Mao-Nixon tarihi buluşmasının gerçekleşmesine ve “Şanghay Bildirisi”nin imzalanmasına yaklaşık bir yıl, ABD ve ÇHC’nin birbirini tanıyıp, diplomatik ilişkileri başlatmalarına ise yaklaşık sekiz yıl vardı. Türkiye’de kabaran toplumsal uyanışın önünü kesmek amacıyla TSK, 12 Mart 1971’de darbe yapmış, hükümeti verdiği muhtıra ile iktidardan uzaklaştırmış, yerine kendi hükümetini atamıştı. Darbenin hedeflerinden biri de öğretmen hareketinin yığınsal örgütü Türkiye Öğretmenler Sendikasıydı (TÖS). TÖS’e yönelik sayısız operasyonlardan birinde TÖS’lü bir eğitim emekçisi evine baskın düzenlenerek gözaltına alınırken evin ilkokul çağındaki küçük kızının çift çizgili defterine özenle yazdığı bir tekerleme, arama yapanların dikkatini çekmişti:
“Çin Çin Çikolata, Hani Bana Limonata…”
Tekerlemede geçen “Çin” sözcüğü, o zaman, küçük kızın defterine el konmasına ve sorguda konu olmasına yetmişti. Bu küçük öykü, yetmişli yılların başında, henüz SBKP-ÇKP ayrışması tarafların birbirlerini karşı-devrimci saflarda görecek boyuta ulaşmamışken, ÇHC’nin dünya emperyalist kapitalist sistemi içindeki yerini tartışmaya meydan bırakmayacak netlikte yansıtıyordu. O zamanlar Çin, yalnızca “Çin” değil, “kızıl Çin” ya da “komünist Çin”di. Kültür Devriminin etkisini dikkate almadan 68 kuşağının tarihi ayaklanması üzerine yapılacak herhangi bir değerlendirmenin eksik kabul edildiği zamanlardı.
Kapitalizmin içinden geçmekte olduğumuz tarihsel evresine özgünlük kazandıran başat olgu, tarihi boyunca büyük bunalım dönemlerinde kendisini hissettiren, ama özellikle 2008 büyük durgunluk kriziyle birlikte somut ve yaygın işaretleriyle ete kemiğe bürünen kapitalizmin tarihsel sınırıdır.
Aradan geçen 55 yıl tabloyu oldukça bulanıklaştırdı. Çin’in kendi hakkında ileri sürdüğü görüşü dışarıda tutarsak Çin’in geleceği, dünya kapitalist sistemi içindeki konumu ve işlevi konusunda kafalar bir hayli karışık. Hiçbirine katılmadığım bu görüşleri kategorik olarak gruplandırmak bu karmaşaya bir nebze sadelik kazandırabilir:
- Çin emperyalist-kapitalist bir ülkedir. Her ne kadar devlet tekeli tek başına ÇKP kontrolünde olsa da, Deng reformları ile başlayan dünya pazarı ile bütünleşme çizgisinin ve ona eşlik eden “sosyalist piyasa ekonomisi”nin sonucu Çin’de bir devlet kapitalizmi hüküm sürmektedir. Çin ölçeğinde kapitalizmin emperyalist bir nitelik almadan gelişmesini sürdürmesi düşünülemezdi. Öyle olmuş, sonunda sermaye ihraçları ve değer zincirlerinde edinmiş olduğu kontrol gücüyle bu niteliği kazanmıştır. Bu nedenle ABD ile dünya ölçeğinde giriştiği mücadele sıradan bir rekabet mücadelesi, ticaret savaşı değil, dünya ekonomisi üzerinde yeni bir emperyalist hegemonya mücadelesidir.
- Çin üretici güçleri geliştiren, anti-emperyalist, güçlü bir ulus-devlettir. Üretici güçlerin gelişmesi esastır ve Çin –gerektiğinde kâr gözetmeksizin– onları olağanüstü bir ivme ile geliştirmektedir. Yaptığı sermaye ihraçları, diğer gelişmekte olan ülkeleri ABD emperyalizmi ile onun hegemonyasının kurumları Dünya Bankası ve IMF gibi kurumlara bağımlılıktan kurtardığı için anti-emperyalist bir işlev görmektedir. Ulus-devlet, günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin en önemli direniş mevzilerindendir. Çin, güçlü bir ulus-devlettir ve diğer güçlü bir ulus-devlet Rusya Federasyonu ile birlikte özellikle ABD emperyalizmine ve dolar egemenliğine karşı diğer BRICS ülkelerine örnek olacak bir direnç göstermektedir. Çin’in izlediği bu çizgi, nihayetinde üretici güçlerin sermaye boyunduruğundan kendiliğinden kurtulmasıyla, sosyalizmle sonuçlanacaktır.
- Çin, Küresel Güney ülkesidir ve bir geçiş toplumudur. Ampirik verilerin de desteklediği gibi, Küresel Kuzey’in tekelleri, emperyalist ABD’nin önderliğinde; a-uluslararası ticaret üzerinden eşitsiz değişimle, b- doğrudan yabancı yatırımlar ve dolar egemenliğinin kaçınılmaz sonucu olan sermaye akışlarıyla, c-“sınır ötesi” varlıklar üzerinden sağlanan yüksek kâr, faiz, temettü gelirleriyle Küresel Güney ülkelerinden değer transfer etmeye devam ediyor. Çin özellikle de 2008 sonrasında net değer ihracatçısı konumdan net değer ithalatçısı konuma yükselmiş olsa da –ki bu onun toplam sermayesinin organik bileşiminde gerçekleşen yükselişin doğrudan sonucudur– halen Küresel Güneye dâhil bir ülkedir. Küresel Güney ülkeleri de bir bütün olarak değer ihracatçısıdır. Bu konumlarıyla emperyalist olmak şöyle dursun, alt-emperyalist dahi olamazlar. Evet, Çin’de değer yasası halen geçerlidir ama devlet mülkiyeti baskın mülkiyet biçimidir. Çin bu nedenle bu aşamada ne sosyalist bir toplum, ne de kapitalist bir toplum olarak nitelenebilir. Doğrusu onun bir geçiş toplumu olduğudur.
Bu üç ana kategori dışında bir de Çin’in kendi resmi görüşü var. ÇHC Anayasasının ilk maddesinde yer aldığı biçimiyle, Çin’de “ÇKP liderliğinde Çin’e özgü sosyalizm” hüküm sürmektedir. ÇKP’nin güncellenmiş parti programında yapılan “Çin’e özgü sosyalizm” yorumuna göre, Çin sosyalizmin ilk aşamasındadır. Bir yüzyıldan uzun bir süre de böyle kalacağı öngörülmektedir. Çin’in sosyalist gelişimi, Çin’e özgü sosyalizm yolunu izleyecek, Çin modernleşmesi yoluyla “ulusal yeniden diriliş” kapsamlı bir şekilde teşvik edilecektir. Mevcut aşamada sınıf mücadelesi bazı koşullarda öne çıkarak devam edecek olsa da temel çelişki olmaktan çıkmıştır. Temel çelişki, halkın artan ihtiyaçları ile dengesiz ve yetersiz kalkınma arasındaki çelişkidir.
Geriye dönük (retrospektif) tarihsel bakış ve günümüz kapitalizmi
Kapitalizme fazladan bir asır ömür biçen resmi görüşü dışarıda tutarsak, diğer üç kategori aynı zamanda onları ayrıştıran ortak iki dinamiğin ürünüdür. Birinci dinamik, her tarihsel irdelemede olması gerektiği gibi, kapitalist gelişmenin analizinin dayandığı geriye dönük tarihsel bakıştır. İkincisi, kapitalist üretim tarzının ürünü olarak doğmuş emperyalizm, hegemonya, dünya pazarı, geçiş toplumu gibi Marksist kavramlar setidir. Her bir kategoride yer alan farklı “Çin” tanımı, ilk dinamiğin sunduğu zemin üzerinde kullanılan kavram setinin güncellik ve dolayısıyla yorum farkının ürünüdür. Burada, hayatın pratiğince fiilen silindiği için, zemin değerlendirmesinde olası yöntem farkının doğurabileceği, doğurduğu olası zemin farklılıklarını değerlendirmeye almıyorum. Böyle söyleyerek mevcut zemin analizlerini yeterli bulmadığımı da söylemiş oluyorum.
Birinci dinamik başlangıç referansını yalnızca zamansal bir ölçü olarak aldığı, içinden geçtiğimiz tarihsel evrenin özgünlüğünü değerlendirme dışı bıraktığı için yetersiz kalıyor. Dolayısıyla günümüz kapitalizmine dair eksik bir görüntü veriyor. Bu eksiklik, yeterince ya da hiç güncellenmemiş kavram seti ile de birleşince –mevcut Çin olgusunu anlamaktan uzak– üç farklı Çin tanımına yol açıyor.
Kapitalizmin içinden geçmekte olduğumuz tarihsel evresine özgünlük kazandıran başat olgu, tarihi boyunca büyük bunalım dönemlerinde kendisini hissettiren, ama özellikle 2008 büyük durgunluk kriziyle birlikte somut ve yaygın işaretleriyle ete kemiğe bürünen kapitalizmin tarihsel sınırıdır.
Kapitalist üretim tarzının mutlak yasası toplumsal zenginliğin temelinin ürünlerin üretiminde harcanan canlı emek süresine dayanmasıdır. Günümüzde kapitalizmin kendi iç dinamikleriyle genel toplumsal bilginin belirleyici olduğu bir üretim tarzına doğru evrilmekte olduğunu görüyoruz. Bu değişimle birlikte sistemin varlık temeli sorgulanmaya başlamıştır. Halen artık-değer üretimi devam ediyor olsa bile bundan böyle oldukça büyümüş ve daha da büyümek isteyen sermayeye yetecek oranda artık-değer üretilemez. Haddinden fazla meta üretilmekte ama bu toplamda aynı bollukta artık-değer üretildiği anlamına gelmiyor. Sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi her çevrimde bir öncekine göre verimsizleşiyor.
Sermayeye dayalı üretim kendi tarihsel sınırına, sermaye de aşamayacağı o son bariyere gelmiş dayanmıştır.
Kapitalizmin kaderini belirleyen bu denli yaşamsal bir olgunun yer almadığı hiçbir analiz yalnızca eksik kalmaz, gerçekliğe nüfuz edemez, sığlaşmaya mahkûmdur. Oysa sınır olgusu, neredeyse kapitalizmin tüm iç dinamiklerinin kol kola girerek birlikte ürettiği bir sonuçtur. Derinliğine ve bütüncül bir bakışı gerektirir. Bu nedenle, sermayenin ileriye yönelik her hamlesinin kapitalizmin tarihsel sınırına çarptığı bir dünyada bugünden geriye dönük bir kapitalizm analizinin günümüz gerçekliğini tam olarak yansıtabilmesi, ancak kapitalizmin sınırının referans alınmasıyla mümkündür.
Böyle yapıldığında sermayeyi daha en başından aşamayacağı o son bariyere sürükleyen, dolayısıyla aynı zamanda kendileri de kapitalizmin tarihsel sınırının somut birer işaretine dönüşen köklü iki eğilimin kurulacak her denklemin temel iki değişkeni olacağı görülür. Birinci eğilim, sermayeye dayalı üretimin zorunlu sonucu olarak kapitalizm öncesi pazaryerlerinin kapitalist pazarlara dönüşmesi, bu pazarların kapitalist üretim ve dolaşım süreçlerinin birliği olarak kapitalist dünya pazarına büyümesi, dünya pazarının da derinliğine ve genişliğine sürekli büyüme zorunluluğudur. İkinci eğilim, Marx’ın kapitalist üretimin itici gücü olarak tanımladığı kâr oranlarındaki düşüş eğilimidir. Elbette doğanın kendi yeniden üretim döngüleriyle nihayetinde uzlaşmaz bir karşıtlık içine girip sınırın bir başka işareti, ekolojik bir krize yol açan sermayenin sonsuz büyüme güdüsü gibi atlanmaması gereken diğer eğilimleri de bulunuyor. Ancak, andığım iki eğilimin bu yazının amacı için şimdilik yeterli olacağını düşünüyor, ikisiyle yetiniyorum.
Dünya pazarı, aynı zamanda sermayenin doğasında en başından verili olan küreselleşme eğiliminin gerçekleştiği mekândır. Sermaye hem rekabetin güçlü bir aracı olan, hem de kapitalizmin toplumsal yeniden üretiminin siyasal güvencesi olacak devleti ele geçirir. Bunu ona ulus-devlet formu vererek yapar. Ama bununla yetinemez, evrenin en ıssız köşelerini, toplumun en mahrem ilişkilerini fethetmek, bunun için de devletleri de aşmak zorundadır. Böylece içinde rüşeym halinde uzlaşmaz bir çelişkinin olgunlaşacağı dünya pazarının niteliksel dönüşümünü başlatır.
ABD hegemonyası altında ivme kazanan bu dönüşüm, özellikle de kapitalizmin altın yükselişinin ardından yaşanan kârlılık krizine karşı geliştirilen neoliberal politikalar eşliğinde tamamlandı. Dünya pazarı, ulusal pazarların eklemlenerek yan yana geldiği aritmetik bir toplam olmaktan çıkarak ulusal sınırların küresel değer zincirleriyle parçalandığı, küresel sermaye hareketinin ivmelendiği organik/tümleşik bir yapıya dönüştü.
Dünya pazarında yaşanan bu nitel dönüşüm karşısında, değişimi içerecek biçimde güncellenmeyen kavramlar günümüz gerçekliğini tüm yönleriyle yansıtmaz oldu. Bu süreçte rüşeym halinde taşınan çelişki de olgunlaştı. Kendisini kapitalizmin ulus-devletli siyasal bölünmüşlüğü ile dünya pazarının tümleşik yapısı arasında uzlaşmaz bir karşıtlık olarak dışa vurdu. Daha somut açıklamak gerekirse:
- Tersinmez biçimde kazandığı tümleşik/organik niteliğiyle dünya pazarı, iktisadın hiç değişmeyen temel ilkesi –zamandan tasarruf– gereği kendisiyle karşılıklı uyum içinde merkezi bir siyasal yapıya gereksinim duyuyor.Oysa kapitalizmin ulus-devletli siyasal parçalanmışlığı, bu gereksinimin kapitalizm çerçevesinde sulh içinde sağlanmasının önündeki en büyük engeldir.
- Bir başka yönüyle bu karşıtlık, Marx’ın dünya ölçeğinde üzerinde komünizmin kurulacağı bir dünya pazarı yaratmak olarak tanımladığı kapitalizmin tarihsel mazereti ile sermayenin kendisini genişletmekten ibaret sınırlı amacı arasındadır ve yine kapitalizm çerçevesinde çözümsüzdür.
Her iki yönüyle de bu çelişki kapitalizm çerçevesi dışına doğru nesnel bir basınç doğurmakta, geçen zaman sadece bu basıncın şiddetini artırmaktadır.
Sermayenin hareketinin enerjisi kâr, dinamosu rekabettir. Kar oranlarındaki düşüş eğilimi, gerek büyük bunalımlarda gerekse de kapitalizmin döngüsel krizlerinde belirleyici ögedir. Üretim sürecinde yaratılan artık-değerin tümüyle gerçekleşmesinin, kâr hanesine yazılmasının bir garantisi yoktur. Bu nedenle her tekil sermaye toplam artık-değerden payına düşeni güvence altına almak için diğerleriyle amansız bir rekabete girer. Bu çekişmede rekabet ve üretici güçlerin gelişimi karşılıklı olarak birbirini koşullar. Nihayetinde üretici güçlerin gelişimi toplumsal zenginliğin en somut biçimi olarak sabit sermayede karşılık bulur. Sermayenin bileşiminde sabit sermayenin düzenli olarak artması, yani sermayenin organik bileşiminin yükselmesi kâr oranlarındaki düşüş eğiliminin ana kaynağıdır.
Kâr oranlarındaki düşüş doğal olarak yeni sermaye yatırımlarının gerilemesine yol açar. Sermayenin yeniden yatırıma yönelmesi, durgunluk ve kriz ikliminden çıkılması, sömürü oranlarında, dolayısıyla kâr oranlarında sermayeden yana yeni bir dengenin kurulmasını şart koşar. Düşüş eğilimini tersine çeviren mekanizmalara sermayenin sektörel yeniden dağılımının, devlet zoruyla emeğin kazanılmış haklarının geriletilmesinin eşlik etmesiyle yeni bir yatırım iklimi oluşur. Kapitalizmin üretim-kriz döngüsü, genişletilmiş yeniden üretimle bir başka krize kadar kaldığı yerden devam eder.
Buraya kadar sürekli kendisini yineleyen bir eğilimi özetlemiş olduk. Peki, kapitalizmin tarihsel sınırından söz ettiğimiz günümüzde kâr oranlarındaki düşüş eğilimi başlangıçtaki arılığını öylece koruyor mu? Korumuyorsa yaşanan değişime dair ne söylenebilir? Bu oldukça önemli ve başlı başına bir başka çalışma konusu olacak kadar da kapsamlı bir sorudur. Burada yazının amacına yardımcı olacak sadelikte, ama tartışmaya açık bir tezle yetinmek zorundayım. Şöyle:
Kâr oranlarındaki düşüş eğilimi, gerek yeni üretici güçlerin gelişimi, gerekse dünya pazarında yaşanan tarihsel dönüşümle karşılıklı etkileşim içinde sınıra doğru ve sınırın çok belirgin bir işareti olarak eğilim olmaktan çıkmış, geçmişte bir süreliğine de olsa aynı eğilimi tersine çeviren mekanizmaların güçten düşmesiyle esnekliğini yitirerek katılaşmış, kronikleşmiştir.
Yetmişli yılların ortalarında patlak veren kârlılık krizine karşı Thatcher-Reagan koalisyonunun uygulamaya soktuğu neoliberal politikalar söz konusu katılığı esnetmek şöyle dursun, her biri sınır alameti yeni olguları tetiklemiş, durum daha da kötüleşmiştir. Sermayenin finansallaşması ile el ele tekelleşmenin zirve yapması, artan toplumsal zenginliğin en tepedeki %0,0001’in elinde yoğunlaşması bu olguların en çarpıcı örnekleridir. Kâr oranlarının düşüş eğilimindeki katılaşma, bir başka eğilimin, düşen kâr oranlarının az sayıda tekel elinde yoğunlaşan kâr kitlesi ile telafisinin önünü açtı. Böylece yeni sermaye filizlerinin boy vereceği alan daraldı. Marx’ın öngörüsüyle uyum içinde üretimin yaşam alevi sönmeye yüz tuttu. Maddi üretim alanında artan sayıda şirket suni teneffüsle yaşatılan zombilere, üretken sermayenin azımsanmayacak ağırlıkta bir bölümü de gününü spekülasyonla geçiren fiktif sermayeye dönüştü.

Tersine çeviren mekanizmaların etkisinin zayıflamasıyla, kapitalist sınıf bu mekanizmalardan en etkili olanına, devlete, onun meşruiyetini riske atmak pahasına daha fazla abanmak zorunda kaldı. Bu nedenle günümüzde devlet, ÇHC örneğinde olduğu gibi sadece devlet mülkiyetinden ötürü değil, hem dijital platformlu, yapay zekâlı yeni üretici güçlerin devletle iç içe olmalarını gerektiren bir zorunluluğun, hem de düşen kâr oranlarının basıncıyla tüm kapitalist ülkelerde baskın ekonomik özne olmaya zorlanmıştır. Sınıra doğru kapitalist devlet, sınıf karakterini örten incir yaprağından, görece özerkliğinden sıyrılmış, sınıfsal özü çırılçıplak ortaya dökülmüştür.
Burjuva demokrasisini, burjuva hukukunu bu yüzden taşıyamıyorlar. Sermaye düzeni bir bütün olarak siyasal gericilikte gemi azıya almış, düzen partilerinin programları neredeyse tekleşmiştir. En tepede, siyasi gericiliğin zirvesinde, teorisi Nick Land’lerin, Curtis Yarwin’lerin fantezilerinden oluşan, bayrağını J. D. Vance’ların, Peter Thiel’lerin salladığı karanlık aydınlanmacılar ve onların insanı dışlayan “teknolojik cumhuriyet” programları duruyor.
Sermaye imkânsızı başarmak, canlı emek olmadan sermayeye dayalı üretimi sürdürmek, bunu da dev bir anonim şirkete dönüştürmeye çalıştığı devlet eliyle zorla gerçekleştirmek istiyor.
SSCB “başaramadı”, SBKP buharlaştı, ama ÇHC “başardı”, ÇKP “dimdik ayakta”
Yukarıda ele aldığımız özet şimdiden sonra söylenecekler için zorunluydu. Çin’in neden ve nasıl bir anomali olduğuna geçmeden önce, onu anomali olarak tanımlamamıza yardımcı olacak son bir soruya yanıt aramalıyız. Soru şöyle: Ekim Devrimi ilk denemeydi ve yaklaşık 70 yıl sonra “başarısızlıkla” sonuçlandı ve devrimi yapan parti ile birlikte SSCB tarih oldu. ÇHC, 70 yılı aşarak ayakta kalmayı “başardı,” devrimi yapan parti ÇKP halen iktidarda ve “diriliğini” koruyor. Bu iki deneyimin kaderi nasıl, neden farklılaştı?
Öncelikle bu farkın oluşmasında birden fazla etken olduğunu belirtmem gerekiyor. Hepsiyle değil, ama önde gelenlerle devam ederek sorunun yanıtıyla ilgili bir fikir verebileceğimi düşünüyorum:
- “Çin mucizesi”ni örneğin Bolşeviklerin NEP deneyinden farklı kılan birinci etken, içinde yer aldığı tarihsel konjonktür ve bu bağlamda devletin üstlendiği öznel roldür. SSCB’de NEP dünya pazarından yalıtık gerçekleşirken ’78 Deng reformları, doğrudan dünya pazarıyla bütünleşme süreci içinde, pazarın yaşadığı tarihsel dönüşümle iç içe, onunla ilişkilenerek ve daha önemlisi ondan beslenerek gerçekleşmiştir.
- İki örnek arasındaki en çarpıcı fark, NEP’i dolayısıyla devlet kapitalizmini tarafların nasıl gördüğüyle ilgilidir. Bolşevikler için NEP, “ileriye sıçramak için bir adım geri çekilme” anlamına gelen taktik bir uygulamaydı. Oysa ÇHC için devrim öncesinden, kurtarılmış bölgelerde başlayan, devrim sonrası Kültür Devrimi süreci hariç, öne çıkarılmadan kısmen sürmüş, ’78 Deng reformlarıyla sıçrama yaparak halen sürmekte olan stratejik bir uygulamadır. Bolşeviklerde devrimi korumanın bir aracıdır. ÇHC’nde üretici güçlerin gelişiminde temel rekabet unsuru, bu yanıyla da özellikle Deng reformlarının itici gücüdür.
- Her ikisinde de ortak ilke, burjuva unsurlara tanınan ekonomik ayrıcalığın siyasal bir güce dönüşümüne izin verilmemesidir. ÇHC’de bu uygulamanın nerede ise ÇKP tarihi ile aynı zaman dilimine yayılmış olması, onu hem teoride hem de pratikte farklılaştırmış, Çin ekonomisini kapitalist sistem içinde anomaliye dönüştüren katalizör bir rol oynamıştır.
- Yukarıdaki üç temel etkene, Çin’in geçmişte uygarlığın merkezi olmasını, 5000 yıllık köklü tarihsel mirasını ve bu parlak geçmişe verilen yüz yıllık ara ile yarı-sömürge olmanın ezilmişliği içinde yaşanan aşağılanmaya karşı halkın umudu olarak doğan ÇKP gerçekliğini eklemek gerekiyor. ÇKP, Çin ulusunun yeniden dirilişine rehberlik etmekle kalmamış, ulusal kurtuluş mücadelesini sosyal kurtuluş mücadelesine bağlamayı, tarihte eşi olmayan bir kalkınma hamlesiyle yoksulluğu kader olmaktan çıkarmayı başarmıştır. ÇKP’nin halen iktidarını koruyor olmasında bu mücadele içinde halkın haklı güvenini kazanmış olmasının payı büyüktür.
Sonuç olarak her iki devrim de yenilmiştir. SSCB, emperyalist kapitalist sistemin ablukasının önündeki baraj kapaklarının patlamasıyla oluşan sel sularına kapılarak yok olmuş; ÇHC ise aynı baraj kapaklarını kontrollü biçimde açarak dünya pazarıyla bütünleşmiş, kapitalizm Çin’e SSCB’de olduğu gibi yıkıcı bir işgalle değil, özümsenerek yerleşmiştir.
Evet, ÇHC ayakta kalmayı, ÇKP de iktidarını korumayı başarmıştır. Ancak bu başarının borçlu olduğu koşullar onu, yazının başında özetlediğimiz kalıpların dışında, kapitalist üretim tarzının kendi çerçevesi içinde ortadan kaldırılmasının bir formuna, dünya pazarında gerçekleşen nitel dönüşümün ürünü bir anomaliye dönüştürmüştür.
Hayat öpücüğünden, ölüm busesine
Çin geniş pazar potansiyeli ve düşük maliyetli ama yetişmiş geniş proleter ordusu ile yetmişli yıllarda karlılık krizine yakalanıp tıknefes olmuş kapitalist sisteme Deng reformları ile bir tür hayat öpücüğü oldu. Ardından küreselleşmenin neoliberal evresinde dünya pazarında yaşanan nitel dönüşüm Çin’in dünya pazarına açılması ve bütünleşmesiyle el ele yaşandı. Dünya pazarının organik/tümleşik niteliği sayesinde ÇHC diğer kapitalist devletler için daha önce işaret ettiğim “baskın ekonomik özne olma” sürecini ÇKP denetiminde gerçekleştirdi. Bugün ÇHC, günümüzde dünya imalatının ve dünya toplam artık-değerinin üçte birinden fazlasını kontrol eden, kaptan köprüsünde ÇKP Merkez Komitesinin oturduğu dünyanın en büyük “anonim” şirketi olmuştur.
Dünya pazarı ile Çin ekonomisi arasında gerçekleşen bütünleşme tek yönlü değil, karşılıklıdır. Dünya pazarından Çin’i yalıtma girişimleri telafisi olmayan ölçek büyüklüğünden ötürü mümkün olamayacağı gibi, bunun tersi de yani Çin’in geniş iç pazarına dayanarak içe kapanması da mümkün değildir. Tam da bu nedenle hegemonyası gerileyen ABD’nin yere düşürdüğü küreselleşme bayrağını ÇHC eline almış, küreselleşmenin liderliğine soyunmuştur.
Çin ekonomisi dünya pazarının en büyük organik parçasıdır. Her organik bütünde olduğu gibi parça ile bütün arasındaki ilişki pasif değil, dinamiktir. Çin ekonomisi hem en büyük parçadır, hem de pazarın organik/tümleşik niteliğini yeniden üreten onun canlı bir hücresidir.
ÇHC ayakta kalmayı, ÇKP de iktidarını korumayı başarmıştır. Ancak bu başarının borçlu olduğu koşullar onu, yazının başında özetlediğimiz kalıpların dışında, kapitalist üretim tarzının kendi çerçevesi içinde ortadan kaldırılmasının bir formuna, dünya pazarında gerçekleşen nitel dönüşümün ürünü bir anomaliye dönüştürmüştür.
Toparlarsak, Çin ekonomisi bir anomali olarak kapitalist sistemi içinden kemiren ve giderek büyüyen habis bir urdur. Çünkü nitelikli yeni üretici güçleri alabildiğine geliştirme ve tüm değer zincirlerinde tekel konumuna yükselme stratejisi ister istemez, dünya pazarının organik/tümleşik niteliğini destekleyecektir. Bu, sermayenin organik bileşiminin duraksız yükselmesi, kâr oranlarındaki düşüşün ivme kazanması, kapitalizmin tarihsel sınırının canlı emek sömürüsünün son bulacağı sınıfsız toplum arayışları ile aşındırılacağı yeni bir dönemin kapısının somut olarak aralanacağı anlamına gelir.
Çin’in ölçeği onu kapitalist sisteme bir dönem hayat öpücüğü yaptığı gibi bu defa kolayca bir ölüm busesine dönüştürebilir. •