/

DOSYA: Küresel Salgın Günlerinde Emeğin Hâlleri

Bir grup genç sosyal bilimcinin savaşların, sömürünün, eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun ve tahakkümün son bulduğu bir dünyaya erişme mücadelesine nefesleri yettiğince katkı sunma çabasının ürünü olarak yola çıkan textum, yolculuğuna “Küresel Salgın Günlerinde Emeğin Halleri” başlıklı bir dosya çalışmasıyla başlıyor.

Oku

Merhaba,

Bir grup genç sosyal bilimcinin savaşların, sömürünün, eşitsizliğin, açlığın, yoksulluğun ve tahakkümün son bulduğu bir dünyaya erişme mücadelesine nefesleri yettiğince katkı sunma çabasının ürünü olarak yola çıkan textum, yolculuğuna “Küresel Salgın Günlerinde Emeğin Halleri” başlıklı bir dosya çalışmasıyla başlıyor.

Bu çerçevede dosyamız; “evde kal” çağrıları içerisinde, kapitalist düzenin sömürü mekanizmalarını hangi biçimlerde sürdürdüğünü, işçi ve emekçi sınıfların salgın koşulları içerisinde yaşamlarını nasıl idame ettirdiklerini ve bu koşullara rağmen geliştirdikleri örgütlenme ve dayanışma pratiklerini gündeme getiriyor.

Koronavirüsün Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilmesini izleyen günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron “Koronavirüse karşı savaştayız” diyordu. Salgın sürecinin çok konuşulan isimlerinden Bill Gates de benzer bir nitelemeyle “Bu bir dünya savaşıdır, tek farkı hepimizin aynı cephede olmasıdır” ifadelerini kullanıyordu. Dahası bu süreçte, dünyadaki büyük güçler arasında kutuplaşmanın derinleşmesi ve hegemonya mücadelesinin sertleşmesi de insan zihninde bu tip çağrışımları daha da güçlendiriyor.[1]

Koronavirüsün salgın ilan edilmesini izleyen günlerde Libya’daki çatışmalarda çekilmiş bir kare. Fotoğraf: Amru Salahuddien, Anadolu Ajansı

Bu analoji, çeşitli bakımlardan tartışmaya açık[2] olsa da mantıki sonuçlarına ulaştırıldığında salgın sürecinde işlerine devam eden çalışanlar da bu savaşın askerleri oluyordu. Jean-Paul Sartre’ın “savaşı zenginler çıkarır, yoksullar ölür” sözünü akla getirircesine başta sağlık sektörü ve temizlik, bakım, güvenlik, kargo ve lojistik gibi hizmet alanlarında olmak üzere çok sayıda emekçi, kimi zaman gerekli tedbirler bile alınmaksızın, cephe hattına sürüldü. Çarkların döndürülmesi ısrarı, bu sektörlere başkalarını ekledi.

Savaş romanlarında, özellikle de uzun süren emperyalist paylaşım savaşlarını konu alan romanlarda, cephedeki asker, sık sık kendisi için en ufak bir anlam ifade etmeyen, kendi çıkarına olmayan bir savaşta neden yer almak zorunda kaldığını ve canını ortaya koyduğunu sorgular, buna anlam vermeye çalışır ve bir yanıt bulamaz.

Bundan yaklaşık yüz yıl önce, emperyalist paylaşım savaşları döneminde kaleme alınan ve savaş karşıtı romanlar arasında önemli bir yer tutan “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” isimli kitabında, Birinci Savaş esnasında genç bir Alman askeri olan Erich Maria Remarque, savaş koşullarında ölmeyi, savaşanları umursamaz eden bir tesadüf olarak tanımlıyordu; “Tesadüf işte; bir mermiye kurban da gidebilirdim, yaşıyorum. (…) Her asker, sadece, binlerce tesadüf sayesinde sağ kalır.”[3]

Toplumdaki eşitsizlikleri bütün çıplaklığıyla açığa vuran böylesi savaşlarda, yaptıkları işle uğruna savaştıkları kolektifin bütünsel çıkarlarını özdeşleştiremeyen, kendi aidiyetlerine ilişkin çıkarları savaşın mevcut örgütlenişinde göremeyen askerler, Remarque’ın yukarıdaki pasajda en simgesel halini bulan duygularını hisseder: Remarque’a “askerlikte ufak tefek şeyler için şikayette bulunmanın bir faydası yoktur”[4] yazdıran değersizleşme hissi, “korkunç bir yabancılık duygusu, (…) eski günler yüz çevirmiş benden”[5] sözcüklerinde ifadesini bulan yabancılaşma, yazara “Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız.. galiba mahvolmuşuz” dedirten bir bezginlik[6] ve aslında kitabın bütününe ruhunu veren bir oradaki mevcudiyetine anlam verememe… Remarque’ın romanında kitabın bütününe yansıyan bu duygular, salgın sürecinde yapılan röportaj ve sohbetlerde cephedeki emekçilerin cümlelerinde de dile geldi.

Koronavirüse yakalanmış bir kargo işçisi “Hayatımız bu devlet nazarında ucuz” diyerek ifade etti bu hissini, bir başka emekçi “Biz neyiz ki, bize verilen değeri gördük. Paçavraymışız onların gözünde” diyordu karşı karşıya kaldıklarının onda yarattığı değersizleşme hissini anlatmak için. “Bugünün şamar oğlanı da biziz sanki” diyen de vardı, “Modern köleliktir bunun adı” diyen de. Neden kimsenin onları düşünmediğini sorguladılar. Bu değersizleşmenin getirdiği yabancılaşma ve bezginlik de görülüyordu cümlelerinde; “sanki bir şey onları oradan oraya sürüklüyordu” ve “canlarını unutacak hale gelmişlerdi”, artık hiçbir şey hissetmiyorlardı; “hiç”. Yine de bu süreçte işten çıkartılan kargo çalışanı Nazlı’nın dile getirdiği şu vurucu cümleleri ayrıca belirtmekte fayda var;

“Biz ortaya atılmış yemleriz, virüs kapıp ölmesi gerekenleriz. Ölene kadar da ekonomiyi canlı tutacağız ama! Yarını bile göremezken, gelecekten beklediğim hiçbir şey yok. Bu virüs sanki yaraları deşti. Ekonomik sıkıntı, işsizlik, ne varsa… Bu ülkeye, insanlarına dair umudumu çoktan kaybetmiştim, onlarla aynı gemide olamadım hiç. Hayallerimden zaten çoktan vazgeçmişim.”

Tam da bu yüzden bu işçilerin, yaptıkları işle ait oldukları kolektifin çıkarları arasında herhangi bir bağ kuramadıkları görülüyordu. Nazlı, yaptıkları işin kutsal olduğu söylenerek gönderildikleri cephedeki ruh halini “her gün ölüme gelir gibi işe geliyoruz, elimizde ölüm taşıyoruz, müşteri stresliyse, biz daha stresliyiz, biz hepsinden daha tedirginiz” diyerek açıklıyor ve ekliyordu; “Medikal malzeme taşısak hastanelere, evet derim insanlık için bir şey yapıyorum. O zaman işim kutsal olur.”

Aslında bu his, emekçilerin yaşamında pek de yeni sayılmaz[7]; yukarıdaki cümlelerin alıntılandığı röportajlarda çalışanların önemli bir kısmı salgın öncesi problemlere değiniyor ve salgın sürecinin etkilerini uzun zamandır yaşananların birikerek geldiği bir nokta olarak ele alıyor. Bu bakımdan, Sınıf Karşılaşmaları’nda dile gelen duyguların benzerleriyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek mümkün. Yine de “virüs sanki yaraları deşti” ve “pandemiyle her şey ayyuka çıktı”. Bu süreçte yaptığı röportajlarla tarihe önemli notlar düşen Pınar Öğünç’ün ifade ettiği gibi “kimin ölüme karşı savunmasız bırakılacağına, kimin yaşayacağına yüzyıllardır karar veren iktidarlar”ın bu süreçte “yüzünü maskelemeye dahi tenezzül etmediği” görüldü.

Sürecin işçi sınıfının farklı katmanlarında farklı duygulanımlara yol açmış olduğu da düşünülebilir. Salgın öncesinde de oldukça zor koşullarda yaşamını sürdürmeye çalışan güvencesiz katmanlarla görece ayrıcalıklı katmanların kapitalizmin yakıcı gerçekliğiyle yüzleşmelerinin farklı biçimler alması da beklenebilir. Konunun bu boyutuna ilişkin sözümüzü, başka bir çalışmanın konusu olarak ele almak üzere, şimdilik bu gözlemlerle sınırlayalım.

“Bizi bu virüs değil düzeniniz öldürür” #EvdeKalamıyoruz

Bu dosyada, küresel kapitalizmin işleyiş biçimlerine işaret eden çeşitli kavramlar ve sorular çerçevesinde işçi ve emekçilerin salgın sürecine ilişkin deneyimlerini ve emeğin farklı biçimlerini incelemeye çalıştık.

Emekçilerin başta sağlık olmak üzere kendini yeniden üretme imkanlarının neredeyse tümünün metalaştırıldığı neoliberal birikim rejimini ve kapitalizmin işsizlik, güvencesizlik ve yoksulluk gibi kronik rahatsızlıklarını gündemine alan yazısında Volkan Ahıskalı, emekçilerin Türkiye’de koronavirüse hangi koşullar içerisinde yakalandıklarını gözler önüne seriyor.

Ulaş Taştekin, salgın sürecinde “vazgeçilmez sektörler kapsamında değerlendirilerek cephe hattına sürülen” emekçilere ve sözü edilen sektörlere ilişkin kapsamlı bir tartışmayı içeren yazısında, vazgeçilmez sektörlerin “kimin vazgeçilmezi” olduğunu soruyor. Taştekin’in tartışması, “salgının bir sınıf sorunu olduğunu, koronavirüsün her şeyden önce bir işçi hastalığı olduğunu” vurguluyor.

Lütfü Doğan, salgınla birlikte yaygın bir çalışma biçimi haline gelen evden çalışma pratiğini, evin iş yeri biçiminde mekânsal örgütlenmesi ve iş günü kavramı çerçevesinde tartışmaya açıyor. Evden çalışabilenlerin çalışma pratiklerini ve emek sürecinin yeni denetim mekanizmalarını gündeme getiren Doğan, evden çalışabilenlerin hangi ortak kavramlarla tanımlanabileceği sorusunu da soruyor.

Salgın döneminde kuşkusuz en zor koşullarda çalışan ve salgınla birlikte “piyasalaşmış sağlık sisteminin birikmiş sorunlarıyla” boğuşan sağlık emekçilerini gündemine alan yazısında Osman Çokaman, “alkışlanan kahramanlar mı covid proletaryası mı?” diye soruyor. Çokaman, devletin “bir yönetme taktiği olarak ayrıştırdığı” sağlık emekçilerinin sorunlarını ve salgın sürecindeki mücadele pratiklerini gözler önüne seriyor.

Candaş Ayan ve Aysun Karapınar’ın, farklı koşullar içerisinde çalışan eğitim emekçileriyle yaptıkları görüşmeler ışığında kaleme aldıkları yazı, eğitim emekçilerinin salgın sürecini nasıl deneyimlediklerini, online/uzaktan eğitimin mevcut işleyişini ve kapitalizm ile eğitim arasındaki ilişkiyi kapsamlı bir biçimde analiz ediyor. Bu çalışma aynı zamanda salgın sürecinde tüm dünyada yaygın bir yöntem olarak kullanılmaya başlanan online/uzaktan eğitimin geleceğini de sorgulamaktadır.

Meltem Demiralp ve Deniz Sönmez’in birlikte kaleme aldığı çalışma, salgın sürecinin kadın emeği üzerine etkilerini tartışmaya açıyor. Patriarkal toplumun ve kapitalist düzenin kadın emeğini hangi biçimlerde sömürdüğünü açık bir biçimde ortaya koyan bu çalışma, kadın emeğinin ev içi ve emek piyasası içerisindeki konumuna ilişkin önemli veriler sunuyor.

Hazal Göçmen, kafe-bar emekçileriyle yaptığı görüşmeler neticesinde kaleme aldığı yazısında, kayıt dışı çalışmanın yoğun olduğu sektörlerde günübirlik ücretler üzerinden çalışan emekçilerin salgın sürecini nasıl deneyimlediklerini gündeme getiriyor. Göçmen’in yazısı, güvencesiz çalışanların salgın döneminde kendi kaderlerine terk edildiklerini açık bir biçimde ortaya koyuyor.

Gizem Sema, salgın sürecinin yarattığı krizin kapitalizme içkin olduğunu vurguladığı yazısında, üretim seviyesinin dünya genelinde yaşadığı düşüşe ve artan işsizlik oranlarına işaret etmektedir. Hükümetlerin salgın sürecinde açıkladıkları ekonomik önlem paketlerinin işçi ve emekçileri sınırlı düzeyde gözettiğini hatırlatan Sema, ekonomik desteğin kayıt dışı istihdam edilenleri hiçbir biçimde kapsamadığının altını çiziyor. Sema’nın yazısı, dünya ölçeğinde kayıt dışı istihdam edilenlere ve onların bu süreçten ne ölçüde etkilendiklerine ilişkin de önemli veriler sunuyor.

Dosyamız kapsamında bu süreçte nelerle karşı karşıya kaldığına kulak vermemiz gerekenler arasında taşımacılık faaliyetinde çalışan işçiler de vardı. Hazal Göçmen’in Tüm-Tis Ankara Şube Yöneticisi Özcan Özel ile yaptığı söyleşi, kargo ve ambarlarda salgın sürecindeki çalışma koşullarına ve örgütlenme deneyimlerine ayna tutuyor. Hükümetin evde kal çağrılarına rağmen işverenin aksi yönde davrandığını belirten Özel, yükü ağır olan bu sektörde örgütlenmenin de çeşitli zorluklar barındırdığını ifade ediyor.

Kübra Altaytaş’ın Arjantin Bilimsel ve Teknik Araştırma Merkezi’nden (CONICET) Profesör Ivana Claudia Socoloff ile yapmış olduğu söyleşi, Arjantin’in pandemi sürecini nasıl yönetmeye çalıştığına, mevcut sağlık sistemine ve son dört yıldan bu yana devam ettiği öne sürülen ekonomik krize ilişkin kapsamlı bir değerlendirmeyi içeriyor. Söyleşi aynı zamanda, Arjantin’deki kayıt dışı göçmen emeğin durumuna ve emekçilerin salgın sürecini nasıl deneyimlediğine de ışık tutmaktadır.

Dosya kapsamında son olarak Wendy Brown’ın Los Angeles Review of Books’ta “Karantina Dosyası: Self-İzolasyonda Düşünürler” (The Quarantine Files: Thinkers in Self-Isolation) adlı dosya içerisinde yayımlanan “Tezahürden Yoruma” (From Exposure to Manifestation) başlıklı yazısını Emir Aydoğan’ın çevirisiyle okurlara sunuyoruz. Brown’ın yazısı, koronavirüs krizinin, kapitalizmin olağan işleyiş mekanizmalarını işlevsiz kıldığını ve neoliberal ekonominin çalışma rejimine içkin eşitsizlikleri derinleştirdiğini vurguluyor.

Çalışmaların her biri ele aldığı alandaki tabloyu anlamamızı sağlamak üzere birbirinden farklı yöntemler kullandı; kimileri gazete haberlerini ve röportajları, kimileri istatistiki araçları, raporları ve araştırmaları kullanırken bazı çalışmalar ilgili alanlarda çalışan emekçilerle çeşitli mülakatlar gerçekleştirilerek hazırlandı. Dosya kapsamında yer alan çalışmaların salgınla mücadelede esas yükü üstlenen, evde kalması durumunda açlıktan işe gitmesi durumunda virüsten yaşamını yitirme ikilemiyle sınanan emekçilerin daha görünür kılınmasına ve bu alanda yürütülen tartışmalara bir katkı olmasını temenni ediyoruz.

Ne yazık ki çok sayıda işçi arkadaşımızı salgın sürecinde kaybettik. Dr. Cemil Taşçıoğlu, Ülker’in Topkapı fabrikasında Adnan Abasız, Gebze işletmesinde Hakan Yaman, Gaziantep’te Akınal Bella Terlik fabrikasında Uğur Kartal, Galataport şantiyesinde Hasan Oğuz, Şişecam işçisi Mehmet Kürtül, dosyamızın hazırlandığı günlerde kaybettiğimiz hemşire Dilek Akçabelen salgın sürecinde çalıştığı işyerlerinde COVID-19’a yakalanarak yaşamını yitiren işçi arkadaşlarımızdan sadece bazıları. Anılarına duyduğumuz saygıyla, bu dosyayı, Adana’da polis tarafından öldürülen Suriyeli tekstil işçisi Ali el Hemdan şahsında, başta sağlık çalışanları olmak üzere kaybettiğimiz tüm emekçilere ithaf ediyoruz.

Bu yazının başında eserine başvurduğumuz Remarque, en kötüsünün de zamanla kayıplara alışmak olduğunu söylüyordu; harbin öldürücülüğü kimi başka hastalıklarınkinden pek de fazla değil! Buna alışmamak için, bugün çok berrak bir görünüş kazanan bir gerçeği yüksek sesle haykırmak gerekiyor; yukarıda görüşlerine başvurduğumuz kargo işçisi Nazlı’nın da dediği gibi, “sınıfsal ayrım o kadar ortaya çıktı ki, bu bir sağlık meselesi değil artık, sınıf çatışması.”

Bir Ford işçisinin de dediği gibi “bu kadar fazla üretim yapılmadan da hayat normal devam edebilir” ve işçiler de “uyuyakalmadan film izlemenin nasıl bir duygu olduğunu öğrenebilirler.” Böyle bir dünyayı kurmanın yolu, Nazlı’nın bize işaret ettiği mücadeleye omuz vermekten geçiyor.

[1] Koronavirüsle ‘savaş’ konusunda detaylı bir tartışma için Erdem Güven’in “Her Yerde ve Her Şeyle Ebedi Savaşın Kesiti olarak Koronavirüsle Savaş” başlıklı yazısına bakılabilir.

[2] Bu analojiye yönelik kimi sorgulamalar için bkz; Virüs, kapitalizm, faşizm, yaşizm-4, Bir savaş yok, iki savaş var!

[3] Erich Maria Remarque. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Türkçesi: Behçet Necatigil. Everest (2018). Sayfa 91-92.

[4] Remarque, a.g.e., s. 84.

[5] Remarque, a.g.e., s. 141.

[6] Remarque, a.g.e., s. 107.

[7] ‘İnsanların bize hep bir sosyal mesafesi vardı’, ‘Oo neler yaşadık, korona çok etkilemez bizi’.