15 Mayıs 2014, Ankara'da Soma katliamı sonrası yapılan protesto sırasında çekilen bir fotoğraf / Emrah Özesen
/

DOSYA: “Sandık, Sokak ve Ötesi: Türkiye’de Siyasallaşma Biçimleri”

Bu dosyayı en geniş planda “siyaset” mefhumu üzerine konuşmak niyetiyle hazırladık. Kelimenin alelade kullanımı değil de devrimci anlamı üzerine; eşit, özgür ve adil bir dünyayı var etmeye, eşitsizliği ve sömürüyü altüst etmeye dönük söz, eylem, hareket ve pratikler demeti olarak siyaset…

Oku

Merhaba!

“Sandık, Sokak ve Ötesi: Türkiye’de Siyasallaşma Biçimleri” başlıklı dosyamız sizlerle.

Bu dosyayı en geniş planda “siyaset” mefhumu üzerine konuşmak niyetiyle hazırladık. Kelimenin alelade kullanımı değil devrimci anlamı üzerine; eşit, özgür ve adil bir dünyayı var etmeye, eşitsizliği ve sömürüyü altüst etmeye dönük söz, eylem, hareket ve pratikler demeti olarak siyaset… Ancak çalışmamızın sorunsalı siyasetin bu soyut ve genel tanımından ibaret olsaydı, bu, güneşin altındaki her şeyi ele almak iddiasında olduğumuz anlamına gelirdi ve ele avuca sığmayacak, çerçevesi belirsiz, konuşması imkânsız ve yetersiz kalmaya yazgılı bir işe girişmiş olurduk. Başlığından da anlayacağınız üzere bu dosya, belirli bir coğrafyaya ve zamana odaklanıyor. Siyaseti, belirli tartışmaları ve epey yaşlı olsa da bugün tekrar güncellik kazanan bir soruyu göz önünde bulundurarak ele alıyor. Fakat böyle olduğunda dahi birçok şeyi konu edinmesi icap eden, çok yönlü ve geniş bir yelpazede ele alınması gereken bir sorunsal olmaya devam ediyor. En azından karşı çıktığımız anaakım, sınırlı, hatta yanlış ve eşitsizlikten taraf siyaset kavrayışının karşısına neyi koyduğumuzu gösterebilmek için…

Baştan söyleyelim; karşınızdaki dosya bu gereklilikleri karşılamaktan epey uzakta. Böyle olması, bizimle ve çağrımıza aldığımız karşılıkla ilgili nedenler bir yana, ilk olarak meselenin doğası ve ikinci olarak da içerisinde bulunduğumuz bağlamla yakından ilgili.

Siyaset, bizim bu dosyada anladığımız biçimiyle, harekete ve eyleme bağlı, ancak ve ancak eylem hâlinin kendisiyle var olabilecek, önceden tasarlanması, hatları belirgin bir biçimde öngörülmesi mümkün olmayan, kendini aslen pratikte gösteren bir olgu. Bu hâliyle, düşünmekten ziyade eyleyerek kavranabilecek, niteliği ve ucu açık doğası böylece ortaya çıkacak bir şey. Asad Haider’in de belirttiği gibi, “Her şey politiktir düsturunu benimseyen genel kanının aksine, siyasallık her zaman vuku bulmaz – özellikle de özgürleştirici siyaset istisnai bir olgudur. Sık karşımıza çıkmaz; ve ortaya çıktığı gibi yok olabilir de.” Böyle olduğu ölçüde, bizim siyaset üzerine hazırladığımız dosyanın sınırlarının da kaçınılmaz olarak mevcut eylem hâli tarafından belirlendiğini söylemek mümkün. Bugün Türkiye’de hakiki bir siyasetin ayan beyan ortada olmadığı, bir ihtimal olarak hemen yüzeyin altında bulunduğunu bilsek de kendini örgütlü ve kitlesel bir şekilde açığa çıkarmadığı, böyle bir hakiki siyaset ihtimalinin ise ekseriyetle bir sandık gündemiyle bastırıldığı, bu gündeme sığmayan, hatta onu yerinden edebilecek eylemliliklerin ise canhıraş yok sayılmaya ve sesinin kısılmaya çalışıldığı bir bağlam var. Karşınızdaki bu dosyanın, bugün Türkiye’de hakiki anlamıyla siyasallığı görmek ve anlamlandırmak isteyen bir bakışın yönelmesi gereken alanları ve hareketleri düşündüğümüzde çok sayıda eksiklikle malul olduğunu önden belirtmeliyiz. İlk elden saymak gerekirse, ne yazık ki bu dosyada Kürt siyasal hareketine ve Kürtlerin siyasallığına, sokakların eldeki bütün araçlarla kapatılmaya çalışıldığı yıllarda bütün barikatları ve yasakları aşmasını bilen kadın hareketine, rant ve mülksüzleştirme projelerine karşı Ege’de zeytinliklerini, Karadeniz’de yaylalarını ve memleketin her köşesinde yaşam alanlarını ne pahasına olursa olsun savunanlara, eşit biçimde varolma ve yaşam mücadelesini büyük bir direnişle sürdüren LGBTİ+’lara, ekonomik krizin ve zenginlerin çıkarları uğruna mahkum edildiğimiz sefaletin doruğa çıktığı pandemi günlerinde başka türlü bir hayatı örgütleyen dayanışma ağlarına, Boğaziçi özelinde somutlaşan siyasal baskıya ve gençliğin gün geçtikçe daha da derinleşen bilumum sorununa karşı devletin zor aygıtının bütün şiddetine rağmen sokakları bırakmayan direniş kompozisyonuna yönelik bir içerik bulamayacaksınız.

Dört ay önce yayımladığımız dosya çağrısında “Sandığın gölgesinde kalan toplumsal çelişkileri anlamak için böyle bir gündemin eleştirisini yapmanın ve alternatifler üzerine bir düşünce pratiği sunmanın gerekli olduğu kanaatindeyiz.” demiştik. Bu hedefin gerisinde kaldığımızı söyleyebiliriz. Yukarıda saydığımız direnişlerin aktörlerine bu bakımdan borçluyuz. Ele aldığımız mesele doğası gereği mütemadiyen değişime ve düşünsel sonuçlar da yaratacak ani gelişmelere gebe olduğu, hatta tam da bu niteliğiyle tanımlandığı ölçüde ilerleyen zamanlarda bunu telafi etme fırsatı bulacağımızı umuyor; textum’un sayfalarının mevzubahis eksikleri tamamlaya gönüllü katkılara açık olacağını da belirtmek istiyoruz.

Okuyacağınız dosyanın, saydığımız tüm eksiklerine rağmen belli başlı tartışmaları yapabildiğine, belirli vurguları öne çıkarabildiğine ve bugünün siyasallığını oluşturan kimi ögelere değinebildiğine de inanıyoruz. Dosyada, bugünün siyasallığını konuşurken vurgulanması gerektiğini düşündüğümüz kimi sorulara, muhtelif teorik müdahalelere, bazen kavramsal tartışmalara, bazen Türkiye özelindeki olgusal analizlere, bazen de dünya genelindeki duruma ilişkin değinilere rastlayacaksınız.

Bu çerçevede, Ulaş Taştekin’in “Yokluğuyla oradaydı! Türkiye’de neoliberalizm, işçi sınıfı ve siyaset” başlıklı yazısı dosyanın açılış yazısı olarak okuyucuyu karşılıyor. Neoliberal dönemde sınıfsallık ve siyaset ilişkisini ele aldığı yazısında Taştekin, 12 Eylül sonrasında emekçi sınıfların siyaset alanından dışlanmasının, sınıfsallığın siyaseti açıklayıcı niteliğini de sorgulamaya neden olduğuna işaret ediyor. Yazara göre, Türkiye siyasetindeki çeşitli veriler ve gözlemler, bu boşluğun kimlik siyaseti tarafından doldurulduğunu ortaya koyuyor. Öte yandan, emek rejiminde meydana gelen değişiklikleri göz önünde bulundurarak, işçi sınıfının siyasi alandaki eksikliğini sermayenin belirgin sınıfsal stratejileriyle ilişkilendiren Taştekin, bu yönüyle işçi sınıfının siyasi alandan dışlanmasını, aslında sosyalist tahayyülü gündemden düşürmeye dönük olan son derece sınıfsal birtakım faktörlerin ürünü olarak okumanın mümkün olduğunu vurguluyor.

Kübra Altaytaş’ın “Ekonomi-politik ayrımında neyi seçeceğini seçme sanatı olarak toplumsal mücadele: Politik seçimler üzerine bazı notlar” başlıklı yazısı, Şili örneğinde açığa çıkan solun seçim zaferi ve onu izleyecek olan darbe anayasasına karşı yeni bir anayasa yapma sürecinden yola çıkarak, bizleri kapitalist bir düzende seçimlerin neyi değiştirebileceği üzerine düşünmeye davet ediyor. Engels, Lenin ve Althusser’in seçimler üzerine yaklaşımlarının ziyaret edildiği yazıda, devletin ne olduğunu düşünmeden seçimlerin anlam kazanmasının mümkün olmadığı vurgulanıyor. Altaytaş’a göre kapitalist devlet ve modern devlet arasında bir ayrıma gidilmeden, seçimlerinin neyi değiştirebileceği sorusuna bir cevap üretmek mümkün görünmüyor.

Seçimler, sınıfsallık ve siyaset üzerine düşünen bu iki yazının ardından, Türkiye’deki güncel tabloya, sınıf mücadelesine ve sosyalistlerin tahlilleri ve eylemlerine yönelik iki söyleşiye yer veriyoruz. Türkiye’de emekçi sınıfların siyasete yaklaşımını ve halkçı-demokratik güçlerin önümüzdeki sürece nasıl yanıt verebileceğini konuştuğumuz ilk söyleşide konuğumuz, Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan. “Pusulanın yönü, sınıfın gücü” başlığıyla yayımladığımız bu söyleşide Ulaş Taştekin ve Hazal Göçmen’in sorularını yanıtlayan Gürkan, hem mevcut iktidarın ‘olağanüstü’ adımları karşısında gelişecek ittifaklara hem de son dönemde yükselen fiili direnişlere dönük sorularımıza kapsamlı yanıtlar veriyor.

İşçi sınıfının siyasal eylemselliği üzerine odaklandığımız ikinci söyleşimizde ise konuğumuz, son yıllarda gelişen işçi direnişlerinin oldukça etkin isimlerinden biri olan Umut-Sen Örgütlenme Koordinatörü Başaran Aksu. Halil Can İnce ve Ulaş Taştekin’in yürütücülüğünde gerçekleşen bu söyleşide Aksu, direnişçi işçilerin siyasetle ilişkisine ve özellikle Anadolu’daki işçilerin karşı karşıya kaldığı cendereye ilişkin sorularımıza içtenlikle yanıt veriyor. Sınıf siyaseti açısından önemli vurgular içeren bu söyleşide Başaran Aksu, işçilerin mevcut durumda ekonomik taleplerle ortaya koyduğu direnişlerin, çeşitli biçimlerde politik anlamlara sahip olduğunu ve önümüzdeki sürecin siyasal bir sınıf hareketinin gelişmesine dönük potansiyeller taşıdığını ifade ediyor.

Özgür Umut Baz’ın “Hiper-politikadan tekrar post-politikaya” başlıklı yazısı ise hem günümüz siyasal konjonktürü üzerine teorik bir çerçeve çizen, hem de tartışmaya açtığı kavramları Türkiye bağlamında işe koşmayı deneyen kapsamlı bir katkı. Anton Jäger’in yakın zamanda ortaya attığı “hiper-politika” kavramına bir eleştiri sunma amacı güden ve hiper-politikaya karşı “post-politika” kavramında ısrar eden bu yazı, kavrama dair birtakım tarihsel ve teorik mülahazalar yaparak kapsayıcı bir tanım ortaya koymaya çalışıyor ve Jäger’e yönelttiği eleştirilerle post-politikanın “sona ermek” bir yana, çok daha kalıcı bir durum olduğunu iddia ediyor. Jäger’in yakın zamanda ortaya çıktığını öne sürdüğü siyasallaşma dinamiğine katılmakla birlikte post-politikanın öznel siyasallaşma (ya da siyasetsizleşme) dinamiklerinden ibaret olmadığını ortaya koyan bu yazı, mevzubahis siyasallaşma dinamiğini daha yakından inceleyebilmek adına son bölümünde Türkiye post-politik öznesinin ana hatlarını çizmeye çalışıyor.

Bahar Oral-Gündoğdu’nun “Claude Lefort, demokrasi ve iktidarın boş yeri” başlığıyla kaleme aldığı yazısı, temelde Lefort’un kuramsal çerçevesinin izinden giden bir “modern demokrasi” anlatısı. Lefort’un demokratik rejimin yeni bir toplumsallık, iktidarın yeni bir sembolik temsili ve bunlara eşlik eden organizasyonel biçim olarak anlaşılması gerektiği yönlü vurgusunu hatırlatan Oral-Gündoğdu, bugün demokrasinin parlamentarizme ve her an bir istisna hali yaratılarak geri alınabilecek bir grup hakkın kurumsal düzenlemesi olmaya indirgendiğini belirtiyor. Neoliberal düzenlemeler, bu indirgemelere karşı yükselen itirazları, yasal olarak da imkânsız ya da anlamsız hale getirecek yapısal değişikliklerin hayata geçirilmesini sağladığı ölçüde demokrasi üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor.

“Lenin’de proletarya hegemonyası: İşçi sınıfının öncülüğü” başlığıyla kaleme aldığı yazısında Candaş Ayan, Özgür Öztürk’ün çevirisiyle 2021 yılında Köstebek Kolektif etiketiyle raflarda yerini alan Alan Shandro imzalı Lenin ve Hegemonya Mantığı: Sınıf Mücadelesinde Siyasal Pratik ve Teori başlıklı kitabının incelemesini yapıyor. Ayan, Shandro’nun, Gramsci’ye ait “bir siyasetçi felsefe kitabı yazabilir, ama onun asıl felsefesini politik faaliyetlerinde aramak muhtemelen daha iyi olacaktır” sözlerinden hareketle, onun 1970’lerde adeta yeniden keşfedilen hegemonya kavramının Leninist proletarya hegemonyası biçimindeki halatlarını belirginleştirmeye çabaladığı kitabını mercek altına alıyor.

Dosya kapsamında okuyacağınız son içerik ise 2019’da kaybettiğimiz Marksist yazar Colin Barker’ın “Neoliberal çağın devrim provaları ve çıkarılması gereken dersler üzerine” başlıklı yazısı. Gareth Dale ve Neil Davidson ile birlikte derledikleri “Revolutionary Rehearsals in the Neoliberal Age” kitabının giriş bölümünden alınmış bu metni Mustafa Çağlar Atmaca Türkçeye çevirdi. Toplumsal hareketlerin geçmişten bu yana taşıdığı yalıtılmışlık, taviz verme, moral bozukluğu, mağlubiyet gibi bir dizi sınırlılığı odağına alan Barker, “vaktiyle çok güzel bir ihtimal olan” devrim fikrinin giderek sönümlendiği bir çağda toplumsal hareketlere, güncel somut örneklere de referansla, bir yol haritası sunmaya çalışıyor. Yirminci yüzyılın devrim dalgalarının “sönümlendiği” bir durumda yaşamın iplerini tekrar elimize alabilmek için gelecek tahayyülümüzü ve buna gidecek yolda eylemselliğimizi ortaya koyma gerekliliği Barker’ın bu yazısında da kendini gösteriyor.

“Sandık ve seçim gündemini yadsımadan ancak siyasal olan’ın ve siyaset yapmanın çok daha geniş, daha katmanlı ve esasen bizler için daha birincil olan araçları, biçimleri, anlamı ve alanı üzerine bir dosya hazırlamak istiyoruz.” Bu dosya çalışması için çağrı yaptığımızda meramımızı böyle anlatmıştık. Karşınızdaki dosya çalışmasıyla ilgili vurgulanması gereken bir diğer nokta, seçim gündeminin eksiklerini eleştirmek, seçimin gündeminin karşısına hakiki bir siyasallık için “asıl” olduğunu iddia ettiğimiz şeylere odaklanmak üzere yola çıkmışken, görülebileceği üzere haddinden fazla seçim konuşmuş olmamız. Bu çelişkiye dikkat çekmemizin sebebi öz muhasebe yapmaktan çok bu sonucu yaratan bağlama işaret etmek istememiz. Hakikaten de uzun zamandır elimizde, dönüp dolaşıp bir sonraki seçimlerde alınması gereken tavrı, izlenilmesi gereken stratejiyi konuşmaktan başka pek bir şey olmuyor. Üstelik uzun uzadıya ve hepimizin bildiği haklı gerekçelerle Türkiye’nin siyasal rejimini, AKP iktidarının faşizan karakterini, yönetimin olağanüstülüğünü konuşmuşken.

“Seçim mi sokak mı?” ya da “Ne yapmalı?” gibi sorular sorarken bu tartışmaları hatırlamakta ve rejimin de gelecek planları yapıyor olduğunu akılda tutmakta fayda olduğunu düşünüyoruz. Türkiye siyasal yaşamında AKP’li yılların uzun çalışmalara konu olacağına şüphe yok. Eleştirel literatürün sıklıkla ifade ettiği üzere, rejimin bugün geldiği nokta bir boyutuyla 12 Eylül’den bu yana yürürlükte olan dinamiklerin ürünü. İster neoliberal politikaların üretim-bölüşüm ilişkileri ve devlet aygıtı üzerindeki etkileri bakımından ister devletin çekirdeğindeki “aklın” –zaman zaman geri çekilse de– süregiden gücü bakımından son kırk yıla damga vuran pek çok süreklilik bulmak mümkün. Yine de AKP’li yıllar, kendi içerisinde çeşitli söylemsel uğraklara ayrılarak incelenebilir. AKP’nin ilk söylemsel uğrağını tartışmak için, siyaset teorisinde “iyi yaşam teorisi”[1] (theory of good life) olarak adlandırılan çerçeve bazı uygun araçlar sağlarken, AKP’nin ikinci konağının, beka teorisi veya “hayatta kalma teorisi”[2] (theory of survival) olarak adlandırılan çerçeveye denk düştüğünü söyleyebiliriz. Siyasetin bu konağında, ihtiyaçlar hiyerarşisi değişir, en büyük önceliği hayatta kalmak olan “ihtiyar cadı”nın davranışları Hobbesçu doğa durumunu andırmaktadır: “hep şiddetli ölüm korkusu ve tehlikesi vardır; ve insan hayatı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa sürer.”[3] Türkiye’de toplumun siyasetle ilişkisi, uzun süredir bu doğa durumu içerisinde gerçekleşmekte, birlik, mücadele, direniş, dayanışma ya da seçim fark etmeksizin siyasetin bütün araçlarını nasıl kullanacağımız, bu evrenin kurallarıyla belirlenmektedir. Bu dosyadaki bazı içerikler de zaman zaman bu durumu tespit edip, olağan koşullarda seçime gidilmemesi ihtimalini de not ettiler. Yine de böylesi karamsar zamanlarda, “iyimser olmayan umut” bize mücadele etmek için yol gösteriyor. Marks’ın kullanmayı çok sevdiği İngiliz atasözüne başvurursak, The eating is the proof of the pudding (Pastanın tadı yemekle anlaşılır): başka bir ifadeyle, bu ablukayı dağıtma konusunda nihai sözü mücadele edenler söyleyecektir.

Bu dosyada meseleyi basit bir sandık-sokak ikiliğe indirgemekten kaçınma hedefini bir ölçüde başarabildiğimizi düşünüyoruz. Bazı konuları atlamış ve kaçınmaya çalıştığımız sandık gündemiyle belli oranda meşgul olmuş olsak da siyaset dediğimiz olgunun devrimci anlamına odaklanarak alternatif yaklaşım ve pratiklere de önemli ölçüde yer verebildiğimizi düşünüyoruz. Siyaset, kelimenin devrimci anlamıyla, yaşadığımız hayatın baştan aşağı eşitsizliklerle örülü olduğu ama bu durumun çok çeşitli mekanizmalarla görünmez kılındığı hakikatini haykıran harekettir. Yine Haider’den aktarmak gerekirse, “Siyasi tavır uzlaşmacı değildir; dünya, sırf öyle olduğu için öyle kalmak zorunda değildir. İnsanlar farklı bir yaşam yaşayabilir. Siyaset yaratıcı bir icattır. Siyasi tavrı karakterize eden ‘mevcut durumda başka bir şeye kalkışalım!’ ifadesidir.” Dünyanın mevcut hâlinin iki farklı dünyadan müteşekkil olduğu,  bir tarafta yoksulların, mülksüzlerin, oldukları gibi varolmalarına izin verilmeyenlerin, emeğini satarak hayatta kalmaktan başka bir çaresi olmayanların, diğer tarafta ise mevcudiyetini onların kastına sürdüren egemenlerin, Enver Gökçe’nin deyişiyle “yoksul eti yiyenlerin” dünyasının olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkaran kolektif eylemdir siyaset. Bu iki dünyanın çatışmasını pratiğe döker, kolektif niteliğiyle eylem anında halk’ı yeniden tanımlar. Havva ananın, yaşam alanını savunurken karşısına dikilen devletin zor aygıtının, kolluk kuvvetlerinin suratına haykırdığı sözler gibi: “Ben halkım, devlet kimdir!” Ya da kendilerini sefalet ücretine mahkûm eden, itirazlarına kulaklarını tıkamakta ısrarcı olan patron Tuncay Özilhan’ın villasının önüne dikilerek hakikati kör gözlere parmak olarak sokan Migros depo işçilerinin yaptığı gibi. Öyle ki, Özilhan’ın evinin önündeki işçileri döven polisler burjuvazinin kim, devletin işlevinin ne olduğunu konuşarak kolay kolay anlatılamayacak kadar berrak bir şekilde gözler önüne serdiler.

Bu eşitsiz dünyaların çatışması yukarıdaki örneklerde olduğu gibi hakiki bir siyasetin pratiğe dökülmesine bağlı. Başka deyişle siyaset, bu eşitsizlik çatışmaya dönüştürüldüğü anda var. Hakiki siyaset, mevcut durumun sürüp gitmek zorunda olmadığını, kolektif hareketin değiştirici gücünü ileri süren eylemdir; mevcut yaşamımızın tersyüz edilebileceğini iddia eden… Dosya boyunca bu şekilde anlamaya çalıştığımız siyaset mefhumunun serencamı yüzyıllara uzanıyor. Bazen belli belirsiz kendini gösterip ardından kaybolan, bazen uzun yıllara yayılmış devrimci deneyler şeklinde, bazen ezilenlerin, işçi sınıfının uzun erimli örgütlü mücadeleleri bazense aniden ve beklenmedik şekilde yükselen, Syntagma Meydanı’nda, Gezi Parkı’nda, Tahrir Meydanı’nda kitleselleşip dünyayı sarsan isyanlar olarak… Yeri geldiğinde efendisinin kapıldığı korkuyu gören bir hizmetçinin dudaklarının kenarında beliren tebessümde…[4] Her halükarda, kendini gösterdiği andan itibaren yaşamın mevcut hâlini yerinden eden, bütün koordinatlarını yeniden tanımlayan bir hakikat siyaseti. Bunun mümkün, hatta zorunlu olduğunun bilinciyle. 8 Mart’ta tüm yasaklara ve polis barikatına rağmen sokakları dolduran kadınların sloganlarında olduğu gibi: Dünyayı yerinden oynatacağız! Böyle bir siyasallığın görünür olmadığı zamanlarda dahi, onun eski ve köklü mirasının er ya da geç devralınacağına olan inancımızla…

Belki bir parça geç kaldık randevumuza, fakat heybemizde mart-mayısta sokakları doldurmak için ihtiyaç duyduğumuz şeyler var. Dileriz sokaklardaki coşkuya bir parça katkısı olur.

Dosya editörü: Emir Aydoğan

Not:  Bu dosyanın editörlüğü, –aslında textum‘un her dosyası ve genel üretimi için geçerli olsa da– yayın kurulumuzun tamamının dâhil olduğu kolektif bir çabanın çıktısı. Belki bu dosyanın konusuna paralel biçimde özel olarak kendini hissettiren bu kolektif süreci anmak istedik. Bu anlamıyla dosyanın “sorumluluğu ve yükü” hepimizin sırtındadır.


[1] Buna göre siyasi düşünce kanonu Antik Yunan’dan itibaren doğruluk, ortak iyi, adalet gibi kavramlar etrafında bir “iyi yaşam teorisi” (theory of good life) olarak şekillenmiştir. İyi yaşam teorisi her zaman bizim anladığımız anlamda bir özgürleşme vadetmez. Bu adlandırma daha çok odaklandığı konulara dayanır.

[2] Bu adlandırma özellikle realist uluslararası ilişkiler ekolünün, bir (ulus-)devletin var olması, bekası veya hayatta kalmasına dönük çalışmalarından esinlenerek kullanılmaktadır. Bkz. Martin Wight. (1960). Why there is no international theory? International Relations. 1960;2(1):35-48. krş. Cynthia Weber. (1998). Reading Martin Wight’s “Why is There No International Theory?” as History. Alternatives. 1998;23(4):451-469.

[3] Thomas Hobbes. Leviathan. Yapı Kredi Yayınları. Çev: Semih Lim,  s.94.

[4] “Negri “Marx’ın Hayaletleri”ni tartışırken de Tocqueville’in Hatıralar’ından bir anekdot aktarır: Tocqueville ailesi, 1848 Haziran’ında bir gün akşam yemeğinde bir araya gelmiştir. Ancak, akşamın sükûneti uzaktan gelen gürültülerle, ayaklanan işçilere karşı burjuvazinin attığı topların sesiyle bozulur. Masadakiler korkudan ürperir; yüzleri kararır. Ancak, onlara hizmet eden genç bir kadın garsonun yüzünden bir gülümseme geçer ve derhal işten kovulur. Negri’ye göre çarı, papayı ve Lord Tocqueville’i korkutan hayalet, özgürleşmenin hayaleti bir an için kendini gösterir bu gülümsemede.” Aktaran: Necmi Erdoğan, Ağlayan çocuk: Gerçekleşmeyen hayallerimizin sembolü. Birikim, 1991.