tutmadığı kadere yapılan bir göndermedir.

[19] Enriquez, a.g.e., s. 37.

[20] Han, Byung-Chul (2020). Eros’un Istırabı (2. Baskı). İstanbul: Metis, s. 47.

[21] Freud, Sigmund (2020). Totem ve Tabu: Vahşiler ile Nevrotiklerin Ruhsal Yaşamlarındaki Bazı Örtüşmeler. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 5.

[22] Ne de olsa topluluğun kurulması dil ile başlamıştır ve herkesin ölüm gibi bilinmez bir olguya dair dahi söyleyecek çok şeyi vardır. Halbuki gerçek dostun cümleleri boğazında düğümlenir, sesi kısılır; söyleyecek pek az şeyi kalır. Ancak o, yaptıkları ve yapacaklarıyla muhayyel topluluktan sıyrılıp, kendini gerçek, görünür kılandır.

[23] Burada artık bahsi geçenler hep ölünün en yakınlarıdır. Yoksa zaten dışarıdan birisi için ölüm, ölen kim olursa olsun nesnel bir durumdur. Tıpkı en yakınlarının ölümü gündelik hayattan uzaklaştırma çabası gibi dışarıdan kişinin de tek galesi ölümü kendi öznelliğinin dışında tutmaktır.

[24] Taburoğlu, Özgür (2016). Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (2. Baskı). Ankara: Doğu Batı, s. 150.

Candaş Ayan

Lisans derecesini ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden aldıktan sonra yine aynı bölümden, Ahmet Emin Yalman’a yollanan okuyucu mektuplarını söylem analizine tabi tutarak 1945-1960 döneminin demokrasi nosyonlarını incelediği master teziyle yüksek lisans derecesini almıştır. Halihazırda Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak bulunmakta ve yine aynı bölümde doktora eğitimine devam etmektedir. İletişim: candasayan@gmail.com