İşçi sınıfının fiilî eylemlerindeki gözle görülür artışı kapitalizmin bu tarihsel kesitinde işçilerin ortaya koyduğu “ekmek ve haysiyet mücadelesinin” bir tezahürü olarak okuma arayışı bizleri bu dosyayı hazırlamaya yönelten faktörlerin başında geliyor.
Çin’in son yarım yüzyılı, bir yandan “mucize” diye pazarlanan bir büyüme hikâyesi, öte yandan emek rejiminin sürekli yeniden kurulduğu bir kırılmalar zinciri. Peki, bu kırılmaların içinde işçilerin gündelik deneyimi, hak mücadelesi ve örgütlenme arayışı nasıl geçti? Hangi momentlerde yükseldi, hangi eşiklerde bastırıldı? Mao döneminin “demir pirinç kâsesi”nden Reform ve Dışa Açılma’yla gelen metalaşmaya, 1990’ların özelleştirme dalgası ve kitlesel işten çıkarmalarından 2010’ların grev dalgası ile Xi dönemindeki baskı ve gerilemeye Çin’de işçi sınıfının ayak izleri…
Kırk yıldan uzun bir süredir, emeğin baskılanması son derece aşina olduğumuz mekanizmalarla sağlanıyor. Ücretler düşük tutuluyor, sözleşmeler güvencesizleştiriliyor, koruyucu önlemler zayıflatılıyor, emek temsiliyetini sağlayan kurumlar “çalışma barışı” adı altında çatışmaları dizginleyecek şekilde yeniden tasarlanıyor… Her şeye rağmen tüm bu hak erozyonu, emekçiler cephesinde tam bir kayıtsızlığı üretmeyi başaramıyor. Kendiliğinden grevlerde, enformel komitelerde, sendikalara baskı yapan taban örgütlerinde ve tüm bu parçalanmışlığın örgütsel bir güce nasıl dönüşeceği üzerine yapılan biteviye tartışmada yeni ve genellikle doğaçlama bir mücadele repertuarı gelişiyor. Bu söyleşide şu temel sorunun peşindeyiz: Otoriter emek rejimlerinde ne türden örgütlenmeler ayakta kalabilir? Türkçeye de çevrilen Güneyin İsyanı kitabının yazarı Immanuel Ness anlatıyor…
İşçi mücadeleleri her geçen gün daha belirgin biçimde “fiilî” bir hatta akıyor. Yasaların çizdiği sınırlar kadar, çoğu zaman o sınırlar içinde işleyen sendikal bürokrasinin koyduğu sınırlar da eylemin basıncıyla aşılıyor. Fiilî grevlerin artışı, grev yasaklarının olağanlaşması ve resmî temsil kanallarının etkisizleşmesiyle birlikte, ücret mücadelesini hızla siyasal bir karşılaşmaya çeviren özgül bir ritim kazanıyor. Peki, fiilî grevler neden bu kadar yaygınlaşıyor; hangi koşullarda kısa sürede kazanım getiriyor, hangi noktada çözülme başlıyor? Ücret talebiyle başlayan bir çıkış ne zaman devlete çarpıyor; tekil işyeri direnişleri neden yan yana gelemiyor? Kalıcı bir birikim ve birleşik bir hareketin zemini nerede kurulabilir? Endüstrinin Yaban Kedileri kitabının yazarı ve 2022’den bu yana fiilî grevleri izleyip haritalandıran yabankedileri.org projesinin parçası Cem Gök anlatıyor…
“Kim yaptığım işi merak etsin ki?” Emeğin sıradanlaştırıldığı, dar bir alana hapsedildiği ve görünmezleştirildiği dönemlerde bu soru daha sık karşımıza çıkar—ve tam da bu yüzden önemlidir. Jamie Woodcock, yıllara dayanan saha çalışmalarından ve Notes from Below kolektifiyle yürüttüğü deneyimlerden hareketle, işçi hikâyelerini örgütlenmenin çıkış noktası olarak ele alıyor: Hikâyeler çalışma koşullarını söze döker, kıyaslanabilir hâle getirir ve işyerleri arasında dolaşıma sokar. Bu söyleşide sınıf bileşimi ve işçi soruşturmasını; fiilî grevlerin nasıl olup da çoğu zaman dayatılan itaat düzeninde ilk kamusal kopuş anına dönüştüğünü; sendikaların tıkandığı, güvencesizliğin yalnızlaştırdığı anlarda “oyunbozanların” kabullenmişliğe karşı nasıl gedikler açtığını konuşuyoruz.
Gramsci, fabrika konseylerini burjuva kurumlarının sınırlarını aşan, üretim alanında filizlenen prefigüratif bir proleter demokrasi olarak kavrıyordu. Ona göre konseyler, yeni bir otoriteyi, disiplin anlayışını ve kolektif yaşam tarzını bugünden örnekleyen somut karşı-hegemonya mekânlarıydı. Carl Boggs Jr.’ın ilk olarak 1974’te yayımlanan bu makalesi, Gramsci’nin fabrika konseyleri kuramını “sosyalist devletin nüvesi” fikri etrafında yeniden düşünerek, Ordine Nuovo yıllarındaki konsey stratejisinin teorik mantığını ele alıyor; sendika ve parti eleştirisinin “yeni kurumlar” ihtiyacına nasıl bağlandığını ve konsey–parti ikiliğinin hangi imkânlarla hangi gerilimleri birlikte taşıdığını tartışmaya açıyor.
Alpagut’tan Yeni Çeltek’e, 1989 Bahar Eylemleri’nden güncel fiilî grev dalgasına uzanan örnekler üzerinden kendiliğindenlik–örgütlülük ikiliğini yeniden düşünmeye çağıran Fahir Yumukov’un bu yazısı, “kurumsal kanallar tıkandığında” beliren doğrudan eylemin rastlantısal bir taşma değil; gündelik pratikler ve kolektif bağlar içinde mayalanan bir örgütlü kendiliğindenlik biçimi olabileceğini gösteriyor. Carl Boggs’un Gramsci okuması eşliğinde, işçi komiteleri/konseyleri gibi prefigüratif organların bu potansiyeli nasıl taşıyıp büyütebileceğini; taktik ile strateji arasındaki bağı da gözeterek tartışıyor…
“Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği…” Gramsci’ye atıfla neredeyse her bağlama zahmetsizce yapıştırılan meşhur deyişi tersyüz etmeyi öneren bu yazı, onu teselli dağıtan bir formüle indirgemeden, sözün asıl doğduğu strateji ve örgütlenme düğümlerine geri dönüyor. Konsey ve parti deneyimlerinin açtığı tarihsel imkânları bugünün örgütsel fetretiyle yan yana getiriyor; yeni güçleri okuyabilen, yeni biçimleri sınayabilen “laboratuvarlar” fikrinde ısrar ediyor. 4 Aralık 2025’te kaybettiğimiz, genç kuşak Marksist kuramcıların en yaratıcı isimlerinden Asad Haider’den, onun anısına…
1990’ların sonu, neoliberal “zafer” anlatısının gölgesinde emek hareketinin geri çekildiği fikrinin neredeyse sorgusuz kabul gördüğü bir dönemdi. Beverly J. Silver’ın Emeğin Gücü kitabı, tam da bu iklimde, karamsarlığı tarihsel bir ölçeğe yerleştiren ve tersine çeviren bir öneri getirdi: sermaye hareket ettikçe çatışma da mekân ve biçim değiştirir. Burak Ceylan’ın bu değerlendirmesi, Silver’ın Marx-tipi/Polanyi-tipi huzursuzluk ayrımını ve yapısal güç kavrayışını bugünün tedarik zinciri kapitalizmiyle birlikte yeniden düşünüyor. Montaj hattının merkezî olduğu 20. yüzyıldan, lojistik ve perakendenin “akış”ı belirlediği 21. yüzyıla uzanan dönüşümde, emek mücadelesinin yeni gerilim hatlarını, imkânlarını ve sınırlarını tartışıyor…
Bu dosya vesilesiyle tarihin her döneminde belli ölçülerde işlevsel olan fiilî mücadele araçlarını, günümüzde otoriter emek rejimlerine meydan okumanın sürükleyici halkası olarak ele almanın imkânlarını tartışmayı amaçlıyoruz.
Bu dosya çalışması, temel olarak şöyle bir sorudan türemişti: Paranın tarihi kadar eski olan borç kavramının özellikle 2008 sonrası emekçi haneler açısından finansal borçlanmaya evrilmesi ile birlikte ortaya çıkan dinamik, yalnızca bir miktar ve yaygınlık sorunu mu?
Borç, günümüzde toplumsal cinsiyet rollerini, sınıfsal ilişkileri ve emek süreçlerini köklü bir şekilde dönüştüren bir yeniden üretim mekanizmasına dönüşmüş durumda. Peki, borçlanmanın giderek kaçınılmaz hale gelmesinin ardında hangi yapısal dinamikler var? Elif Karaçimen ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, borç olgusunu ele alarak hanehalklarının borçlandırılma süreçlerindeki özel rolünü ve Küresel Güney’deki şirketlerin, bağımlı finansallaşma dinamikleri altında borç mekanizmalarına nasıl entegre olduklarını tartışıyoruz.
Borcun sınıfsal pozisyonları değiştirerek, toplumsal yapıyı köklü bir şekilde dönüştürdüğünün en somut kanıtları üzerinde bulunduğumuz coğrafyanın tarihinde gizli. Her ne kadar feodalizmden kapitalizme geçiş tartışmalarında Avrupa temelli bir düşünce pratiği yaygınlık kazanmış olsa da Umut Gündoğdu bizlere kendi hikâyemizi anlatıyor.
Mültezimler ve yerel toprak sahipleri, köylüleri borçlandırarak kendilerine bağımlı hale getirirken, 19. yüzyıldan itibaren tarımın ticarileşmesi küçük üreticilerin mülksüzleşme sürecini hızlandırıyor ve kırsal borçluluk, küresel piyasa dinamikleriyle birlikte daha da pekişiyor. Umut Gündoğdu, bu yazısında bizlere 16. yüzyıldan 19. yüzyıla uzanan bir dönüşümün tarihçesini aktarıyor.
Pelin Kılınçarslan, günümüzde borcu anlamak için çift yönlü bir bağımlılık ilişkisini vurguluyor: borç, toplumsal yeniden üretimi sürdürebilmek için alınıyor, aynı zamanda bu üretimin emeğiyle karşılanıyor. Finansallaşmanın yaygınlaştırdığı hanehalkı borçluluğu, günümüzde artık gündelik hayatın en somut noktalarına temas ediyor. Kadınlar, borçlu ailelerin sorumluluklarını üstlenirken, borç geri ödemelerinin finansal yükünü de taşıyor. Kılınçarslan, yazısı boyunca 2006-2016 yılları arasında tüketici kredisi kullananların %60’ının en düşük gelir gruplarından oluştuğunu ve 2020-2022 yılları arasında kredi borcunu ödeyemeyen kişilerin sayısının neredeyse iki katına çıktığını ortaya koyuyor.
Kredi kartı borçlularının sayısının 40 milyonu aştığı ve yüksek faiz oranlarının geri ödemeleri zorlaştırarak iş gücü üzerindeki finansal baskıyı artırdığı bir Türkiye tablosu çizen Göçmen, borcun toplumsal maliyetlerini gözler önüne seriyor. Özellikle, AKP iktidarının ilk yıllarında %1,8 olan hanehalkı borcunun 2013 yılında %20,1’e ulaşması ve pandemiyle birlikte yeniden yükselişe geçmesi, borcun ekonomik ve sosyal yaşamın merkezine nasıl yerleştiğini ortaya koyuyor. Göçmen’e göre, bu süreçte işçiler, artan finansal yük nedeniyle kolektif örgütlenmeden uzaklaşıp bireysel çözümlere yönelirken, finansallaşma emeğin toplumsal dayanışma zeminini aşındırıyor.
Finansallaşma sürecinin kurumsal yüzlerinden biri olan varlık yönetim şirketlerinin başlıca işlevi, bankaların tahsil edemedikleri borçları belirli bir iskonto oranıyla satın alarak hem bilanço yapılarını güçlendirmek hem de kârlarını maksimize etmek. Ancak bu süreç, borçluların yalnızca mevcut borçlarını ödemeye devam etmelerini sağlamıyor; aynı zamanda onları finansal sisteme sürekli bir borçlanma döngüsü içinde yeniden dahil eden bir mekanizmaya dönüşüyor. Alkan, yazısında bu görünmez düzenin arkasındaki mekanizmayı açığa çıkararak, borç yeniden yapılandırma ve tahsilat stratejilerinin borçluları nasıl sürekli gözetim altında tuttuğunu ve toplumsal düzeyde finansal risklerin yayılmasına nasıl zemin hazırladığını inceliyor.
Borç, neoliberal finansallaşma çağında yeni anlamlar ve ilişkiler üretse de borcun tarihsel anlam çerçeveleri ve ilişkileri biçimlendirici niteliği günümüz borç ilişkilerine yansımaya devam ediyor. Öncelikle tarihten gelen ahlaki sorumluluk ve benzeri borç anlamları, günümüz insanı için hala etkili maneviyatlar yaratmaya devam ediyor. Hasan Kılıç bu yazısı boyunca borcun iktidar ve insan(lar) arası ilişkilerde kurucu rol oynamasının ana nedeni olarak simgesel şiddet ve toplumda üretilen tabiyet biçimlerine işaret ediyor. Yazar, borcun finansallaşma çağında bireyleri çeşitli öznelliklerden düşürerek onlar için bir kıyamet ufku haline gelip gelmediği sorusu etrafında bir tartışma yürütüyor.
Küresel borçluluğun hızla artıp mülkiyet kavramının borç aracılığıyla yeniden şekillendiği bir dünyada, şu soruyu sormamak mümkün mü: Modern kapitalist düzen, borç mekanizmaları aracılığıyla toplumsal ve siyasal ilişkileri nasıl dönüştürüyor? Balibar, bu yazısında finansal sermaye ile devlet arasındaki güç dinamiklerini irdeleyerek, borcun modern kapitalist dünyada sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal bir araç olarak işlev gördüğünü derinlemesine analiz ediyor.
Küresel Güney ülkeleri için kalkınma aracı olduğu iddia edilen dış borcun, tam aksine bir neo-sömürgecilik mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koyan Ulaş Taştekin, Mısır ve benzeri ülkelerde dış borçlanmanın, ekonomik egemenliği nasıl adım adım uluslararası finansal ağların kontrolüne bıraktığını ayrıntılı bir şekilde inceliyor. Yazar, Mısır’ı merkeze almasına rağmen, küresel finansal kırılganlıklar bağlamında benzer yapısal sorunları paylaşan diğer ülkeleri de analizine dahil ederek, bu ülkelerdeki borç dinamiklerine dair kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.
Éric Toussaint’nin Borç Sistemi: Devlet Borçlarının ve Reddedilmelerinin Bir Tarihi adlı kitabından yola çıkarak kaleme aldığı bu yazıda Pınar Kahya, devlet borçluluğu tartışmalarına derinlik kazandırıyor. Toussaint, devlet borçluluğu olgusunun içsel dinamiklerini ve yarattığı sonuçları oldukça iyi tanıyor çünkü 1990’dan beri Meşru Olmayan Borçların Ortadan Kaldırılması Komitesi altında devlet borçlarına karşı mücadele yürütüyor. Yazı boyunca, Latin Amerika’dan günümüz Sri Lanka’sına uzanan bir izlekte, borçlanmanın bir çeşit kötü yönetimin bir sonucu değil, uluslararası sistemin yapısal dinamiklerinin ürünü olduğu ortaya koyuluyor. Sömürgecilik döneminden günümüze kadar gelen bu bağımlılık döngüsünde, borçlu ülkeler için mevcut borçların faizlerini ödemek adına sürekli yeni borçlanmalar kaçınılmaz hale geliyor ve bu süreç, ülkelerin ekonomik egemenliklerini daha derin bir borç sarmalına sürüklüyor.